Kategori arşivi: Seyahat

Belgrad

Sava ve Tuna nehirlerinin suladığı bereketli toprakları ile Avrupa’nın orta yeri sayılabilecek, tarihsel olarak da bizi etkileyen bir yer; Belgrad.

Yazımızı uzun bulanlar için hemen buraya başlıklar için link koyacağım. Tek tıkla merak ettiğiniz bölüme gidebilirsiniz.

 

64 adet parkı ile tamamen yemyeşil bir şehir olmasına rağmen isminin tarihsel kökeni beyaz şehir olması sizi şaşırtsa da bu fazlaca takılacağınız bir durum değil :)Hikayesi şöyle; M.Ö 4 yüzyılda Keltler bu bölgeye yerleşmek için nehir yolunu kullanıyorlar. Bu yolu kullanırken tepede bembeyaz parlayan bir şey görüyorlar, ne olduğunu anlayamadıkları için beyaz bir şehir herhalde demeye başlamışlar. Kelt dilinde Silgidun olarak geçse de 5.yy Slavlarla birlikte Beograd olarak değişiyor.Şu an 2 milyon kişinin yaşadığı Belgrad’da, Türkçe ile ortak kökenli çok fazla kelime mevcut. Özellikle yeme içme alanında. Börek, yoğurt, çorba, köfte, Türk kahvesi…Yatacak yer için de çarşaf, yorgan, yastık…Para birimi olarak Dinar kullanıyorlar ve bizim paramız daha değerli. Yuppi :)Saat olarak bizden 1 saat geride, her ne kadar artık işler otomatik olduysa da siz yine de aklınızda tutun.

Viladimir Pistalo isimli yazarın Tesla kitabını büyük bir merakla okumuştum. Tesla’yı hem merak eden, hem de büyük hayranlık duyan biri olarak, indiğimiz ve Belgrad’a ilk ayak bastığımız yerin isminin Nikola Tesla Havalimanı olması ne yalan söyleyeyim beni çok mutlu etti. (Yazın oradan Belgrad’a bi +1)

Havalimanından otobüsümüz ile yola çıktığımızda akşam saat 6 ya geliyordu ve İstanbul’u aratmayan bir trafik ile karşılaştık. Biz şehre, batı kapısı olarak bilinen Genex Kulesi’nin bulunduğu yerden girdik. Bu bölgede eski sosyalist dönemden kalma binalar da mevcut.

Doğu kapısını merak ettik, orada da Rudo Binaları varmış.

Belgrad Ulaşım

Belgrad’da toplu taşıma halk otobüsleri, tramvay ve troleybüs vasıtası ile sağlanırken, metro ulaşımı bulunmuyor. Ayrıca taksi de fiyatları uygun olduğundan yoğun olarak kullanılıyor ama bir uyarı ile zira bir rehber vasıtası ile yaptığımız gezi esnasında rehberimizin ilk yaptığı uyarı taksiler konusunda oldu.

Belgrad’da yaklaşık 10 ayrı şirkete ait taksi mevcut ve bunları birbirinden üstlerinde bulunan taxi yazısının renginden ayırt edebiliyorsunuz. Pembe, yeşil, sarı ve farklı renklerde taksiler olabiliyor. Bize önerilen pink taxi pembe kafalıydı. Bir de net bir uyarı yapıldı, otelden, bardan veya herhangi bir yerden ayrılırken taksiyi mekandan istetin diye. Bu şekilde gelen tüm taksiler dürüsttür dendi.

Beogradski, Pink taksi, Alfa taksi, Žuti taksi, Zeleni taksi, Joker taxi, Lux taxi, Maksis taksi, Taksi Bell, Naksi taksi en bildik firmalar. Bunların dışında da kaçak taksiler varmış.

Normal toplu taşımayı kullanmayı düşünürseniz Busplus kart sahibi olmanız gerekiyor. İstanbul’daki İstanbul Kart gibi bir şey. Bu bilet kişi başı olarak alınabiliyor, 3 gün istediğiniz kadar inip binme hakkı veriyor. Ha Türk olarak şöyle uyanıklık yapalım bir adet alıp, 10 kişi kullanalım derseniz, kötü haber, olmuyor. 6-7 € gibi paracığınıza kişisel olarak kıymanız gerekiyor.

Güzel bir güzergah istersek 2 numaralı tramvayı kullanmamızı önerdiler. Tramvay, Eski Belgrad (Stari Grad) olarak bilinen ve bir çok tarihi binayı barındıran şehir merkezinden geçen bir yol kullanıyormuş.

Belgrad Konaklama

Biz Holiday İnn Otel’de kaldık. Fiyatlar gideceğiniz zamana ve doluluk oranına göre değişkenlik gösterdiğinden güncel olarak bakarsınız. Sitemiz üzerinden Booking yaparak giderseniz ne mutlu bize :) Linki kolaylık olsun diye buraya bırakıyorum :) Booking

Oda manzaram yukardaki gibiydi, çok memnun kaldığımı belirtmek isterim. Tam önünden geçen bir troleybüs var.

Hemen yürüme mesafesinden büyük parklar ve büyük bir market vardı.

Bu markette özellikle çikolata ve içki fiyatları çok uygun. Kredi kartı geçiyor.

Otele çok yakın olarak, yuarıda fotoğrafını gördüğünüz Clup Tramvaj’da buraların meşhurlarındanmış. Benim fırsatım olmadı gidip görmeye ama gece gezmeyi sevenler için otele çok yakın.

Bizim otelimiz dışında, Belgrad’ta kalacak yer ile ilgili bir sorun yaşayacağınızı zannetmiyorum. Zira çok lüks otellerin yanında orta halli oteller, apart ve kiralık daire seçenekleri de fazlası ile mevcut. Bunlarla ilgili kısacık bir internet araştırması veya Booking‘den bakmanız yeterli, yazıyı bunlarla boğmaya gerek yok.

Şimdi, Belgrad ile ilgili aslında en önemli bilgi, şehrin 2 bölgeye ayrılmış olması, bu bizim Havana / Küba’da da gördüğümüz bir şeydi.

Stari Grad, yani şehrin tarihi bölgesi, eski Belgrad. Novi Beograd, yeni yerleşim yeri. Bu iki bölgeyi birbirinden Sava Nehri ayırıyor.

Siz konaklama için tercihen, Stari Grad tarafından veya yakınından bir yer tutarsanız, bizden daha az yürümüş olursunuz. Holiday İnn, her ne kadar merkez diye geçse de, merkezin merkezi olan bölge Knez Mihailova Caddesi. Bizdeki İstiklal Caddesi denebilir. Bu caddenin sonunda da geldiğinizde mutlaka uğramanız gereken, Tuna ve Sava’nın da tam önünde birleştiği Kalemegdan var. Bizim otelden buraya yürüme 30 dakika ile 45 dakika arasında bir zaman tutuyordu.

Burada bir tercih devreye giriyor ki o da size kalmış. Merkezde bir yer pahallı olabilir. Hemen merkezde kaldığınızda şehrin yaşam alanlarını, gerçek insanlarını göremez, sokaklarını, günlük yaşamını anlayamazsınız. Çok kısa süre de kalacak olsanız, bu 30-45 dakikalık yürüyüşler size şehri daha iyi tanıma şansı verip, daha yerel şeyleri görme ve tatma fırsatı da sunuyor.

Otel ve ulaşım işini hallettiğimize göre artık, şehirde nereleri gezeceğiz, akşam dışarı çıkmaya değer bir gece hayatı var mı? bunlara kısaca bakalım. Bizi instagramdan takip edenler görmüşlerdir, öne çıkan hikayeler bölümünde de Belgrad’a gelirseniz burada lokasyon ile birlikte gittiğimiz ve yemek yediğimiz yerleri de nokta atışı görebilirsiniz. Takip etmeyenler için de “daha ne bekliyorsunuz takip etsenize” diye bağır bağır bağırıyoruz, koşun sizi takip etmeye çağırıyoruz.

Peki, yukarıda da bahsetiğimiz gibi biz şehre batı tarafından giriş yaptık. Bu bölgede aslında çok fazla gezilecek bir yer yok. Tuna kenarı restoranları var, Yugaslavya Otel binası var, kumarhane var, yeşil alan var ve en büyük alışveriş merkezi olarak “usce” var.

Şehre giriş yaptığımız yerde, 2. dünya savaşı sırasında Almanlar tarafından vurulan ve şimdi metal olarak tekrar yapılmış olan mavi – beyaz bir köprüyü kullanıyoruz. Eski taş köprü halinin çok güzel olduğunu söylüyorlar.

Şehre geldikten sonra, bizdeki köylü pazarı gibi bir yere gidip, sebze meyve veya yöresel bir şeyler alayım derseniz Knez Mihailova Caddesinin girişine çok yakın Yeşil Pazar diye bir yer var, meraklısına yazayım, ben gitmedim.

Belgrad’ı İstanbul’a üç tarafı su ile çevrili olması bakımından benzetebiliriz. Tabi buradaki deniz değil, Tuna ve Tuna’ya dökülen Sava nehri. Tüm şehir bu hayat kaynaklarının üzerine inşa edilmiş.

Belgrad Gezilecek Yerler

Avrupa’nın tarihi şehirlerinin bir veya ikisini gezmiş olanlar bilir, tarihi binaları, sokakları, dükkan ve eşyaları çok iyi restorasyonlarla parlatır ve sizi hayran bıraktırırlar. Şehir merkezleri, yani turistlik yerler pırıl pırıldır. Burası da aynı öyle.

Gezilecek yerler denildiğinde aslında Stari Grad tarafını komple kastediyorlar. Bu bölge içinde de meydanlar, kalemeydan, ana caddeler, heykeller, restore edilmiş binalar, katedraller vb. var. Şahsi fikrim olarak 2 tam günlük yürüme temposu ile Belgrad çok rahatlıkla görülebilir. Fakat, kafelerde oturalım, geldiğimiz şehrin sokaklarını rahat rahat turlayıp, halk gibi parklarda spor yapalım falan derseniz, allah ne verdiyse güne gider o iş. Örnek olması için Prag yazımızı da okuyun, kaç gün oraya ayırırsanız buraya da yeter.

Belgrad Kalesi – Kalemegdan

Knez Mihailova Caddesinin başlangıcında Terazije Meydanı, bitişinde de Kalemegdan yeralıyor. Bir de bu caddenin ortasında Kral Mihailo’nun heykelinin bulunduğu Cumhuriyet Meydanı var, al sana şeytan üçgeni. Belgrad’ı gezdin bitti. Bu kadar, hadi dağılalım. :)

Belgrad Kalesi haftanın her günü, 24 saat ziyarete açık ve giriş ücretsiz, diye yazıyorum, ama rehberimiz seneye ücret alınacağını söyledi. Kalemegdan ismi ise Osmanlı döneminden geliyor, tahmin edebileceğiniz üzere kale ve meydan kelimeleri birleşimi, Sırpça’da da çokca Türkçe kelime olduğunu zaten belirtmiştim, bunu da değiştirme gereği duymamışlar.

Kaleye İstanbul Kapısından (Stambol Kapija) giriş yapıyorsunuz. 1700’lü yıllarda yapılmış ve hala orjinal hali korunuyor. Yukarıda gördüğünüz kırmızı tuğlalar Avusturya – Macaristan İmparatorluğu döneminden, beyaz tuğlalar ise Osmanlı.

Kapının üstündeki saat kulesi ise yapıldığı günden beri orjinalliğini korumayı başarmış. Avusturya döneminde yapımına başlansa da bitişi Osmanlı zamanında olmuş.

Kalede, Damat Ali Paşa’nın türbesi ve Sokullu Mehmet Paşa (Bayo Sokoloviç) çeşmesi de var.  Bu çeşme Sarı Selim’in padişah olacağını öğrenmesinin anısına yapılmış. Artık akmıyor ama korunmuş durumda.

Sokullu Mehmet Paşa, burası için çok önemli bir tarihi şahsiyet. Zira kendisi bir devşirme, Belgrad doğumlu ve onun zamanında bu bölgeye çok fazla yatırım yapıldığı söyleniyor. Onun zamanında bu bölgede savaş olmuyor. İlk patrikhaneyi de Belgrad’a o yaptırtıyor. Abisi Sırbistan’ın ilk patriği…

Sokullu’nun bir seçilme hikayesi var. Osmanlı zamanı, devşirmek için akıllı çocuklar şöyle seçiliyormuş; Çocukları uzunca bir masaya karşılıklı oturtuyorlar, ellerine de oldukça uzun saplı kepçeler veriliyor, önlerine çorba konulup hadi için bakalım deniyor. Sokullu Paşa, karşısında ki çocuğa demişki sen bana içir ben de sana, ikiside içmiş bitirmiş çorbayı, bakmışlar bu çocuk akıllı, oradan sadrazamlığa kadar gidiyor.

Kalenin önünde tüm Belgrad ayaklarınızın altında. Tuna (Danube) ve Sava nehirlerinin birleştiği nokta da tam burada.

Kalenin içini gezerken görebileceğiniz önemli yapıları şöyle sıralayalım, hepsinin tek tek fotoğtafı yok, her şeyin fotoğrafını koymak da işin tadını biraz kaçırır değil mi :)

İstanbul Kapısından girdiğinizde Askeri Müze var.

Parkın girişinin hemen sağında Anahtar Teslim Anıtı var. Küçük  beyaz bir mermer. Osmanlı’nın, Belgrad, Smederevo, Šabac ve Kladovo kalelerinin anahtarlarını Sırplara teslim etmesini tasvir ediyormuş.

Fransa’ya Şükran Anıtı (Monument of Gratitude to France), 1. Dünya savaşı sırasındaki yardımlara karşılık yapılmış, sonra küsmüşler heykeli kapatmışlar, sonra barışmışlar tekrar açmışlar, valla benim hanımla evlenme hikayeme benziyor :)

Balıkçı Çeşmesi Heykeli, Orjinali Zagrep’te, buradaki de orjinal, hadi bilin bakalım nasıl olmuş :) şöyle olmuş, heykeltıraşa demişler senin heykel Zagrep’e giderken yolda gemi battı, heykel gitti. O da bir daha yapmış. “Battığına inanıyorsunuz da yeniden yaptığıma neden inanmıyorsunuz” demiş, heykeli getirip buraya koymuşlar. (Not: şimdi anlamayan falan olur. Efendim, heykeltıraşa yanlış bilgi gelmiş, gemi memi batmamış, o yüzden Zagrep’te de var, burada da bu heykelden)

Yine parkın içinde Paşa Konağı, tahmin edin vakti zamanında burada kimler kalıyormuş.

Kalemegdan Parkı ile merkeze doğru giden yolu bağlayan kapıya, yine bizimle alakalı olarak, Türklere karşı ilk ayaklanmayı başlatan kişinin yani Karadjordje’nin ismi verilmiş. Gelince görmeden geçmeyin demiyorum zaten geçemezsiniz, mecbur buradan geçeceksiniz :)

Ha gelelim Victor Anıtına. Anıtı görünce, Türk olarak klasik espiriyi yapmayın dövüyorlar. (Aaaaa kral çıplak…:)

Sırpça Pobednik, yani Belgrad Zafer Anıtı yani Victor Heykeli, Çıplak Adam vs… I. Balkan Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğuna karşı kazandıkları zaferin anısına dikmişler dikmesine de heykel çıplak olunca Terazije Meydanına o zamanın kadınları heykeli koydurtmamış.

Neden çıplak; Ivan Meštrović heykelin yapan kişi, heykeltıraş demek istiyor ki insan çıplak doğar, o yüzden çıplak. Sağ elinde ki kılıcını yere dayamış; ben savaş istemiyorum, sol elinde güvercin tutuyor; ben barış istiyorum. Güzel bir sembolizim ama anlamıyor efendim o zamanın kadınları, bizim beyler böyle değil alın bunu uzağa koyun diyorlar.  Heykel de geliyor buraya, fakat gel gör ki o zaman gözden uzak olsun diye koydukları bu yer şimdi tüm şehirden görülen, en çok ziyaret edilen yer ve artık heykel, şehrin simgesi, hayat işte.Kadının fendi, yarım kalmış :)

Knez Mihailova Caddesi

Kalemegdan, gezimiz bittikten sonra, Karadjordje kapısından geçerek, küçük koru gibi bir alana geliyorsunuz, burada, ta sosyalizm zamanından kalma, pul, para gibi eski eşyaların satıldığı tezgahlar ile magnet falan gibi hediyeliklerin satıldığı bir kaç tezgah var.

Buradan bir caddeyi karşıya geçtiğinizde Knez Mihailova Caddesine geliyorsunuz. Trafiğe kapalı alan, İstanbul’u bilenler için İstiklal Caddesi desek doğrudur. Alışveriş dükkanları, sokak satıcıları, kafeler, publar, bistrolar, sokak müzisyenleri ile gece gündüz her zaman kalabalık ve hareketli bir cadde.

Şehrin kalbi diyebiliriz. Bu cadde üzerinde biraz zaman geçirerek Belgrad’ın havasını çok daha iyi soluyabileceksiniz.  Ben burayı gezerken çok keyif aldım, turist ile halkın iç içe geçtiği bir yer.

Ayrıca ciddi bir plak merakım var, cadde üstünde plakçı bir amca buldum; Beatleslar, Rolling Stonslar, Elvisler, The Doorslar, Beethovenler, Tchaikovskiler falan derken kırka yakın plak aldım 100 € verdim. (O zaman Euro 4 TL’ydi tabi :()

Cumhuriyet Meydanı (Trg Republike)

Knez Mihailova Caddesi’nin ortalarında sayılabilecek bir yerden, Cumhuriyet Meydanı diye geçen, Trg Republike’ye çıkıyorsunuz.

Burada Kral Mihalio’nun at üstünde heykeli var. Kitapçı ve cafelerin olduğu, insanların buluşma noktası olan bir alan.

Heykelin bir tarafı Milli Müze, diğer tarafı Opera binası. Avrupa şehirlerinin ortak noktası olarak, özellikle Opera binaları muhteşem. Bakınız Lviv yazımız. 

Şimdi hazır heykel demişken sizlere extra bir bilgi verelim. Avrupa’da çokca bu heykellerden görürsünüz, komutan, kral veya paşaların at üstünde heykeli.

Efendim, bu insanların nasıl öldüklerini atın ayaklarına bakarak anlıyabiliyoruz. Atın iki ön ayağı da yerdeyse normal bir şekilde eceli ile ölmüştür. İki ayağı da havadaysa savaşta, çatışmada ölmüştür. Atın ön tek ayağı havadaysa suikaste uğramıştır.

Terazije Meydanı (Trg Terazije)

Knez Mihailova Caddesinene, Kalemegdan tarafından gelince caddenin sonu Terazije Meydanına çıkıyor ama asıl doğrusu Knez’in başlangıcı bu meydan yani caddenin sonu Kalemegdan tarafı.

