Kategori arşivi: Seyahat

Bansko Kayak Merkezi

Daha önce bahsettiğimiz Kartepe ve Kartalkaya‘dan sonra bu sefer kayağa yurt dışına gidelim dedik ve Bansko’ya gitmeye karar verdik. Aslında çok da zamanımız yoktu ama kısa bir keşif için yeterli olur diyerek cuma sabahı yola çıkıp pazar gecesi eve döndük. Biraz yorucu oldu ama değdi. En azından artık tekrar gideceğimize eminiz ve gittiğimizde neler yapacağımızı çok iyi biliyoruz. Haydi size de anlatalım.

Bansko’ya gidiş

Bizi bilen bilir, bir günlük mesafedeki bir yere arabamızla gideriz. Her zamanki gibi sabah erkenden yola düşüp öğlen olmadan Kapıkule’ye vardık. İstanbul ile Bansko arası yaklaşık 600 km ve yolun son 120 kilometresi hariç tümü otoyol. Dolayısıyla pek yorucu bir yol değil. Yurt dışına arabayla çıkma ve Bulgaristan’a giderken almanız gereken elektronik vinyet meselesini daha önce Nessebar‘a gidişimizi anlattığımız yazıda anlattığımız gibi daha özet hallerini şurada ve şurada da anlatmıştık. Okumadan yola çıkmayın.

Velhasıl, Kapıkule’den sonra otoyoldan Pazarcık çıkışına kadar devam edip aşağıda gördüğünüz rotayı takip ederek akşam üstü Bansko’ya rahatlıkla varılabiliyor. Yol biraz virajlı ama güvenli ve rahat.

Bansko kenti denizden yaklaşık bin metre yükseklikte kurulmuş, o nedenle fazla karlı değil. Yol üzerinde karlı kesimler bulunuyor ama çok sert yağış yoksa yolda kalınacağını pek sanmıyoruz. Bansko’ya vardığınızı uzaktan dağı görünce anlıyorsunuz. Dağın üstündeki izler de pistler.

Bansko’da konaklama

Bansko’nun neresinde kalırsanız kalın, dağa çıkmanızı sağlayan gondola varmak için ya otelin servisine, ya taksiye ya da bizim gibi aracınıza bineceksiniz. Gondola çok yakında bulunan üç beş tesis bu duruma tabi olmayabilir ama kayak takımlarıyla 200 metre yürümek bile çok zor olduğundan siz en iyisi rahat edeceğiniz bir yerde kalın. Biz kaldığımız Green Life Resort adlı tesiste çok rahat ettik. Hem odası genişti hem de kahvaltısı çok zengindi. Biz kullanmamış olsak da gondola düzenli servisi mevcuttu. Odamızın manzarası da şöyleydi.

Bansko’da kayak merkezine çıkış (Gondol)

Bansko’daki otel ücretlerine ski-pass dahil değil. Kent dağın eteğine kurulu ve merkezden kayak merkezine bir gondol ile çıkılıyor. Ski-pass alabileceğiniz yerlerin başında gondola binmeden önceki kasa geliyor..

Dağa gondola binmeden aracınızla da çıkabilirsiniz. Kıvrıla kıvrıla tırmanan bir yol sizi Bunderishka Polyana denen gondolun üst noktasına kadar çıkarıyor. Hatta gondoldan yukarıya ücretsiz servis minibüslerini de kullanabilirsiniz. Yoldan tırmanırken bazı yerlerde gondolu da görebiliyorsunuz.

Gondol merkezde olunca her şey ona göre tasarlanmış. Hemen yanında dev bir otopark var. Aracınızı parkedip, botlarınızı giyip, kayaklarınızı sırtınıza atıp rahatça gondola geçebiliyorsunuz. Ücreti sabahtan akşama kadar 12 leva.

Kayak kiralamak istiyorsanız gondol civarına bolca kayak kiralayan mağaza mevcut. Diğer yandan gondolun hemen yanında büyük bir yer daha var, hatta kayak kiralayana ski-pass indirimi de yapıyorlar ama kapısında kuyruk olabiliyor.

Gondola binmek için ski-pass almış olmanız gerektiğinden, gondoldan önce bir de kasa kuyruğu beklemek istemezseniz, gondola çok uzak olmayan, otoparkın arkasındaki Aldo marketin sırasında kalan MPM Guinness Hotel‘in resepsiyonundan da alabilirsiniz. Her şeyi halledip de gondolun başına geldiyseniz artık sıra bekleme zamanı gelmiştir.

Bu kuyruğun daha uzun olduğundan bahsedenler çok. Sabah 8:45’de geldiğimiz halde kuyruk çoktan oluşmuştu ve bu noktadan gondola binmek 25 dakika kadar sürdü. Binanın girişinde kayak okulunun ofisi var. Fiyatlar ve diğer bir çok bilgi için şuradaki siteyi ziyaret edebilirsiniz.

Epey bekledikten sonra binanın girişine gelince, bizden 3-4 gün önce dünya kayak şampiyonasının bir ayağının burada yapılmış olduğunu farkediyoruz.

Binaya girince önünüze bir merdiven çıkıyor ve binanın diğer tarafından gelen kuyrukla birleşerek merdiveni tırmanıyorsunuz.

Buraya kadar geldikten sonra sıra hızlanıyor ve sonunda gondolun önüne geliyorsunuz. Yukarıda turnikeden geçince gelen gondolların başında biraz saçma bir dağınıklıkla karşılaşıyorsunuz. Her gondol 8 kişi alacak büyüklükte ama biz 6 kişiden fazla binen görmedik. Gondolun dışına kayakları koymak için bir cep yapılmış, gondol hafifçe hareket ederken kayakları dışarı bırakıp içine oturuyorsunuz. Sıra dağılmış olduğundan biraz itiş kakış oluyor ama sonuçta herkes bir gondola biniyor.

Gondol ile yukarı çıkarken çok muhteşem bir manzara beklemeyin. Diğer yandan bazen yavaşlayıp yukarıya ve aşağıya epey sallanarak insanı biraz huzursuz etmiyor değil. Sonuçta dağın tepesinde bir tele asılı duruyorsunuz. Hem o kadar kuyruk bekleyip hem de yaklaşık yirmi dakika boyunca gondolda oturup sallanmak çok hoş değil.

Etrafta da görülecek çok şey yok, ki zaten tüm gün dağın tepesinden manzaraya doyacaksınız. Gondol önce Chalin Valog denen 1.460 metredeki ara istasyonda yavaşlıyor. Kapılar açılıyor ve isteyen iniyor, aradan binmek isteyen de biniyor. Sonra devam edip 1.635 metredeki Bunderishka Polyana’ya varıyor. Kuyruk vs derken toplam bir saate varan bir süre sonunda gondoldan çıkınca artık bir kayak merkezine geldiğinizi anlıyorsunuz.

Diğer yandan, gondolun hemen çıkışında dağa araçlarıyla, taksiyle, ya da servislerle çıkanlar için bir kasa daha bulunuyor. Aklınızda bulunsun.

Bu kadar uğraşıp yukarıya vardık, hadi kaymaya başlayalım.

Bansko’da pistler

Bansko’da pistleri anlatmaya başlamadan önce çok faydalı olan cep telefonu uygulamasından bahsedelim. Android için şuradan, iPhone için şuradan indirebileceğiniz ücretsiz uygulama ile hem şahane bir pist haritasına sahip oluyorsunuz, hem de gerektiğinde  dağın tam olarak neresinde olduğunuzu hızlıca görebiliyorsunuz. Çok pist var ve öğrenmek zaman alıyor, o nedenle indirmenizi tavsiye ederiz. Dağdaki önemli bölgeleri aşağıdaki haritada sarı ile işaretledik. Görselin aslı da şurada.

Gondoldan ilk inilen Bunderishka’dan zirveye çıkıp Shiligarnika’ya inebilir, oradan tekrar çıkıp tekrar başa dönebilirsiniz. Bu görünen pistler oldukça uzunlar. Şuradan şuraya kaydık demek çok makul değil ama bir kaç fotoğraf paylaşalım. Önce Bunderishka’dan yukarıya çıkarken liftten görünümünü gösterelim.

Fotoğrafta liftin solunda görünen kısım Kids Run diye adlandırılmış, acemiler için tasarlanmış az eğimli bir alan. Yürüyen bantla yukarıya çıkılabiliyor ve sanki kart basmadan çıkılabiliyordu. Girmediğimiz için emin değiliz ama iki sefer baktık, giriş serbest gibiydi. Banderitza 1 liftinden inip Banderitza 2 liftine binmeden önce aşağısı şöyle görünüyor.

Düz aşağıya inen pist 9, sağa giden de 4 numara. İkinci lift ile zirveye çıkınca 2.600 metrede hava epey soğuyor. Tam karşıda dağın en yüksek noktası görünüyor.

Zirveden aşağıya doğru büyük bir pano ve üzerinde sağa ve sola hangi pistlerin indiğini gösteren numaralar bulunuyor. Tüm pistlerde her zaman pist numaralarının en iyi şekilde gösterilmiş olduğunu da bu fırsatla belirtelim.

Zirveden manzara muhteşem. Hele bir de hava açıksa kaymayı bırakıp sağa sola dalabilirsiniz.

Zirveden inerken geniş ve rahat pistler bitmesin istiyorsunuz. Aşağıda 4 numaralı pistten bir görüntü var. Uzun mu uzun.

Aşağıda görülen bölge Shiligarnika. Buraya yaklaştıkça bir iki pist birleşiyor ve haliyle trafik de çoğalıyor. Aşağıda 1, 4 ve 5 numaralı pistlerin kesişim noktası görülüyor.

Tam bu noktada 180 isminde bir kafe bulunuyor. Gün ortasına doğru epey kalabalıklaşıyor ve önüne bırakılan kayaklar biraz pistlere de sarkıyor.

Devam edince Shiligarnika’ya varmış oluyorsunuz. Bu bölge gondol çıkış noktasından sonra en kalabalık bölge.

Buradan yukarıya çıkan iki farklı lift bulunuyor. Birisi yeni yapılmış olan Todorka lifti. Direk zirveye çıkıyor. 6 koltuklu bu lifte binerken herkesi otomatik hizaya sokan yürüyen bant ilk seferde değişik geliyor. Sizi alıp tam koltuğun önüne bırakıyor.

Shiligarnika’daki kafelerde öğle yemeği yiyebilirsiniz. Dağda self servis yiyebileceğiniz tek yer burada. Diğer noktalarda oturup servis beklemek zorundasınız, tabi yer bulabilirseniz. Fiyatlar elbette normalden çok pahalı. Aşağıdaki fotoğrafta fiyatları görebilirsiniz.

Etraf epey renkli ve özellikle kalabalık bir ekipseniz bu bölgeden çok keyif alabilirsiniz.

Burada dinlenirken yukarıdan inen pistlerin görüntüsü de insanı bir an önce kaymaya dönmeye teşvik ediyor. Karşıdaki lift Todorka. Direk zirveye çıktığı da görünüyor.

Buradan yukarı çıkmak yerine 1 numaralı piste devam ederek tekrar Bunderishka Polyana’ya da inebilirsiniz. Az eğimli devam ediyor ve dağın en kalabalık pisti muhtemelen burası.

Buradan tekrar zirveye çıkmaktansa ilk lift olan Kolarski’ye atlayıp 1 numaralı pistin üstüne çıkabilirsiniz. Burada Umbrella Bar’ın olduğu noktada sağdan inen 9 numaralı zor pistin girişindeki uyarıya dikkat etmek lazım. Burası kayak yarışmalarının yapıldığı ünlü Tomba pisti.

Burada soldan tekrar Shiligarnika’ya inip bu sefer Shiligarnik liftiyle dağın sol tarafına geçip biraz da o tarafı görmekte fayda var. İlk çıkıştan sonra Plato liftine atlayıp dağın en geniş pistleri olan 3 ve 11 numaralar arasından dağdan kayarak inenleri izleyerek tekrar zirveye çıkmak çok keyifli.

Bu sefer 3 veya 11’den aşağı inip peşine 10 numara, sonra Shiligarnika’ya varmak üzereyken sağdan 12 numaraya kayıp en uzun lift olan Mosta liftine kadar inebilirsiniz. Buradan aşağıya Chalin Valog’a devam da edilebiliyor. Mosta liftiyle çıkarken aşağıda 10 numaralı pist şöyle görünüyor.

Tekrar zirveye çıkıp aynı rotadan aşağıya inerken artık kalabalıktan pistlerin biraz bozulduğunu da farkediyorsunuz. Özellikle yoğun pistlerde kar birikintileri yorgun bacakları epey zorluyor. Aşağıda 10 numaradan bir görüntü var.

Epey karışık oldu ama bu kadar çok pistten bahsetmek de pek kolay değil. Mertebe olsun diye şunu söyleyelim, zirveden sırasıyla 11, 10, 12, 2 yolu ve 15 numaralı pistler üzerinden Chalin Valog’un en altına kadar dinlene dinlene kaymak ortalama bir kayakçı için yaklaşık bir saat sürüyor. Çok keyifli ve tekrar gondola binip Polyana’ya çıkarak başa dönmek mümkün. En son da Bunderishka Polyana’dan 1 numaralı kayak yolundan kayarak yarım saatte şehre yani otoparka kadar inilebiliyor. Bu son yarım saat bir nevi cila oluyor. Hem rahat bir eğimi var hem de gondola binip aşağıya inmekten daha zevkli.

Otopark parasını ödediğiniz makinanın yanındaki diğer makinadan işi bitmişse ski-pass kartınızı iade edip 5 levanızı iade alabileceğinizi de unutmayın.

Bansko kenti

Dağın eteğine kurulmuş olan kenti dağdan inen ırmak ikiye bölüyor. Gondol çevresinde ünlü Happy End Bar gibi eğlenceli mekanlar toplanmış. Gondoldan eski kente inen ve yayalara ayrılmış Pirin sokağı üzerinde de bir çok restoran, yani Mexaha, yani Meyhane bulunuyor.

Burada kentin eski ruhunu hissedebilmek için ara sokaklara girmenizi tavsiye ederiz. Yüksek duvarlarıyla geleneksel Bulgar mimarisini görebilirsiniz.

Özetle, Bansko hem kısa bir kaçamak hem de keyifli bir kayak için İstanbul’a yakın sayılabilecek bir mesafede. Gitmeye ve görmeye değeceğinden emin olabilirsiniz.

Gürkan, Mart 2018

Doğu Ekspresi

Misafir yazarımız Mesut, ne gördüğünü anlatıyor.

Son zamanlarda çok popüler olan Doğu Ekspresi gezisini bir de ben yapayım dedim. Uzun uğraşlar sonunda Ankara – Kars tren biletini alabildim. Yol üstünde göreceğim manzaraları ve  duraklarda yiyeceğim lezzetli yemekleri düşünerek yola koyuldum. Daha önce İstanbul üzerinden yapılan seferler Haydarpaşa’nın kapanması nedeniyle artık Ankara’dan yapılıyor, bu nedenle önce Ankara’ya ulaşmamız gerekiyor. Yüksek hızlı tren ile Pendik’ten Ankara’ya yaklaşık 4 saat 30 dakikada varıyorsunuz.

