Manila, Boracay ve Cebu | Filipinler

Pasifik kıyısına vardığımız bu gezimizde Filipinler’in 3 şehrini ziyaret ettik. Aşırı sıcak olmayan Nisan ayında rahat rahat gezdik ve bolca denize girdik. Manila’dan başlayan seyahatimizi önce ünlü Boracay adasına sonra da pek bilinmeyen Cebu’ya giderek tamamladık. Filipinler ile ilgili en güzel şeyin herkesin ingilizce bilmesi olduğunu baştan söyleyelim ve anlatmaya başlayalım. Tüm yazıyı okuyacak zamanı olmayanlar aşağıdaki listeden ilgilendikleri kısıma atlayabilirler.

Manila

İstanbul’dan 11 saat uzaktaki Manila’ya seyahatimiz gece yarısı başladı. Uzun yolculukları sevenler için bol filmli, bol uykulu, arada dolanmalı ve saat farkından dolayı gündüz görmeden tekrar geceye ulaşan bir yolculuk bu.

Manila’nın hava alanı derli toplu ve şehrin aksine çok kalabalık değil.

Ancak terminalden dışarı çıkınca, hele bizim gibi akşamın erken saatlerinde inmişseniz İstanbul’u aratacak bir trafikle karşılaşıyorsunuz. Her tarafta tıklım tıklım insanlarla dolu Jeepney adı verilen rengarenk dolmuşlar göze çarpıyor.

Bu araçlar Amerikan askerlerinin çekilmesi sonrası kalan Jeeplerden modifiye edilmiş. Duraklarda sıra beklemek belli ki Filipinliler için çok olağan.

Jeepney’den daha pratik olan ve her köşeden çıkan, diğer kentlerde daha sık göreceğimiz motosikletler de bir diğer renkli toplu ulaşım aracı.

Manila’yı aslında transfer amacıyla kullandığımızdan sadece bir gece konakladık. Yolun yorgunluğu ve saat farkından dolayı şaşkın geçen bir gecenin ardından ertesi gün otelden çıkış yaptık ve şehrin önemli yerlerini gezdik. Maalesef Manila görülecek yeri pek olmayan bir şehir. İlk durağımız bağımsızlık mücadelesinin sembolü olan Jose Rizal’ın anıtı oldu.

Sonra Manila’nın tarihini barındıran Fort Santiago’ya yani şehrin kalesine gittik.

Burası bir müze ve girişte bilet almanız gerekiyor. Biz gittiğimizde bilet ücretleri aşağıdaki gibiydi.

1600’lü yıllardan beri birçok savaş ve yıkım gören kalenin Avrupa mimarisi ile yerel mimariyi birleştiren garip bir havası var.

Eski günlerinden kalan bazı kısımlar sanki özellikle savaşlarda yaşanmış yıkımları hala hatıralarda tutmak için tamir edilmeden bırakılmış.

Ancak en etkileyici olanı Jose Rizal’in idama götürülürken yürüdüğü yoldaki son adımlarını temsil eden ayak izleri.

Kale gezimiz bitince civardaki bazı hediyelik eşya mağazalarını gezdik. Köşedeki seyyar dondurmacının arabası çok güzeldi.

Manila’dan Boracay’a geçmeden, ilgimi çeken bir detayı anlatmak isterim. Bir benzinliğin yanından geçerken fark ettim, fotoğrafını çekmekte de biraz geciktim ama dikkatle bakınca anlaşılıyor, yakıt tabancaları yukarıda, yani tavanda asılı. Yani pompadan gelen hortumlar yerlerde dolaşmıyor. Hiç fena fikir değilmiş.

Diğer bir detay da bir marketin raflarında karşılaştığım Spam marka konserveler. Başka yerde karşıma çıkmamıştı, emaillerde sıkça adı geçen bu kelime aslında bir konserve markasıymış meğer. Şaka değil, bir skeçte (ki bu skeç Python yazılım diline de ismini vermiş meğer) menüdeki her yemekte Spam konservesi olması üzerine çok sık gelen reklam maillerine adını vermiş. Dileyen araştırsın, benden bu kadar.