Buradaki en önemli yapı Moskva Otel, yeşil döşemeleri ile pürüzsüz bir cepheye sahip olan otel bir çok ünlü kişiyi misafir etmiş. Şehrin simgelerinden biri de burası. 1906 yılında kurulmuş olan otelde kimler kalmamış ki, Albert Einstein, Robert De Niro, Milla Jovovich, Jack Nicholson, Yasser Arafat, Maxim Gorki, Brad Pitt gibi birçok ünlü ismi ağırlamış. Gitmeden önce fiyatlara ve yer durumuna bakarak sizde burada konaklayabilirsiniz.

Parlemento Binası

Buralara çok yakın güzel bir yapı görmek isterseniz, parlemonto binasını da görmenizi öneririz. Knez Caddesinden geldiğinizde sağınıza Moskva Otel’i alarak düz devam ediyorsunuz, ana cadde üstünde 500 metre mesafede bulunuyor. Buraya giderken Belgrad yazan meydanı ve tiyatro binasını da görebilirsiniz.

Parlamento Binası (Narodna skupština), Yugoslavya zamanın da parlemento binası olarak kullanılmış.

Gündüz ve gece görünümleri ile çok etkileyici bir yapı olan binanın önünde ki heykellerde ayrıca görülmeye değer.

ilk fırsatta devam edeceğiz. Oooo daha neler var neler, Aziz Sava, Gece Hayatı, Navi Sad, Karlofça…

 

Sao Paulo, Rio de Janeiro ve Buenos Aires | Güney Amerika

Güney Amerika kıtası bir seferde görülemeyecek kadar büyük, o nedenle başlıkta ismi geçse de tümünü gezdiğimiz anlaşılmamalı. Ancak içinde kıtanın alan olarak en büyük iki ülkesinin en büyük şehirleri bulunduğundan çok da haksız sayılmayız. Mart başında gittiğimiz ve 9 gün süren seyahatimizde uçuşlarda geçen geceler haricinde bir gece Sao Paulo’da, 3 gece Rio’da, 3 gece de Buenos Aires’te konakladık. Konunun uzmanı olacak kadar gezmediysek de neler gördüğümüzü anlatalım, merak edenlere ve gitmeyi planlayanlara ufak bir faydamız olursa ne mutlu bize. Yazının uzun olma ihtimaline karşı her şehir için bir başlık açacağız, aşağıdan ilgilendiğiniz şehre tıklayarak hızlıca gidebilirsiniz.

 

Sao Paulo

Brezilya’nın en büyük şehri. Resmi olarak 15 milyon civarı nüfusu olsa da çevresiyle beraber 25-30 milyon civarı kişinin yaşadığı söylenen dev bir şehir. Denize yakın ama kıyısı yok, düz bir alanda kurulu, o nedenle durmak bilmeden büyümüş. İstanbul’dan direk uçuş bulunduğundan önce buraya uçtuk. Sabah 10:30 gibi kalkan uçağımız saat farkları falan derken akşam 17:00 gibi indi. Yol öyle böyle değil, tam 13 saat sürüyor. Git git bitmiyor.

Bu uzun seyahatin sonunda pasaport ve valiz işlemleri de tamamlanınca Guarulhos Havaalanı’ndan çıktığımızda hava kararmıştı. Kapının önünde müşteri bekleyen taksilerden Brezilya’nın tertipli bir ülke olacağı hissine kapıldım. Nedense havaalanı kapılarından ilk çıktığımda hissettiklerimin o ülkeyi epey iyi tanımladığını düşünürüm.

Servisimize binip otele geldiğimizde saat daha erkendi ama 6 saat fark yüzünden gece yarısıymış gibi hissediyordum. Saat farkından kurtulmakla ilgili duyduklarımdan dolayı etrafı dolaşmadan erkenden yattım ve haliyle sabah oldukça erken uyanarak kahvaltıya indim. Kahvaltı alışkın olduğumuz özellikteydi. Sonrasında diğer arkadaşları beklerken otelin civarında biraz dolandım.

Brezilya’da Portekizce konuşuluyor. Elbette iki şehir görüp de Brezilya’nın genelini tariflemem imkansız ama etraftaki halk Avrupa’lılardan çok da farklı değil. Akşam Rio’ya uçacağımızdan odamızı boşalttık ve herkes toplanınca otobüsümüze binip Sao Paulo turuna başladık.

Sao Paulo bildiğimiz Avrupa şehirlerinden pek farklı değil ve açıkcası pek de turistik değil. Japon mahallesi gibi bazı bölgeleri dolaştıktan sonra şehrin merkezinde adliye binasının yanında otobüsten indik.

Binanın hemen önündeki metro istasyonunun adı semtin de adı olan Se.

Hemen yanında şehrin en büyük katedrali bulunuyor. Oldukça etkileyici bir yapı.

Katedralin önünde ilginç bir şekilde kendi dinine insanları davet eden kişiler vaaz veriyordu. Buralarda normalmiş. İnsanlar da vaaz verenleri dinliyorlar. Hatta turistlere bile anlatmak istiyorlar.

Burada ilginç de bir araçla karşılaştık. Hepimizin bildiği klasik Volkswagen Transporter modeli meğerse Sao Paulo’daki fabrikada 2013 yılına kadar üretilmeye devam edilmiş. Artık sıfırı bulunmasa da etrafta bolca oldukça iyi durumda bulunması çok enteresandı.

Katedralden yürüyerek civardaki tarihi eserlerden olan Solar de Marquesa binasına geçtik. Yarı müze gibi restore edilmiş olan yapıda alışkın olduğumuz tarihi özelliklerden fazla yoktu. Mesela bir kolon başlığını gösterdiler ki pek de etkilenmedik.

Sonrasında biraz ileride Pateo do Colegio denen yerden geçtik.

Burada bir kafenin arka bahçesinde Brezilya’nın zenginliğine en büyük faydayı sunmuş olan kahvenin ağacı ile karşılaşma şansını bulduk.

Sonra sokak aralarına girerek şehrin finans ve alışveriş merkezi olan bölgesine geçtik.

Üstünde seyir terası bulunan ve Sao Paulo’nun en yüksek binası olan Banespa binası da burada. Giriş ücretli ve asansörlerle terasa çıkılıyor.

Buraya kadar hala bu şehirde güzel bir yer vardır diye umarken artık şehrin griliğini tam olarak anlamış olduk. Caddeler geniş ve düzenli ama şehir çok kalabalık ve tekdüze. Seyir terasında camın üstüne önemli binaları işaretlemişler, yüksekliği ve duracağınız yeri iyi tutturursanız biraz anlam ifade edebilir.

Buradan çıkınca tekrar otobüsümüze binip biraz daha dolaştık. Caddelerden geçerken bir şekilde terk edilmiş olan bazı yeni binalarla karşılaştık. Krizler nedeniyle gökdelenlerin bile bu durumda kalmış olması biraz üzücü.

Diğer yandan şehrin lüks semtlerinde binaların etrafı yüksek çitlerle çevrili ve bolca kamera konmuş. Güvenlikle ilgili bir sıkıntıları varmış gibi görünüyor.

Otobüsle önünden geçerken ne kadar görülecekse o kadar görerek opera binasını da gördük.

Aynı şekilde yine otobüsle Luz tren istasyonundan da geçtik. Karşısında büyük bir park olduğundan epey güzel geldi gözümüze.

Biraz daha dolandıktan sonra şehrin en güzel yerlerinden birisi olan Mercado Municipal’e geldik. Bizim sabit pazar dediğimiz binalardan ve epey büyük.

İçeride her türlü yiyeceği bulmak mümkün. Büyük sebze ve meyve tezgahlarıyla dolu geniş koridorları var.

Hiç görmediğimiz meyvelerin üst üste istiflendiği tezgahlar oldukça renkli.

Kasap reyonlarında bolca et mevcut ama asıl ilginç olanı balıkçı tezgahları.

Okyanus kenarında olduğundan buradaki deniz mahsülleri hem çok çeşitli hem de alışkın olduğumuz boyutlardan daha büyük.

Pazarda sadece çiğ yiyecekler satılmıyor, birçok kafe ve büfe de bulunuyor. Biz de bunlardan birinde biraz atıştırdık ve masamızdaki acı sosun markası hepimizin dikkatini çekti. Brezilya’nın ünlü bir markasıymış.

Pazardan çıkınca Sao Paulo’nun en ilgi çekici noktasına geçtik. Futbol denince akla gelen ilk stadyumlardan olan ünlü Pacaembu stadına.

Brezilya için futbolun ne kadar önemli olduğunu anlamak için bu stadyumun altındaki müzeyi gezmek lazım. Dünya kupalarındaki başarılarının altını çizmeleri elbette çok normal.

Ancak aslında futbolun ne kadar hayatlarının içinde olduğunu anlamak için önemli bir yer. Futbol oynamak için nelerin top niyetine kullanıldığını sergilemişler mesela.

Ya da futbol ayakkabılarının gelişimini sergilemişler.

Bugüne kadar tarihe yazılmış bazı istatistiklere de kocaman bir duvarda yer vermişler. Portekizce ama az çok anlaşılıyor.

Ancak bizce müzenin en ilginç yanı futbolu Brezilya’ya getiren kişinin kim olduğunu öğrenmek oldu.

Charles Miller adındaki bu kişi İngiltere’de okurken futbol oynamayı öğrenmiş ve döndükten sonra bu oyunu Breziyla’ya tanıtmış. Hala saygıyla anılıyor ve stadın önündeki parka da ismi verilmiş.

Stadyumu da gezdikten sonra şehrin diğer havaalanı olan Congonhas Havaalanı’na geçip GOL havayollarının kısa bir uçuşuyla akşam üstü Rio’ya doğru yola çıktık.

Sao Paulo ile Rio de Janeiro arası İstanbul ile Ankara kadar bir mesafe. Aynı bizim sık uçuşlarımız gibi bu hat da dünyanın en çok uçulan parkurlarından biriymiş. GOL havayolları bizim Pegasus gibi ucuz ve pratik bir havayolu ve oldukça rahat.

Son söz olarak şunu söyleyelim, Sao Paulo kendi halinde yaşayan kocaman bir şehir. Elbette şehirde yaşayanlar için bol alternatif ve çeşitli etkinlikler vardır ancak turistik olarak pek ilgi çekici değil ve direkt uçuş noktası olmasa rotaya eklemeye değecek bir şehir değil.

Rio de Janeiro

Gelelim Brezilya denince akla ilk gelen şehire. Aynı zamanda gezimizin de en gezmeye değer şehri olan manzaralar şehri Rio’ya. Yine bir havaalanı fotoğrafı ile başlayalım.

Havaalanı deniz üzerine dolguyla yapılmış, bu nedenle epey şehir içi denebilir. Bazılarının adını çok duymuş olduğumuz semtlere taksi ile kaça gidildiğini de bulmuşken fotoğrafladık, belki birinin işine yarar. Real kuruna bakarsınız.

Otelimiz Copacabana’daydı. Yeni bir şehre karanlıkta gelince biraz yönüm şaşıyor, çok anlayamıyorum ama sabah kalkıp da otelin camından dışarıya bakınca nasıl bir yerde olduğumuzu anladım.

Copacabana şehir merkezine en yakın büyük plaj. Sonrasında sırasıyla Ipanema, Lebron ve Sao Conrado geliyor. Copacabana ve Ipanema en çok ismini duyduklarımız. Hepsi birbirine benziyor aslında. Geniş bir plaj, kaldırım, yol ve binalar.

Kordon gibi. Kum oldukça ince ve biraz bulaşıyor. Denize, yani aslında okyanusa da girdik ama pek de keyifli değildi. Hava fazla rüzgarlı olmadığı halde kıyıda dev dalgalar oluşuyor ve kıyıda dursanız çarpıyor, az açığa gitseniz de fazla derin oluyor. Zaten herkes girip, ıslanıp çıkıyor. Pek yüzen yok yani.

Kaldırımın kenarında kumdan heykeller bulunuyor. Bu heykeller yarışma için yapılıyormuş ve seçilenler bir sezon yerinde kalıyormuş.

Yerinde kalmasının faydası da heykeli yapan sanatçının tüm sezon bahşiş toplaması. Fotoğrafını çekerken ya da yakından bakarken yanaşıp bahşiş istiyor. Belli aralıklarla farklı farklı ve oldukça yaratıcı heykeller görebiliyorsunuz.

Plaj bu kadar geniş olduğu için deniz kenarına gidene kadar ayak yanmasın diye yapılmış olan sulanmış yolları da gösterelim. Özellikle çok sıcak aylarda mutlaka çok işe yarıyordur.

Hazır plajlardan başlamışken bir sonraki Ipanema plajından da bahsedelim. Copacobana’dan pek bir farkı yok aslında. Dikkatli bakarsanız aşağıda kıyıda patlayan dalgayı görebilirsiniz.

Ipanema da çok uzun bir plaj. Plaj boyunca bolca futbol ve voleybol sahası bulunuyor. Deniz sert olduğundan olsa gerek deniz sporu yapılan bir bölge göremedik. Aşağıdaki fotoğraf Ipanema’nın devamındaki Leblon bölgesinin sonundan bakış. Aslında tümüne Ipanema da denebilir ama fazla uzun diye sanırım iki bölge farklı isimle anılıyor.

Leblon’dan sonra kayalık bir sahil bölümü var ve sonrasında Sao Conrado plajı geliyor. Burası da diğerlerinden çok farklı değil. Tüm bu plajları birazdan bahsedeciğimiz İsa heykelinin bulunduğu Corcovado tepesinden göreceğiz. Okyanustaki dalgalarla denize giren insanların oranına dikkat.

Buraya kadar geldiyseniz tam karşınızda Rio’nun tepelerinin küçüklerinden diyebileceğimiz ve tepesinden yamaç paraşütü yapılan Gavea’nın eteklerine gelmiş durumdasınız. Küçük dediğimize bakmayın, buralarda orantı biraz şaşıyor, aslında oldukça heybetli bir dağ.

Bu noktadan şehre dönüp biraz sokaklara girelim. Rio’nun merkezi plajlardan yüksek tepelerle ayrılmış, yolların bile bir kısmı tünelden geçerek şehre çıkıyor. Deniz kenarında buldukları tüm düzlükleri doldurmuşlar. Klasik olacak ama burada da anlatmaya büyükçe bir kilisenin önünden başlayalım.

Bu kilise deniz kenarında bulunan denizcilik müzesinin hemen önünde bulunuyor. Müzede de buraların keşfinde kullanılmış gemilere benzer bir geminin örneği bulunuyor.

Bu nokta eski küçük havalimanı ile yeni büyük havalimanı arasında kalan ve yaya bölgesi olarak turizme ayrılmış bölgenin girişinde. Az ileride modern ve enteresan bir yapı olan Amanha Müzesi bulunuyor.

Buradan sonra bizim Karaköy’deki antrepolar bölgesine benzeyen bir bölgeye giriliyor. İçinden tramvay geçen ve restore edilmiş geniş bir alana yayılmış olan bu bölgede eski antrepolardan birinin cephesinde dünyanın en büyük duvar resmi olduğu söylenen Kobra Duvarı bulunuyor. Duvarda dört surat var, yani aşağıda sadece yarısını görüyorsunuz.

Bu bölgelerin yeni turistik etkinliklerin yapılacağı alanlar olarak tasarlanmış olduğu çok açık. Biz de uslu bir turist kafilesi olarak görevimizi yerine getirip fotoğraflarımızı çektikten sonra asıl merak ettiğimiz yerlerden olan Rio Karnavalının yapıldığı Sambadrom’a doğru yola çıkıyoruz. İki tarafında da tribün olan bu uzun yolu karnaval sırasında da görmek lazım belli ki. Çok sessiz ama kim bilir karnavalda ne kadar renkleniyordur.

Bu coğrafyada ünlü stadyumları ziyaret etmeyeni de dövdüklerinden bir de Maracana stadyumuna uğrayıp fotoğraf çekiyoruz. Müzesi olmadığından kapıdan soğuk bir selamlaşma oluyor ama yine de görmedik demeyiz.

Artık şehir içine dalma zamanı geliyor. Sokaklar oldukça kalabalık ve küçük dükkanlarla dolu.

Önce diğer bir turistik nokta olan Selaron merdivenlerine gitmek için otobüsten inip yürümeye başlıyoruz. Sokağa girince renkli bir duvarla karşılaşıyoruz.

Duvarın sonunda merdivene ulaşılıyor. Bu merdivenleri sanatçı Jorge Selaron dünyanın dört bir yanından seramik parçaları toplayarak döşemiş. Fazla renkli ama oldukça eğlenceli bir yer.

Dünyanın her bölgesinden bir detaya sahip olduğu söyleniyor. Biz de kendimizden bazı kısımlar bulduk elbette.

Burası gerçekten görmeye değer bir yer. Burayı görünce artık Rio’nun neden bu kadar sevildiğini anlamaya başlıyorsunuz. Özellikle merdivenlerin hemen altındaki seyyar tezgahlardan bir de Caipirinha alırsanız içiniz iyice ısınmaya başlıyor.

Buradan sonra öğle yemeği için şehir içinde enteresan bir restorana gittik. Yine biraz sokak aralarından yürüdük, ki gördüğünüz gibi buraların da Avrupa şehirlerinden pek bir farkı yok.

Öğle yemeğine gittiğimiz yer aslında bir pastane. Confeiteria Colombo adındaki mekan aynı zamanda üst katında açık büfe yemek sunuyor. İlginç olan ise yemekler değil mekanın güzelliği.

Buradan çıkınca sokak aralarından Carioca meydanına vardık. Ortasında küçük bir saat kulesi, etrafta da seyyar satıcılar. Canlı ve gerçek bir şehir meydanı.

Devam edip bir anayolu takip ettik ve bugüne kadar gördüğüm en enteresan katedrallerden birisi uzaktan göründü. Rio’nun ana katedrali piramit şeklinde yapılmış.

Daha yakından şekli belli olmuyor. İçinden göstermesi daha da zor ama alabildiğim en güzel açıyı paylaşayım. Söylendiğine göre kentin fazla parası olmadığı bir dönemde halka moral vermek için ucuza mal edilmiş ve bence epey de güzel olmuş. Farklı en azından.

Hazır sokaklardayken dikkatimizi çeken bir noktayı daha gösterelim. Biz şehirlerimizde görmeyi unutmuşuz ama Rio’da kablolar hala havadan taşınıyor. Bizde bu kadar kalabalık kablo artık kalmadı, neredeyse tümü yer altına alındığından burada bol kablo görünce dikkatimizi çekti, eskiden bizde de böyleydi dedirtiyor.

Bir de Rio denince hemen akla gelen Favela’lardan bahsedelim. Biz içlerine hiç girmedik, sadece yakınlarından geçerken rehber gösterdi, Avrupa ya da Amerika’dan gelen birisi için çok farklı gelebilir ama bizim coğrafyamızda, özellikle orta doğuda gördüğümüz kalabalık mahallelerden çok da farklı gelmedi bize. Ama elbette güvenlik başka bir mevzudur, büyük konuşmamak lazım.