Ankara garına iner inmez 24 saatlik yolcuğum için yanıma alacağım kitap, yiyecek ve içecekler için alışverişe koyuldum. Garın içinde ihtiyaçları bulabileceğiniz imkanlar mevcut. Saat 18:00 olduğunda trenin düdüğünün ötmesi ile uzun Kars yolcuğum başladı. Kalmış olduğum kompartman yataklı olduğu olduğu için oldukça rahat bir yolculuk geçirdim. Kompartmanın içi tahminimden çok sıcaktı ama ısı ayarı ile oynanabiliyor.

Daha önce de tren yolcuğu yaptığımdan sıkılmamak için yanıma laptopumu almıştım ve izlemek için birkaç dizi film indirmiştim. Dediğim gibi kış seyahatlerinde trenin içi çok sıcak olabileceğinden yanınıza tişört almanız iyi olacaktır. Eğer hayatınızda hiç tren yolculuğu yapmadıysanız en az bir kere denemenizi tavsiye ederim. Tren yavaş yavaş hareket ederken ben de yataklı kompartmanımı süslemeye başladım. Trende sizin gibi bu anıyı paylaşan ve odalarını süsleyen insanlar göreceksiniz. Odamı süsledikten sonra uykuya daldım ve sabah gözlerimi açtığımda bembeyaz kar manzarasına uyandım.

Geç kalksanız da sorun olmaz çünkü bu manzarayı 12 saat boyunca izleyebilir ve yeterince fotoğraf çekebilirsiniz. Bizim seyahatimizde tren rötar yaptığı için Kars’a normal varış saatinden 4 saat geç ulaştık. Kars’ta kaldığım Özyurtlar Pansiyon gara 200 metre uzaklıkta olduğu için benim için ulaşması oldukça kolay oldu.

Kars için benim gibi 3 gün ayırdıysanız ilk gün Ani harabeleri ve Çıldır gölü turu yapabilirsiniz. Fevzioğlu turizmin her gün 08:30’da kalkan turu var, önceden rezervasyon yapılabiliyor ve ücreti ben gittiğimde kişi başı 40 TL idi. Gezi saat 16:30 gibi bitiyor. Dönüşte Kale altında (Kars Kalesi) sizi bıraktığından kaleyi de gezebilirsiniz.

İkinci gün Cengiz Turizm ile sabah erkenden Erzurum’a gidip gezebilirsiniz. Erzurum’da görülecek yerler merkeze yürüme mesafesinde ve Kongre Merkezine gitmeyi unutmayın. Her saat başı araç var diye biliyorum. Erzurum’dan dönüşte 17:00 arabasıyla dönebilirsiniz, yol yaklaşık 3 saat sürüyor.

Üçüncü gün ise Sarıkamış’a gidebilirsiniz. Sabah 8’de Doğu ekspresi ile 1 saatte gidebileceğiniz gibi yine Cengiz Turizm ile de gidebilirsiniz. Bu sayede Sarıkamış’ı da gezme fırsatı yakalamış olursunuz.

Akşamları için Pushkin Restoran’dan yer ayırtırsanız kafkas gecesi oluyor ve meşhur yöresel yemeklerini tatma fırsatı yakalarsınız. Giderseniz mutlaka pushkin çorbasını (8 TL) ve pitisini (35 TL) deneyin, çok lezzetli bir restoran ve fiyatlar makul. Kars’a gitmişken kaz yemek isteyebilirsiniz ama fiyatı her yerde çok şişirilmiş geldi bana. Hediyelik eşya için de yine merkezde Mandıracı ve Zavotlar diye iki dükkanı tercih edebilirsiniz. Peynir ve bal alınabilir.

Kars’a giderken yaşayacağınız uzun tren yolculuğu kadar Kars’ta göreceklerinizden de etkileneceğiniz bu yolculuğa uygun bir mevsimde gitmenizi tavsiye ederim.

Mesut Savaş, Ocak 2018

Filibe

Sadece 450 kilometre uzakta. İstanbul’dan Ankara’ya gider gibi Filibe’ye gidebilirsiniz. Sınır geçişi olmasa kendinizi Türkiye’de bile hissedebileceğiniz kadar yakında olan bu şehire Sofya‘dan dönerken uğramıştık. Sofya yazımızda da anlattığımız gibi Bulgaristan’a arabayla gitmek için Kapıkule sınır kapısını kullanmanız gerekiyor. (Arabayla yurtdışına nasıl çıkabileceğinizi de şuradaki yazıdan detaylı bir şekilde öğrenebilirsiniz.) Sofya dönüşünde 2-3 saat geçirebildiğimiz Filibe’ye daha sonra hafta sonu için tekrar gittik. Bu iki gezide gördüklerimizi aşağıda bulabilirsiniz.

Öncelik şehrin tam göbeğinde bulunan Cuma Camii’nde. 1364 yılında 1.Murad tarafından yaptırılmış olan cami hala kullanılıyor ve çok iyi durumda.

Caminin altında müftülük bulunuyor. Her iki cephesinin de şehrin alışveriş caddesinde çok önemli bir yeri var.

Caminin içi ise bir başka güzel. Bilirsiniz camilerin pek süsü olmaz, bu cami de aslında oldukça yeni durumda görünüyor ama sol arkadaki şahane ahşap işçiliği gibi gizli detayları var.

Caminin üzerinde bulunduğu cadde araç trafiğine kapalı. Camiden çıkıp yukarıya döndüğünüzde antik stadyum ile karşılaşıyorsunuz. Bu yapı 1923 yılında keşfedilmiş ve büyük kısmı binaların altında. Küçük bir kısmı restore edilebilmiş ve gezilebiliyor. Zamanında 30 bin kişi alabilen bir yapıymış.

Caddenin yukarısında büyük mağazalar var. Bu tarafta cadde daha geniş ve nispeten daha sakin.

Stadyumdan aşağıya, şehrin ortasından geçen Meriç nehrine doğru giden tarafta ise daha küçük mağazalar var ve burası daha kalabalık.

Bu bölgeden eski şehre doğru giden sokaklar kafeler ve barlarla dolu. Oldukça canlı bir bölge ve geçerken uğrayanlar için kapasitesi az olsa da bir iki otopark bulunuyor. Az sonra anlatacağımız eski şehire girmeden arada kalan bölgedeki binaların pek bir özelliği olmadığından bazı süslemeler yapılmış.

Bu tarafta bir ara sokakta aşağıdaki güzel kiliseyle de karşılaştık. Filibe’nin tipik yapılarından farklı olduğu için paylaşmak istedik.

Gelelim eski şehire. Filibe’nin bu bölgesi gerçekten inanılmaz. Bir tepeyi kapsayan bu bölgeye araç girmiyor ve her taraf güzel yapılarla dolu.

Alışkın olduğumuz Osmanlı evlerinin mimarisine sahip olan evlerin neredeyse tümü çok iyi durumda.

Tepeye doğru çıktığınızda bu sefer başka bir antik sürpriz ile karşılaşıyorsunuz. Ülkemizden epey aşina olduğumuz antik tiyatrolardan birisi tam tepenin yamacına kurulmuş ve bu coğrafyada bu güzel yapıyla karşılaşmak insanı şaşırtıyor.

Günümüzde festivaller ve özel gösteriler için kullanılan tiyatro bilet alınarak gezilebiliyor, kişi başı da 5 leva ücreti var. Tiyatrodan ileriye devam ettiğinizde eski evler daha da tanıdıklaşıyor.

Dar sokaklarda yürümek ve etraftaki güzel yapıları izlemek çok keyifli.

Sokaklardan birisi antikacılarla dolu. Biz bu işlerden pek anlamayız ama ilginç parçalar vardı ve mağazaları gezmek eğlenceliydi.

Sokaklarda dolaşırken bir kilisenin içini gezmeye girdiğimizde, bir bebeğin vaftiz törenine de denk geldik. Filmlerde görmüşlüğümüz vardı ama gerçeği oldukça ilginçmiş. En ilginç kısmı da aşağıda.

Sokaklarda kemerli geçitler de var. Belki bu geçitlerin üstünden evler arasında geçiliyordur.

Bu bölgenin en ünlü noktalarından birisi de aşağıda gördüğünüz güzel cumbalı kısımmış. Evlenenler bu noktada poz verirlermiş. Öyle duyduk, görmedik.

Bu noktanın hemen yanında ünlü Etnoğrafya Müzesi bulunuyor. Şahane bir bahçesi olan yapının kendisi bir başka güzel.

Ahşap olan binanın detayları yakından daha da etkileyici. Bu kadar iyi korunabilmiş olması ve hala kullanılması çok sevindirici.

Müze girişi ücreti 6 leva. Biz zamanımız olmadığından gezemedik ama kapıdan bir fotoğraf çekiverdik. Çok güzel olduğu her halinden belli.

Müzenin bahçesinde sergilenen bir kapının önündeki tanıtım yazısının içinde kervansaraydan cumaya kadar ne çok Türkçe kelimenin bulunduğunu görmek ilginçti. Siz de aşağıda okuyabilirsiniz.

Müzenin sokağından yukarıya devam ettiğinizde Nöbettepe denen antik bölgeye varıyorsunuz. Açıkcası buranın restore edilir gibi bir hali yok ama güzel bir Filibe manzarasına sahip.

Burayı da gördükten sonra tepeden inerken gördüğümüz ve bizim Büyükada evlerine benzeyen aşağıdaki yapıyı da paylaşarak Filibe notlarını bitirelim.

Filibe’yi biz çok sevdik. Gezilecek yerleri bir arada olan, çok güzel kafe ve restoranları olan, bir çok yerde Türk kültürünün izleri bulunan keyifli bir şehir. Biz yaz sıcağında gittiğimiz için epey yorulduk ama bahar aylarında ve hatta kışın daha da güzel olabilir.

Sofya’dan dönerken Filibe’yi gezdiğimiz gibi, ikinci gidişimizde Filibe’den dönerken de yol üzerinde olan Asen Kalesi’ni gezdik. Filibe’ye çok yakın olan Asenovgrad kentinin arkasındaki dağlarda bulunan bu kale de oldukça ilginçti.

Yeşillikler içinde, dağın dik bir yamacına kurulmuş olan kalenin ziyaretçisi de epey boldu. 3 leva ücretle gezilen kalenin içinde pek eşya yok ama yine de enteresan.

Zamanınız varsa uğramaya değecek olan bu yapıyı da ziyaret etmenizi öneririz. Bizim gibi otoyoldan gitmeyi sevmeyenlerdenseniz yolunuzu da fazla uzatmayacaktır. Kaleye çıkan dağ yolunun üzerindeki çeşmeden su içmeyi ve varsa yanınızdaki boş şişeleri doldurmayı da unutmayın.

Gürkan, Temmuz 2018

Sofya

23 Nisan’da kısa bir tatil bulunca yakın bir yere kaçsak dedik ve ne zamandır aklımızda olan Sofya’ya gitmeye karar verdik. Soğuk bir şehir bulmayı beklerken sıcacık ve yemyeşil bir şehirle karşılaştık. Çok sevdik ve İstanbul’dan rahatça gidebileceğiniz bu şehri size de anlatmak istedik. Bizi bilen bilir, yine kendi aracımızla gittik. Yurtdışına arabayla çıkma konusundan daha önce çok bahsettik, siz yine de yukarıdaki arama kutusundan bulamazsanız şuradan okuyabilirsiniz. Bunu da söyledikten sonra daha önce bahsetmediğimiz Kapıkule sınır kapısından başlayalım.

Ülkemizin en büyük sınır kapılarından olan ve Avrupa’ya ana çıkış yolu olan Kapıkule’den oldukça sakin bir günde çıktık. TEM’den Edirne’ye vardıktan sonra düz devam ederek 20 km sonra sınıra varıyorsunuz. Bizim için rahat bir geçişti ancak son 15 km boyunca bekleyen TIR’lar için durum pek rahat olmasa gerek. Şurada bununla ilgili de kısa bir yorum yaptık. Kapıkule’de yeşil sigorta yaptırabiliyorsunuz ve yurtdışı çıkış pulu alabiliyorsunuz. Kocaman da bir duty free mevcut.

Bulgaristan tarafındaki kapının adı ise Kapitan Andreevo. Oldukça büyük bir kapı. Yunanistan’ın kapısından sonra burası gerçekten çok modern geliyor. Bulgar tarafında duty free mağazası yok, zaten pek gerek de yok, marketler yeterince ucuz.

Bulgaristan’da yol kullanım ücreti için herkes gibi arabanıza bir Vinetka almanız gerekiyor. Bununla ilgili bilgileri Nessebar yazımızda bulabilirsiniz, bir haftalık otomobil etiketi güncelde 15 leva. Hem etiket almak, hem de öğle yemeği yemek için kapıdan sonra otoyola devam etmeyip en yakın kent olan Svilengrad’a girdik. Burada çok memnun kaldığımız yeşillikler içinde bir restoran bulduk. Adı Parka ve basit bir aramayla rahatlıkla bulabilirsiniz. Tavsiye ederiz, öyle ki dönüşte yine geldik ve hatta sırf burası yüzünden bu kente aramızda artık Sevilengrad diyoruz.

Dolar bozduracaksanız Svilengrad’da Sofya’dan daha iyi fiyata bozduklarını da not düşelim. Yemek sonrası otoyola çıkarak yaklaşık 3 saatte Sofya’ya vardık. Bizim gibi sınırda şansınız yaver giderse İstanbul’dan çıkıp 6-7 saatte Sofya’ya varabilirsiniz. Sofya’da Samuil Apartment isimli küçük bir evde kaldık. Şehrin tam merkezinde bulunan bu evde çok rahat ettik. Eskice bir binada ama evin içi çok iyi durumda ve civarda iki tane büyük otopark var. Bulgaristan’da arabanızı gece sokakta bırakmamanız önemli çünkü özellikle Türk plakalı araçlara karşı bir hırsızlık eğilimi olduğu söyleniyor. Tek dairelik bir tesis ama yer bulabilirseniz tavsiye ederiz. Apartmanın sokaktan girişi aşağıda.

Eve akşam üzeri vardığımızdan eşyalarımızı bırakıp dışarıya çıktık. Binanın 50 m yanındaki trafiğe kapalı olan Pirotska sokağına çıktık.

Sakin bir sokak ve üzerinde birçok mağaza bulunuyor. Sokağın başındaki caddeye yaklaştığımızda solda Sofya merkez sabit pazarı binasını gördük. İçini dolaştık, oldukça ferah bir yapı ancak düşündüğümüz kadar kalabalık değildi.

Dışarı çıktığımızda ana cadde üzerinde Sofya’daki Osmanlı izlerinin en güzeli olan Banyabaşı Camii ile karşılaştık. İleride anlatacağımız görkemli kiliselerin yanında bu caminin ağırbaşlı bir güzelliği var.

Caminin üzerinde bulunduğu cadde Sofya’nın tipik bir bulvarı gibiydi. Troleybüsü, büyük binaları, indirim mağazaları, kebapçısı, ara sokakta arap mahallesi, yan tarafta Sinagogu ile burası şehrin yerli yaşamını ifade eden bir bölge gibi geldi bize.

Caddede biraz yürüdükten sonra eve arka sokaklardan dönmeye karar verdik ve karşımıza Zhenski Pazar ya da diğer adıyla kadınlar pazarı çıktı.