Kısa Manila gezimizi burada sonlandırarak havaalanına, oradan da iç hatlar uçuşu ile Boracay’a doğru yola çıktık.

Boracay

Boracay ince uzun bir ada ve üstünde pist yapılacak bir alan bulunmuyor. Onun yerine hemen yanındaki büyük adanın tam köşesine bir hava alanı yapmışlar.

Terminalden çıkınca minibüslere binerek Boracay’a geçen deniz araçlarının kalktığı iskele binasına (Caticlan Jetty Port) geçiliyor.

Burası oldukça kalabalık. Tekneye binene kadar bazı kontrollerden de geçiliyor. Sonra kısa bir yolculukla Boracay bize merhaba diyor.

Boracay’ın en kalabalık ve ünlü uzun plajını olduğu kısım adanın ortasında ve batı tarafında kalıyor. Kent kısmı oldukça küçük ve en düzgün kesimi tam olarak aşağıdaki gibi.

Diğer kesimlerde kaldırım yok, yollar bozuk ve her yer motosiklet dolmuşlarla dolu. Ama gelin biz adanın güzelliklerine odaklanalım. Minibüslerle otelimize vardık ve hızlıca deniz kenarına geçtik. Kaldığımız otel adanın doğu sahiline bakıyordu. İnsan vay canına diyor.

Sahil otele özel olduğundan bu kadar sakin ama aslında adanın tercih edilmeyen tarafındaymışız. Deniz biraz dalgalı ve dibi biraz taşlık. Fotoğraf çekmek için uygun ama denize girmek için çok değil.

Yine de denize girince anında bu coğrafyanın farkı göze çarpıyor. Hiç görmediğimiz deniz canlıları görünmek istercesine önümüze çıkıyor. Mavi bir deniz yıldızı mı o?

Şu aşağıdaki mercan da geometrik yapısı ile etrafında epey dolaştırdı. Bizim denizlerimizden çok farklı buradaki canlılar.

Ertesi gün ünlü White Beach’e yani adanın merkezindeki batıya bakan plaja gittik. Neden bu kadar ünlü olduğu anında anlaşılıyor.

İncecik kumu denizin içinde de aynı şekilde devam ediyor. Deniz mi havuz mu belli değil. Deniz canlıları açısından pek canlı değil (iyi ki otelde denize girmişim) ama gerçekten çok farklı hissettiren bir suyu var.

Sahilde kumsalın hemen arkası palmiye ağaçları ile dolu. Bu nedenle gölge ihtiyacını karşılamak kolay. Havlusunu bırakan denize giriyor, sonra gelip ağaçların altında dinleniyor.

Bu arada Filipinler’de sokakta sigara içmek yasak. Yürürken ya da sahilde otururken de. Özel alanlarda ve restoranların sigara içilen bölümlerinde içilebiliyor.

Deniz kıyısında dalış merkezlerine giden tekneler bulunuyor. Buraya özel bu teknelerin, dalgalardan daha az etkilenmeleri için iki taraflarında kanatları bulunuyor.

Yeri gelmişken arka sokaklarda karşıma çıkan bir kasabın fotoğrafını da paylaşayım. Sadece et değil balık da satılan bu dükkanda ürünlerin açıkta satılıyor olması, hele de bu sıcakta bana epey ilginç geldi.

White Beach’in kenarındaki palmiyelerin altındaki yol geceleri de halkın yürüyüş yaptığı ve restoranlar, hediyelik eşya dükkanları ve canlı müzik mekanlarıyla dolu bir kordon haline geliyor.

Son günümüzde Boracay’ın etrafını denizden dolaşmak için aşağıdaki tekne ile bir tura katıldık.

Tekneye binmek için otelimize en yakın iskelenin bulunduğu Shangri-La oteline gittik. Otelin muhteşem plajı sanırım hep aklımda kalacak.

Tekne ile adanın etrafını dolaşmak bir iki yerde deniz molası da vererek neredeyse tüm gün sürdü. Turun en keyifli kısmı ise etraftaki diğer teknelerle beraber güneşin batışını izlemekti.

Ertesi gün yine geldiğimiz gibi hava alanına geçtik ve iç hat uçuşuyla Cebu’ya doğru yola çıktık.