Bu kadar dolandıktan sonra Brezilya’da et nasıl yenir onu gösterelim. Sunum şekli churrasco diye adlandırılıyor ve masanıza şişlerde farklı farklı etler getiriliyor. Eğer isterseniz hemen orda kesiyorlar ve şeker maşasına benzer aletlerle siz de tutup tabağınıza alıyorsunuz. Genelde yiyebildiğiniz kadar yiyorsunuz. Biz hiç kötü et yemedik, o kadar söyleyeyim.

Gece Copacabana kaldırımlarına da seyyar tezgahlar kuruluyor. Oldukça ucuza hediyelik eşyalar bulunabiliyor. Sağlam bir yemek sonrası biraz yürüyüş iyidir.

Günü bitirirken Brezilya’daki elektrik fişlerinden de bahsedelim. Odalarda aşağıda gördüğünüz gibi fişlerin delikleri içeride kalan bir tipinden bulunuyor. Yanınızda farklı bir tip şarj cihazı bulunuyorsa elektrik almanız zahmetli olabilir. Aklınızda olsun.

Gün içinden bir de hindistan cevizi suyu satan tezgahın fotoğrafını paylaşayım da ertesi güne hazırlanalım. Birçok yerde görebileceğiniz bu tezgahlardan yarım litre ya da bir litre hindistan cevizi suyu alıp kana kana içebilirsiniz. Tabi o kadar içebilirseniz.

Gelelim Rio de Janeiro’nun en güzel kısmına, yani yazının başında kendi uydurduğum manzaralar şehri tanımının sebebine. Şehrin hemen önünde bulunan ve Sugar Loaf denen, asıl adı ise Acucar olan iki tane tepeden başlayalım. Karadan şöyle görünüyor.

Öndeki ilk basık tepe ve arkadaki yüksek olan tepeden oluşuyor. Çok dik kayalık tepeler ve müthiş manzaraya sahipler. Her iki kayalığa da yürüyerek çıkılabiliyormuş ancak biz elbette teleferik kullanarak çıktık. Çok gelen giden var, o nedenle epey büyük bir tesis kurulmuş.

Bilet gişeleri hemen girişte. Gişede kalabalık yok ama sonrasında teleferiğe binişte kuyruk oluyor. Bu fotoğrafları biraz da not almak için çekerim, görüleceği gibi fiyat 80 real. Pek de ucuz değil.

İlk teleferik alçak tepeye çıkıyor. Yavaş yavaş yükseldikçe etrafı anlamaya başlıyorsunuz.

İlk tepe olduka büyük ve ufak mağazalarla restoranlar var. İnsan bir an önce üst kayalığa çıkmak istiyor ama ilk katın manzarası da fena değil. Buradan şehrin havaalanı tarafı görünüyor.

İkinci kuyruğa girip de üst tepeye çıkmaya başladıkça asıl yükseklik duygusu gelmeye başlıyor. Üst tarafın manzarası çok daha geniş ve sol taraftan Copacabana plajı ve devamındaki diğer plajlar da görünüyor.

Yukarıdakine çok benzediği halde aşağıdaki fotoğrafı da paylaşmak istedim çünkü bunda şehrin merkezi ve karşıda birazdan anlatacağım İsa heykeline doğru bakış açısı daha iyi anlaşılıyor. Tam karşıda bulutların içinde kalan tepenin üstünde ünlü İsa heykeli var. Şanslıydık ki biz oraya çıktığımızda hava açıktı.

Üst kayalık daha küçük ve cidden çok yüksek. Burada da kafeler mevcut. İniş zamanı geldiğinde alt kayalıkta biraz daha zaman geçirdik. Burada teleferiğin tarihiyle ilgili bazı bilgileri görebileceğiniz müze kılıklı bir bölge ve helikopterle şehir turu yapabileceğiniz bir stand bulunuyor. Paraya kıyabilenin denemesi gerekir çünkü bence bu şehrin en güzel yanı manzaraları. Burada şansımıza minik Marmoset maymunlarından biriyle karşılaştık. Yakaladığım en temiz pozu aşağıda. Minicik ve sevimli bir hayvan.

Gelelim Rio denince akla gelen ilk sembollerden olan ünlü İsa heykeline. Şehrin dayandığı Corcovado tepesinin üstünde ve tüm şehir ayaklarının altında. Zirveye hem minibüslerle hem de tramvay ile çıkılabiliyor. Elbette biz en turistik model olan tramvayı tercih ettik. Şehrin içinde bir yerden kalkıyor, otobüsle gittiğimiz için nasıl gidildiğini maalesef tarif edemiyorum.

Biletler buradan alınabiliyor. Yine not olsun diye fotoğrafını çektim, adam başı 75 real.

Epey kalabalık ama tramvaylar çok küçük değil. Yukarıya çıkmak da fazla uzun sürmediğinden aşırı bekleme olmuyor. Yine de treni bir müddet bekliyorsunuz. Klasik füniküler modeli karşılıklı iki vagon aynı anda inip çıkıyor.

Çıkarken vagon etraftaki sık ağaçlara sürte sürte gidiyor desem yalan olmaz. Elbette sık kullanılan bir yol ama orman da epey yoğun.

Yolun sonunda zirveye vardığınızda dev gibi Kurtarıcı İsa heykeliyle karşılaşıyorsunuz. Çok yüksek bir heykel, bu nedenle kendiniz de fotoğrafta bulunacaksanız aynı kareye sığdırmak epey zahmetli. Açıkcası etraf bu mükemmel pozu yakalamaya çalışanlarla dolu.

Onun bunun fotoğrafına girmemek için çok dikkatli hareket etmeniz gerekiyor. Heykelin önünde uzunlamasına bir balkon bulunuyor ve en ucundan şehrin manzarası çok güzel görünüyor. Az önce bahsettiğimiz Sugar Loaf kayalıkları da tam karşıda.

Balkonun yan tarafından ise plajlar bölgesini ve alttaki gölü görebileceğiniz yine müthiş bir manzara ile karşılaşıyorsunuz. Tam karşısı Ipanema plajı. Copacabana hafif solda kalıyor.

Burada da dinlenebileceğiniz bir kafe mevcut. İniş ise tekrar sıra bekleyerek tramvayla yapılıyor. Diğer yandan nereden kalkıp nereye indiğini bilmesem de, minibüslerin durağını da görmüşken fotoğrafladım, merak edenler aşağıda görebilirler.

İsa’yı da gördükten sonra Rio’dan anlatacağımız son noktaya geçiyoruz. Burası çok turistik değil çünkü halkın nefes aldığı Tijuca milli parkı ve turistler için ender olarak özel turlar düzenleniyor. Üstü açık eski model jiplerle oldukça havadar olan bu turlardan biriyle sabah erkenden ormana doğru yola çıktık.

Ünlü yağmur ormanlarının içine giren bu yolda yürüyüş yapanlar, koşanlar ve hata bisikletleriyle tırmananlar vardı. Özel araçlar da giriyor ama nedense fazla yoktu.

Epey tırmandıktan sonra bir mola yerinde durduk ve fotoğraf çektik. Bu nokta iyi seçilmiş, tam fotoğraflık. Aşağıda göl, sağda yine Ipanema plajı var ve asıl güzel kısmı soldaki tepenin üstünde İsa heykeli küçücük görünüyor. Hatta en uzakta Sugar Loaf tepeleri bile görünüyor. Gerçek bir Rio de Janeiro manzarası.

Bu fotoğraf haricinde ormanın neye benzediğini hissetmekten başka bir özelliği yok bu parkın. Ama şehrin hemen yanında dev gibi bir oksijen deposu olması şehirde yaşayanlar için çok önemlidir elbette. Buradan ormanın içinde ayrılmış bir bölge olan Floresta’ya doğru hareket ettik.

İçinde bir konak var ve önünde bu özel bölgeyi tarif eden çini haritalı bir çeşmesi var. Oldukça estetik bir yer.

Otoparkın hemen yanında bir de şelale var. Çok yüksek ve çok ihtişamlı değil ama yine de doğanın güzelliği görmeye değer.

Floresta’dan çıktıktan sonra yolda bir noktada jiplerimizden inip ormanın içinde yürümeye başladık. Bu kısım oldukça ilginç bir deneyimdi. Her ne kadar medeniyetten çok uzak değilsek de Güney Amerika yağmur ormanlarının neye benezeyebileceğini bize bir nebze olsun hissettirdi.

Yukarıdaki ağacın ölçeğini fotoğraftan hissetmek biraz zor. Burada boyutlar çok büyük ve devlerin ülkesiymiş gibi hissediliyor. Her şey kocaman. Aşağıdaki resimdeki kişiden ne demek istediğim sanki biraz anlaşılıyor.

Ağaçları bırakın yapraklar bile kocaman. Hava da müthiş nemli ve ağaçların üstü ve yerler sanki sürekli ıslak. Yağmur yağmamış olsa da etraf hep nemli. Kabuğuna parmakla bastırınca sünger gibi su çıkan ağaçlar gibi hiç görmediğimiz değişik türlerle dolu bir yer.

Ormanın içinde milli parkı anlatan müzemsi bir yapı da vardı, orayı da gezdik ama sunumların fotoğrafta anlaşılması zor, o nedenle çok detay verebilir durumda değilim.

Böylece Rio de Janeiro’yu da bitirmiş olduk. Okyanus kıyısı olduğundan ve Copacabana, Ipanema gibi plaj isimlerini çok duymuş olduğumuzdan deniz ağırlıklı olduğunu tahmin edebilirsiniz ama okyanusta yüzmek pek keyifli değil ve bence Rio aslında manzaralarıyla ünlü bir şehir. O tepeden bu tepeye geçip etrafı izlemesi çok keyifli.

Artık havaalanına geçip Arjantin’in başkenti Buenos Aires’e uçma zamanı. Şehirler epey uzak, yaklaşık 3,5 saatlik bir uçuşla gidiliyor. Neredeyse İstanbul’dan Paris’e gider gibi bir mesafe bu. Güney Amerika’da her şey çok büyük sanki.

Buenos Aires

Gelelim Arjantin’e. Brezilya’da söylemeyi atlamışım, konuşulan dil Portekizce idi. Arjantin’de ise İspanyolca konuşuluyor. Dilleri gibi tamamen başka iki ülke. Arjantin tam bir Avrupa ülkesi gibi. Yaşayanlar, sokaklar, binalar, parklar, her şey Avrupa gibi. Sadece tango farklı, onu da flemencoya denk getirsek İspanya’dan pek farkı yok. Şehrin adı ispanyolca güzel havalar anlamına geliyormuş, biz de gittiğimizde hava oldukça güzeldi. Her şehirde verdik, burada da havaalanından merkeze transfer fiyatlarını göstererek başlayalım.

Buraya da gece indik, o nedenle yine nerede ne var kestiremedim. Çok da güvenli bir şehir olduğunu söylediler, o nedenle saat geç olmuş olsa da biraz etrafa bakınmaya çıktım. Otelimiz şehrin merkezindeydi ve ilk caddede karşıma aşağıdaki alışveriş merkezi çıkınca tertipli bir şehre geldiğimi anladım. Etraf da pek sakindi.

Ertesi sabah otobüsümüzle şehri turlamaya başladık. Önce şehrin meydanı olan Mayo Meydanına geldik. Burada başkanlık sarayı olan ve kırmızı ev adını verdikleri Casa Rosada’yı gördük.

Mayo Meydanı yani Plaza de Mayo maalesef tadilattaydı. Aslında rehberimizin söylediğine göre burası protestoların merkezi olduğundan bu tadilatlar olağandan fazla sürüyormuş. İnsan her yerde aynı.

Parkın hemen köşesinde de şehrin katedrali bulunuyordu. Çok abartılı olmayan bir mimarisi var.

İçi de aslında alışkın olduğumuzdan daha alçak tavanlı ama özenli ve bakımlı bir yapı. Sonra dolaşırken başka kiliselerde de gördüğüm kadarıyla Arjantinliler epey dindarlar.

Bu bölgeyi sonradan yürüyerek de dolaştığım için ileride daha çok bahsedeceğim. Şimdi otobüse binip Buenos Aires’e turistik bir anıt kazandırmak için yapıldığını tahmin ettiğim aşağıda gördüğünüz dev metal çiçeğe gitme zamanı.

Floralis Generica ismindeki bu anıt çiçek güneşin doğuşuyla açılıp batarken de kapanıyormuş. Dev gibi bir mekanizma. Gereksiz ama ilginç bir yapı. Aşağıda önündeki panodan aldığım açıklamayı da paylaşayım.

Sonraki durağımız Türkiye Elçiliğinin de bulunduğu lüks Palermo semtiydi. Geniş bulvarları ve alçak evleriyle zenginlerin yaşadığı bu bölge aynı zamanda River Plate takımının stadyumuna da yakın. Zaten River Plate için zenginler takımı diyorlar. Bu arada bu ismin şehrin önünden geçen Plate ırmağının adından geldiğini de söyleyeyim, ileride bu nehirden biraz daha bahsedeceğim. Palermo’nun ise pek bir numarası yok, kenarındaki büyük parkta biraz yürüyüş yaptık.

Çok yeşil alanı olan bir şehir. Bu park da çok bakımlıydı ve rengarenkti. İlginç olan ise parkın ortasındaki dev ağaçtı. Moreton Bay Fig deniyormuş, bir tane de birazdan bahsedeceğim Recoleta mezarlığının girişinde gördük, çok kocaman bir ağaç türü.

Parkı geçtikten sonra yakındaki Recoleta Mezarlığı’na gittik. Burası Avrupa’da bile örneğini az gördüğümüz büyük anıtsal mezarların olduğu özel bir bölge.

Bir de Arjantin için çok önemli bir kişi olan Eva Peron’un mezarı burada. Eva Peron’un uzun bir hikayesi var ve çok önemli bir karakter, ilgilenenler araştırabilir, büyük işler başarmış.

Mezarlık çok büyük değil ve çok bakımlı mezar yapılarından oluşuyor. Oldukça da turistik olmuş, o nedenle epey kalabalık. Ancak arada bakımsız bazı mezarlar da var, öyle ki şu görüntüyü her mezarlıkta göremezsiniz.

Mezarlıktan ayrılınca artık Buenos Aires’in en ünlü yerine gitme zamanı gelmişti. Dünyaca ünlü Boca Juniors takımının stadyumu olan La Bombonera’ya. Semtin limanı olan ve fakirlerin yaşadığı La Boca semtinde bulunan bu stadyuma doğru yola çıktık.

Takımın renkleri sarı ve mavi. Felsefe olarak da bizim Beşiktaş’a çok yakın. Neden böyle yazdığımı ilgilenenler araştırabilir. Stadyumu maç olmayan günlerde bir müze gibi gezilebilir hale getirmişler. Müze girişindeki şu fotoğraf yapının ilginç mimarisini güzel gösteriyor.

Müzeyi gezmek ve stadyumu gezmek iki farklı ücrete tabi. Aşağıda fiyat listesini görebilirsiniz. Ucuz değil ama buraya kadar geldiyseniz kesinlikle görmeye değer.

Unutmayın ki bu stadyum Maradona’nın oynadığı takımın stadyumu. Futbol ile ilgilenenler için çok önemli olayların yaşandığı tarihi bir yer. Tabii ki Maradona haricinde başka ünlü futbolcular da burada oynamış, onları da müzedeki heykelleri ile anıyorlar.

Stadyumun bir tarafında apartman gibi yüksek bir kısım var ve gezmeye bu taraftan başlıyorsunuz. Koridorlarda bir numara yok ama sahayı görünce hoşunuza gidiyor.

Oldukça dik tribünleri olan ve atmosferi futbolcular için çok baskılı olduğu söylenen bir stadyum. Kale arkasında olan ve ayakta maç izlenen kısım oldukça ilginçti.

Bu noktada sahaya basabileceğiniz bir köşe de açmışlar. Tam korner noktasından sahaya girip birkaç metre yürüyebiliyorsunuz. Saha içine ayak basmak da oldukça keyifli bir duygu.

Karşı tribüne geçtiğinizde apartman gibi olan kısmın neye benzediğini daha iyi anlıyorsunuz. Stadyumu daha fazla genişletemedikleri için bu kısım böyle kalmış diye söylediler.

Gelelim futbolcuların soyunma odasına. Bana biraz yapay gelmiş olsa da, Boca Juniors soyunma odası diye aşağıdaki odayı gösteriyorlar, hatta az içeriye girmek için ilave ücret de istiyorlar. Muhtemelen maç günleri biraz revize oluyordur burası.

Son olarak müze kısmında sergilenen kupaları da gösterelim. Bu kısımda eski oyuncuların özel eşyalarından çok özel maç görüntülerine kadar epey zengin bir sunum bulunuyor. Ama Sao Paolo’da gördüğümüz Pacaembu stadının müzesi buradan daha güzeldi, söylemeden geçmeyeyim. Gerçi buranın da stadyumu daha güzel.

Stadyumdan çıkınca hemen yanındaki rengarenk Caminito bölgesine geçtik. Stadyumun turist çekiminden faydalanmak için yapıldığını tahmin ettiğim ve çok da güzel olan bu bölgede evleri rengarenk boyamışlar.

Kabaca üç dört sokaktan oluşan bu bölgede bolca kafe ve restoran açılmış.

Sokak köşelerinde tangocular bekliyor. Dans etmek için değil, sizinle ücreti karşılığı fotoğraf çekinmek için.

Kafelerin yanında bolca da hediyelik eşya dükkanı görüyorsunuz. Hatta küçük pasajlar da bu mağazalarla dolu.

İlginç olan ise, bu bölge aslında limanın kenarında kalıyor ama limandan çok kopuk. Hemen arkadaki limana baktığınızda yan tarafla alakasız olduğunu hissediyorsunuz. Normalde suyun kenarındaki yerleşimlerde suya bakan bir kısmın olmasına alışkın olduğumdan bu bana biraz garip geldi. Gerçi birazdan bu sudan daha çok bahsedeceğim, çok da görsel güzelliği olmadığını söylemek lazım.

Tangonun cazibesi etkili olsa gerek ki bazı restoranlarda masaların bir köşesinde tango yapan kadrolu dansçılar bulunuyordu. Biraz tango ruhunun dışında hissettiriyor ama yine de izlemesi keyifli.

Buraya kadar Arjantin ve et ile ilgili bir şey paylaşmadığımı şimdi farkettim. Sokak arasında gördüğüm şu mangalın fotoğrafını şuraya bırakıp devam edeyim.

Bir de tango mevzusunu bitirelim. Aynı gece ünlü bir tango kulübüne tango izlemeye gittik. Tamamen turistik ve İspanya’daki flemenko şovlarına benzeyen, siz yemek yerken dans gösterisi sunulan La Ventana adında bir yer. Yüksek tavanlı bir bodrum katta hazırlanmış bir sahnesi var.

Gösteri sırasında fotoğraf ve video çekmek kesinlikle yasak ve çok dikkatle kontrol ediyorlar. Ama ben elbette fedakarca bir poz çektim. Buyrunuz. Buradaki kadın dansçılardan birinin Türk olması da ayrıca iginçti.