Eskiden Banyabaşı caminin önündeki meydanda kurulan bu pazar oradaki antik kazılar başlayınca buraya taşınmış ve sabit hale gelmiş. Kadınlar pazarı da denen markette her gün taze sebze ve diğer yiyecekler satılıyor.

Açıkcası satılan ürünler çok ilginç değiller ancak hoş bir atmosferi var. Yeterince zamanınız varsa uğrayabilirsiniz veya bizim gibi evde kalıyorsanız kahvaltı için taze sebze almaya gelebilirsiniz. Bize değişik gelen bir yiyecek ise aşağıda gördüğünüz kızarmış balıklar. Çerez niyetine yenen bu balıkların en çok tercih edileni en sağda gördüğünüz ve tsatsa diye okunan hamsiymiş.

Böylece akşam oldu ve biz de şehrin bu eski bölgesini gezmeyi tamamlamış olduk. Sofya’nın asıl turistik yerlerine de ertesi gün gittik. Anlatmaya başlamadan önce rotamızı kısaca aşağıdaki haritada özetleyelim.

Gezimize şehrin en alçak gönüllü kiliselerinden olan Sveta Nedelya’dan başladık. Pazar sabahı olduğundan içeride kalabalık bir ayin vardı.

Bu kilise şehrin en ünlü bulvarı olan Vitosha bulvarının başlangıcında. İsmini Sofya’nın sırtını dayadığı büyük Vitosha dağından alan bu bulvardan dönüşte geçeceğiz, şimdilik dağa doğru baktığınızdaki görünüşünü gösterip yolumuza devam edelim. Karşıdaki zirvesinde kar olan büyük dağ Vitosha.

Kilisenin hemen yanındaki sokağa devam edince binalarla çevrilmiş olan ünlü Rotunda St. George ile karşılaşıyorsunuz. Sofya’daki en eski yapı olduğu söylenen yapının etrafındaki binalar pek sevimli değil ama bir köşesinin devlet başkanlığı olması verilen önemi gösteriyor.

Binaların arasından geçip diğer tarafa çıktık ve az ileride sağda şahane bir parkla karşılaştık. Sofya Şehir Bahçesi adındaki bu park çok güzeldi. Zaten Sofya çok yeşil bir şehir ve neredeyse her yerde güzel parklar var.

Parkın içinde pazar gezmesine çıkan aileler ve canlı müzik yapan bir grup vardı. Etrafta çocuklar dans ediyordu. Hatırladıkça insanın tekrar gidesi geliyor. Bahçenin bir kenarında da Bulgar Milli Tiyatrosu binası var.

Bu güzel yapı bir buluşma noktası olmuş. Önündeki havuz ve bahsettiğimiz güzel bahçenin kenarındaki kafelerde oturan aileler ve etrafta oynayan çocuklar unutulmaz.

Buradan çıkınca ana cadde üstündeki adını çok duyduğumuz Ulusal Doğa Tarihi Müzesi’ne girdik. Açıkcası bahçelerde gezerken müzeye girmek zor geliyor ama bu müze çok enteresan. Kuşlar, balıklar, ayılar, aslanlar, geyikler ve hatta penguenler derken neredeyse tüm vahşi hayvanlar doldurulmuş halde sergileniyor. Zaman yaratıp ziyaret etmenizi tavsiye ederiz. Özellikle yanınızda çocuğunuz varsa emin olun hayvanat bahçesinden daha güzel.

Müzeden çıkınca az ilerideki Sveti Nikolay kilisesinin önüne çıktık. Rus kilisesi de denen bu yapı diğer kiliselerden çok farklı.

Buradan az ileride soldaki tepenin üstünde ise Sofya’nın en ünlü katedrali olan Alexander Nevski Katedrali bulunuyor.

Dışarıdan oldukça ihtişamlı görünen katedralin içi o kadar etkileyici değil. Güzel bir yapı ama alıştığımız aşırı ihtişamlı katedraller gibi değil ve ortada oturacak banklar yerine açık bir alan var. Girişte fotoğraf çekmek için 10 leva ödemeniz gerekiyor gibi bir not vardı ama kimsenin para verdiğini görmedim.

1904’e inşaatına başlanan yapı 1916’da tamamlanmış ve 1924’de kullanıma açılmış. Asıl güzelliği yan taraftan belli olan yapıyı çok sayıda turist ziyaret ediyor.

Buradan da çıkınca biraz yorulmuş gibiydik ama şehrin en büyük parkı olan Borisova parkına çok da uzak olmadığımızı görünce o tarafa gitmeye karar verdik.

Yukarıda gördüğünüz güzel caddeden yürüyerek parka doğru giderken yol üzerindeki bir başka küçük parkın önünde uzun bir kuyrukla karşılaştık. Nedir diye merakla baktığımızda insanların ellerinde biriktirdikleri pet şişeleri geri dönüşüme getirdiklerini anladık.

Bu uzun kuyruğu bekleyenler ellerindeki pet şişeleri görevlilere tarttırıyorlar ve aldıkları fişlerle yandaki çadırdan ücretsiz kitap alıyorlardı. Kitap almak için bu kadar çabaya giren herkese hayran hayran bakarak yolumuza devam ettik ve Kartal Köprüsü’ne geldik.

Şehrin eski giriş kapılarından biri olan bu köprü Bulgar özgürlük tarihinde önemli bir role sahipmiş. Köprüden hemen sonra da Borisova parkına geldik.

O kadar büyük bir park ki Sofya haritasında ciddi bir yer kaplıyor ve içinde iki tane stadyum var. Parkın içindeki çocuk parkı dev gibi ve aynı oyuncaklardan 4-5 set bulunuyor. Etraf oynayan çocuklar ve onları izleyen ebeveynlerle dolu. Oldukça renkli bir alan.

Parktaki sayısız ağacın altında dolaşmak çok keyifli. Aşağıdaki ağaç da bu güzelliklerden birisi.

Parktan çıkınca çok da uzakta olmayan Vitosha Bulvarına gittik. Birçok kafe, restoran ve mağazayla dolu olan bu bulvar için Sofya’nın en güzel caddesi diyorlar.

Bulvar epey uzun ve araç trafiğine kapalı. Oldukça yeşil olan yolun sonunda ise güne başlangıç noktamız olan Sveta Nedelya kilisesi bulunuyor.

Böylece yaya şehir turumuzu tamamlamış olduk. Öğlende bulvarın arka sokağında Made in Home isimli bir yerde de öyle bir yemek yedik ki sormayın gitsin, tek kelimeyle muhteşemdi.

Yorgunluğumuzu atmak için eve dönüp biraz dinlendikten sonra arabamıza atlayıp Vitosha dağı eteklerindeki UNESCO Dünya Mirası listesinde bulunan Boyana kilisesini görmeye gittik. 11. yüzyıldan kalma kısımları da olan bu kiliseyi maalesef gezemedik çünkü saat geç olmuştu. Sadece bahçesinin etrafından dolaşıp bir fotoğrafını çekebildik. Vitosha eteklerinde de biraz dolaştık, zamanımız kalmadığı için tepeye çıkamadık ama aşağıda bile yeterince yeşillik gördük.

Geniş bulvarları, büyük parkları, güzel kiliseleri ve bol yeşilliği olan Sofya, özellikle çocuklu aileler için zevkle zaman geçirilecek bir şehir. Küçük bir kaçamak için ideal mesafede ve güzellikte.

Ceren, Nisan 2018

Roma

Roma büyük bir şehir. Gezecek çok yer var. Bu nedenle geniş zamanınız yoksa göreceğiniz yerleri iyi seçmeniz lazım. Perşembe gidip pazar döndüğümüz ve Roma’da iki tam gün geçirdiğimiz seyahatimizi anlatalım, belki size de faydası olur.

Roma’nın iki havaalanı var ancak Türk Hava Yolları Fumicino’daki Leonardo da Vinci Havaalanına uçuyor. Havaalanından şehir merkezine giden en hızlı aracın adı Leonardo Express. Kişi başı 14 € ödeyerek bindiğiniz bu trenle Roma’nın merkez tren istasyonu olan Termini’ye yarım saatte varabiliyorsunuz.

Daha ekonomik olup daha uzun süren yöntemler de bulunuyor ama en pratik olanı bu. Konakladığımız Foscolo al 24 isimli daire de Termini’ye yakın olduğundan bizim için en uygun çözüm oldu. Ev sahibimiz ile Termini çıkışında buluşup yürüyerek yakındaki Piazza Vittorio civarındaki sakin bir sokakta bulunan dairemize ulaştık.

Bir oda bir salon olan ve konakladığımız sürece çok rahat ettiğimiz bu dairenin bulunduğu bölge turistik olmayan, yerel halkın yaşadığı bir mahalle. Etrafta bir çok büyük market ve restoran bulunuyor. Turistik olmayan bölgelerde restoranların akşam 7’den önce açılmadığını bilmenizde fayda var.

Ertesi sabah Roma’yı gezmeye önce eve en yakında bulunan Kolezyum’dan başlamak için evden çıkıp arka sokaklara daldık.

Sessiz sakin sokaklardaki bakımlı evlerin arasında yürüyerek Kolezyum’un karşısında bulunan Parco del Colle Oppio isimli büyük parkın içinden geçtik ve Kolezyum karşımızda belirdi.

İşte bu andan itibaren turist kalabalığının içine girdik. Kalabalık Kolezyum’un heybeti ile birleşince Roma’ya geldiğimizi anladık.

Kolezyum’un içine girilebiliyor ama uzun bir kuyruk beklemek gerekiyor. Biz bu seyahatimizde uzun bekleme sürelerine zaman harcamamaya karar vermiş olduğumuzdan bu zahmete girmeyip dışarıdan bakmakla yetindik.

Bu büyük yapı Roma’yı Roma yapan antik kent bölgesinin de başlangıcı aslında. Hemen önünde İstanbul’un yani Konstantinopolis’in kurucusu olan Konstantin’in adına dikilmiş olan Konstantin Takı bulunuyor.

Tarihin hep en güçlü kenti olmuş olan Roma’nın İstanbul ile ortak paydalarını görmek oldukça keyifli. Ancak Roma’nın asıl tarihi neredeyse Efes Antik Kenti gibi büyük bir antik kenti içinde barındırması. İşte Roma Forumu adı verilen bu bölgenin girişi de tam buradan.

Fotoğraftan zor anlaşılıyor ama buranın da girişi oldukça kalabalık. Forum’u aynı anda gezebilecek kişi sayısı güvenlik nedeniyle sınırlandığı için burayı gezmek için de bir miktar kuyruk beklemek gerekiyor. Biz bölgeye girmeyip yolumuza devam ederken Kolezyum’dan Venedik Meydanı’na devam eden ve Mussolini tarafından açılan İmparator Yolu’ndan geçtik ve Forum’un neye benzediğini uzaktan da olsa gördük.

Bu noktada İmparator Yolu ile ilgili öğrendiğimiz bir bilgiyi de paylaşalım. İngilizce bilenlerin şuradaki linkten okuyabilecekleri makaleye göre Mussolini, Roma’nın ortasına bu bulvarı açarken antik şehirin en yoğun bölgesinde bulunan çok sayıda binayı, beş kiliseyi ve bir çok imparatorluk forumunun %80’ini yıkmış.

Yine de Forum’un kalıntıları çok etkileyici. Yolun devamında geldiğimiz Venedik Meydanı’nın bir köşesini muhteşem Vittorio Emanuele Abidesi kaplıyor.

Artık iyice kalabalıklaşan sokaklardan Pantheon’a doğru yürürken Roma’nın bu kadar sevilmesine neden olan sokaklardan geçmeye başladık.

Pantheon’a gelmeden sokakların birinde sade güzelliği ile Minerva Bazilikası ile karşılaştık. Diğer turistik yerlerin yanında çok adı geçmese de zamanınız varsa bir uğrayın bizce.

Pantheon’un hep ön tarafı bilinir ama arkası da çok güzeldir. Yanındaki sokaktan geldiğimiz için önce arka tarafıyla karşılaştık.

Sonrasında ortasında Pantheon çeşmesi bulunan meydana çıktık. Burası neredeyse turistler için bir dinlenme noktası olmuş.

Karşılarında muhteşem Pantheon anıtı varken meydanda kahvesini içenlerin yanısıra buranın bir buluşma noktası da olduğu pek belli.

Önü, arkası derken, Pantheon’un asıl etkileyici kısmı olan içinden de bir görüntü paylaşalım. Pantheon’un içini gezmek için de kısa bir kuyruk beklemek gerekiyor ve aklınızda olsun giriş ücreti yok.

Pentheon’dan çıkınca biraz dinlenmek ve bir şeyler yemek için yakındaki Navona Meydanı’na geçtik. Bize göre Roma’nın en etkileyici meydanı olan bu meydan, çok kalabalık olsa da büyüklüğü nedeniyle sakin hissettiriyor.

Buraya kadar gelince devam edip Vatikan’ı görmeye karar verdik. Navona Meydanı’ndan Tiber Nehrine giden sokaklar daha da güzelleşmeye başladı.

Sonunda Tiber’e geldiğimizde nehirin üstünden geçen Sant’Angelo köprüsüne varmış olduk. Tam karşısında ihtişamlı Sant’Angelo kalesi ile bu köprü gerçekten çok etkileyici.

Köprüden geçerken sol tarafta uzakta Vatikan’ın sembolü olan San Pietro Bazilikası’nın kubbesi görünüyor.

Tiber’in karşısına geçtikten sonra sola doğru Vatikan’a giden geniş bulvarı takip ederek Papa’nın evine doğru ilerledik.

Yolun sonunda San Pietro Meydanı ve arkasında San Pietro Bazilikası bulunuyor. Bu noktada Vatikan şehirine, daha doğrusu ülkesine girmiş oluyorsunuz.

Tabi buraya kadar gelmişken Vatikan müzesini gezmek isteyenleri çok uzun bir kuyruğun beklediğini belirtelim. Biz ise müzeye girmedik ve bazilikayı gezmek için bekleyenlerin olduğu kuyruğa girdik.

Öyle orta uzunlukta falan değil, bayağı kocaman bir kuyruktan bahsediyoruz. Sadece girişi düzenlemek için değil, aynı zamanda güvenliği de sağlamak için bu kadar beklemek gerektiğini anlamamız, girişe yaklaşıp kontrol noktalarını görmemizle oldu.

Kuyruğu ve kontrol noktasını geçene kadar bir saatten fazla bekledik. Kilisenin girişinden tabii ki ücret istenmiyor. Kontroller sonrası insanın geriye dönüp bir bakası gelmiyor değil. Papa’nın halka seslenişinde buraların ne kadar kalabalık olacağını tahmin bile etmek zor.

Hıristiyanlığın en büyük kilisesi olan San Pietro ya da Aziz Petrus Bazilikası’nın içine girince neden bu kadar çok kişinin gelip görmek istediği daha iyi anlaşılıyor.

İçeride bir çok kutsal nokta bulunuyor. Bu kadar yorgunluktan sonra uzun zaman geçirmeye pek enerjimiz kalmadığını üzülerek söylemeliyiz.