Cebu

Bugüne kadar adını hiç duymadığım, oysa ki epey ünlü olduğunu öğrendiğim bu kent Filipinler’in en büyük şehirlerinden biri. Biz kentin hemen önünde bulunan Mactan adasında kaldık. Hava alanından otele geçerken bir anıtın önünden geçtik. Macellan anıtıymış.

Hatta buradaki körfezin adı da Macellan körfeziymiş. Kendisi  burada Mactan savaşında ölmüş. Gariptir, dünyanın etrafını denizden dolaşmış olan Macellan, buradaki gelgit’i doğru hesaplayamadığından (öyle dediler) gemisi karaya oturunca canından olmuş. Ama onun keşfi sonrası fethedilen bu ülkenin adı günümüzde bile İspanyol kral Felipe’nin adından geliyor. Avrupalıların izleri her yerde.

Yolumuza devam ederken etraftaki sokaklar Filipinler’in güzel manzaraları haricinde nasıl göründüğünü güzel anlatıyordu.

Bir de tipik bir bakkal fotoğrafı paylaşalım. Ülke genelde bu tip düzensiz ve ucuz yapılarla dolu. Zaten hava da pek soğuk olmuyor tabi.

Neyse, biz otel odamızın manzarasına dalalım. Otelin önündeki plaj kumsal ve ortadaki kayalığın etrafında hafiften renkli balıklar görünmeye başladı.

Gece yemek için Cebu’ya gittik. Manila’daki gibi ağır bir trafik eşliğinde şehre vardığımızda etrafta yine Jeepney’ler dolanıyordu.

Çok güzel bir restoranda harika deniz mahsülleri yedik. Ne yemek istediğinizi açık büfe seçtiğiniz bu restoranda neler olduğunu tek bir fotoğrafla paylaşmak mümkün. Ama yine de okyanus balıkları bizim balıklarımız kadar lezzetli değiller. Bol baharatla tatlandırmaya çalışıyorlar.

Cebu’nun yollarında dolaşırken güvenlikle ilgili pek tasalanmıyorsunuz, ülke genel olarak çok güvenli. Zaten ikinci resmi dilleri İngilizce olduğundan (gerçekten resmi) iletişim gibi bir derdiniz hiç olmuyor. Ama yine de şu görüntü insanı biraz ürpertiyor.

Gelelim Cebu’nun en güzel kısmına yani denizin altına. Otelimizin önündeki iskeleden bindiğimiz aşağıdaki tekne ile Nalusuan adasına denize girmeye gidiyoruz.

Bu teknelerin ilginç bir özelliği, kıyılara yakın manevra yaparken Venedik gondolları gibi çubuklarla yönlendiriliyorlar. Tayfa ellerinde sopalarla sağa sola koşturuyor.

Teknenin kanatlarının minyatürü, yanında taşıdığı küçük kayıkta da vardı. Aşağıdaki fotoğrafta hem bahsettiğim küçük kanatlı kayığı hem de teknenin bambu kanatlarını yakından görebilirsiniz.

Nalusuan adası aslında minicik bir toprak parçası. Üstünde yaşayan yok, sadece teknelerle denize girmeye geliniyor. Kartpostal gibi. Filmlerde gördüğümüz gibi.

Ama asıl güzellik denizin altında. Şnorkeli takıp suya atladığınız anda bambaşka bir dünyaya giriyorsunuz.

Anlatılmaz yaşanır derler ya, gerçekten etrafta o kadar çok çeşit balık var ki, acaba görmediğim balık var mıdır diye oradan oraya yüzüp duruyor insan.

Burası gerçekten denizin ortasında bir vaha. İnsanın denizden çıkası gelmiyor. Ama sayılı günler çabuk geçiyor, ertesi gün uçağımıza atlayıp İstanbul’a dönmek için son adımımız olan Singapur’a doğru yola çıkıyoruz.

Cebu hava alanı şehrin tersine çok modern bir yapı. Ama terminal içinde yurt dışına çıkabilmek için izin almaya çalışan Filipinlileri görünce insan görünene aldanmamak lazım diye düşünüyor.

Gürkan, Nisan 2019

 

Söyleyecek sözü olan?

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.