Şimdi gelelim Buenos Aires ve önünden geçen Plate ırmağına. Haritaya baktığınızda Buenos Aires’i dev bir körfezde ve haliyle okyanus kıyısında gibi görürsünüz. Oysa ki o geniş körfez aslında deniz değil Plate ırmağının denize döküldüğü dev bir delta. Bakın Google Maps de o körfezi ırmak olarak gösteriyor. Daha önce bahsettiğim River Plate takımına adını veren nehir işte bu nehir.

Gerçekten çok ilginç ve gerçekten de şehrin önünde okyanus olmasını beklediğiniz su kahverengi. Maviyi bırakın yeşil bile değil. Bu dev ırmağın nerelerden geldiğini haritadan takip ettiğinizde nasıl bir coğrafyayı denize bağladığını görseniz şaşırırsınız. Biz coğrafya bilgisini atlayıp bu deltanın bildiğimiz deltaya benzeyen kısmında tekneyle yaptığımız Tigre gezisinden bahsedelim, siz de neyden bahsettiğimizi daha iyi anlayın.

Sabah otobüsümüzle Tigre’ye doğru yola çıkıp yarı yolda San Isidro denen bir köye uğradık. Birisi size uğrayalım derse boşa uğramayın, zorla turistik yapılmaya çalışıyor, çok net. Yola devam edip Tigre’ye geldiğimizde ırmak üzerinde tur yapan gezi teknelerinin beklediği bir noktadaydık.

Bu özel tekneler kilometrelerce yayılan delta üzerinde hem ulaşımı sağlıyor hem de turist gezdiriyor. 2 saat kadar aşağıdaki gibi bir ırmak üzerinde gezinip durduk.

Irmağın her iki kenarında da yerleşim var. Her evin bir teknesi var çünkü kara yoluyla ulaşmak mümkün değil. Öyle bir iki kanal olan Amsterdam tarzı bir yerden bahsetmiyoruz, tur sırasında telefondan konuma baktığımda aldığım şu ekran görüntüsü biraz durumu açıklayabilir sizlere.

Yine de oldukça ilginç bir yer. Etrafta çok güzel evler de var, bakımsızlar da. Bir yerden sonra her yer birbirine benzemeye başlıyor ama kesinlikle görmeye değer bir yer.

Irmağın ilerisinde bir restoranda güzel bir yemek yedikten sonra geriye dönüp otobüslerle şehre döndük. Tam bu noktada bir türlü fırsat bulup da gösteremediğim değişik bir detayı paylaşayım da aklımdan çıksın. Buradaki tüm otobüslerin tüm tekerleklerinde aşağıdaki gibi bir düzenek bulunuyor. Ama hepsinde var, sadece eski modellere özel bir durum değil. Ne olduğunu sorduğumda lastiğe hava basan bir ekipman olduğunu öğrendim. Bu kadar zahmete girdiklerine göre çok sık lastik patlıyor olması gerektiğini düşünüyorum. Gerçekten garip.

Evet, böylece şehrin civarını da gezip döndük ve akşam Las Nazaneras isminde muhteşem bir restoranda yemek yedik. Şehirde birçok restoran bu tipte lezzetli etler sunuyor ama yolunuz düşerse burayı da tavsiye ederim.

Hatta genelde sokaktan görünür şekilde aşağıdaki gibi bir düzenekte etleri pişiriyorlar, inanın insan acıksam da tekrar yesem diye düşündüğünden bakmaktan kaçınıyor.

Gelelim Buenos Aires’teki serbest dolaşmalarmıza. Hem Tigre dönüşü akşam üstü, hem de dönüş günümüzde epey dolaşma fırsatı buldum. Önce Tigre dönüşündeki yağmurlu yürüyüşten bahsedeyim. Asıl istikamet otelden biraz yukarıda bulunan ünlü kitapçı El Ateneo’yu görmekti. Burası eski bir opera binasından dönüştürülmüş ve dışarıdan çok bir şey anlaşılmıyor.

Ancak içeriye girdiğinizde çok şaşırıyorsunuz. Kat kat kitapların yerleştirildiği geniş hacim çok etkileyici. Diğer yandan şehirde bu yatırıma değecek kadar kitap okuyucusu olması da dikkate değer elbette.

Buradan geriye dönerken kaldırımın birinde bir tango okulunun reklamına rastladım. Zemine tango adımlarını gösteren bir levha yerleştirmişler. Çok hoşuma gitti, sizinle de paylaşayım.

Sonra bir iki parktan geçip şehrin ortasından geçen kocaman 9 temmuz bulvarına geldim. Toplamda 14-16 şerit gibi bir genişliğe sahip, ortasından da bizim metrobüs gibi özel otobüs hattı geçen bir bulvar.

Bulvarın üstündeki birazdan göstereceğim dikiltaşa giderken sağda büyük opera binasıyla karşılaştım. Teatro Colon ismindeki bu yapı tam bir avrupa şehri yapısı.

Bahsettiğim dikilitaş da az ilerideki iki büyük bulvarın kesiştiği meydanda bulunuyor. Burası özellikle futbol şampiyonluklarında kutlamaların yapıldığı meydanmış.

Buradan şehrin yaya bölgesi olan kısmına geçip mağazaların arasından içerilere girdim. Yeni yağmur yağdığından yerler biraz ıslaktı.

Gelelim dönüş gününde nereleri gezdiğime. Dönüş uçağımız Sao Paulo’da duraklamalı çok uzun bir uçuştu ve gece bir civarı kalkışlıydı. O nedenle sabah kahvaltı sonrası otelden çıkış yapıp valizleri bıraktık ve vurduk kendimizi yollara. Hava da açmıştı ve geniş caddelerden yürümeye başladım.

Caddeler birbirini dik kesen yapıda planlanmış. Blok blok ayrılmış yani. Yukarıda bahsettiğim dikilitaş’a çıkan bir diyagonal cadde koordinasyonu kolaylaştırıyor.

Bu çapraz cadde Obelisk denen dikiltaştan Plaza de Mayo’ya kadar uzanıyor. Bu bölge hem iş merkezi hem de alışveriş bölgesi olduğundan epey kalabalık.

Meydana vardığımda başkanlık binası Casa Rosada’yı daha yakından tekrar görmek için meydanı geçtim. Bu taşların harcına katılan hayvan kanı nedeniyle kırmızı olduğu efsanesi varmış. Yakından daha güzel bir yapı.

Haritadan yakında deniz kenarı ya da ırmak kenarı bulunduğunu görünce o tarafa gitmeye karar verdim. O sırada büyük Merkez Bankası binasının da yanından geçmiş oldum.

Irmak kenarı diye gittiğim yerin aslında bir kanal olduğunu ve bir adayı karadan ayırdığını yanına varınca anladım. Kanal çok genişti ve üzerinde de çok değişik bir köprü vardı. Puente de la Mujer adındaki bu köprü gemilerin geçişi için dönerek açılıyormuş.

Köprüye yaklaşınca az ileride kıyıya bağlı duran eski bir gemi gözüme çarptı.

Öyle sessiz sakin bir yere bağlanmış ki acaba neden burada diye merakımdan yanına kadar gittim. Bir de baktım ki aslında bir müzeymiş.

Presidente Sarmiento adındaki bu eğitim gemisi 1898 yılında denize indirilmiş ve bir çok rotanın yanında toplamda altı kez dünyanın etrafını dönüp 1961’de emekliye ayrılmış.

Kocaman bir güvertesi var ve hem yelkenli hem de motorlu. Ben gezerken de bazı denizcilik öğrencileri sıra halinde bir takım eğitimler alıyorlardı. Giriş ücretliydi ama çok ucuzdu. Geminin bazı subay kamaraları aslına uygun korunmuş.

Eğitim araç gereçleri ve denizci kıyafetlerinin yanında eski dalış ekipmanları da sergileniyor. Zamanınız varsa ve gezecek yer ararsanız uğramanızı tavsiye ederim.

Gemiyi gezdikten sonra merkeze geri döndüm. Artık karnım da acıkmıştı ve kalabalık bir büfede Arjantin’in geleneksel yiyeceklerinden olan Empanada yedim. Çok bir özelliği yok, aslında epey bizim çiğ böreğe benziyor ve yedikten sonra keşke bunun yerine bir yerde güzel bir et yeseydim dedim.

Aslında öncesinde biraz etrafta dolanıp hızlı yenecek başka bir yemek de aramadım değil. Hatta bu arada ilginç bir restoranla da karşılaştım. Bizim esnaf lokantaları gibi ama mağazanın duvarları çepeçevre farklı yemeklerle ve salatalarla dolu. İçeri giren eline boş bir plastik kap alıyor ve açık büfe yemek alır gibi içine yiyecekleri dolduruyor. Kasada hesap kiloyla yapılıyor. Ancak içeride oturup yenecek bir masa yok, herkes yemeğini alıp gidiyor. İlginç.

Yemekten sonra hala zaman kaldığından biraz uzakta bulunan ve az turistik olan, antikacılarıyla meşhur bir sabit pazarı görmeye karar verdim ve yola düştüm.

Merkezden uzaklaşınca sokaklar da biraz değişiyor. Buraya kadar tertipli olan caddeler birden daha alçak bakımsız binalarla dolu sokaklara dönüşüyor. Ama bunu olumsuz anlamda söylemiyorum, hatta buralar daha bile sevimli.

Epey yürüdükten sonra aradığım yapıyı biraz zor da olsa buluyorum. Mercado de San Telmo adındaki bu kapalı pazar neredeyse bir bloğu kaplıyor ve birden çok kapısı var.

İçerisi yüksek tavanlı ve yan yana birçok mağaza ile dolu. Girişe yakın kısımda çok sevimli kafeler var ama hepsi açık değildi. Belki akşamları daha kalabalık oluyordur.

Mağazaların geneli antika eşyalar üzerine çalışıyor. Binlerce gereksiz eşya üst üste yığılmış gibi geliyor ama eminim konuyla ilgili olanlar çok güzel şeyler bulabilirler.

Pasajın bazı bölgeleri daha sessiz ve bu taraflarda kapalı mağazalar da çok. Fazla gelen gidenin olmadığını hissettiriyor. Bolca eski plak bulunduğunu da söyleyeyim, geneli Arjantin müziği olduğundan çok tanıdık sanatçı göremedim ama klasiklerden de bolca vardı.

Buradan dönüşte bir alt sokaktan döndüm ve yol üstünde bir iki antikacı pasajıyla daha karşılaştım. Aşağıda göreceğiniz Feria Pasaje Giuffra’daki mağazalar sanki daha eğlenceli ve renkli geldi bana.

Böylece artık otele dönme ve ekiple buluşup havaalanına gitme vakti geldi. Buenos Aires ile ilgili hislerimi basitçe yazmam gerekirse bildiğimiz Avrupa şehirlerinden bir farkı olmadığı, o nedenle görmek için bu kadar yola ve bu kadar masrafa değmeyeceği olarak özetlenebilir. Keyifli bir ülke ve şehir ama çok bir numarası yok. Bir de elektrik prizleri için kesinlikle adaptör gerekiyor. Brezilya gibi değil.

Dönüşte Buenos Aires’ten kalkıp üç saat kadar sonra Sao Paulo’ya indik. Burada iki saat civarı uçakta bekledik ve yeni yolcuları aldıktan sonra tekrar kalkıp saatler sonra İstanbul’a indik. Uçağa gece binip yine gece inmek oldukça yorucuydu.

Gürkan, Mart 2018

Antalya

Antalya için, Akdeniz’in en güzel şehri desek abartmış olmayız sanırım. Aslında Antalya dendiğinde aklımıza ilk gelen deniz, kumsal, güneş yani yaz tatili olsa da, Antalya hem bir çok uygarlığa ev sahipliği yapmış olduğundan antik kentleri ile, hem de çok nadide tabiatından dolayı inanılmaz çiçek ve bitkileri ile her mevsim görülebilecek bir yer.

Bu eşsiz durumun yabancı turistlerce fark edilmiş olması ve yaz kış bu şehri ziyaret ediyor olmaları tesadüf değil tabi ki.

Ne Gördüm içinde yazını yazacağımız Antalya dışında, bir de 2 ay içinde 3 kez ziyaret ettiğim merkez Antalya ve Alanya Kalesi için şöyle her gittiğimde geliştirebileceğim bir yazı eklemek iyi olur diye düşünerek başladım yazmaya, hayırlısı…

Hadrianus Kapısı (Üç Kapılar ) / Kaleiçi

Antalya’nın merkezi dendiğinde aklınıza gelecek ilk yer, Hadrianus Kapısı olsun. Bu kapı ile girilen Kaleiçi “boşuna gelmemişiz kardeşim” dedirtecektir.

Halk arasında Üç Kapılar denilen kapı muhteşem mimarisi ile M.S. 130 yılında o zamanın Roma İmparatoru Hadrianus adına yapılmış. İki sütunlu cephe ve dört kapı sütun üstünde üç kemeri ile klasik Roma takının muhteşem görünümü ile kralı memnun ettiği kesin.

Bu muhteşem tarihe basarak Kaleiçi’ne giriş yaparken, bu kültürün bir parçası olma hissiyatını yaşıyor insan. Ürkek adımlarla 1900 yıldır burada duran taşlar, ruhunuza işliyor ve bunu hissediyorsunuz. Çiçek açan şehir diye seçilmiş olan Antalya’nın, nadide çiçeklerinin güzelliği ile bu lokasyon birbirini bütünleyebilir.

Kaleiçi cumbalı evleri, kültürel binaları, barları, lokantaları, taş döşeli dar yolları ile yazın kalabalıklığının dışında kışın veya baharda ayrı bir güzel görünüyor. Mevsim itibari ile her yer açık değil ama olan yeterli.  Kaleiçi öyle küçük bir alan değil, genel olarak üç katlı evleri bilenler için Odunpazarı veya Göynük’e benziyor.(belki de oralar buraya benziyordur :))

Kesik Minare’nin çevresi restorasyon halinde ama enteresan bir yapı. Üst bölümünün ahşap olduğu ve bir yangında kül olduğu bilinse veya kuvvetle muhtemel olsa da halk ne diyorsa o, “This is Kesik Minare” :)

Kaleiçi’nin arka kısmı tarihi limana dayanıyor. 2-3 saatlik bir dolaşma için çok güzel bir konum.

Ben 2019 şubat ayında 69,99 TL ye gidiş ve 79,99 TL’ ye dönüş bileti alarak, İstanbul’dan 2 günlüğüne gittim. Kalacak yer için o kadar çok alternatif var ki inanılmaz. Hele bu mevsimde çok ucuza kalabilirsiniz. Kaleiçi’nde bile 80-90 TL’ye pansiyonlar var. Hafta içi yapabiliyorsanız, hava durumunu takip edin şöyle biraz güneşli bir günde 2 günlüğüne gelin.

Ben geldiğimde 70 TL’ye araç kiraladım, zira Alanya’ya gitmem gerekiyordu, sizin için de Konyaaltı ve Düden Şelalesini görmek veya Side’ye gitmek için iyi olabilir. Şuradaki siteden her dönemde uygun fiyatlı kiralama yapabilirsiniz.

Neyse, limana doğru hediyelik eşya satanlar, halı-kilimciler, seramikçiler sizi baya oyalayacaktır. Yazın hepsi açık oluyormuş, şimdi (Şubat) tek tükler.

Eski limana geldiğiniz zaman tarihin içinden geçtiğiniz ve o tarihin şu an bir parçası olduğunuz hissiyatı kuvvetle sizi kuşatıyor. Zira Eduardo Galeano’nun Ve Günler Yürümeye Başladı kitabında dediği gibi “19 Ocak, bugün yarın oldu, dün ise tarih öncesi.”

Kaleiçi’ne kadar gelmişken Oyuncak Müzesi’ni de ziyaret ederek, eski hayatımızın cep telefonlarındaki oyunlardan ne kadar uzak ama eğlenceli olduğunu görebilirsiniz.

Kaleiçi’ni gezmeyi bitirdiğinizde Hadrianus Kapısı tarafı aynı zamanda tramvayın da geçtiği Işıklar Caddesi’ne çıkıyor. Çok uzun bir cadde değil, sahile kadar uzanıyor ve çok güzel diyemeyeceğim ama sevimli bulduğum heykeller var.

Tam kapının karşı tarafı, yani yolun karşısında ise öğretmen evi var.

Aynı zamanda dar sokakları ve cumbalı evleri ile bu taraf da restore edilmeyi bekliyor gibi.

Konyaaltı Plajı

Yaz da olsa kış da olsa fark etmez, hatta kışın daha iyi.  7 km uzunluğunda çok güzel çevre düzenlemesi yapılmış bu çakıl taşlı plajı gezin mutlaka. Denizin sesi ve kokusunu alın. Akşam saatleri ise bir bira için, çay için, kahve için oh miss, yaşamak bu diyeceksiniz.

Burasını benim için muhteşem mertebesine getiren, karşıda karlı dağları izlerken, önümde açık deniz ve dalga sesleri,

tenhalığı ve sessizliği oldu. Gözüm ve ruhum dinlendi.

Gözünüz yer de şöyle bir Tünek Tepe’ye çıkarak, Konyaaltı Plajına tepeden bakalım derseniz, hata etmemiş olursunuz.

Madem geldiniz çıkın tabi. Ben araçla çıktım. Bisiklet yolu buraya kadar çıkıyor, bir de teleferik var dediler. Baktınız yok, bana küfretmeyin, ayaklarınız açılmış oldu :)

Düden Şelalesi

Geldim, gördüm, açıkça söylüyorum, ilk tepkim yazıklar olsun kendime oldu. Yaş oldu 40 şimdi mi geliyorsun diye. O nasıl bir sestir, o nasıl bir görüntüdür. Instagram hesabımızı takip edenler görmüştür. 40 metreden Akdeniz’e dökülen su, büyü gibi. Sakın aman su dökülüyor işte, görmeden gideyim demeyin.

Merkeze 8 km uzakta Lara’da bulunan Aşağı Düden Şelalesi’nin olduğu bölgeye Karpuzkaldıran da deniyor.

Düden Şelalesinin altında balık tutan insanları görüp imrenmemek elde değil ama biz buralı değiliz, ne olur ne olmaz. Bu arada akşam ışıklandırılıyor, o zaman da muhteşem oluyor, bilginize.

Şelalenin tam döküldüğü yerde ahşap bir köprü var. 1 metre ötesinde fırtınalar koparken burası dupdurgun, demek ki fırtına öncesi sessizlik dedikleri şey bu.

Düden çayı boyunca, kafeler var. Buralarda oturup çayın akışını izleyerek, sesini dinleyerek dinlenebilirsiniz.