Ünlü heykeller ve tablolar arasında kiliseyi dolaştıktan sonra çıktığımızda hava kararmaya yüz tutmuştu.

Roma’nın bu taraftaki görülmesi gereken en uç noktasını ve şehirdeki en önemli noktalardan birini görmüş olmanın verdiği rahatlıkla Tiber nehrine doğru dönmeye başladık. Sant’Angelo köprüsünden geçerken Vatikan’a doğru bir kez daha baktığımızda manzaranın gece daha da güzel olduğunu farkettik.

Artık hava iyice kararmıştı ve karnımız da oldukça acıkmıştı. Yine Navona Meydanı’na yakın bir restoranda yemek yedikten sonra dışarıda yağmur başladığını farkettik. Bu saatten sonra yapılacak en güzel şeyin eve dönerek güzelce dinlenmek olduğunu bilsek de, Aşk Çeşmesi de denen Trevi Çeşmesi’ni gece ışıklandırılmış haliyle görüp öyle dönelim diye karar verdik. Biraz ıslandık ama iyi ki öyle yapmışız. Size de gösterelim.

Böylece ilk güne oldukça uzun bir yürüyüşü sığdırmış olduk. Güzel bir dinlenme sonrası ertesi sabah şansımıza yine güneşli bir güne uyandık ve evden çıkıp yakınlardaki Santa Maria Maggiore Bazilikası’na uğradık.

Merkez tren istasyonu olan Termini’ye çok yakın olan bu kilise de Roma’nın değerli binalarından. Çok turistik bir bölgede olmadığı için fazla kalabalık değil ama bizce mutlaka görülmesi gerekir. İçi dışından daha güzel.

Buradan çıkınca ara sokaklardan geçerek yine İmparator Yolu’na indik.

Forum’un tam karşısına çıktık ama bu sefer caddenin karşı tarafında kaldık. Dün fark etmediğimiz şahane bir antik bölgeyle karşılaştık. Trojan Forumu olduğunu öğrendiğimiz bu bölgenin taşlarının rengi bile başka.

Hemen yanımızdaki Venedik Meydanı’ndan ileriye devam ettiğimizde ise Roma’nın en kalabalık alışveriş caddesi olan Via del Corso’ya çıktık. Bu caddeden sağa dönerek dün gece karanlıkta gördüğümüz Aşk Çeşmesi’ne vardık.

Turist kalabalığı arasında havuzun kenarına geldik ve buranın adetini yerine getirdik. Küçük kızımız Deniz’in eline bir bozuk para sıkıştırdık ve parayı havuza bıraktırarak buraya tekrar gelmesini garantiye aldık.

Trevi Çeşmesi’nden sonra biraz ileriye devam ederek ünlü İspanyol Merdivenleri’ne vardık.

Bu merdivenlerin neden bu kadar ünlü olduğunu anlayamadan hemen önündeki kayık şeklindeki havuzun arkasındaki sokaklarda yürümeye devam ettik.

Sokaklar tekrar Via del Corso’ya çıktı. Bu bölgede cadde araç trafiğine kapalı.

Caddede ünlü markaların büyük mağazaları bulunuyor. Biraz İstiklal Caddesi’ne benzeyen bu caddeden yukarıya doğru yürümeye devam ettik.

Caddenin sonunda geniş bir meydana varılıyor. Cadde kadar renkli olmasa da ferah bir alan olan bu meydanın adı Popolo Meydanı.

Popolo Meydanı’ndan Tiber Nehrine doğru dönüp köprüden geçince daha çok yerel halkın geldiğini Via di Cola Rienzo caddesine vardık.

Bu caddede daha yerel markalar ve daha çok çeşitli ürünler bulmayı ummuş olsak da maalesef öyle olmadı. Epey yürüdükten sonra caddenin kenarında değişik bir eserle uğraşan bir sanatçıyı görmesek tamamen boşa gelmiş olacaktık.

Buradan tekrar Popolo Meydanı’na dönüp metro ile Termini’ye oradan da eve geçerek Roma gezimizi bitirmiş olduk.

Kısa olsa da Roma’nın önemli bir çok yerini gezmiş olduk. Müzelere girmedik, bahçelerde dolaşamadık ama yine de çok güzel zaman geçirdik.

Gürkan, Kasım 2016

Napoli ve civarı | Pompei, Capri, Sorrento, Positano, Amalfi ve Ravello

Napoli, uzun zamandır görmek istediğimiz bir şehirdi. Sadece Napoli’yi değil, aynı zamanda çevresindeki diğer güzellikleri de görme şansına eriştiğimiz bu turda Napoli’de 4 gece konakladık. Bir gün Pompei’yi, bir gün Capri adası’nı, bir gün de Sorrento, Positano, Amalfi ve Ravello’yu gördük. Bahsettiğimiz yerleri aşağıdaki haritada işaretledik, özetle Napoli körfezi ve civarını turladık diyebiliriz.

Biz turumuzu Napoli’den başlayıp anlatacağız. Sırasını beklemeden diğer yerleri görmek isteyenler aşağıdaki listeden seçerek hızlıca istedikleri yere gidebilirler.

Napoli kalabalık bir İtalyan şehri. Çok bir özelliği yok gibi görünüyor ama halkın doğallığı ve sıcakkanlı hali insanı rahat hissettiriyor. Turistlerin tipik rotasını izleyelim ve Galleria ile başlayalım. Bu pasaj, haşmetli ve simetrik görüntüsüyle oldukça ilgi çekici bir yapı.

Rehberimizin söylediğine göre Napoli, buradaki Galleria ile Milano’daki Galleria ile yarışıyormuş. Şehrin bir de Vatikan’daki San Pietro meydanı ile yarışmak isteyen Plebiscito meydanı var. Bu meydan da oldukça büyük ama bir San Pietro değil.

Aslında Napoli çok dağlık bir şehir. Plebiscito meydanı turistik diyebileceğimiz bölgenin merkezinde yer alıyor. Alt tarafında liman ve limanın hemen önünde Nuovo Kalesi bulunuyor.

Meydandan başlayarak denize dik devam eden Via Toledo yani Toledo caddesi, mağazalarla dolu ve en kalabalık bölge. Günün her saatinde canlı.

Toledo’nun sol tarafı oldukça dik bir yamaca dayanmış durumda. Dağa doğru çıkan sokaklarda pizza restoranları ve hediyelik eşya mağazaları bulunuyor.

Hatta bu yüksek yamaca çıkan ve bizim Tünel’e benzeyen bir funikülerin istasyonu da bulunuyor.

Bu funiküler’in girişinde bir bilet gişesi gözümüze çarptı. Bizim turumuza dahil olan ve bir iki gün içinde gideceğimiz yerlere günlük turlar yapan bir firma ve fiyat listesi bulunuyordu. Gideceklere faydalı olacaktır. Liste aşağıda.

Toledo’dan yukarıya doğru yürüyüp sağa dönünce daha yerel yerlere ulaşmış oluyorsunuz. Az ileride Nouvo meydanına çıkılıyor. Ortasında büyük bir anıt olan, bunun dışında pek bir özelliği olmayan bir meydan.

Bu meydandan sağa dönünce tipik bir Napoli sokağına varıyorsunuz. Bir tek balkonlarda çamaşırlar eksik, o da hafta sonu olmadığından olsa gerek.

Yokuş aşağı devam ettiğinizde tekrar sahile çıkıyorsunuz ve sağda ünlü Neptün çeşmesiyle karşılaşıyorsunuz.

Böylece Galleria’nın önüne dönerek bir tur atmış oluyoruz. Buradan otelimize giderken gece rotasını takip edelim. Plebiscito’dan Toledo’ya girerken hemen sola Via Chiaia’ya dönerek kalabalığa karıştık.

Buralar gerçekten gündüzden daha kalabalık halde. Mağazalar açık ve oldukça kalabalık. Restoranlar akşam 7’den önce servise başlamıyorlar, o nedenle herkes sokakta ya da kafelerde.

Bu yolun devamında sola dönüp bolca kafenin arasından geçerek deniz kenarındaki otelimize doğru yürüdük. Yol üzerindeki sıkışık motosiklet parklarını da burada paylaşalım, bırakın arabayı küçücük motosiklete bile park yeri bulmak dert bu şehirde.

Otelimize geldiğimizde az ileride bolca polis ışığı ve bir kalabalık gözümüze çarptı. Merakımızdan gittik ve Napoli ile maçı olan Inter futbol takımının geldiğini ve otellerine yerleştiğini gördük. Güzel bir hatıra oldu, paylaşalım.

Biz sahilde dell’Ovo kalesinin tam karşısındaki Hotel Royal Continental‘de kaldık. Hem her yere yakındı hem de deniz kenarında ve kalenin hemen önündeydi.

Kalenin kara tarafına bir küçük marina yapmışlar. Marinaya bakan restoranlar da çok kaliteli ve çeşitli. Aşağıdaki fotoğrafta arkada görülen dağın ünlü Vezüv yanardağı olduğunu da söyleyelim.

İlginç bir başka ayrıntı da, kalenin hem sağında hem de solunda denizin üstünde yüzen siyah kutucuklar olmasıydı. Sabah gün ağarırken gördüğümüz üzere balıkçı kayıkları bu kutulara gidip bir şeyler topluyorlar. Ya midye ya da balık tuzakları için kullanılıyor, çok emin olamadık.

Napoli’yi kısacık da Ulusal Arkeoloji Müzesi’nden bahsedip bitirelim. Oldukça büyük bir müze ve ziyaret etmenizi tavsiye ederiz. Büyük ve avlulu bir binası var.

Müzenin en ilgi çekici kısmı Pompei ile ilgili parçaların bulunduğu bölüm. Neredeyse mitolojik tanrı Pan’a adanmış bu bölümde çokça fotoğraf çektiğimiz halde biraz açık saçık olduğundan burada anlatması biraz zor, o nedenle sadece gidip görmeniz iyi olur diyebiliyoruz. Pan’ı Pompei’de de göreceğiz.

Müzenin en üst katındaki büyük salon içindeki sanat eserlerinin yanında mimarisiyle de çok ilgi çekiciydi.

Belki de biz Pompei’ye gittiğimiz günün dönüşünde bu müzeyi ziyaret ettiğimizden Pompei bölümü fazlasıyla ilgimizi çekmiş olabilir. Öyle ya da böyle, Napoli burada bitti, haydi Pompei’ye gidelim.

Pompei

Yıllardır Vezüv’ün patlaması ile üzerinden lavların akmış olduğunu düşünürdük. Oysa ki öyle değilmiş, yanardağ püskürmesi sonrasında şehrin üzerini volkanik tüf kaplamış. Tepesi neredeyse her zaman dumanlı denen Vezüv tüm Napoli körfezinden görülüyor.

Aşağıda gördüğünüz gibi Pompei antik kentinin girişinden Vezüv epey uzakta aslında. Sanki dağın eteğindeymiş de üstüne lavlar akmış diye düşünmek saçmaymış.

Müzenin girişi kişi başı 13 €. 18 yaş altındakiler ücretsiz girebilirken, 18-24 yaş arasındakiler 7,5 € ödeyerek gezebiliyorlar. Rahat ve geniş bir giriş alanı var, gişe sonrasında aşağıdaki rampadan tırmanarak şehre çıkılıyor.

Pompei yüzyıllarca toprak altında kalmış olduğundan zamanın hasarına az uğramış. Bizim Efes antik kentine çok benzeyen bir yapısı var.

Girişten itibaren tapınaklar ve bazilikalarla karşılaşıyorsunuz. Bu yapılara oldukça büyük alanlar ayırılmış.

Her Roma kentinde bulunan Forum alanına geldiğinizde dört bir yana genişlemiş şehrin ne kadar büyük olduğunu anlamaya başlıyorsunuz.

Bu noktada Pompei’de neler olduğunu öğrendiğimiz kadarıyla anlatalım. Yanardağ patladıktan sonra insanların kaçmasına pek fırsat kalmadan gökyüzü kararmış ve volkanik tozlar şehrin üzerini kaplamış. Evlerine saklananların ve diğer kaçamayanların en son ne yapmaktalarsa o şekilde hayatlarını kaybettikleri ve taşlaştıkları söyleniyor. Forum alanının bir köşesinde bazı kalıntılar sergileniyor. Çok etkileyici.

Ancak Pompei bu taşlaşma ile ilgili değil. Aksine zamanının en canlı ve zengin şehirlerinden olan bu kentin 1700’lü yıllara kadar toprak altında kalması ve bu nedenle en iyi korunmuş antik kentlerden birisi olmasıyla ilgili.

Bu şehir zengin Romalıların yazlık evleriyle doluymuş. Hatta oldukça ahlaksız bir topluluğa sahip olduğu söyleniyor. Evlerin zenginliği restore edilmiş olanlarda çok iyi belli oluyor.

Sokakların genişliği şehrin zenginliğini ifade eder gibi. Gezecek çok yer var.

Casa del Fauno isimli ev oldukça iyi duruma getirilmiş. Bahçesi çok bakımlı ancak asıl özelliği mitolojik tanrı Pan’ın ünlü heykelinin bu evin bahçesinde bulunması.

Pan’ın eğlenceyi ve erotik zevkleri ifade etmesi, o zamanın evlerinde yaşayanların ne tip keyifler peşinde koştuğunu bize anlatıyor. Evlerin çoğu iyi halde olsa da restorasyon için pek acele edilmediği belli.

Sanki bu kentin turistik etkisini arttırmak ister gibi, ilk restore ettikleri yerlerden birisi de tarihin ilk genelevi diye tanıttıkları bina. Gerçekten ne amaçla kullanıldığı hem odalarından hem de duvarlarındaki fresklerden çok belli, diğer yandan koskoca Pompei’de kapısında kuyruk olan tek bina bu ev.

Pompei’nin içme suyu şebekesi hala epey sağlam durumda. Aşağıdaki fotoğraftaki kaldırımda görülen su boruları kurşundan yapılmış. Dolayısıyla halkın kurşun zehirlenmesi yüzünden çok kısa bir hayat sürdüğü söyleniyor. Tabii ki bu kısa hayatı zevk ve sefaya düşkünlüklerine bağlayanlar da yok değil.

Son olarak Pompei’nin her antik kentte görmeye alışkın olduğumuz tiyatrosunun bir fotoğrafını da paylaşarak tarih sahnesinden ayrılalım.

Pompei, Napoli’ye kadar gelirseniz mutlaka görmeniz gereken çok iyi durumda olan bir antik kent. Öncesinde Efes’i görmüş olmanız tavsiye edilir, zamanın nasıl bir etkisi olduğunu daha net anlarsınız.

Capri Adası

Lüks. Capri’yi tek kelimeyle tanımla derseniz doğru kelime budur. Bir de dağlık demek lazım. Napoli’nin tam karşısında olduğundan olsa gerek, bu zengin coğrafyanın en zengin bölgesi haline gelmiş. Napoli limanından deniz otobüsleriyle bir saat kadar süren bir seyahatle kolayca ulaşılabiliyor.

Capri’nin ana limanı Napoli körfezine bakan kuzey tarafta. Hem Napoli’ye hem de Sorrento’ya bir çok gemi kalkıyor. Haziran ile Eylül arasındaki yüksek sezonda mutlaka biletinizi erkenden almanız öneriliyor.

İner inmez denizden teknelerle ada turu yapan firmalarla karşılaşıyorsunuz. Adanın çevresini 2 saatte dönen sarı tur 18 € iken sadece limandan Blue Grotto denen mavi mağaraya gidip dönen ve 1 saat 15 dakika süren mavi tur 15 €. Dağlardaki manzaralar güzel ama denizi hissetmek istiyorsanız bu turları deneyebilirsiniz.

Denizi hissetmek dedik çünkü Capri tepelere kurulu durumda ve deniz kenarına tekrar inmek oldukça zahmetli. İner inmez limandan Capri’ye çıkan funikülerin önüne geliyorsunuz.

Bu hat ile çıkılan meydandan ileride bahsedeceğiz. Bizim turumuza Capri içindeki transferler de dahil olduğundan, servis minibüslerimize binerek döne döne tırmanan yollardan Anacapri’ye doğru yola çıktık.

Anacapri adanın batısındaki tepede kurulu. Yol oldukça tehlikeli virajlarla dolu. Minibüs şöförlerinin riskli ve hızlı kullanımları da seyahati oldukça heyecanlı kılıyor. Ancak yoldaki manzara muhteşem.

Anacapri köyüne geldiğinizde bir gezinti yolu ve hemen önünde bir telesiyej hattıyla karşılaşıyorsunuz. Adanın güneyine bakan Solaro dağına çıkan bu hat gidiş-dönüş 11 € ve her iki yöne de 13 dakikalık bir seyahat. Biz çıkmadık ancak yukarıdaki manzaranın çok güzel olduğunu duyduk.

Gezinti yolunun başlangıcında basit bir kroki göze çarpıyor. Yol sağlı sollu güzel evlerle dolu.

Aslında alışveriş güzergahı olan bu yolda küçük küçük hediyelik eşya dükkanları var. Adanın limonlarından yapılmış limonçello adı verilen içkiler oldukça meşhur ama Capri adasında olduğunuzdan fiyatları pahalı.

Yolun sonunda bir seyir terası ve altta geldiğiniz yolu gördüğünüz şahane bir manzarayla karşılaşıyorsunuz. Ne kadar dik bir yamaçta bulunduğunuza şaşırtan bir yüksekliğe sahip.

Anacapri’nin konut bölgesi ise telesiyej girişinden aşağıya doğru gidilen tarafta bulunuyor. Yokuş aşağıya giden bu yol üzerinde yine ufak tefek mağazalar bulunuyor.

Ana sokağın haricinde ara sokaklarda da gezinmek oldukça keyifli. Servis durağına gitmek için kestirme kullandığımız aşağıdaki sokak gibi daracık yerler var.

Manzara haricinde pek bir özelliği olmayan Anacapri’den adanın batı sahillerine minibüsler de kalkıyor. Minibüs durağının arkasındaki kilisenin bahçesi ise köyün mezarlığı, hem de pek güzel.

Anacapri’ye ayrılan zaman bitince servislerle Capri’ye indik. Servislerin durduğu noktada sol tarafta Anacapri’nin arkasına saklandığı tepe görülüyor. Önde ise liman var.

Terminalin hemen önündeki terasta ise çok güzel bir ada haritası bulunuyor. Büyüklüğü ve adada bulunduğunuz noktaya göre yönlenmiş olması çok hoş. Adanın arka tarafına da geçeceğimiz için bu haritadan yön almakta fayda var.

Bu noktadan sağa doğru ilerleyince mağazalar başlıyor ve Umberto meydanına geliyorsunuz. Meydanın önünde limanda gördüğümüz funikülerin çıkış noktası bulunuyor. Burada bilet fiyatına bakmak için girişe baktığımızda çok ilginç bir tabelayla karşılaştık. Funikülere valizle binerseniz valiz için 2 € ödemeniz gerekiyor. Capri gibi her şeyin pahalı olduğu bir adada çok şaşırmamak lazım belki de.

Umberto meydanı çok canlı bir yer. Kafeler ve restoranlarla dolu küçük bir mekan ve bir çok yöne ayrılan sokakların birleşme noktası.

Biz meydandan sola tepeye çıkan sokağa girerek tırmanmaya başladık. Daracık sokaklardan ine çıka yavaş yavaş ilerledik.

Yolumuzu kaybetmiş gibi hissettiğimiz ve artık geriye mi dönsek dediğimiz bir anda bir açıklığa geldik. Dinlenmek için banklar konmuş bu noktada durunca farkettik ki adanın diğer tarafına bakıyoruz.

Capri’de bir kuzeye, bir güneye dönmekten neresi nereye bakıyor anlamak gerçekten zor. Basitçe şöyle bir sonuca vardık, eğer denizi çok görüyorsanız kuzeye, az görüyorsanız güneye bakıyorsunuz demek. Yukarıdaki manzara noktasından aşağıya inen sokak sizi yine Umberto meydanına çıkarıyor.

Meydandan tekrar sola dönünce geldiğiniz sokakta yazımızın başından beri lüks dediğimiz Capri’nin ünlü mağazalarıyla karşılaşıyorsunuz. Tanıdığımız bir kaç markanın yanında bilmediğimiz o kadar çok lüks marka var ki, nasıl oluyor da bu küçücük adada mağaza açmışlar ve bu kadar pahalı kıyafetleri kime satıyorlar anlamak güç. Turistik olup herkes gelip gitse de sosyetenin özel bir tatil beldesinde olduğunuzu en iyi burada anlıyorsunuz.

Yolun devamında artık adanın güney tarafının sokaklarında dolaşır haldesiniz. Bu taraf sanki daha yeşil. Arkadaki dağın önüne yaslanmış dev gibi bahçesiyle eski bir manastır olduğunu öğrendiğimiz bir yapı ve arkasındaki manzara bize Heybeliada‘yı hatırlattı.

Yola devam ettiğinizde Krupp yolu denen ve denize döne döne inen yamaca varıyorsunuz. Maalesef muhtemelen bu yolda tamirat ya da başka bir çalışma olduğundan biz oraya kadar gidemedik. Ancak tam girişte Augusto bahçesi denen güzel bir yer bulunuyor.

Bahçede dolaşmak da keyifli ama asıl güzellik arka tarafın manzarasında. Capri adasının ünlü kayalıklarına en çok yaklaştığımız nokta burası oldu. Bu adayı tekne ile dolaşmak eminiz çok keyifli olur.

Burayı da gördükten sonra daracık sokaklardan tırmanarak tekrar Umberto meydanına vardık ve manzaraya karşı biraz dinlendik.

Sonrasında servisle tekrar limana döndük ve deniz otobüsüyle Napoli’ye geri döndük. Bir adaya gelip de denize bu kadar uzak olduğumuzu hiç hatırlamıyoruz. Yamaçlardan limana inince dayanamayıp sahile de iniverdik.

Böylece turumuzun bu kısmını da tamamladık, şimdi sıra diğer turistik noktalarda.

Sorrento

Napoli körfezinden güneye bakan sahillere doğru yol almaya başlayınca ilk köşede halen Napoli körfezine bakan pozisyonuyla Sorrento var. Coğrafya çok sertleşmeden kurulmuş olduğundan olsa gerek, oldukça büyük bir kent.

Deniz ile kent merkezi arasında kot farkı var. Yukarıda da görüldüğü gibi deniz kenarı uçurumlardan oluşmuş. Limana inmek için kayaların arasından dönerek inen dar bir yol açılmış.

Yukarıdaki manzarayı gördüğünüz Tasso meydanından sağa dönünce ortasındaki anıtıyla Sant’Antonino meydanına varıyorsunuz.

Bu meydanın arkasındaki sokaklar hediyelik eşya mağazalarıyla dolu. Ferah aralıklarda dolaşmak oldukça keyifli. Denizin kenarında ama denizden uzakta kalmış gibi görünen bu kentte sahile inecek kadar zamanımız olmadı.

Yine de sokaklarda dondurmamızı yiyerek dolaşmak ve yorulunca bir kafede oturup kahvemizi içmek bize çok iyi geldi. Çok fazla görecek yerin olmadığı Sorrento, birazdan anlatacağımız yerlerden önce uğranacak sakin bir nokta olarak aklımızda kaldı.

Positano

Sorrento’dan sonra işler değişiyor. Dağlar denize o kadar dik iniyor ki bu yolları yapmak için ne çok uğraşmışlar insan merak ediyor. Filmlerde, fotoğraflarda ve dergilerde hep gördüğümüz ve merak ettiğimiz Positano ve Amalfi’ye gitmek için bu zahmetli yollardan geçmek durumunda olduğunuzu bilmenizde fayda var.

Döne döne yamaçtan geçen bu sahil yolunda yüksek sezonda nasıl bir trafik olduğunu şöförümüz anlatıyor, özellikle büyük otobüslerin yan yana geldiklerinde ne kadar zorlandıklarını görünce yazın gelmenin cesaret isteyeceğini düşünüyorsunuz. Positano’ya geldiğinizde heybetli bir dağın eteğindeki evlerle güzel görüntüler başlıyor. Aşağıdaki fotoğrafta karşı taraftaki evler ve arabalara bakarak dağın ne kadar yüksek olduğunu hissedebilirsiniz.

Sahil yolundan Positano’ya ayırılan yol artık iyice daralıyor. Rehberimizin neden otobüsü bırakıp da bizi iki minibüse böldüğünü artık daha iyi anlıyoruz. Bırakın park etmeyi, yolda gitmek bile bir dert. Bakınız aşağıdaki viraj.

Diğer yandan aşağılara doğru indikçe Positano’nun neden bu kadar ünlü olduğunu karşınıza çıkan güzelliklerden daha iyi anlmaya başlıyorsunuz. Neredeyse her boşluğa bir ev yapmışlar ama hala çok güzel.

Servis araçlarımızı merkeze en yakın noktada özellikle turist turları için yapıldığı belli olan otoparka bırakıp yürümeye başlıyoruz. Sağlı sollu hediyelik eşya dükkanları ve restoranlarla dolu olan bir yoldan sahile doğru inmeye başlıyoruz.

Sahil oldukça renkli. Biz sezon sonunda gelmiş olduğumuzdan ve az önce biraz yağmur yağdığından denize giren kimse yok.

Deniz kenarında bir çok güzel kafe ve restoran var. Sezonda ne kadar kalabalık olabileceğini rahatlıkla tahmin edebiliyorsunuz. Denizden dağlara doğru baktığınızda Positano’nun her açıdan çok güzel olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz.

Burayı da gördükten sonra yokuş yukarı servis araçlarına doğru çıkıp Amalfi’ye doğru yola çıkıyoruz.

Amalfi

Positano’dan çıkıp sahil yolundan Amalfi’ye doğru devam ederken yol daha da zahmetli bir hale geliyor. Bu kadar zorlu yollardan gelinen bu kentlerin nasıl bu kadar çok turiste hizmet eder hale geldiğini anlamak oldukça zor.

Ancak Amalfi uzaktan görününce tüm zahmetleri unutuyorsunuz. Bu bölgenin farklı bir güzelliği var. Dik yamaçlı Akdeniz ya da Ege kıyılarına çok aşina olduğumuz halde buralar ya mimarisinden ya da renklerinden, bize çok farklı geldi. Capri’de de benzer bir duygu hissediliyordu.

Amalfi’nin sahilinde genişçe bir limanı ve büyük bir park alanı var. Ancak otobüs ve minibüsler park edemiyorlar, yolcularını bırakıp geri dönüş saatinde anlaşıp uzaklaşıyorlar.

Temelde burası da bir vadi. Ancak burası daha derin ve fazla yükselmeden epey içerilere kadar giriyor. Girişte meydanın üstünde Amalfi Katedrali ile karşılaşıyorsunuz.

Sahilden yukarıya doğru çıkan tek ve en büyük sokak üzerinde bolca restoran ve hediyelik eşya mağazası bulunuyor.

Yukarılara çıktıkça etraf sakinleşiyor ve sanki sadece yerel halk kalıyor gibi görünüyor. Açıkcası etrafta çok da fazla konaklama yeri görülmüyor ama herhalde sezonda gelen o kadar insan için bir şeyler düşünmüşlerdir.

Bu taraflarda yamaçlara ev yapmak ve doğa ile başetmek ile ilgili çok gayret sarf edildiğinden, sahil yolu üzerinde de bazı yamaçlara minyatür köyler yapıldığını görmüştük. Yukarıdaki kırmızı binanın altındaki geçidin sol tarafında da böyle bir minyatür köy bulunuyordu. Yakından da gösterelim.

Yukarıları dolaştıktan sonra sahile dönmeden önce kilisenin önündeki meydanda bir kahve içip buralara özel lezzetli tatlıların tadına baktıktan sonra meydanın çeşmesini de görüp aracımıza geçtik.

Böylece Amalfi turumuzu da bitirdik ve Ravello’ya doğru yola çıktık.

Ravello

Yeni yeni ünlü olan bir kent gibi geldi bize. Bugüne kadar adını duymadığımız gibi bir özelliğini de görmedik. Ama turlar buraya uğramaya başladıysa yakında herkesin haberi olur. Olur da gitsek mi diye düşünen olursa karar vermesine yardımcı olmak isteriz. Kabaca Amalfi’nin üstünde sayılır. Ne kadar yüksekte olduğunu şu fotoğraftan anlayabilirsiniz.

Köyün bir meydanı ve meydana bakan büyük bir kilisesi var. Bu meydan pek de sevimli gelmedi ama herhalde kalabalık olmadığındandır.

Meydanın hemen bitişiğinde girişi ücretli olan ve içinde ünlü olduğu söylenen Ravello festivalinin gerçekleştirildiği terasın bulunduğu bir bahçe var. Biz zamanımız dar olduğundan içeriye girmedik ama etraftaki afişlerden birinden terasın fotoğrafını çektik. Manzara oldukça etkileyici görünüyor. Sonsuz teras diyorlarmış buraya.

Köyün ara sokaklarında da açıkcası pek bir numara yok. Küçük mağazaların olduğu bir sokakta aşağıdaki geçit hoş görünüyordu, o kadar.

Sonuç olarak, zamanınız yoksa, aracınız yoksa, Amalfi’de daha çok zaman geçirme isteğiniz varsa Ravello’ya gelmenize pek gerek yok.

Ravello da bitince araçlarımıza binip Napoli’ye dönüşe geçiyoruz. Dağların arkasına geçtiğimizde hava kararmadan hemen önce, kenarında kocaman Vezüv yanardağının bulunduğu geniş ve bereketli ova gözümüzün önüne seriliyor.

Bu yorucu ama çok renkli günün sonunda otelimize dönüyoruz. Napoli ve çevresine çok daha uzun zaman ayırılabilir. Hem şehrin sevimli ve sade hali iyi hissettiriyor hem de çevresindeki güzellikler insanı çok etkiliyor.

Gürkan, Ekim 2017

Kapadokya Balon Turu

Kapadokya bölgesi, peri bacalarıyla ünlü olan ve içinde Göreme Tarihi Milli Parkı’nı barındıran, ülkemizin en çok bilinen turistik bölgelerinden birisi. Bir hafta sonu turu için cumartesi sabahı gidip, pazar akşamı geri döndüğümüz gezimizi burada anlatalım. Uçhisar’da konakladığımız için biraz orayı dolaştık, pazar sabahı da balon turu yaparak bölgenin en ünlü aktivitesini yapmış olduk.