To be continued demeden önce, yemek için de bir öneri vereyim. Serik’e gelmeden Aksu’da Aslım Şimşek köfte salonunda bir tahinli piyaz ve köfte yedik, yazarken aklıma geldi canım çekti. Köfte, piyaz, salata, ayran ve tatlı masada fix menü olarak duruyor ve 30 TL fiyatı var. Bu arada merkezde de güzel yerler de varmış örnek “Köfteci Ahmet” veya “Kebap 32”, beni Antalya’nın yerlisi bir arkadaş aldı buraya kadar getirdi, dedi budur, evet oymuş. :)

Alanya Kalesi

Antalya’dan 2 saatlik bir araba seyahati ile Alanya’ya geldiğimde hava çok soğuk ve yağışlıydı. Yolda her km’de bir radar olduğundan zaten aheste aheste geldim, bir de iş için geldim falan derken aman Alanya’da bu muymuş? modunda girdim ilçeye.

Gerçi Antalya’dan çıktıktan sonra sol tarafınızda uzanan torosların, kışın karlı tepeleri ile daha da muhteşem hale gelen manzarası yolculuğu olabildiğince güzelleştiriyor.

Aslında yazın bölgenin en güzel sahillerinin uzandığı cıvıl cıvıl bir yer burası. Bölgenin tarihi M.Ö. 20.000’e kadar uzansa da Alanya’nın kuruluş tarihi kesin değil, bilinen ilk adı da Korakesium. Bizans’ta Kalanoros (güzel dağ), Anadolu Selçuklu’da ise hükümdar Allaaddin Keykubat’ın kaleyi alması ile şehrin ismi Alaiye olmuş. 1935 yılında Kenti ziyaret eden Atatürk ise Alanya adını vermiş.

Evet bu tarihsel bilgi yeter isteyenler ve meraklılar yüce bilge google’a sorsunlar. Keyifli detaylar var. Gezdiğiniz şehrin isminin Atatürk tarafından verilmiş olması insanı mutlu ediyor.

Alanya’ya direk uçuş da var aklınızda bulunsun. Fakat geze geze gelmek en güzeli. Arada Side’ye, Manavgat’a uğrarsınız. Antalya – Alanya arasındak tüm kahverengi tabelaları ziyaret edersiniz.

Ben iş için bu mevsimde geldiğimden şehir ile ilgili pek bir fikrim yok. Akşam olunca Kale dikkatimi çekti görmeden gitmeyeyim dedim ve kaleye çıktım. Çıkmak fiili burada tam yerine oturuyor zira baya baya tepe burası. Araçla en tepeye kadar çıkılabiliyor.

6 km boyunca surları olan, 100.000 m2‘lik bir alanı kaplayan bir tarih duruyor önünüzde ve Alanya’ya tam tepeden bakıyor.

Setton Llyod; Alai’yye kitabında Alanya Kalesi’ni 5 bölgeye ayırır. Birinci bölge, bir ucu Kızılkule, diğer ucu Tersane’de olan hilal şeklindedir, ikinci bölge birinci bölgenin üstündeki tepenin eğimli kısmıdır, üçüncü bölge Ehmedek’in bulunduğu ve İçkale’ye kadar uzanan bölgedir, dördüncü bölge İçkale, beşinci bölge ise Cilvarda burnunun dahil olduğu bölgedir.

1-2 saatinizi burası için ayırmanızı tavsiye ediyorum. Kaleye çıkarken çok güzel kafeler var, Alanya’ya bakarak çayınızı kahvenizi yudumlayabilirsiniz. İçki içebileceğiniz, yemek yiyebileceğiniz yerler de mevcut. Seyir için teraslar da kurulmuş. Tarih merakınız varsa zaten uğramalısınız, yoksa da meraklanabilirsiniz…

 

 

Yazının devamına Side Antik Kenti, Perge, Manavgat Şelalesi veya müzeleri eklemek umudu ile …

Bansko Kayak Merkezi

Daha önce bahsettiğimiz Kartepe ve Kartalkaya‘dan sonra bu sefer kayağa yurt dışına gidelim dedik ve Bansko’ya gitmeye karar verdik. Aslında çok da zamanımız yoktu ama kısa bir keşif için yeterli olur diyerek cuma sabahı yola çıkıp pazar gecesi eve döndük. Biraz yorucu oldu ama değdi. En azından artık tekrar gideceğimize eminiz ve gittiğimizde neler yapacağımızı çok iyi biliyoruz. Haydi size de anlatalım.

Bansko’ya gidiş

Bizi bilen bilir, bir günlük mesafedeki bir yere arabamızla gideriz. Her zamanki gibi sabah erkenden yola düşüp öğlen olmadan Kapıkule’ye vardık. İstanbul ile Bansko arası yaklaşık 600 km ve yolun son 120 kilometresi hariç tümü otoyol. Dolayısıyla pek yorucu bir yol değil. Yurt dışına arabayla çıkma ve Bulgaristan’a giderken almanız gereken elektronik vinyet meselesini daha önce Nessebar‘a gidişimizi anlattığımız yazıda anlattığımız gibi daha özet hallerini şurada ve şurada da anlatmıştık. Okumadan yola çıkmayın.

Velhasıl, Kapıkule’den sonra otoyoldan Pazarcık çıkışına kadar devam edip aşağıda gördüğünüz rotayı takip ederek akşam üstü Bansko’ya rahatlıkla varılabiliyor. Yol biraz virajlı ama güvenli ve rahat.

Bansko kenti denizden yaklaşık bin metre yükseklikte kurulmuş, o nedenle fazla karlı değil. Yol üzerinde karlı kesimler bulunuyor ama çok sert yağış yoksa yolda kalınacağını pek sanmıyoruz. Bansko’ya vardığınızı uzaktan dağı görünce anlıyorsunuz. Dağın üstündeki izler de pistler.

Bansko’da konaklama

Bansko’nun neresinde kalırsanız kalın, dağa çıkmanızı sağlayan gondola varmak için ya otelin servisine, ya taksiye ya da bizim gibi aracınıza bineceksiniz. Gondola çok yakında bulunan üç beş tesis bu duruma tabi olmayabilir ama kayak takımlarıyla 200 metre yürümek bile çok zor olduğundan siz en iyisi rahat edeceğiniz bir yerde kalın. Biz kaldığımız Green Life Resort adlı tesiste çok rahat ettik. Hem odası genişti hem de kahvaltısı çok zengindi. Biz kullanmamış olsak da gondola düzenli servisi mevcuttu. Odamızın manzarası da şöyleydi.

Bansko’da kayak merkezine çıkış (Gondol)

Bansko’daki otel ücretlerine ski-pass dahil değil. Kent dağın eteğine kurulu ve merkezden kayak merkezine bir gondol ile çıkılıyor. Ski-pass alabileceğiniz yerlerin başında gondola binmeden önceki kasa geliyor..

Dağa gondola binmeden aracınızla da çıkabilirsiniz. Kıvrıla kıvrıla tırmanan bir yol sizi Bunderishka Polyana denen gondolun üst noktasına kadar çıkarıyor. Hatta gondoldan yukarıya ücretsiz servis minibüslerini de kullanabilirsiniz. Yoldan tırmanırken bazı yerlerde gondolu da görebiliyorsunuz.

Gondol merkezde olunca her şey ona göre tasarlanmış. Hemen yanında dev bir otopark var. Aracınızı parkedip, botlarınızı giyip, kayaklarınızı sırtınıza atıp rahatça gondola geçebiliyorsunuz. Ücreti sabahtan akşama kadar 12 leva.

Kayak kiralamak istiyorsanız gondol civarına bolca kayak kiralayan mağaza mevcut. Diğer yandan gondolun hemen yanında büyük bir yer daha var, hatta kayak kiralayana ski-pass indirimi de yapıyorlar ama kapısında kuyruk olabiliyor.

Gondola binmek için ski-pass almış olmanız gerektiğinden, gondoldan önce bir de kasa kuyruğu beklemek istemezseniz, gondola çok uzak olmayan, otoparkın arkasındaki Aldo marketin sırasında kalan MPM Guinness Hotel‘in resepsiyonundan da alabilirsiniz. Her şeyi halledip de gondolun başına geldiyseniz artık sıra bekleme zamanı gelmiştir.

Bu kuyruğun daha uzun olduğundan bahsedenler çok. Sabah 8:45’de geldiğimiz halde kuyruk çoktan oluşmuştu ve bu noktadan gondola binmek 25 dakika kadar sürdü. Binanın girişinde kayak okulunun ofisi var. Fiyatlar ve diğer bir çok bilgi için şuradaki siteyi ziyaret edebilirsiniz.

Epey bekledikten sonra binanın girişine gelince, bizden 3-4 gün önce dünya kayak şampiyonasının bir ayağının burada yapılmış olduğunu farkediyoruz.

Binaya girince önünüze bir merdiven çıkıyor ve binanın diğer tarafından gelen kuyrukla birleşerek merdiveni tırmanıyorsunuz.

Buraya kadar geldikten sonra sıra hızlanıyor ve sonunda gondolun önüne geliyorsunuz. Yukarıda turnikeden geçince gelen gondolların başında biraz saçma bir dağınıklıkla karşılaşıyorsunuz. Her gondol 8 kişi alacak büyüklükte ama biz 6 kişiden fazla binen görmedik. Gondolun dışına kayakları koymak için bir cep yapılmış, gondol hafifçe hareket ederken kayakları dışarı bırakıp içine oturuyorsunuz. Sıra dağılmış olduğundan biraz itiş kakış oluyor ama sonuçta herkes bir gondola biniyor.

Gondol ile yukarı çıkarken çok muhteşem bir manzara beklemeyin. Diğer yandan bazen yavaşlayıp yukarıya ve aşağıya epey sallanarak insanı biraz huzursuz etmiyor değil. Sonuçta dağın tepesinde bir tele asılı duruyorsunuz. Hem o kadar kuyruk bekleyip hem de yaklaşık yirmi dakika boyunca gondolda oturup sallanmak çok hoş değil.

Etrafta da görülecek çok şey yok, ki zaten tüm gün dağın tepesinden manzaraya doyacaksınız. Gondol önce Chalin Valog denen 1.460 metredeki ara istasyonda yavaşlıyor. Kapılar açılıyor ve isteyen iniyor, aradan binmek isteyen de biniyor. Sonra devam edip 1.635 metredeki Bunderishka Polyana’ya varıyor. Kuyruk vs derken toplam bir saate varan bir süre sonunda gondoldan çıkınca artık bir kayak merkezine geldiğinizi anlıyorsunuz.

Diğer yandan, gondolun hemen çıkışında dağa araçlarıyla, taksiyle, ya da servislerle çıkanlar için bir kasa daha bulunuyor. Aklınızda bulunsun.

Bu kadar uğraşıp yukarıya vardık, hadi kaymaya başlayalım.

Bansko’da pistler

Bansko’da pistleri anlatmaya başlamadan önce çok faydalı olan cep telefonu uygulamasından bahsedelim. Android için şuradan, iPhone için şuradan indirebileceğiniz ücretsiz uygulama ile hem şahane bir pist haritasına sahip oluyorsunuz, hem de gerektiğinde  dağın tam olarak neresinde olduğunuzu hızlıca görebiliyorsunuz. Çok pist var ve öğrenmek zaman alıyor, o nedenle indirmenizi tavsiye ederiz. Dağdaki önemli bölgeleri aşağıdaki haritada sarı ile işaretledik. Görselin aslı da şurada.

Gondoldan ilk inilen Bunderishka’dan zirveye çıkıp Shiligarnika’ya inebilir, oradan tekrar çıkıp tekrar başa dönebilirsiniz. Bu görünen pistler oldukça uzunlar. Şuradan şuraya kaydık demek çok makul değil ama bir kaç fotoğraf paylaşalım. Önce Bunderishka’dan yukarıya çıkarken liftten görünümünü gösterelim.

Fotoğrafta liftin solunda görünen kısım Kids Run diye adlandırılmış, acemiler için tasarlanmış az eğimli bir alan. Yürüyen bantla yukarıya çıkılabiliyor ve sanki kart basmadan çıkılabiliyordu. Girmediğimiz için emin değiliz ama iki sefer baktık, giriş serbest gibiydi. Banderitza 1 liftinden inip Banderitza 2 liftine binmeden önce aşağısı şöyle görünüyor.

Düz aşağıya inen pist 9, sağa giden de 4 numara. İkinci lift ile zirveye çıkınca 2.600 metrede hava epey soğuyor. Tam karşıda dağın en yüksek noktası görünüyor.

Zirveden aşağıya doğru büyük bir pano ve üzerinde sağa ve sola hangi pistlerin indiğini gösteren numaralar bulunuyor. Tüm pistlerde her zaman pist numaralarının en iyi şekilde gösterilmiş olduğunu da bu fırsatla belirtelim.

Zirveden manzara muhteşem. Hele bir de hava açıksa kaymayı bırakıp sağa sola dalabilirsiniz.

Zirveden inerken geniş ve rahat pistler bitmesin istiyorsunuz. Aşağıda 4 numaralı pistten bir görüntü var. Uzun mu uzun.

Aşağıda görülen bölge Shiligarnika. Buraya yaklaştıkça bir iki pist birleşiyor ve haliyle trafik de çoğalıyor. Aşağıda 1, 4 ve 5 numaralı pistlerin kesişim noktası görülüyor.

Tam bu noktada 180 isminde bir kafe bulunuyor. Gün ortasına doğru epey kalabalıklaşıyor ve önüne bırakılan kayaklar biraz pistlere de sarkıyor.

Devam edince Shiligarnika’ya varmış oluyorsunuz. Bu bölge gondol çıkış noktasından sonra en kalabalık bölge.

Buradan yukarıya çıkan iki farklı lift bulunuyor. Birisi yeni yapılmış olan Todorka lifti. Direk zirveye çıkıyor. 6 koltuklu bu lifte binerken herkesi otomatik hizaya sokan yürüyen bant ilk seferde değişik geliyor. Sizi alıp tam koltuğun önüne bırakıyor.

Shiligarnika’daki kafelerde öğle yemeği yiyebilirsiniz. Dağda self servis yiyebileceğiniz tek yer burada. Diğer noktalarda oturup servis beklemek zorundasınız, tabi yer bulabilirseniz. Fiyatlar elbette normalden çok pahalı. Aşağıdaki fotoğrafta fiyatları görebilirsiniz.

Etraf epey renkli ve özellikle kalabalık bir ekipseniz bu bölgeden çok keyif alabilirsiniz.

Burada dinlenirken yukarıdan inen pistlerin görüntüsü de insanı bir an önce kaymaya dönmeye teşvik ediyor. Karşıdaki lift Todorka. Direk zirveye çıktığı da görünüyor.

Buradan yukarı çıkmak yerine 1 numaralı piste devam ederek tekrar Bunderishka Polyana’ya da inebilirsiniz. Az eğimli devam ediyor ve dağın en kalabalık pisti muhtemelen burası.

Buradan tekrar zirveye çıkmaktansa ilk lift olan Kolarski’ye atlayıp 1 numaralı pistin üstüne çıkabilirsiniz. Burada Umbrella Bar’ın olduğu noktada sağdan inen 9 numaralı zor pistin girişindeki uyarıya dikkat etmek lazım. Burası kayak yarışmalarının yapıldığı ünlü Tomba pisti.

Burada soldan tekrar Shiligarnika’ya inip bu sefer Shiligarnik liftiyle dağın sol tarafına geçip biraz da o tarafı görmekte fayda var. İlk çıkıştan sonra Plato liftine atlayıp dağın en geniş pistleri olan 3 ve 11 numaralar arasından dağdan kayarak inenleri izleyerek tekrar zirveye çıkmak çok keyifli.

Bu sefer 3 veya 11’den aşağı inip peşine 10 numara, sonra Shiligarnika’ya varmak üzereyken sağdan 12 numaraya kayıp en uzun lift olan Mosta liftine kadar inebilirsiniz. Buradan aşağıya Chalin Valog’a devam da edilebiliyor. Mosta liftiyle çıkarken aşağıda 10 numaralı pist şöyle görünüyor.

Tekrar zirveye çıkıp aynı rotadan aşağıya inerken artık kalabalıktan pistlerin biraz bozulduğunu da farkediyorsunuz. Özellikle yoğun pistlerde kar birikintileri yorgun bacakları epey zorluyor. Aşağıda 10 numaradan bir görüntü var.

Epey karışık oldu ama bu kadar çok pistten bahsetmek de pek kolay değil. Mertebe olsun diye şunu söyleyelim, zirveden sırasıyla 11, 10, 12, 2 yolu ve 15 numaralı pistler üzerinden Chalin Valog’un en altına kadar dinlene dinlene kaymak ortalama bir kayakçı için yaklaşık bir saat sürüyor. Çok keyifli ve tekrar gondola binip Polyana’ya çıkarak başa dönmek mümkün. En son da Bunderishka Polyana’dan 1 numaralı kayak yolundan kayarak yarım saatte şehre yani otoparka kadar inilebiliyor. Bu son yarım saat bir nevi cila oluyor. Hem rahat bir eğimi var hem de gondola binip aşağıya inmekten daha zevkli.

Otopark parasını ödediğiniz makinanın yanındaki diğer makinadan işi bitmişse ski-pass kartınızı iade edip 5 levanızı iade alabileceğinizi de unutmayın.

Bansko kenti

Dağın eteğine kurulmuş olan kenti dağdan inen ırmak ikiye bölüyor. Gondol çevresinde ünlü Happy End Bar gibi eğlenceli mekanlar toplanmış. Gondoldan eski kente inen ve yayalara ayrılmış Pirin sokağı üzerinde de bir çok restoran, yani Mexaha, yani Meyhane bulunuyor.

Burada kentin eski ruhunu hissedebilmek için ara sokaklara girmenizi tavsiye ederiz. Yüksek duvarlarıyla geleneksel Bulgar mimarisini görebilirsiniz.

Özetle, Bansko hem kısa bir kaçamak hem de keyifli bir kayak için İstanbul’a yakın sayılabilecek bir mesafede. Gitmeye ve görmeye değeceğinden emin olabilirsiniz.

Gürkan, Mart 2018

Doğu Ekspresi

Misafir yazarımız Mesut, ne gördüğünü anlatıyor.

Son zamanlarda çok popüler olan Doğu Ekspresi gezisini bir de ben yapayım dedim. Uzun uğraşlar sonunda Ankara – Kars tren biletini alabildim. Yol üstünde göreceğim manzaraları ve  duraklarda yiyeceğim lezzetli yemekleri düşünerek yola koyuldum. Daha önce İstanbul üzerinden yapılan seferler Haydarpaşa’nın kapanması nedeniyle artık Ankara’dan yapılıyor, bu nedenle önce Ankara’ya ulaşmamız gerekiyor. Yüksek hızlı tren ile Pendik’ten Ankara’ya yaklaşık 4 saat 30 dakikada varıyorsunuz.