Balon turuna geçmeden önce kısaca Uçhisar’dan bahsedelim. Ancak hepsinden önce bahsi geçecek bazı  yerlerin nerede olduğunu görmeniz için aşağıdaki haritaya bir göz atmanızda fayda var.

Uçhisar ve Ortahisar, vadinin ortasında yükselmiş birer kayalıktan oluşuyorlar ve üzerlerinde de kaleler bulunuyor. Ortahisar’ın fotoğrafını balon turumuzda göreceksiniz, Uçhisar’ın fotoğrafı ise aşağıda.

Kaldığımız otelin hemen solunda Kapadokya’nın ünlü içi oyulmuş tepelerinden biri bulunuyordu. Aşağıda fotoğrafını gördüğünüz tepenin içinde oyularak açılmış bir sürü oda bulunuyor.

Bu tepenin içine girip dolaşabiliyorsunuz, çok güvenli değil ama içinden yamaç çok güzel görünüyor. Bu taraf Uçhisar’ın Göreme’ye bakan cephesi ve eski evlerin çoğu yenilenmekte.

Diğer tarafa baktığınızda ise fotoğrafın ortasındaki gibi yıllardır sahipsiz kalmış bir çok binanın halen yenilenmeyi beklediği görülüyor.

Uçhisar’ın merkezi ve meydanı yukarıdaki kalenin eteklerine kurulmuş ve yeni binalarla dolu. Bu taraftaki yamaç ise çok daha otantik bir atmosfere sahip. Aşağıdaki binanın eskiden ne kadar güzel olduğunu tahmin etmek zor değil.

Eskiden buralarda yaşayanlar bir yandan kayaları oyarken bir yandan da kemerli yapılarla kat kat binalar yapmışlar. Sokaklarda dolaşırken karşımıza çıkan şu alttaki yapının kemerli kısmı karanlık olduğundan neye benzediği dışarıdan belli olmuyordu.

Oysa ki kemerin içine girildiğinde kocaman bir salonla karşılaşıyorsunuz. Bir çok başka yapıda bu tip kemerli girişlerin arkasında kayaya oyulmuş kiliseler dahi bulunuyormuş.

Bir de kayalara oyulmuş gizli geçitler kısmı var, onları fotoğrafla anlatmak çok zor, görebilme şansına erişmenizi ummaktan başka bir şey gelmiyor elimizden. Kısa Uçhisar gözlemlerimizden sonra gelelim pazar sabahı balon turumuza.

Kapadokya Balon Turu

Pazar sabahı servislerle otelinizden alıyorlar. Sabah demek aslında çok doğru değil, resmen gece yarısı alıyorlar. 4:00 gibi kalkan servisle balon turunu yapan firmanın merkez binasına gidip, diğer servislerin de gelmesiyle rahat ve hızlı bir kahvaltı yapıyorsunuz. Sonradan öğreniyorsunuz ki siz kahvaltı yaparken balonları arabalarla rüzgarın durumuna göre kararlaştırdıkları kalkış yerine götürüyorlarmış. Kahvaltı bittikten sonra yeniden servise binip 15 dakikalık yolculuk sonrası kalkış noktasına vardığınızda nasıl bir etkinliğe bulaştığınızı anlıyorsunuz. Balonlar yakından çok kocamanlar.

Bizim kalkış noktamız Ortahisar’ın biraz ilerisindeydi. Bazı balonlar Göreme tarafından, bazıları buradan kalktı. Her firma kendince rüzgarı değerlendirip kalkış ve iniş noktasına karar veriyor. Herkes balona bindikten sonra kaptan ateşi açıyor ve balon yükselmeye başlıyor.

Öyle bol ateşle hızla yükselen bir alet değil. Sakin sakin ve büyük bir kuvvetle hareket geçiyor. Ateş verildikten bir müddet sonra kalkmaya başlıyor, yani balonun ne zaman ne yapacağını iyi bilen bir kaptan şart. Balonun havalanması tam da güneşin doğuşuna denk geliyor.

Alev verilmediğinde müthiş bir sessizlikte kalıyorsunuz. Havada asılı durumda olmak çok ilginç bir deneyim. Henüz alçaktayken ürkütücü gelmiyor. Hafiften başlayan rüzgarla balon hareket ettikçe sağ sol yapılabilecek bir direksiyonun olmaması iyice garip geliyor.

Etraftaki ve uzaktaki diğer balonların manzaraya kattığı renklilik muhteşem. Manzarayı izleyerek ve çok yükselmeden tarlaların üstünden kaya kaya Ortahisar’a geldik.

Burada baloncular evlerin üstüne fazla yaklaşmak istemiyorlar çünkü alev için açılan gaz basıncı sabah sessizliğinde oldukça çok gürültü yapıyor. Sabahın altısında tepesinde balon gürültüsüyle uyanan bazı ev sahiplerinin balonculara düşman olduğunu bile söylediler. O nedenle Ortahisar’ın üstünde biraz kayıp yükseldik. Yükselmek çok ilginç bir duygu.

Yükseldikçe her şey küçülüyor ve manzara genişliyor. Aşağıya bakmak ürkütüyor ama özellikle alevin olmadığı sessizliklerde, ki genelde durum böyle, çok keyifli bir seyahat yaşanıyor. Ortahisar’dan Göreme’ye doğru sakin rüzgarla yavaş yavaş kaydıkça açık hava müzesinin üstünde hareket etmeye başladık.

Uçuş sırasında balon kaptanları sürekli telsizle haberleşiyorlar. Şöyle ki, doğuya gitmek istiyorsanız çevredeki balonlardan doğu rüzgarı alan var mı diye soruyorsunuz, olumlu cevap alırsanız o balonun olduğu yüksekliğe çıkmak için gazı açıyorsunuz, ya da alçalıyorsunuz.

Kimi zaman diğer balonlara yaklaşıyorsunuz, ancak yükselmeden önce muhakkak çevredeki balonlardan üstünüzün açık olup olmadığını öğrenmeniz gerekiyor çünkü yukarıyı görmeniz mümkün değil.

Bu arada kaptanların bazen ustalıklarını göstermek için vadi kenarındaki kayalıklara ya da yol üzerindeki tarlalarda bulunan ağaçlara oldukça yakın geçtiklerini de söyleyelim. Böyle kaya kaya Göreme’nin yakınına geldik.

Buraya kadar bahsetmemişiz ama elbette yol boyunca her taraf peri bacaları ile dolu. Balondandan izlemesi çok keyifli çünkü özellikle büyük olanları yukarıdan görmek daha kolay. Göreme yakınından Uçhisar da fazla uzakta görünmüyor.

Kaptanlarımız, söylemiş olalım, her balonda güvenlik için iki kaptan bulunuyor, bu bölgede bir yükselelim, sonra alçalır ineriz dediler ve gazı açtılar. Önce yukarıdaki fotoğrafta Uçhisar’ı gördüğünüz manzaranın nasıl değiştiğini gösterelim. Adım adım yükseliyoruz ve Uçhisar halen görünüyor.

Sonra daha da yükseliyoruz. Uçhisar gittikçe küçülüyor, ileride uzak bölgeler görülmeye başlıyor. Bu kadar yükseğe çıkmak heyecanı da epey arttırıyor tabii ki.

Balon yavaş yavaş yükseldiği için her iki tarafı da rahatlıkla izleyebiliyoruz. Diğer tarafta kalan Göreme’nin nasıl değiştiğini de fotoğraflarıyla gösterelim.

Sonra biraz daha yükseldikçe minareler görülmez oluyor.

Yükseldikçe yükseliyor, artık evler de iyice küçülüyor.

Bu arada, doğrusu nedir bilinmez ama insana sanki balonun iniş hızı yükselmesinden daha çokmuş gibi geliyor. Ya da iniş sessiz olduğundan olabilir, emin değiliz, aklımıza gelip sormadık da ama inmek çıkmaktan daha zevkli. İnerken diğer balonları tepeden görmek de çok hoş.

Bu yükselip alçalma macerası bitince kaptanlar uygun bir iniş yeri arıyorlar ve aşağıda dolaşan yer ekibine nereye ineceklerini söylüyorlar. İniş ekibi bir kamyonet ve arkasında çektiği treylerden oluşuyor. Usta kaptanlar balonun sepetini tam treylerin üstüne indiriyorlar, sonrasında kamyonet balonu yavaş yavaş çekerek civardaki boş bir tarlaya sürüklüyor.

Siz sepetten indikten sonra ekip balonun havasını indirirken bir yandan kutlama masası hazırlanıyor ve patlatılan şampanya sonrası sembolik madalyalar katılımcılara veriliyor. Saat daha 7 ve tüm eğlence bitiyor. Gerisi servise biniş ve otele dönüş.

Balon turu olsa da olmasa da Kapadokya görülmesi gereken muhteşem bir doğal güzellik. Ülkemizin her yerine yakın olan bu bölgeye gitmeyen kalmamalı. Özellikle son yıllarda yabancı turist sayısı azaldığı için bu bölgeye gitmek için oldukça sakin zamanlar olduğunu da belirtelim.

Gürkan, Mayıs 2017

Kos ve Kalymnos

Ya da Türkçe isimleriyle İstanköy ve Kilimli adaları. Yazılarımızı takip edenler bilir, yukarıdan aşağıya Taşöz, Midilli, Sakız, Samos derken artık bu adaları da görme zamanımız gelmişti. Yine bilenler bilir, eğer bir adaya arabayla gidilebiliyorsa, biz arabamızla gideriz. Bu sefer de Bodrum’dan Kos’a ve Kos’tan Kalymnos’a araba ile gidip geldik. Hem de tek başımıza değil 3 aile, 3 araba ile. Çok da rahat gidip geldik. Anlatalım. Ama önce ne nerededir diye genel bir bakış sağlamanız için aşağıdaki haritaya bir göz atın.

Bu iki ada Bodrum yarımadasını çevreliyorlar. Her iki adada da üçer gün kaldık, o nedenle tek tek anlatsak daha doğru olacaktır. Aradığı konuya daha hızlı gitmek isteyenler, aşağıdaki listeden seçim yaparak ilgili konuya atlayabilirler.

Arabayla Kos’a gidiş

Kos’a arabayla gitmek için sadece Bodrum’dan kalkan feribotları kullanabilirsiniz. Arabasız gidecekler için ise Turgutreis’ten de hem Kos’a hem de Kalymnos’a seferler var. Biz Bodrum Express Lines ile internetten bilet alarak gittik. Gidiş-dönüş, araba için 100 €, kişi başı ise 30 € ücret ödedik. Ağustos sonunda gideceğimiz için biletlerimizi erkenden temmuz ortası gibi aldık ve bu sayede 3 araç için rahatça yer bulduk. Feribot sabah 9:30’da kalkıyordu, o nedenle erken bir kahvaltının ardından 7:30 gibi limanda olduk. Feribotun kalktığı liman Bodrum Kale diye geçiyor, ki tam da kalenin önünde. Çevreyolundan ayrılıp otogardan devam ederek deniz kenarına indiğiniz noktada, tam caminin önünden sola kaleye doğru girmeniz gerekiyor.

Yukarıda gördüğünüz noktada belediye görevlilerine Kos feribotuna gideceğinizi söylediğinizde bariyeri açarak yol veriyorlar. Genişçe kaldırımın üzerinden devam ederek liman girişine geliyorsunuz.

Arabanızı uygun bir yere parkedip tam karşıda Bodrum Ferryboat tabelası bulunan ofisten pasaport ve ruhsatlarınızla gemiye biniş kartlarınızı almanız gerekiyor. Sonrasında aracınızla binanın yanındaki dar aralıktan gümrüğe doğru giriyorsunuz.

Az ileride gümrük girişinde arabayı park edip valizlerinizi indiriyorsunuz ve güvenlik kontrolünden geçirip tekrar arabaya yerleştiriyorsunuz. Sonra arabanın evraklarını da yanınıza alarak pasaport kontrolüne geçiyorsunuz. Pasaport kontrolünden sonra binadan çıkar çıkmaz soldaki odada arabanın çıkış işlemlerini yapıyorsunuz ve tüm araçlar tamamlanınca gümrük görevlileri kapıyı açarak arabaları içeriye kabul ediyorlar.

Burası oldukça dar bir alan ve feribotun girişi biraz zahmetli. Ancak görevlilerin de yardımlarıyla arabalar gemiye düzenli bir şekilde yerleştiriliyor.

Tüm araçlar ve yolcular bindikten sonra bir saat kadar sürecek olan yolculuk başlıyor. Kos’a yaklaştıkça uzaktan heybetli kale görünüyor.

Limana yanaşıktan sonra pasaport kuyruğuna giriyorsunuz. Biz gitmeden kısa süre önce büyük bir deprem olduğundan polisler geçici kulübelerde görev yapıyorlardı. Aynı anda üç gemi geldiğinden pasaport işlemleri epey uzun sürdü.

Herkes girdikten sonra arabaların işlemlerini yapıyorlar, o nedenle gemide gölgede beklemek en iyisi.

Kos adasında konaklama

Konaklamaya geçmeden önce biraz adadan bahsedelim. Kos oldukça düz bir ada. Öyle ki bisikletle yolculuk eden bolca kişi var. Hani neredeyse Amsterdam gibi herkes bisiklete biniyor ve bisiklet kiralamak da oldukça yaygın. Ancak oldukça büyük bir ada ve güney kenarı çok dağlık. O nedenle o tarafta kuzeye bakan dağ köyleri haricinde pek yerleşim yok. Kuzey tarafı uzun kumsallara sahip ama kuzey rüzgarı nedeniyle neredeyse her zaman dalgalı. Adanın en doğusu olan Kos merkezden adanın ortasında bulunan ve Kalymnos gemilerinin de kalktığı Mastichari’ye kadar olan aşağıda görülen düz ovada bolca otel var.

Ancak bu otellerin çoğu deniz kenarı değil. Denize yakınlar ama daha çok bolca turistin geleceği, güzel havuzlara sahip ve merkezden ve diğer köylerden uzağa yerleşmiş tatil köyleri bulunmakta. Biz büyük otel pek sevmeyiz, bu nedenle Tigaki’ye yakın olan Byron Hotel‘de kaldık. Adayı tanıdıkça ne kadar şanslı bir tercih yaptığımızı daha iyi anladık.

Deniz bir gün hariç hep dalgalıydı. Plaj ince kum, girişte çok kısa bir bölgede iri çakıl taşları var ama sonrası yine kum. Dalga olmadığında şahane bir deniz. Yan bahçede Irına Beach Hotel var, onun havuzunu ve geniş bahçesini de kullanabiliyorsunuz.

Tigaki, adanın merkezine ve büyük marketlerine yakın bir bölge, o nedenle kalınabilecek makul bir lokasyon. Merkezden uzaklaştıkça her türlü imkanın azaldığı bu adada bu bölgeyi tercih etmek iyi bir fikir ve denize kıyısı olan fazla tesis yok. Diğer yandan üstteki resimde karşıda görülen yer Turgutreis olduğundan bu tarafta Turkcell ve Vodafone çekiyor.