Ankara garına iner inmez 24 saatlik yolcuğum için yanıma alacağım kitap, yiyecek ve içecekler için alışverişe koyuldum. Garın içinde ihtiyaçları bulabileceğiniz imkanlar mevcut. Saat 18:00 olduğunda trenin düdüğünün ötmesi ile uzun Kars yolcuğum başladı. Kalmış olduğum kompartman yataklı olduğu olduğu için oldukça rahat bir yolculuk geçirdim. Kompartmanın içi tahminimden çok sıcaktı ama ısı ayarı ile oynanabiliyor.

Daha önce de tren yolcuğu yaptığımdan sıkılmamak için yanıma laptopumu almıştım ve izlemek için birkaç dizi film indirmiştim. Dediğim gibi kış seyahatlerinde trenin içi çok sıcak olabileceğinden yanınıza tişört almanız iyi olacaktır. Eğer hayatınızda hiç tren yolculuğu yapmadıysanız en az bir kere denemenizi tavsiye ederim. Tren yavaş yavaş hareket ederken ben de yataklı kompartmanımı süslemeye başladım. Trende sizin gibi bu anıyı paylaşan ve odalarını süsleyen insanlar göreceksiniz. Odamı süsledikten sonra uykuya daldım ve sabah gözlerimi açtığımda bembeyaz kar manzarasına uyandım.

Geç kalksanız da sorun olmaz çünkü bu manzarayı 12 saat boyunca izleyebilir ve yeterince fotoğraf çekebilirsiniz. Bizim seyahatimizde tren rötar yaptığı için Kars’a normal varış saatinden 4 saat geç ulaştık. Kars’ta kaldığım Özyurtlar Pansiyon gara 200 metre uzaklıkta olduğu için benim için ulaşması oldukça kolay oldu.

Kars için benim gibi 3 gün ayırdıysanız ilk gün Ani harabeleri ve Çıldır gölü turu yapabilirsiniz. Fevzioğlu turizmin her gün 08:30’da kalkan turu var, önceden rezervasyon yapılabiliyor ve ücreti ben gittiğimde kişi başı 40 TL idi. Gezi saat 16:30 gibi bitiyor. Dönüşte Kale altında (Kars Kalesi) sizi bıraktığından kaleyi de gezebilirsiniz.

İkinci gün Cengiz Turizm ile sabah erkenden Erzurum’a gidip gezebilirsiniz. Erzurum’da görülecek yerler merkeze yürüme mesafesinde ve Kongre Merkezine gitmeyi unutmayın. Her saat başı araç var diye biliyorum. Erzurum’dan dönüşte 17:00 arabasıyla dönebilirsiniz, yol yaklaşık 3 saat sürüyor.

Üçüncü gün ise Sarıkamış’a gidebilirsiniz. Sabah 8’de Doğu ekspresi ile 1 saatte gidebileceğiniz gibi yine Cengiz Turizm ile de gidebilirsiniz. Bu sayede Sarıkamış’ı da gezme fırsatı yakalamış olursunuz.

Akşamları için Pushkin Restoran’dan yer ayırtırsanız kafkas gecesi oluyor ve meşhur yöresel yemeklerini tatma fırsatı yakalarsınız. Giderseniz mutlaka pushkin çorbasını (8 TL) ve pitisini (35 TL) deneyin, çok lezzetli bir restoran ve fiyatlar makul. Kars’a gitmişken kaz yemek isteyebilirsiniz ama fiyatı her yerde çok şişirilmiş geldi bana. Hediyelik eşya için de yine merkezde Mandıracı ve Zavotlar diye iki dükkanı tercih edebilirsiniz. Peynir ve bal alınabilir.

Kars’a giderken yaşayacağınız uzun tren yolculuğu kadar Kars’ta göreceklerinizden de etkileneceğiniz bu yolculuğa uygun bir mevsimde gitmenizi tavsiye ederim.

Mesut Savaş, Ocak 2018

Filibe

Sadece 450 kilometre uzakta. İstanbul’dan Ankara’ya gider gibi Filibe’ye gidebilirsiniz. Sınır geçişi olmasa kendinizi Türkiye’de bile hissedebileceğiniz kadar yakında olan bu şehire Sofya‘dan dönerken uğramıştık. Sofya yazımızda da anlattığımız gibi Bulgaristan’a arabayla gitmek için Kapıkule sınır kapısını kullanmanız gerekiyor. (Arabayla yurtdışına nasıl çıkabileceğinizi de şuradaki yazıdan detaylı bir şekilde öğrenebilirsiniz.) Sofya dönüşünde 2-3 saat geçirebildiğimiz Filibe’ye daha sonra hafta sonu için tekrar gittik. Bu iki gezide gördüklerimizi aşağıda bulabilirsiniz.

Öncelik şehrin tam göbeğinde bulunan Cuma Camii’nde. 1364 yılında 1.Murad tarafından yaptırılmış olan cami hala kullanılıyor ve çok iyi durumda.

Caminin altında müftülük bulunuyor. Her iki cephesinin de şehrin alışveriş caddesinde çok önemli bir yeri var.

Caminin içi ise bir başka güzel. Bilirsiniz camilerin pek süsü olmaz, bu cami de aslında oldukça yeni durumda görünüyor ama sol arkadaki şahane ahşap işçiliği gibi gizli detayları var.

Caminin üzerinde bulunduğu cadde araç trafiğine kapalı. Camiden çıkıp yukarıya döndüğünüzde antik stadyum ile karşılaşıyorsunuz. Bu yapı 1923 yılında keşfedilmiş ve büyük kısmı binaların altında. Küçük bir kısmı restore edilebilmiş ve gezilebiliyor. Zamanında 30 bin kişi alabilen bir yapıymış.

Caddenin yukarısında büyük mağazalar var. Bu tarafta cadde daha geniş ve nispeten daha sakin.

Stadyumdan aşağıya, şehrin ortasından geçen Meriç nehrine doğru giden tarafta ise daha küçük mağazalar var ve burası daha kalabalık.

Bu bölgeden eski şehre doğru giden sokaklar kafeler ve barlarla dolu. Oldukça canlı bir bölge ve geçerken uğrayanlar için kapasitesi az olsa da bir iki otopark bulunuyor. Az sonra anlatacağımız eski şehire girmeden arada kalan bölgedeki binaların pek bir özelliği olmadığından bazı süslemeler yapılmış.

Bu tarafta bir ara sokakta aşağıdaki güzel kiliseyle de karşılaştık. Filibe’nin tipik yapılarından farklı olduğu için paylaşmak istedik.

Gelelim eski şehire. Filibe’nin bu bölgesi gerçekten inanılmaz. Bir tepeyi kapsayan bu bölgeye araç girmiyor ve her taraf güzel yapılarla dolu.

Alışkın olduğumuz Osmanlı evlerinin mimarisine sahip olan evlerin neredeyse tümü çok iyi durumda.

Tepeye doğru çıktığınızda bu sefer başka bir antik sürpriz ile karşılaşıyorsunuz. Ülkemizden epey aşina olduğumuz antik tiyatrolardan birisi tam tepenin yamacına kurulmuş ve bu coğrafyada bu güzel yapıyla karşılaşmak insanı şaşırtıyor.

Günümüzde festivaller ve özel gösteriler için kullanılan tiyatro bilet alınarak gezilebiliyor, kişi başı da 5 leva ücreti var. Tiyatrodan ileriye devam ettiğinizde eski evler daha da tanıdıklaşıyor.

Dar sokaklarda yürümek ve etraftaki güzel yapıları izlemek çok keyifli.

Sokaklardan birisi antikacılarla dolu. Biz bu işlerden pek anlamayız ama ilginç parçalar vardı ve mağazaları gezmek eğlenceliydi.

Sokaklarda dolaşırken bir kilisenin içini gezmeye girdiğimizde, bir bebeğin vaftiz törenine de denk geldik. Filmlerde görmüşlüğümüz vardı ama gerçeği oldukça ilginçmiş. En ilginç kısmı da aşağıda.

Sokaklarda kemerli geçitler de var. Belki bu geçitlerin üstünden evler arasında geçiliyordur.

Bu bölgenin en ünlü noktalarından birisi de aşağıda gördüğünüz güzel cumbalı kısımmış. Evlenenler bu noktada poz verirlermiş. Öyle duyduk, görmedik.

Bu noktanın hemen yanında ünlü Etnoğrafya Müzesi bulunuyor. Şahane bir bahçesi olan yapının kendisi bir başka güzel.

Ahşap olan binanın detayları yakından daha da etkileyici. Bu kadar iyi korunabilmiş olması ve hala kullanılması çok sevindirici.

Müze girişi ücreti 6 leva. Biz zamanımız olmadığından gezemedik ama kapıdan bir fotoğraf çekiverdik. Çok güzel olduğu her halinden belli.

Müzenin bahçesinde sergilenen bir kapının önündeki tanıtım yazısının içinde kervansaraydan cumaya kadar ne çok Türkçe kelimenin bulunduğunu görmek ilginçti. Siz de aşağıda okuyabilirsiniz.

Müzenin sokağından yukarıya devam ettiğinizde Nöbettepe denen antik bölgeye varıyorsunuz. Açıkcası buranın restore edilir gibi bir hali yok ama güzel bir Filibe manzarasına sahip.

Burayı da gördükten sonra tepeden inerken gördüğümüz ve bizim Büyükada evlerine benzeyen aşağıdaki yapıyı da paylaşarak Filibe notlarını bitirelim.

Filibe’yi biz çok sevdik. Gezilecek yerleri bir arada olan, çok güzel kafe ve restoranları olan, bir çok yerde Türk kültürünün izleri bulunan keyifli bir şehir. Biz yaz sıcağında gittiğimiz için epey yorulduk ama bahar aylarında ve hatta kışın daha da güzel olabilir.

Sofya’dan dönerken Filibe’yi gezdiğimiz gibi, ikinci gidişimizde Filibe’den dönerken de yol üzerinde olan Asen Kalesi’ni gezdik. Filibe’ye çok yakın olan Asenovgrad kentinin arkasındaki dağlarda bulunan bu kale de oldukça ilginçti.

Yeşillikler içinde, dağın dik bir yamacına kurulmuş olan kalenin ziyaretçisi de epey boldu. 3 leva ücretle gezilen kalenin içinde pek eşya yok ama yine de enteresan.

Zamanınız varsa uğramaya değecek olan bu yapıyı da ziyaret etmenizi öneririz. Bizim gibi otoyoldan gitmeyi sevmeyenlerdenseniz yolunuzu da fazla uzatmayacaktır. Kaleye çıkan dağ yolunun üzerindeki çeşmeden su içmeyi ve varsa yanınızdaki boş şişeleri doldurmayı da unutmayın.

Gürkan, Temmuz 2018

Sofya

23 Nisan’da kısa bir tatil bulunca yakın bir yere kaçsak dedik ve ne zamandır aklımızda olan Sofya’ya gitmeye karar verdik. Soğuk bir şehir bulmayı beklerken sıcacık ve yemyeşil bir şehirle karşılaştık. Çok sevdik ve İstanbul’dan rahatça gidebileceğiniz bu şehri size de anlatmak istedik. Bizi bilen bilir, yine kendi aracımızla gittik. Yurtdışına arabayla çıkma konusundan daha önce çok bahsettik, siz yine de yukarıdaki arama kutusundan bulamazsanız şuradan okuyabilirsiniz. Bunu da söyledikten sonra daha önce bahsetmediğimiz Kapıkule sınır kapısından başlayalım.

Ülkemizin en büyük sınır kapılarından olan ve Avrupa’ya ana çıkış yolu olan Kapıkule’den oldukça sakin bir günde çıktık. TEM’den Edirne’ye vardıktan sonra düz devam ederek 20 km sonra sınıra varıyorsunuz. Bizim için rahat bir geçişti ancak son 15 km boyunca bekleyen TIR’lar için durum pek rahat olmasa gerek. Şurada bununla ilgili de kısa bir yorum yaptık. Kapıkule’de yeşil sigorta yaptırabiliyorsunuz ve yurtdışı çıkış pulu alabiliyorsunuz. Kocaman da bir duty free mevcut.

Bulgaristan tarafındaki kapının adı ise Kapitan Andreevo. Oldukça büyük bir kapı. Yunanistan’ın kapısından sonra burası gerçekten çok modern geliyor. Bulgar tarafında duty free mağazası yok, zaten pek gerek de yok, marketler yeterince ucuz.

Bulgaristan’da yol kullanım ücreti için herkes gibi arabanıza bir Vinetka almanız gerekiyor. Bununla ilgili bilgileri Nessebar yazımızda bulabilirsiniz, bir haftalık otomobil etiketi güncelde 15 leva. Hem etiket almak, hem de öğle yemeği yemek için kapıdan sonra otoyola devam etmeyip en yakın kent olan Svilengrad’a girdik. Burada çok memnun kaldığımız yeşillikler içinde bir restoran bulduk. Adı Parka ve basit bir aramayla rahatlıkla bulabilirsiniz. Tavsiye ederiz, öyle ki dönüşte yine geldik ve hatta sırf burası yüzünden bu kente aramızda artık Sevilengrad diyoruz.

Dolar bozduracaksanız Svilengrad’da Sofya’dan daha iyi fiyata bozduklarını da not düşelim. Yemek sonrası otoyola çıkarak yaklaşık 3 saatte Sofya’ya vardık. Bizim gibi sınırda şansınız yaver giderse İstanbul’dan çıkıp 6-7 saatte Sofya’ya varabilirsiniz. Sofya’da Samuil Apartment isimli küçük bir evde kaldık. Şehrin tam merkezinde bulunan bu evde çok rahat ettik. Eskice bir binada ama evin içi çok iyi durumda ve civarda iki tane büyük otopark var. Bulgaristan’da arabanızı gece sokakta bırakmamanız önemli çünkü özellikle Türk plakalı araçlara karşı bir hırsızlık eğilimi olduğu söyleniyor. Tek dairelik bir tesis ama yer bulabilirseniz tavsiye ederiz. Apartmanın sokaktan girişi aşağıda.

Eve akşam üzeri vardığımızdan eşyalarımızı bırakıp dışarıya çıktık. Binanın 50 m yanındaki trafiğe kapalı olan Pirotska sokağına çıktık.

Sakin bir sokak ve üzerinde birçok mağaza bulunuyor. Sokağın başındaki caddeye yaklaştığımızda solda Sofya merkez sabit pazarı binasını gördük. İçini dolaştık, oldukça ferah bir yapı ancak düşündüğümüz kadar kalabalık değildi.

Dışarı çıktığımızda ana cadde üzerinde Sofya’daki Osmanlı izlerinin en güzeli olan Banyabaşı Camii ile karşılaştık. İleride anlatacağımız görkemli kiliselerin yanında bu caminin ağırbaşlı bir güzelliği var.

Caminin üzerinde bulunduğu cadde Sofya’nın tipik bir bulvarı gibiydi. Troleybüsü, büyük binaları, indirim mağazaları, kebapçısı, ara sokakta arap mahallesi, yan tarafta Sinagogu ile burası şehrin yerli yaşamını ifade eden bir bölge gibi geldi bize.

Caddede biraz yürüdükten sonra eve arka sokaklardan dönmeye karar verdik ve karşımıza Zhenski Pazar ya da diğer adıyla kadınlar pazarı çıktı.

Eskiden Banyabaşı caminin önündeki meydanda kurulan bu pazar oradaki antik kazılar başlayınca buraya taşınmış ve sabit hale gelmiş. Kadınlar pazarı da denen markette her gün taze sebze ve diğer yiyecekler satılıyor.

Açıkcası satılan ürünler çok ilginç değiller ancak hoş bir atmosferi var. Yeterince zamanınız varsa uğrayabilirsiniz veya bizim gibi evde kalıyorsanız kahvaltı için taze sebze almaya gelebilirsiniz. Bize değişik gelen bir yiyecek ise aşağıda gördüğünüz kızarmış balıklar. Çerez niyetine yenen bu balıkların en çok tercih edileni en sağda gördüğünüz ve tsatsa diye okunan hamsiymiş.

Böylece akşam oldu ve biz de şehrin bu eski bölgesini gezmeyi tamamlamış olduk. Sofya’nın asıl turistik yerlerine de ertesi gün gittik. Anlatmaya başlamadan önce rotamızı kısaca aşağıdaki haritada özetleyelim.

Gezimize şehrin en alçak gönüllü kiliselerinden olan Sveta Nedelya’dan başladık. Pazar sabahı olduğundan içeride kalabalık bir ayin vardı.

Bu kilise şehrin en ünlü bulvarı olan Vitosha bulvarının başlangıcında. İsmini Sofya’nın sırtını dayadığı büyük Vitosha dağından alan bu bulvardan dönüşte geçeceğiz, şimdilik dağa doğru baktığınızdaki görünüşünü gösterip yolumuza devam edelim. Karşıdaki zirvesinde kar olan büyük dağ Vitosha.

Kilisenin hemen yanındaki sokağa devam edince binalarla çevrilmiş olan ünlü Rotunda St. George ile karşılaşıyorsunuz. Sofya’daki en eski yapı olduğu söylenen yapının etrafındaki binalar pek sevimli değil ama bir köşesinin devlet başkanlığı olması verilen önemi gösteriyor.

Binaların arasından geçip diğer tarafa çıktık ve az ileride sağda şahane bir parkla karşılaştık. Sofya Şehir Bahçesi adındaki bu park çok güzeldi. Zaten Sofya çok yeşil bir şehir ve neredeyse her yerde güzel parklar var.

Parkın içinde pazar gezmesine çıkan aileler ve canlı müzik yapan bir grup vardı. Etrafta çocuklar dans ediyordu. Hatırladıkça insanın tekrar gidesi geliyor. Bahçenin bir kenarında da Bulgar Milli Tiyatrosu binası var.

Bu güzel yapı bir buluşma noktası olmuş. Önündeki havuz ve bahsettiğimiz güzel bahçenin kenarındaki kafelerde oturan aileler ve etrafta oynayan çocuklar unutulmaz.

Buradan çıkınca ana cadde üstündeki adını çok duyduğumuz Ulusal Doğa Tarihi Müzesi’ne girdik. Açıkcası bahçelerde gezerken müzeye girmek zor geliyor ama bu müze çok enteresan. Kuşlar, balıklar, ayılar, aslanlar, geyikler ve hatta penguenler derken neredeyse tüm vahşi hayvanlar doldurulmuş halde sergileniyor. Zaman yaratıp ziyaret etmenizi tavsiye ederiz. Özellikle yanınızda çocuğunuz varsa emin olun hayvanat bahçesinden daha güzel.

Müzeden çıkınca az ilerideki Sveti Nikolay kilisesinin önüne çıktık. Rus kilisesi de denen bu yapı diğer kiliselerden çok farklı.

Buradan az ileride soldaki tepenin üstünde ise Sofya’nın en ünlü katedrali olan Alexander Nevski Katedrali bulunuyor.

Dışarıdan oldukça ihtişamlı görünen katedralin içi o kadar etkileyici değil. Güzel bir yapı ama alıştığımız aşırı ihtişamlı katedraller gibi değil ve ortada oturacak banklar yerine açık bir alan var. Girişte fotoğraf çekmek için 10 leva ödemeniz gerekiyor gibi bir not vardı ama kimsenin para verdiğini görmedim.