Kos –  merkez, köyler ve plajlar

Kos adasının merkezi 3-4 saatte gezilebilecek bir büyüklüğe sahip. Gümrükten çıkınca vardığınız sahilde hem sıra sıra tavernalarda yemek yiyebilirsiniz hem de biraz ilerideki plajdan denize girebilirsiniz.

Ancak şunu belirtmeden geçmeyelim, bu bölge bolca Türk turistin kısa süreliğine geldiği bir bölge olduğundan fiyatlar nispeten pahalı. Aynı zamanda Türkçe bilen de çok, o nedenle günü birlik gelenler için oldukça pratik. Ancak, aşağıdaki gezinti treni haritasında göreceğiniz gibi asıl dolaşılacak bölge aşağıda. İndiğiniz iskelenin yerini kırmızı daire ile işaretledik.

Dolayısıyla, iskele civarında yemektense denizi solunuza alıp kaleye doğru yürümenizi tavsiye ederiz. Bu bölgede keyifli sokaklarda dolaşarak zaman geçirebilirsiniz.

Hediyelik eşya mağazaları ile dolu sokaklarda zaman geçirmek oldukça keyifli ve dinlendirici.

Arada nefes almak için bir kafede kahve içmeye ve dinlenmeye de durabilirsiniz. Aşağıdaki büyük ağacın altı gibi.

Genişçe bir meydana bakan aşağıdaki cami, son büyük depremde minaresi yıkılan cami. Depremde bir tek bu yıkımda can kaybı olmuştu.

Ancak bu cami adadaki tek cami değil. Kaleye daha yakın br başka cami daha var ve onun minaresi hala sağlam.

Cami sağlam ama önündeki çeşme yıkılmış. Tamir etmeyi düşünüyorlar mı bilinmez ama şimdilik tüm caminin etrafını korumaya alıp bırakmışlar.

Kos’un ünlü dondurmacısının adı Special. Merkez de dahil bir çok şubesi var. Biz adanın ana yolu üzerinde Zipari köyünde bulunan şubesine neredeyse her geçişimizde uğradık. Normalde çok da dondurma düşkünü değiliz ama buraya uğramanızı tavsiye ederiz.

Kos’un diğer bir ünlü etkinliği de bir dağ köyü olan Zia’dan güneşin batışını izlemek. Oldukça turistik hale getirilmiş olan bu manzarayı izlemek için adanın dört bir yanından turistler geliyor ve köy çok kalabalık oluyor. Aşağıda hem kalabalığı hem de manzaranın bir kısmını görebilirsiniz.

Bu nedenle erken gitmekte fayda var. Bizim gibi Zia’ya yetişemezseniz de dağa tırmanırken yeterince yüksek bir noktadan güneşin batışını izleyebilirsiniz. Açıkcası biraz şişirilmiş bir etkinlik. Gidemezseniz de üzülmeyin.

Gelelim plajlara. Otelimizi anlatırken basettiğimiz plaj Tigaki. Uzun ve geniş bir kumsala sahip. Sörf yapmayı sevenler için iyi olsa gerek, biz bu bölgede kalmasak burada denize girmezdik.

Batıya devam edince gelinen bir diğer sahil bölgesi ise Mastichari. Kalymnos feribotu da buradan kalktığından buradan geçerken plajı da gördük. Bir özelliği yok, Tigaki’den farkı da yok.

Ancak, adanın her yerinde yemek yemiş olmasak da, geçirdiğimiz üç gün içinde en lezzetli ve en doğru fiyatlı bulduğumuz taverna buradaydı. Zamanınız olursa Kali Kardia isimli bu tavernayı tavsiye ederiz.

Adanın batısına doğru devam ettiğinizde havaalanını geçince solda Paradise Beach de denen, yine geniş bir plajlar bölgesine geliyorsunuz.

Bölge diyoruz çünkü yan yana bir çok plaj var. Hepsinin farklı farklı isimleri var. Bizim bir günümüzü geçirdiğimiz plajda bir çok su sporu imkanı vardı. Deniz ise tek kelimeyle muhteşemdi. İnce kumdan oluşuyordu, giriş epey sığ, ileriye gittikçe de üç dört metre civarında bir derinliğe sabitlenen keyifli bir denizdi.

Adanın daha da batısına gittiğinizde ise, Kefalos’a geliyorsunuz. Durmayıp dağları aşarak adanın batıya bakan sahiline indiğinizde, Kavo Paradise denen bir plaja geliyorsunuz. Tamamen açık denize bakan bu bölge oldukça tenha. Yalnızlığı seviyorsanız buraya kadar gelmeye değer.

Plaj derken, enteresan bir plajdan daha bahsederek bitirelim. Empros Thermes denen ve içinde kaplıca olan plaj. Aslında kaplıca suyu denize akıyor ve tam bu noktaya kayalarla bir havuz yapmışlar, dolayısıyla kaplıca suyuna girip sonra denize geçebiliyorsunuz. Sülfür kokusunun yoğun olduğu bölgeye ulaşmak çok kolay değil, suda zaman geçirmek de pek keyifli değil ama her yerde böyle bir yapı görülmüyor, zamanınız kalırsa uğrayabilirsiniz.


Kos’tan Kalymnos’a geçiş

Kos ile Kalymnos’un en yakın olduğu köy olan Mastichari’nin büyükçe limanından Kalymnos’a hem arabalı feribot hem de yaya taşıyan deniz otobüsleri kalkıyor.

Yukarıda gördüğünüz meydanda solda küçük bir kulübede gemi kalkış saatinden bir saat öncesinde açılan bir gişe var. Firmanın adı Anem Ferries ve buradaki linkten güncel kalkış saatlerine ulaşabilirsiniz. Genelde haftanın her günü sabah, öğlen ve akşam seferleri var, bir iki gün ise öğlen seferi yok. Gemi kalabalık olmuyor, saatinden yarım saat önce gitseniz rahatlıkla binersiniz.

En azından bizim gidip geldiğimiz öğlen seferleri çok boştu. Bilet fiyatları tek yön araba için 17 €, kişi başı da 6 € idi. Bileti önceden online almak mümkün değil, zaten bizim Harem-Sirkeci gibi olduğundan bileti olan gemiye biniyor.

Yaklaşık 45 dakika süren yolculuk sırasında yakınlaştıkça Kalymnos’un ne kadar çorak bir ada olduğu dikkatinizi çekiyor.

Tam karşıda görülen iki dağın arasındaki vadinin denizle buluştuğu korunaklı noktada Kalymnos limanı bulunuyor.

Kahverengi yamaçların altındaki beyaz evler pek alışkın olmadığımız bir görüntü. Kos gibi oldukça yeşil bir adadan bu kadar yakında böylesi çorak bir ada beklemiyor insan. Yemyeşil Bodrum yarımadasının da çok yakınında bulunan bu ada, bizi gerçekten çok şaşırttı.


Kalymnos adasında konaklama

Kalymnos oldukça küçük bir ada. Merkez ve Masouri köylerinden ve bir kaç küçük yerleşim yerinden oluşuyor desek yanlış olmaz. Merkezin yerleştiği vadi adanın yukarısına doğru devam ediyor ve batı kıyısında tekrar denize kavuşuyor. Bu vadi sağlı sollu evlerle dolu ve adanın tümü neredeyse bu vadiye yerleşmiş. Kalymnos merkezde konaklama imkanı az olduğundan Masouri’de kalmaktan başka pek seçenek kalmıyor. Biz de Masouri civarında Elena Village adlı tesiste konakladık. Sabah kahvaltısı, havuzu, kocaman odası ve aşağıda gördüğünüz şahane manzarasıyla gerçekten çok memnun kaldık.

Karşıdaki ada Telendos. Adanın batı tarafının hakim manzarası bu küçük adadan teşkil. Teknelerle karşıya geçilebiliyor ancak biz geçmedik. Kalymnos’tan gelirken vadinin sonunda aşağıdaki manzarayı gördüğünüz anda bu küçük adayı seviyorsunuz.

Bu bölgeye adanın en yeşil bölgesi desek yanlış olmaz. Adanın oldukça zengin olduğunu ve doğanın insan gücüyle nasıl değişebileceğinin sağlam bir örneği olduğunu da belirtelim.

Şunu da belirtmeden geçmeyelim, bu adada deniz kenarında kalma şansı pek yok. Çorak olduğu kadar kayalık bir ada ve bizim otelimiz de denizden 30 metre kadar yukarıda, oldukça yaman bir sahilin üstünde bulunuyordu. Otele varana kadar deniz kenarında olduğunu düşündüğümüz için özellikle belirtmekte fayda var. Yine de Kalymnos’ta konaklamak için en merkezi, en ferah, en manzaralı ve en denize girilebilir bölgenin Masouri bölgesi olduğunu tekrar söyleyelim.

Kalymnos – merkez ve adanın plajları

Kalymnos adasının merkezi dar sokaklardan oluşuyor. Vadiyi kaplayan kent yukarıdan şöyle görünüyor.

Önünde limanı var ve bu ada yüzyılarca sünger ticaretinden para kazanmış. Artık süngerin çok bir ekonomik değeri yok ama hala tezgahlarda hediyelik olarak bulmak mümkün.

Deniz kenarında yakın bölge restoranlar, kafeler ve tavernalar ile dolu.

Genel olarak görülecek pek bir şey yok, herkes işinde gücünde. Turist sayısı fena değil ama hayat turiste göre düzenlenmemiş. Kos gibi değil yani, daha yerel bir hayat var.

Ara sokaklar ise labirent gibi. Daracık aralıklardan biraz ilerleyince hemen sokak yükseliyor ve tırmanmaya başlıyorsunuz.

Ancak adanın batı tarafına, yani Masouri’ye geçtiğinizde daha turistik bir bölgeyle karşılaşıyorsunuz. Adanın en ünlü etkinliği ise kaya tırmanışı. Bir çok tırmanış şirketi ve tırmanış aksesuarları satan mağazalar bulunuyor. Ada yollarının kenarında aşağıda gördüğünüz gibi nişan taşları, üzerlerinde de tırmanış rotaları ile ilgili bilgiler bulunuyor.

Özellikle sabah erken saatlerde bu rotalardan yukarıya doğru tırmanışa geçen ekiplerle karşılaşabiliyorsunuz. Aşağıdaki resimde tırmanmaya başlarken görülen kişileri, bir müddet sonra arka planda gördüğünüz oyuklara tırmanırken uzaktan gördük ama o kadar uzaktan insanlar minicik kaldığından fotoğraflayamadık.

Masouri tarafında restoranlar ve diğer mağazalar denizin yukarısından geçen yolun kenarında bulunuyorlar. Plaja inmek için daracık sokaklardan aşağıya inmek gerekiyor.

İlk günümüzü geçirdiğimiz Masouri plajı çakıl taşlı ve girmek için deniz ayakkabısı oldukça faydalı. Aşağıdaki fotoğraftaki geniş kısımdan başlayan plaj ileride oldukça daralıyor.

Her yerde olduğu gibi burada da kafelerde bir şeyler içtiğinizde şezlonga para vermiyorsunuz. Akşam üstü karşıdaki Telendos adası üzerinden batan güneş çok güzel bir manzara sunuyor.

Kalymnos ile ilgili bir diğer notumuz da tavernalarla ilgili. Hem porsiyonları küçük, hem fiyatları pahalı, hem de garip garip yemekler hazırlıyorlar. Diğer adalarda her tavernada rahatlıkla bulabileceğiniz basit sardalya bile bulunmuyor. Ahtapot isteseniz küçük geliyor, kalamar yarım geliyor, değişik artistik tabaklar hazırlamışlar, dolayısıyla doya doya deniz mahsülü yiyemiyorsunuz. Bizim Masouri’de gittiğimiz ve değişik olsa da lezzetinden memnun kaldığımız Kokkinidis tavernasının bir görünüşünü burada paylaşalım, tavsiye edelim ve plajlara devam edelim.

Otelimizin 200 metre kadar ilerisinde bulunan, yürüyerek gidip geldiğimiz Kastelli plajı tam bir doğa harikası. Küçük çakıllardan oluşan plajdan özellikle aşağıdaki gibi dalgalıyken denize girmek biraz ürkütücü olsa da çok keyifli.

Kastelli’den kuzeye doğru ilerlediğinizde Arginonta koyuna geliyorsunuz. iki dağın arasında kalan bu koyda sakin bir deniz umarken hakim rüzgara karşı durduğundan dalga ile karşılaşmak hoş olmuyor.

Bu plajın akşam üstü güneş batışında çok güzel bir manzarası olduğundan biz de bir akşam güneşi burada batırdık. Sol tarafındaki yüksek dağ nedeniyle gölgenin çabuk gelmesini saymazsak burada akşam etmek çok keyifli.

Daha ileriye gittiğinizde Emporios köyüne doğru yol alıyorsunuz. Yol üzerinde güzel manzaralarla karşılaşıyorsunuz.

Emporios köyüne geldiğinizde deniz kenarında sağa doğru bir taverna ve deniz kenarına atılmış şezlonglar bulunuyor. Burası çok küçük bir köy.

Aynı plajın sol tarafında ise ağaçların altında oturup denize girebiliyorsunuz. Bu taraf daha keyifli göründüğünden biz burada denize girdik. Deniz pırıl pırıl görünse de şnorkel ile yüzdüğünüzde o kadar da berrak olmadığını anlıyorsunuz. İlerideki koylarda uzaktan bir balık çiftliği görünüyordu, muhtemelen onun yüzündendir. Özetle, bu kadar yolu gelmeye değmeyecek bir yer.

Emporios’tan dönüşte Arginonta’ya gelmeden sola dönüp adanın doğu sahiline giden yola girdiğinizde kısa sürede döne döne dağın zirvesine varıyorsunuz. Arkanızı dönüp baktığınızda adanın belki de en etkileyici manzarasını görüyorsunuz.

Bu yolun da üzerinde bir çok tırmanış rotası mevcut. Dağın diğer tarafından yine döne döne indiğinizde yolun bittiği yerde Pailonnisou plajına geliyorsunuz. Dalgasız, sakin ve sessiz bir koy. İki taverna var, şezlonglar ücretsiz, telefon çekmiyor, şnorkel için güzel ama su çok berrak değil. Dağlardan dolayı akşam güneş çok erken batıyor.

Adada gittiğimiz son plaj ise Kalymnos merkezden güneye doğru tepenin üstünden atlayarak gidilen Vlichadia plajı. Girişte solda ve sağda iki koy var. Biz soldakinde denize girdik. Sakin bir koy ve solda ileride görülen kayalıklar koy çıkışına kadar şnorkel için çok uygun. Ama yine erken güneş batıyor.

Sağ taraftaki koyda ise güneş daha uzun kalıyor, ama en çok yirmi dakika fark eder. Bu tarafta denize girmedik ama çok farklı olacağını düşünmüyoruz.

Gidemediğimiz bir iki plaj daha kaldı ama onların da bu plajlardan çok farklı olacağını düşünmüyoruz. Sakinliğin hakim olduğu bu adada en iyisi eğitimini alıp tırmanış yapmak sanki.

Dönüş zamanı geldiğinde limanda bekleyen ve yine oldukça boş olan gemimize bindik.

Sonrası Kalymnos’a el sallayarak Kos’a doğru yola çıkış.

Kos’tan Bodrum’a dönüş feribotu için limana geldiğinizde öncelikle deniz kenarındaki kulübelerden biniş kartlarınızı almanız gerekiyor. Sonra pasaport kuyruğuna geçerek çıkış yapıyorsunuz. Pasaport sonrası aracınız olduğunu söyleyerek aracın işlemlerini de tamamlıyorsunuz ve gidip arabanızı getirip gemiye alıyorsunuz. Yani işlemler bizim taraftan daha basit. Bu arada Kos tarafında da Duty Free var, Bodrum tarafında da. Bodrum girişinde kontrol biraz fazla sıkı, o nedenle fazla içki ya da sigara getirmenizi tavsiye etmeyiz.

Gürkan, Ağustos 2017

 

 

Yunanistan ile ilgili diğer yazılarımıza da göz atmak isterseniz buyrunuz ⇒ Yunanistan Yazıları

15. İstanbul Bienali | İyi Bir Komşu

16 Eylül – 12 Kasım 2017 tarihleri arasında ziyarete açık olan olan bienalin bu seneki teması “iyi bir komşu – a good neighbour”

Şu sıralar, belki de gözünüze çarpan afişler olmuştur. Mesela; iyi bir komşu sizinle aynı gazeteyi mi okur? veya iyi bir komşu sizin gibi yaşayan birisi midir? diye soran afişler.

Not olarak buraya iliştirelim, bu afişleri ücretsiz olarak, bazı bienal mekanlarından ve İKSV’den alabiliyorsunuz.

Evet, çekilmez trafiği, bencil insanları, kalabalığı, havasının kirliliği, gürültüsü, kavgası ile çokça eleştirdiğimiz, kızdığımız İstanbul’u aslında İstanbul yapan şeylerden biri ile karşılaşınca, hafta sonlarınız ve imkanı olanlar için hafta içleri, tam bir görsel şölene dönüşebiliyor.

Bu sene sergiler avrupa yakasında 6 farklı mekanda düzenleniyor.  Burada anadolu yakasında oturan biri olarak İKSV’ye sitemlerimi de göndermeden edemeyeceğim.

Biz işin güzel yanından bakma alışkanlığımız ile devam edelim. avrupa tarafında oturuyorsanız, birbirine yakın 6 mekanın ana bölgesi Karaköy – Beyoğlu hattı.

Anadolu tarafından gidecekseniz, en güzel alternatif Kadıköy’den Karaköy Vapuru ile karşıya geçmek. Özel arabalarınızı tercih etmemenizi özellikle tavsiye ederim, zira eski İstanbul olan, Beyoğlu – Karaköy gibi yerler trafik anlamında çokca canınızı sıkabilir. Kaldı ki, alternatif ulaşımlar olan tramvay ve vapur çok rahat ve keyifli.

Böylece bienal için görsel hazırlığa da başlamış oluyorsunuz aslında. Vapurda çayınızı içip deniz havasını içinize çekiyor ve gördüğünüz manzaraya karşı herşeyi unutup, iyi ki bu şehirdeyim diyebiliyorsunuz.

Bu seneki bienal mekanları için buraya tıklayabilirsiniz

İstanbul Modern – Kılıçali Paşa

Galata Özel Rum İlkokulu – Kılıçali Paşa

Ark Kültür – Kılıçali Paşa

Pera Müzesi – Asmalı Mescit

Yoğunluk Sanatçı Atölyesi – Asmalı Mescit

ve belki de en uzak mekan olarak; Küçük Mustafa Paşa Hamamı – Fatih

Biz vapurdan indikten sonra, Asmalı Mescit için sola değil, daha birbirine yakın üç mekan olan, İstanbul Modern, Galata Rum İlkokulu ve Ark Kültür için sağa dönüp, Tophane’ye doğru yöneldik.

Planımız bu üç mekanı bir günde ziyaret etmekti. İlk olarak Galata Özel Rum İlkokulu’na girdik. İlk olarak diye başladım ama sadece oraya girebildik, zira bina bizi büyüledi, saatler nasıl geçti anlamadık bile.

Giriş için fotoğrafını yukarda gördüğünüz bir barkot veriliyor. Biz bienale 10 yaşındaki oğlumla gittik, onun için de bir barkot verdiler ve bienal bitişine kadar bu barkot ile tüm mekanlara girebileceğimiz belirttiler. Ücretini merak edenler için yazıyorum; bedava… :)

Evet, dans etmeniz bitti ise yazıya geri dönebilirsiniz :)

Bienal sitesinden alıntı yaparak Galata Özel Rum İlkokulunda eserleri sergilenen sanatçıları görmeniz için buraya tıklamanızı isteyeyim.

İKSV’nin bienal genel sitesi de burada: İKSV’nin bienal sayfası

Galata Özel Rum İlköğretim Okulu, tarihi binası ve atmosferi ile başlı başına gezilecek bir yer aslında. Ben çocuk olsam burada eğitim almak isterdim dedirtiyor insana. Mekanın büyüleyiciliği ile sanatın büyüleyiciliği birleşince, belirli bir süre Dünya’dan ayrılıp Mars’ın yörüngesine girmiş gibi hissediyorsunuz kendinizi..

Çatı katı ile birlikte 4 kat olan yerde, tek tek tüm katları merak ediyorsanız, bir gününüzü ayırıp gezin diye tavsiye veriyorum sadece, zira buradan tüm eserleri yazmayacağım.

Özellikle belirtmek istediğim, kalabalık bir yerde olacaksınız, bazı odaları görebilmek için 10-15 dakika sıra beklemeniz gerekecek. Tabi bizim buraya cumartesi gittiğimizi hesaba katın, siz hafta içi gidiyorsanız belki de bu kadar kalabalık olmayacaktır.

İşte bu mavi kapılı yer için baya bekledik ama her metrekaresine değdi diyebilirim.

Tüm odaların yanında sanatçılarını belirten bir açıklama tablosu var. Girmeden önce buradan sanatçının vermek istediği mesaj veya duygu veya ona ne isim verirseniz onu anlamaya çalışıyorsunuz, sonra siz kendinize göre bir duygu yaşıyorsunuz. İşte sanat galiba tam olarak böyle bir olgu.

Sanatçı, eseri ile ilgili, onu ortaya koyuş nedenlerini ve duyguyu anlatıyor ama siz baktığınız veya duyduğunuz şeyi kendi kişisel tarih süzgeciniz içinde bambaşka yorumlayabiliyor, herkesten başka şeyler hissedebiliyorsunuz.

Burası mekanın en üst katında, kapılar ile girilen odalar ve odaların içinde gittikçe küçülen diğer kapılar, bembeyaz duvarlar. Eşim ve oğlumun çok eğlenceli buldukları bu yeri, ben ürkütücü olarak tanımladım. Benim rahatlıkla seyrettiğim bir videodan eşim inanılmaz derecede rahatsızlık duydu falan…

Sonuç olarak, sanat herkes için farklı anlam ve hissiyatı olan bir durum. Gidin, görün, hayatınıza farklı duygu ve değerler ekleyin.

İksv sayfasında bir röportaj var. Yukarıda bahsettiğim durumu örneklemesi açısından oradan alıntılama yapıyorum:

Lungiswa Gquata, 15. İstanbul Bienali’ne Coca-Cola şişeleri kırarak elde ettiği çimenlik formunda bir enstalasyonla katılıyor. İçi yeşil bir sıvıyla dolu olan bu şişelerin yan yana gelmesiyle oluşan  kesici yüzey görkemli görünüşün yansıra sanatçının yaşadığı Cape Town’daki ayrımcılık formlarını sembolize ediyor. Üzerinde koşup oynayamadığımız bu bahçenin  arkasındaki duyguyu rahatsızlık, aciliyet ve öfke olarak tanımlayan sanatçı, bu eseriyle Güney Afrika’daki ırkçılık ve soylulaştırma politikalarını tartışmaya açmakla kalmıyor, aynı zamanda izleyiciyi bu konuların evrenselliği üzerine düşünmeye davet ediyor. “

Bu esere bakarken, sanatcı ile siz karşı karşıya da gelebiyorsunuz. Neyse sanat eleştirmenliğine doğru evrilmeden bitirelim.

Biz bu hafta sadece bir tek yeri gezebildik ve oldukça keyif aldık. Çocuğunuzla birlikte gezmek isterseniz rahatlıkla gezebileceğiniz çokça yer var. Bazı odalar uygun olmayabilir, önden siz bir bakarak değerlendermesini yapın.

Galata Rum İlkokulunu gezecekseniz en üst katı mutlaka görün.

Küçük bir büfe mevcut, çayınızı, kahvenizi alarak oturabilirsiniz. Sanattan ilham alarak, kendi eserlerinizi oluşturabilirsiniz.

Önemli olan yaşadığımız hayatta, kesemize ne kadar çok ve farklı şey koyduğumuz değil mi?

Bienalin bitimine kadar diğer mekanlarla ilgili de güncellemeler yapmak niyetindeyiz, ama bizim sağımız solumuz pek belli olmaz. Siz instagramı falan takip ederseniz haberdar olursunuz. :)

Akşam çöktü ve anadolu yakasına dönüş için Karaköy – Kadıköy vapur iskelesine yürürken, şehrin bienal halini duyuyoruz. Hüzünlü bir melodi, koşturmacalar, vapur ve insan sesleri…. Youtube kanalımızdan gelsin :)

 

Barış, Ekim 2017

Kayaköy | Fethiye

Kayaköy, Muğla’nın Fethiye ilçesinde beşbin yıllık tarihi ile göz kamaştıran bir yer.

Kayaköy için Fethiye’den iki ayrı araç güzergahı var. Biz kendi aracımız ile gittik.

Fethiye merkezden buraya minibüsler de geliyor, kanıtı da aşağıdaki fotoğraf olsun :)

Kayaköy, Fethiye’nin güney kısmında yer alıyor ve Ölüdeniz’e oldukça yakın. Ölüdeniz Hisarönü yolu üzerinden Kayaköy tabelasını takip ederek gelebileceğiniz gibi, Fethiye merkezden Kayaköy tabelasını takip ederek ormanlık yoldan da gelebilirsiniz.

Her iki yol da çok keyifli, orman içerisinden, ağaç kokuları ile geliyorsunuz. İkisini de kullanmanızı öneririm.

Tarihi M.Ö. 3,000 yılı olarak öngörülen bu yerleşim yerine giriş 5 TL. Müze kartınız varsa ücretsiz girebiliyorsunuz.

Kayaköy’de o tarihten günümüze kadar ulaşmış birçok lahit, mezar, şapel ve iki kilise kalıntısı mevcut. 400’e yakın konut var ve öylesine mükemmel bir dizilim söz konusu ki hiç biri diğerinin önünü kapatmadan yamaca sıralanmış durumda.

Ören yeri içinde bulunan (Aşağı Kilise ve Yukarı Kilise) iki büyük kilisenin restorasyon çalışmaları devam ediyor. Şapelleri, okul ve gümrük binası olarak kullanılmış yapıları görebilirsiniz.

Kayaköy, Likya uygarlığından kalma kalıntıların üzerine kurulmuş bir Rum Köyü, Rumca adı Levissi…

Köyün kendi içinde hüzünlü denebilecek bir mübadele tarihi var. Rumlara karşılık, Türklerin alınarak buraya yerleştirilmesi ama Türklerin taş evlerde yaşamak istememesi ve Fethiye’nin ovalarına yayılmaları ve akabinde bu bölgede meydana gelen büyük bir deprem sonucunda bölgenin tamamem yerle bir olmasına rağmen Kayaköy’ün sağlam kalması fakat, ova köylülerinin cam çerçeve ne varsa yağmalaması ile ıssız, harabe bir hale gelen beşbin yıllık yerleşim yeri.

Aslında tarihsel bilgi konusunda interneti kaynak olarak kullanabilirsiniz. Çok geniş kapsamlı yazılar var. Biz kısaca, buranın ruhunu anlatabilecek kadarını yazdık. Likya Uygarlığında çok önemli bir yeri olan Karmilasos’un, kendi dönemsel zenginliği; evlerin ve yolların yapısından, kültürel zenginliği; yerleşim içerisindeki kilise, şapel, okul gibi yapılarından, insani kültürlüğü ise birbirlerine saygı ve verdikleri değeri, hiç bir komşunun diğerinin alanını işgal etmemesinden görebiliyoruz.

Fethiye’ye geldiğinizde Kayaköy’e mutlaka uğrayın demiyoruz. Kayaköy’e uğramak için Fethiye’ye gelin. Tarihin ne olduğunu, içinde yürüdüğünüz zaman çok daha iyi anlıyorsunuz.

“Deniz seviyoruz biz” diyorsanız, Türkiye’deki en güzel koyların hemen dibinde bir yer. “Yürüyüş seviyorum” diyorsanız, direk Kayaköy’ün içinden geçen Likya Yolları var. Yakın koylara inen 8-10 km’lik trekking yolları. Bilgi almak isterseniz şu sitenin açıklamasını beğendim, buraya tıklayın…

Köyün içerisinde gücünüzü de test edebilirsiniz. Tepede tüm çevreye hakim bir şapel var. Oraya çıkın, çıkana kadar çok yorulacağınız kesin ama insanlığın yürüdüğü o zor yolları, şimdi yürüyor olmanın duygusu ve o tatlı yorgunluğun tepedeki muhteşem manzara ile buluştuğunuz anki hissini hiçbir şehir size vermeyecektir.

8 yaşındaki oğlum ve eşim ile dönemine göre düşündüğünüzde muhteşem döşenmiş bir taş yoldan tırmanıp, hakim tepeye ulaştığımızda yorgunluğumuz kalmadı.

Tarihin yanında oturarak bugüne baktık. Doğanın muhteşemliği ile bedenimiz gerçek anlamda dinlenmiş oldu.

Evet, tepelere de çıktıktan sonra, buradan ayrılmaya içimiz elvermedi diyebilirim. Tekrar evlerin içine girdik, son kez bakalım dedik. Karşımıza iyi korunmuş evlerden biri çıkınca şaşırdık.

Evin çevresinde bir aile var. Takı falan satıyorlar, içini gezmemize de müsade edildiğinden, dikkatli bir şekilde içine de baktık.

Burada yaşayan insanlar geliyor gözünüzün önüne, etrafta koşturan çocuklar, sevinçler, hüzünler… Herşey çok enteresan, her duygu çok insanca.

Sanırım en doğru cümleyi yazının sonuna geldiğimde kurabiliyorum. Kayaköy, size insan olduğunuzu hissettiriyor, her köşesinde tekrar ve tekrar hatırlatıyor.

Burasını bir arınma yeri olarak düşünün, etrafınızda var olan şeyleri sadece taş, sadece ağaç, sadece çalı çırpı, sadece toprak olarak görmeyin, serbest bırakın beyninizi ve kalbinizi…

Atalarımızın ayak izlerinin üzerinde yürüyoruz, bize bıraktıkları bir ruh var ve burada o ruhu hissedebiliyorsunuz.

Neyse fazla da duygusala bağlamadan bitirelim. Kayaköy gezimizden kalbimize, beynimize, ruhumuza ve yanımıza hediyeler alarak ayrılıyoruz. Sizi de bekler, sessiz ve sakince…

Barış, Temmuz 2016