1904’e inşaatına başlanan yapı 1916’da tamamlanmış ve 1924’de kullanıma açılmış. Asıl güzelliği yan taraftan belli olan yapıyı çok sayıda turist ziyaret ediyor.

Buradan da çıkınca biraz yorulmuş gibiydik ama şehrin en büyük parkı olan Borisova parkına çok da uzak olmadığımızı görünce o tarafa gitmeye karar verdik.

Yukarıda gördüğünüz güzel caddeden yürüyerek parka doğru giderken yol üzerindeki bir başka küçük parkın önünde uzun bir kuyrukla karşılaştık. Nedir diye merakla baktığımızda insanların ellerinde biriktirdikleri pet şişeleri geri dönüşüme getirdiklerini anladık.

Bu uzun kuyruğu bekleyenler ellerindeki pet şişeleri görevlilere tarttırıyorlar ve aldıkları fişlerle yandaki çadırdan ücretsiz kitap alıyorlardı. Kitap almak için bu kadar çabaya giren herkese hayran hayran bakarak yolumuza devam ettik ve Kartal Köprüsü’ne geldik.

Şehrin eski giriş kapılarından biri olan bu köprü Bulgar özgürlük tarihinde önemli bir role sahipmiş. Köprüden hemen sonra da Borisova parkına geldik.

O kadar büyük bir park ki Sofya haritasında ciddi bir yer kaplıyor ve içinde iki tane stadyum var. Parkın içindeki çocuk parkı dev gibi ve aynı oyuncaklardan 4-5 set bulunuyor. Etraf oynayan çocuklar ve onları izleyen ebeveynlerle dolu. Oldukça renkli bir alan.

Parktaki sayısız ağacın altında dolaşmak çok keyifli. Aşağıdaki ağaç da bu güzelliklerden birisi.

Parktan çıkınca çok da uzakta olmayan Vitosha Bulvarına gittik. Birçok kafe, restoran ve mağazayla dolu olan bu bulvar için Sofya’nın en güzel caddesi diyorlar.

Bulvar epey uzun ve araç trafiğine kapalı. Oldukça yeşil olan yolun sonunda ise güne başlangıç noktamız olan Sveta Nedelya kilisesi bulunuyor.

Böylece yaya şehir turumuzu tamamlamış olduk. Öğlende bulvarın arka sokağında Made in Home isimli bir yerde de öyle bir yemek yedik ki sormayın gitsin, tek kelimeyle muhteşemdi.

Yorgunluğumuzu atmak için eve dönüp biraz dinlendikten sonra arabamıza atlayıp Vitosha dağı eteklerindeki UNESCO Dünya Mirası listesinde bulunan Boyana kilisesini görmeye gittik. 11. yüzyıldan kalma kısımları da olan bu kiliseyi maalesef gezemedik çünkü saat geç olmuştu. Sadece bahçesinin etrafından dolaşıp bir fotoğrafını çekebildik. Vitosha eteklerinde de biraz dolaştık, zamanımız kalmadığı için tepeye çıkamadık ama aşağıda bile yeterince yeşillik gördük.

Geniş bulvarları, büyük parkları, güzel kiliseleri ve bol yeşilliği olan Sofya, özellikle çocuklu aileler için zevkle zaman geçirilecek bir şehir. Küçük bir kaçamak için ideal mesafede ve güzellikte.

Ceren, Nisan 2018

Roma

Roma büyük bir şehir. Gezecek çok yer var. Bu nedenle geniş zamanınız yoksa göreceğiniz yerleri iyi seçmeniz lazım. Perşembe gidip pazar döndüğümüz ve Roma’da iki tam gün geçirdiğimiz seyahatimizi anlatalım, belki size de faydası olur.

Roma’nın iki havaalanı var ancak Türk Hava Yolları Fumicino’daki Leonardo da Vinci Havaalanına uçuyor. Havaalanından şehir merkezine giden en hızlı aracın adı Leonardo Express. Kişi başı 14 € ödeyerek bindiğiniz bu trenle Roma’nın merkez tren istasyonu olan Termini’ye yarım saatte varabiliyorsunuz.

Daha ekonomik olup daha uzun süren yöntemler de bulunuyor ama en pratik olanı bu. Konakladığımız Foscolo al 24 isimli daire de Termini’ye yakın olduğundan bizim için en uygun çözüm oldu. Ev sahibimiz ile Termini çıkışında buluşup yürüyerek yakındaki Piazza Vittorio civarındaki sakin bir sokakta bulunan dairemize ulaştık.

Bir oda bir salon olan ve konakladığımız sürece çok rahat ettiğimiz bu dairenin bulunduğu bölge turistik olmayan, yerel halkın yaşadığı bir mahalle. Etrafta bir çok büyük market ve restoran bulunuyor. Turistik olmayan bölgelerde restoranların akşam 7’den önce açılmadığını bilmenizde fayda var.

Ertesi sabah Roma’yı gezmeye önce eve en yakında bulunan Kolezyum’dan başlamak için evden çıkıp arka sokaklara daldık.

Sessiz sakin sokaklardaki bakımlı evlerin arasında yürüyerek Kolezyum’un karşısında bulunan Parco del Colle Oppio isimli büyük parkın içinden geçtik ve Kolezyum karşımızda belirdi.

İşte bu andan itibaren turist kalabalığının içine girdik. Kalabalık Kolezyum’un heybeti ile birleşince Roma’ya geldiğimizi anladık.

Kolezyum’un içine girilebiliyor ama uzun bir kuyruk beklemek gerekiyor. Biz bu seyahatimizde uzun bekleme sürelerine zaman harcamamaya karar vermiş olduğumuzdan bu zahmete girmeyip dışarıdan bakmakla yetindik.

Bu büyük yapı Roma’yı Roma yapan antik kent bölgesinin de başlangıcı aslında. Hemen önünde İstanbul’un yani Konstantinopolis’in kurucusu olan Konstantin’in adına dikilmiş olan Konstantin Takı bulunuyor.

Tarihin hep en güçlü kenti olmuş olan Roma’nın İstanbul ile ortak paydalarını görmek oldukça keyifli. Ancak Roma’nın asıl tarihi neredeyse Efes Antik Kenti gibi büyük bir antik kenti içinde barındırması. İşte Roma Forumu adı verilen bu bölgenin girişi de tam buradan.

Fotoğraftan zor anlaşılıyor ama buranın da girişi oldukça kalabalık. Forum’u aynı anda gezebilecek kişi sayısı güvenlik nedeniyle sınırlandığı için burayı gezmek için de bir miktar kuyruk beklemek gerekiyor. Biz bölgeye girmeyip yolumuza devam ederken Kolezyum’dan Venedik Meydanı’na devam eden ve Mussolini tarafından açılan İmparator Yolu’ndan geçtik ve Forum’un neye benzediğini uzaktan da olsa gördük.

Bu noktada İmparator Yolu ile ilgili öğrendiğimiz bir bilgiyi de paylaşalım. İngilizce bilenlerin şuradaki linkten okuyabilecekleri makaleye göre Mussolini, Roma’nın ortasına bu bulvarı açarken antik şehirin en yoğun bölgesinde bulunan çok sayıda binayı, beş kiliseyi ve bir çok imparatorluk forumunun %80’ini yıkmış.

Yine de Forum’un kalıntıları çok etkileyici. Yolun devamında geldiğimiz Venedik Meydanı’nın bir köşesini muhteşem Vittorio Emanuele Abidesi kaplıyor.

Artık iyice kalabalıklaşan sokaklardan Pantheon’a doğru yürürken Roma’nın bu kadar sevilmesine neden olan sokaklardan geçmeye başladık.

Pantheon’a gelmeden sokakların birinde sade güzelliği ile Minerva Bazilikası ile karşılaştık. Diğer turistik yerlerin yanında çok adı geçmese de zamanınız varsa bir uğrayın bizce.

Pantheon’un hep ön tarafı bilinir ama arkası da çok güzeldir. Yanındaki sokaktan geldiğimiz için önce arka tarafıyla karşılaştık.

Sonrasında ortasında Pantheon çeşmesi bulunan meydana çıktık. Burası neredeyse turistler için bir dinlenme noktası olmuş.

Karşılarında muhteşem Pantheon anıtı varken meydanda kahvesini içenlerin yanısıra buranın bir buluşma noktası da olduğu pek belli.

Önü, arkası derken, Pantheon’un asıl etkileyici kısmı olan içinden de bir görüntü paylaşalım. Pantheon’un içini gezmek için de kısa bir kuyruk beklemek gerekiyor ve aklınızda olsun giriş ücreti yok.

Pentheon’dan çıkınca biraz dinlenmek ve bir şeyler yemek için yakındaki Navona Meydanı’na geçtik. Bize göre Roma’nın en etkileyici meydanı olan bu meydan, çok kalabalık olsa da büyüklüğü nedeniyle sakin hissettiriyor.

Buraya kadar gelince devam edip Vatikan’ı görmeye karar verdik. Navona Meydanı’ndan Tiber Nehrine giden sokaklar daha da güzelleşmeye başladı.

Sonunda Tiber’e geldiğimizde nehirin üstünden geçen Sant’Angelo köprüsüne varmış olduk. Tam karşısında ihtişamlı Sant’Angelo kalesi ile bu köprü gerçekten çok etkileyici.

Köprüden geçerken sol tarafta uzakta Vatikan’ın sembolü olan San Pietro Bazilikası’nın kubbesi görünüyor.

Tiber’in karşısına geçtikten sonra sola doğru Vatikan’a giden geniş bulvarı takip ederek Papa’nın evine doğru ilerledik.

Yolun sonunda San Pietro Meydanı ve arkasında San Pietro Bazilikası bulunuyor. Bu noktada Vatikan şehirine, daha doğrusu ülkesine girmiş oluyorsunuz.

Tabi buraya kadar gelmişken Vatikan müzesini gezmek isteyenleri çok uzun bir kuyruğun beklediğini belirtelim. Biz ise müzeye girmedik ve bazilikayı gezmek için bekleyenlerin olduğu kuyruğa girdik.

Öyle orta uzunlukta falan değil, bayağı kocaman bir kuyruktan bahsediyoruz. Sadece girişi düzenlemek için değil, aynı zamanda güvenliği de sağlamak için bu kadar beklemek gerektiğini anlamamız, girişe yaklaşıp kontrol noktalarını görmemizle oldu.

Kuyruğu ve kontrol noktasını geçene kadar bir saatten fazla bekledik. Kilisenin girişinden tabii ki ücret istenmiyor. Kontroller sonrası insanın geriye dönüp bir bakası gelmiyor değil. Papa’nın halka seslenişinde buraların ne kadar kalabalık olacağını tahmin bile etmek zor.

Hıristiyanlığın en büyük kilisesi olan San Pietro ya da Aziz Petrus Bazilikası’nın içine girince neden bu kadar çok kişinin gelip görmek istediği daha iyi anlaşılıyor.

İçeride bir çok kutsal nokta bulunuyor. Bu kadar yorgunluktan sonra uzun zaman geçirmeye pek enerjimiz kalmadığını üzülerek söylemeliyiz.

Ünlü heykeller ve tablolar arasında kiliseyi dolaştıktan sonra çıktığımızda hava kararmaya yüz tutmuştu.

Roma’nın bu taraftaki görülmesi gereken en uç noktasını ve şehirdeki en önemli noktalardan birini görmüş olmanın verdiği rahatlıkla Tiber nehrine doğru dönmeye başladık. Sant’Angelo köprüsünden geçerken Vatikan’a doğru bir kez daha baktığımızda manzaranın gece daha da güzel olduğunu farkettik.

Artık hava iyice kararmıştı ve karnımız da oldukça acıkmıştı. Yine Navona Meydanı’na yakın bir restoranda yemek yedikten sonra dışarıda yağmur başladığını farkettik. Bu saatten sonra yapılacak en güzel şeyin eve dönerek güzelce dinlenmek olduğunu bilsek de, Aşk Çeşmesi de denen Trevi Çeşmesi’ni gece ışıklandırılmış haliyle görüp öyle dönelim diye karar verdik. Biraz ıslandık ama iyi ki öyle yapmışız. Size de gösterelim.

Böylece ilk güne oldukça uzun bir yürüyüşü sığdırmış olduk. Güzel bir dinlenme sonrası ertesi sabah şansımıza yine güneşli bir güne uyandık ve evden çıkıp yakınlardaki Santa Maria Maggiore Bazilikası’na uğradık.

Merkez tren istasyonu olan Termini’ye çok yakın olan bu kilise de Roma’nın değerli binalarından. Çok turistik bir bölgede olmadığı için fazla kalabalık değil ama bizce mutlaka görülmesi gerekir. İçi dışından daha güzel.

Buradan çıkınca ara sokaklardan geçerek yine İmparator Yolu’na indik.

Forum’un tam karşısına çıktık ama bu sefer caddenin karşı tarafında kaldık. Dün fark etmediğimiz şahane bir antik bölgeyle karşılaştık. Trojan Forumu olduğunu öğrendiğimiz bu bölgenin taşlarının rengi bile başka.

Hemen yanımızdaki Venedik Meydanı’ndan ileriye devam ettiğimizde ise Roma’nın en kalabalık alışveriş caddesi olan Via del Corso’ya çıktık. Bu caddeden sağa dönerek dün gece karanlıkta gördüğümüz Aşk Çeşmesi’ne vardık.

Turist kalabalığı arasında havuzun kenarına geldik ve buranın adetini yerine getirdik. Küçük kızımız Deniz’in eline bir bozuk para sıkıştırdık ve parayı havuza bıraktırarak buraya tekrar gelmesini garantiye aldık.

Trevi Çeşmesi’nden sonra biraz ileriye devam ederek ünlü İspanyol Merdivenleri’ne vardık.

Bu merdivenlerin neden bu kadar ünlü olduğunu anlayamadan hemen önündeki kayık şeklindeki havuzun arkasındaki sokaklarda yürümeye devam ettik.

Sokaklar tekrar Via del Corso’ya çıktı. Bu bölgede cadde araç trafiğine kapalı.

Caddede ünlü markaların büyük mağazaları bulunuyor. Biraz İstiklal Caddesi’ne benzeyen bu caddeden yukarıya doğru yürümeye devam ettik.

Caddenin sonunda geniş bir meydana varılıyor. Cadde kadar renkli olmasa da ferah bir alan olan bu meydanın adı Popolo Meydanı.

Popolo Meydanı’ndan Tiber Nehrine doğru dönüp köprüden geçince daha çok yerel halkın geldiğini Via di Cola Rienzo caddesine vardık.

Bu caddede daha yerel markalar ve daha çok çeşitli ürünler bulmayı ummuş olsak da maalesef öyle olmadı. Epey yürüdükten sonra caddenin kenarında değişik bir eserle uğraşan bir sanatçıyı görmesek tamamen boşa gelmiş olacaktık.

Buradan tekrar Popolo Meydanı’na dönüp metro ile Termini’ye oradan da eve geçerek Roma gezimizi bitirmiş olduk.

Kısa olsa da Roma’nın önemli bir çok yerini gezmiş olduk. Müzelere girmedik, bahçelerde dolaşamadık ama yine de çok güzel zaman geçirdik.

Gürkan, Kasım 2016

Napoli ve civarı | Pompei, Capri, Sorrento, Positano, Amalfi ve Ravello

Napoli, uzun zamandır görmek istediğimiz bir şehirdi. Sadece Napoli’yi değil, aynı zamanda çevresindeki diğer güzellikleri de görme şansına eriştiğimiz bu turda Napoli’de 4 gece konakladık. Bir gün Pompei’yi, bir gün Capri adası’nı, bir gün de Sorrento, Positano, Amalfi ve Ravello’yu gördük. Bahsettiğimiz yerleri aşağıdaki haritada işaretledik, özetle Napoli körfezi ve civarını turladık diyebiliriz.

Biz turumuzu Napoli’den başlayıp anlatacağız. Sırasını beklemeden diğer yerleri görmek isteyenler aşağıdaki listeden seçerek hızlıca istedikleri yere gidebilirler.

Napoli kalabalık bir İtalyan şehri. Çok bir özelliği yok gibi görünüyor ama halkın doğallığı ve sıcakkanlı hali insanı rahat hissettiriyor. Turistlerin tipik rotasını izleyelim ve Galleria ile başlayalım. Bu pasaj, haşmetli ve simetrik görüntüsüyle oldukça ilgi çekici bir yapı.

Rehberimizin söylediğine göre Napoli, buradaki Galleria ile Milano’daki Galleria ile yarışıyormuş. Şehrin bir de Vatikan’daki San Pietro meydanı ile yarışmak isteyen Plebiscito meydanı var. Bu meydan da oldukça büyük ama bir San Pietro değil.

Aslında Napoli çok dağlık bir şehir. Plebiscito meydanı turistik diyebileceğimiz bölgenin merkezinde yer alıyor. Alt tarafında liman ve limanın hemen önünde Nuovo Kalesi bulunuyor.

Meydandan başlayarak denize dik devam eden Via Toledo yani Toledo caddesi, mağazalarla dolu ve en kalabalık bölge. Günün her saatinde canlı.

Toledo’nun sol tarafı oldukça dik bir yamaca dayanmış durumda. Dağa doğru çıkan sokaklarda pizza restoranları ve hediyelik eşya mağazaları bulunuyor.

Hatta bu yüksek yamaca çıkan ve bizim Tünel’e benzeyen bir funikülerin istasyonu da bulunuyor.

Bu funiküler’in girişinde bir bilet gişesi gözümüze çarptı. Bizim turumuza dahil olan ve bir iki gün içinde gideceğimiz yerlere günlük turlar yapan bir firma ve fiyat listesi bulunuyordu. Gideceklere faydalı olacaktır. Liste aşağıda.

Toledo’dan yukarıya doğru yürüyüp sağa dönünce daha yerel yerlere ulaşmış oluyorsunuz. Az ileride Nouvo meydanına çıkılıyor. Ortasında büyük bir anıt olan, bunun dışında pek bir özelliği olmayan bir meydan.

Bu meydandan sağa dönünce tipik bir Napoli sokağına varıyorsunuz. Bir tek balkonlarda çamaşırlar eksik, o da hafta sonu olmadığından olsa gerek.

Yokuş aşağı devam ettiğinizde tekrar sahile çıkıyorsunuz ve sağda ünlü Neptün çeşmesiyle karşılaşıyorsunuz.

Böylece Galleria’nın önüne dönerek bir tur atmış oluyoruz. Buradan otelimize giderken gece rotasını takip edelim. Plebiscito’dan Toledo’ya girerken hemen sola Via Chiaia’ya dönerek kalabalığa karıştık.

Buralar gerçekten gündüzden daha kalabalık halde. Mağazalar açık ve oldukça kalabalık. Restoranlar akşam 7’den önce servise başlamıyorlar, o nedenle herkes sokakta ya da kafelerde.

Bu yolun devamında sola dönüp bolca kafenin arasından geçerek deniz kenarındaki otelimize doğru yürüdük. Yol üzerindeki sıkışık motosiklet parklarını da burada paylaşalım, bırakın arabayı küçücük motosiklete bile park yeri bulmak dert bu şehirde.

Otelimize geldiğimizde az ileride bolca polis ışığı ve bir kalabalık gözümüze çarptı. Merakımızdan gittik ve Napoli ile maçı olan Inter futbol takımının geldiğini ve otellerine yerleştiğini gördük. Güzel bir hatıra oldu, paylaşalım.

Biz sahilde dell’Ovo kalesinin tam karşısındaki Hotel Royal Continental‘de kaldık. Hem her yere yakındı hem de deniz kenarında ve kalenin hemen önündeydi.

Kalenin kara tarafına bir küçük marina yapmışlar. Marinaya bakan restoranlar da çok kaliteli ve çeşitli. Aşağıdaki fotoğrafta arkada görülen dağın ünlü Vezüv yanardağı olduğunu da söyleyelim.

İlginç bir başka ayrıntı da, kalenin hem sağında hem de solunda denizin üstünde yüzen siyah kutucuklar olmasıydı. Sabah gün ağarırken gördüğümüz üzere balıkçı kayıkları bu kutulara gidip bir şeyler topluyorlar. Ya midye ya da balık tuzakları için kullanılıyor, çok emin olamadık.

Napoli’yi kısacık da Ulusal Arkeoloji Müzesi’nden bahsedip bitirelim. Oldukça büyük bir müze ve ziyaret etmenizi tavsiye ederiz. Büyük ve avlulu bir binası var.

Müzenin en ilgi çekici kısmı Pompei ile ilgili parçaların bulunduğu bölüm. Neredeyse mitolojik tanrı Pan’a adanmış bu bölümde çokça fotoğraf çektiğimiz halde biraz açık saçık olduğundan burada anlatması biraz zor, o nedenle sadece gidip görmeniz iyi olur diyebiliyoruz. Pan’ı Pompei’de de göreceğiz.

Müzenin en üst katındaki büyük salon içindeki sanat eserlerinin yanında mimarisiyle de çok ilgi çekiciydi.

Belki de biz Pompei’ye gittiğimiz günün dönüşünde bu müzeyi ziyaret ettiğimizden Pompei bölümü fazlasıyla ilgimizi çekmiş olabilir. Öyle ya da böyle, Napoli burada bitti, haydi Pompei’ye gidelim.

Pompei

Yıllardır Vezüv’ün patlaması ile üzerinden lavların akmış olduğunu düşünürdük. Oysa ki öyle değilmiş, yanardağ püskürmesi sonrasında şehrin üzerini volkanik tüf kaplamış. Tepesi neredeyse her zaman dumanlı denen Vezüv tüm Napoli körfezinden görülüyor.

Aşağıda gördüğünüz gibi Pompei antik kentinin girişinden Vezüv epey uzakta aslında. Sanki dağın eteğindeymiş de üstüne lavlar akmış diye düşünmek saçmaymış.

Müzenin girişi kişi başı 13 €. 18 yaş altındakiler ücretsiz girebilirken, 18-24 yaş arasındakiler 7,5 € ödeyerek gezebiliyorlar. Rahat ve geniş bir giriş alanı var, gişe sonrasında aşağıdaki rampadan tırmanarak şehre çıkılıyor.

Pompei yüzyıllarca toprak altında kalmış olduğundan zamanın hasarına az uğramış. Bizim Efes antik kentine çok benzeyen bir yapısı var.

Girişten itibaren tapınaklar ve bazilikalarla karşılaşıyorsunuz. Bu yapılara oldukça büyük alanlar ayırılmış.

Her Roma kentinde bulunan Forum alanına geldiğinizde dört bir yana genişlemiş şehrin ne kadar büyük olduğunu anlamaya başlıyorsunuz.

Bu noktada Pompei’de neler olduğunu öğrendiğimiz kadarıyla anlatalım. Yanardağ patladıktan sonra insanların kaçmasına pek fırsat kalmadan gökyüzü kararmış ve volkanik tozlar şehrin üzerini kaplamış. Evlerine saklananların ve diğer kaçamayanların en son ne yapmaktalarsa o şekilde hayatlarını kaybettikleri ve taşlaştıkları söyleniyor. Forum alanının bir köşesinde bazı kalıntılar sergileniyor. Çok etkileyici.

Ancak Pompei bu taşlaşma ile ilgili değil. Aksine zamanının en canlı ve zengin şehirlerinden olan bu kentin 1700’lü yıllara kadar toprak altında kalması ve bu nedenle en iyi korunmuş antik kentlerden birisi olmasıyla ilgili.

Bu şehir zengin Romalıların yazlık evleriyle doluymuş. Hatta oldukça ahlaksız bir topluluğa sahip olduğu söyleniyor. Evlerin zenginliği restore edilmiş olanlarda çok iyi belli oluyor.

Sokakların genişliği şehrin zenginliğini ifade eder gibi. Gezecek çok yer var.

Casa del Fauno isimli ev oldukça iyi duruma getirilmiş. Bahçesi çok bakımlı ancak asıl özelliği mitolojik tanrı Pan’ın ünlü heykelinin bu evin bahçesinde bulunması.

Pan’ın eğlenceyi ve erotik zevkleri ifade etmesi, o zamanın evlerinde yaşayanların ne tip keyifler peşinde koştuğunu bize anlatıyor. Evlerin çoğu iyi halde olsa da restorasyon için pek acele edilmediği belli.

Sanki bu kentin turistik etkisini arttırmak ister gibi, ilk restore ettikleri yerlerden birisi de tarihin ilk genelevi diye tanıttıkları bina. Gerçekten ne amaçla kullanıldığı hem odalarından hem de duvarlarındaki fresklerden çok belli, diğer yandan koskoca Pompei’de kapısında kuyruk olan tek bina bu ev.

Pompei’nin içme suyu şebekesi hala epey sağlam durumda. Aşağıdaki fotoğraftaki kaldırımda görülen su boruları kurşundan yapılmış. Dolayısıyla halkın kurşun zehirlenmesi yüzünden çok kısa bir hayat sürdüğü söyleniyor. Tabii ki bu kısa hayatı zevk ve sefaya düşkünlüklerine bağlayanlar da yok değil.

Son olarak Pompei’nin her antik kentte görmeye alışkın olduğumuz tiyatrosunun bir fotoğrafını da paylaşarak tarih sahnesinden ayrılalım.

Pompei, Napoli’ye kadar gelirseniz mutlaka görmeniz gereken çok iyi durumda olan bir antik kent. Öncesinde Efes’i görmüş olmanız tavsiye edilir, zamanın nasıl bir etkisi olduğunu daha net anlarsınız.

Capri Adası

Lüks. Capri’yi tek kelimeyle tanımla derseniz doğru kelime budur. Bir de dağlık demek lazım. Napoli’nin tam karşısında olduğundan olsa gerek, bu zengin coğrafyanın en zengin bölgesi haline gelmiş. Napoli limanından deniz otobüsleriyle bir saat kadar süren bir seyahatle kolayca ulaşılabiliyor.

Capri’nin ana limanı Napoli körfezine bakan kuzey tarafta. Hem Napoli’ye hem de Sorrento’ya bir çok gemi kalkıyor. Haziran ile Eylül arasındaki yüksek sezonda mutlaka biletinizi erkenden almanız öneriliyor.

İner inmez denizden teknelerle ada turu yapan firmalarla karşılaşıyorsunuz. Adanın çevresini 2 saatte dönen sarı tur 18 € iken sadece limandan Blue Grotto denen mavi mağaraya gidip dönen ve 1 saat 15 dakika süren mavi tur 15 €. Dağlardaki manzaralar güzel ama denizi hissetmek istiyorsanız bu turları deneyebilirsiniz.

Denizi hissetmek dedik çünkü Capri tepelere kurulu durumda ve deniz kenarına tekrar inmek oldukça zahmetli. İner inmez limandan Capri’ye çıkan funikülerin önüne geliyorsunuz.

Bu hat ile çıkılan meydandan ileride bahsedeceğiz. Bizim turumuza Capri içindeki transferler de dahil olduğundan, servis minibüslerimize binerek döne döne tırmanan yollardan Anacapri’ye doğru yola çıktık.

Anacapri adanın batısındaki tepede kurulu. Yol oldukça tehlikeli virajlarla dolu. Minibüs şöförlerinin riskli ve hızlı kullanımları da seyahati oldukça heyecanlı kılıyor. Ancak yoldaki manzara muhteşem.

Anacapri köyüne geldiğinizde bir gezinti yolu ve hemen önünde bir telesiyej hattıyla karşılaşıyorsunuz. Adanın güneyine bakan Solaro dağına çıkan bu hat gidiş-dönüş 11 € ve her iki yöne de 13 dakikalık bir seyahat. Biz çıkmadık ancak yukarıdaki manzaranın çok güzel olduğunu duyduk.

Gezinti yolunun başlangıcında basit bir kroki göze çarpıyor. Yol sağlı sollu güzel evlerle dolu.

Aslında alışveriş güzergahı olan bu yolda küçük küçük hediyelik eşya dükkanları var. Adanın limonlarından yapılmış limonçello adı verilen içkiler oldukça meşhur ama Capri adasında olduğunuzdan fiyatları pahalı.

Yolun sonunda bir seyir terası ve altta geldiğiniz yolu gördüğünüz şahane bir manzarayla karşılaşıyorsunuz. Ne kadar dik bir yamaçta bulunduğunuza şaşırtan bir yüksekliğe sahip.

Anacapri’nin konut bölgesi ise telesiyej girişinden aşağıya doğru gidilen tarafta bulunuyor. Yokuş aşağıya giden bu yol üzerinde yine ufak tefek mağazalar bulunuyor.

Ana sokağın haricinde ara sokaklarda da gezinmek oldukça keyifli. Servis durağına gitmek için kestirme kullandığımız aşağıdaki sokak gibi daracık yerler var.

Manzara haricinde pek bir özelliği olmayan Anacapri’den adanın batı sahillerine minibüsler de kalkıyor. Minibüs durağının arkasındaki kilisenin bahçesi ise köyün mezarlığı, hem de pek güzel.

Anacapri’ye ayrılan zaman bitince servislerle Capri’ye indik. Servislerin durduğu noktada sol tarafta Anacapri’nin arkasına saklandığı tepe görülüyor. Önde ise liman var.

Terminalin hemen önündeki terasta ise çok güzel bir ada haritası bulunuyor. Büyüklüğü ve adada bulunduğunuz noktaya göre yönlenmiş olması çok hoş. Adanın arka tarafına da geçeceğimiz için bu haritadan yön almakta fayda var.

Bu noktadan sağa doğru ilerleyince mağazalar başlıyor ve Umberto meydanına geliyorsunuz. Meydanın önünde limanda gördüğümüz funikülerin çıkış noktası bulunuyor. Burada bilet fiyatına bakmak için girişe baktığımızda çok ilginç bir tabelayla karşılaştık. Funikülere valizle binerseniz valiz için 2 € ödemeniz gerekiyor. Capri gibi her şeyin pahalı olduğu bir adada çok şaşırmamak lazım belki de.

Umberto meydanı çok canlı bir yer. Kafeler ve restoranlarla dolu küçük bir mekan ve bir çok yöne ayrılan sokakların birleşme noktası.

Biz meydandan sola tepeye çıkan sokağa girerek tırmanmaya başladık. Daracık sokaklardan ine çıka yavaş yavaş ilerledik.

Yolumuzu kaybetmiş gibi hissettiğimiz ve artık geriye mi dönsek dediğimiz bir anda bir açıklığa geldik. Dinlenmek için banklar konmuş bu noktada durunca farkettik ki adanın diğer tarafına bakıyoruz.

Capri’de bir kuzeye, bir güneye dönmekten neresi nereye bakıyor anlamak gerçekten zor. Basitçe şöyle bir sonuca vardık, eğer denizi çok görüyorsanız kuzeye, az görüyorsanız güneye bakıyorsunuz demek. Yukarıdaki manzara noktasından aşağıya inen sokak sizi yine Umberto meydanına çıkarıyor.

Meydandan tekrar sola dönünce geldiğiniz sokakta yazımızın başından beri lüks dediğimiz Capri’nin ünlü mağazalarıyla karşılaşıyorsunuz. Tanıdığımız bir kaç markanın yanında bilmediğimiz o kadar çok lüks marka var ki, nasıl oluyor da bu küçücük adada mağaza açmışlar ve bu kadar pahalı kıyafetleri kime satıyorlar anlamak güç. Turistik olup herkes gelip gitse de sosyetenin özel bir tatil beldesinde olduğunuzu en iyi burada anlıyorsunuz.

Yolun devamında artık adanın güney tarafının sokaklarında dolaşır haldesiniz. Bu taraf sanki daha yeşil. Arkadaki dağın önüne yaslanmış dev gibi bahçesiyle eski bir manastır olduğunu öğrendiğimiz bir yapı ve arkasındaki manzara bize Heybeliada‘yı hatırlattı.

Yola devam ettiğinizde Krupp yolu denen ve denize döne döne inen yamaca varıyorsunuz. Maalesef muhtemelen bu yolda tamirat ya da başka bir çalışma olduğundan biz oraya kadar gidemedik. Ancak tam girişte Augusto bahçesi denen güzel bir yer bulunuyor.

Bahçede dolaşmak da keyifli ama asıl güzellik arka tarafın manzarasında. Capri adasının ünlü kayalıklarına en çok yaklaştığımız nokta burası oldu. Bu adayı tekne ile dolaşmak eminiz çok keyifli olur.

Burayı da gördükten sonra daracık sokaklardan tırmanarak tekrar Umberto meydanına vardık ve manzaraya karşı biraz dinlendik.

Sonrasında servisle tekrar limana döndük ve deniz otobüsüyle Napoli’ye geri döndük. Bir adaya gelip de denize bu kadar uzak olduğumuzu hiç hatırlamıyoruz. Yamaçlardan limana inince dayanamayıp sahile de iniverdik.

Böylece turumuzun bu kısmını da tamamladık, şimdi sıra diğer turistik noktalarda.

Sorrento

Napoli körfezinden güneye bakan sahillere doğru yol almaya başlayınca ilk köşede halen Napoli körfezine bakan pozisyonuyla Sorrento var. Coğrafya çok sertleşmeden kurulmuş olduğundan olsa gerek, oldukça büyük bir kent.

Deniz ile kent merkezi arasında kot farkı var. Yukarıda da görüldüğü gibi deniz kenarı uçurumlardan oluşmuş. Limana inmek için kayaların arasından dönerek inen dar bir yol açılmış.

Yukarıdaki manzarayı gördüğünüz Tasso meydanından sağa dönünce ortasındaki anıtıyla Sant’Antonino meydanına varıyorsunuz.

Bu meydanın arkasındaki sokaklar hediyelik eşya mağazalarıyla dolu. Ferah aralıklarda dolaşmak oldukça keyifli. Denizin kenarında ama denizden uzakta kalmış gibi görünen bu kentte sahile inecek kadar zamanımız olmadı.

Yine de sokaklarda dondurmamızı yiyerek dolaşmak ve yorulunca bir kafede oturup kahvemizi içmek bize çok iyi geldi. Çok fazla görecek yerin olmadığı Sorrento, birazdan anlatacağımız yerlerden önce uğranacak sakin bir nokta olarak aklımızda kaldı.

Positano

Sorrento’dan sonra işler değişiyor. Dağlar denize o kadar dik iniyor ki bu yolları yapmak için ne çok uğraşmışlar insan merak ediyor. Filmlerde, fotoğraflarda ve dergilerde hep gördüğümüz ve merak ettiğimiz Positano ve Amalfi’ye gitmek için bu zahmetli yollardan geçmek durumunda olduğunuzu bilmenizde fayda var.

Döne döne yamaçtan geçen bu sahil yolunda yüksek sezonda nasıl bir trafik olduğunu şöförümüz anlatıyor, özellikle büyük otobüslerin yan yana geldiklerinde ne kadar zorlandıklarını görünce yazın gelmenin cesaret isteyeceğini düşünüyorsunuz. Positano’ya geldiğinizde heybetli bir dağın eteğindeki evlerle güzel görüntüler başlıyor. Aşağıdaki fotoğrafta karşı taraftaki evler ve arabalara bakarak dağın ne kadar yüksek olduğunu hissedebilirsiniz.

Sahil yolundan Positano’ya ayırılan yol artık iyice daralıyor. Rehberimizin neden otobüsü bırakıp da bizi iki minibüse böldüğünü artık daha iyi anlıyoruz. Bırakın park etmeyi, yolda gitmek bile bir dert. Bakınız aşağıdaki viraj.

Diğer yandan aşağılara doğru indikçe Positano’nun neden bu kadar ünlü olduğunu karşınıza çıkan güzelliklerden daha iyi anlmaya başlıyorsunuz. Neredeyse her boşluğa bir ev yapmışlar ama hala çok güzel.

Servis araçlarımızı merkeze en yakın noktada özellikle turist turları için yapıldığı belli olan otoparka bırakıp yürümeye başlıyoruz. Sağlı sollu hediyelik eşya dükkanları ve restoranlarla dolu olan bir yoldan sahile doğru inmeye başlıyoruz.

Sahil oldukça renkli. Biz sezon sonunda gelmiş olduğumuzdan ve az önce biraz yağmur yağdığından denize giren kimse yok.

Deniz kenarında bir çok güzel kafe ve restoran var. Sezonda ne kadar kalabalık olabileceğini rahatlıkla tahmin edebiliyorsunuz. Denizden dağlara doğru baktığınızda Positano’nun her açıdan çok güzel olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz.

Burayı da gördükten sonra yokuş yukarı servis araçlarına doğru çıkıp Amalfi’ye doğru yola çıkıyoruz.

Amalfi

Positano’dan çıkıp sahil yolundan Amalfi’ye doğru devam ederken yol daha da zahmetli bir hale geliyor. Bu kadar zorlu yollardan gelinen bu kentlerin nasıl bu kadar çok turiste hizmet eder hale geldiğini anlamak oldukça zor.

Ancak Amalfi uzaktan görününce tüm zahmetleri unutuyorsunuz. Bu bölgenin farklı bir güzelliği var. Dik yamaçlı Akdeniz ya da Ege kıyılarına çok aşina olduğumuz halde buralar ya mimarisinden ya da renklerinden, bize çok farklı geldi. Capri’de de benzer bir duygu hissediliyordu.

Amalfi’nin sahilinde genişçe bir limanı ve büyük bir park alanı var. Ancak otobüs ve minibüsler park edemiyorlar, yolcularını bırakıp geri dönüş saatinde anlaşıp uzaklaşıyorlar.

Temelde burası da bir vadi. Ancak burası daha derin ve fazla yükselmeden epey içerilere kadar giriyor. Girişte meydanın üstünde Amalfi Katedrali ile karşılaşıyorsunuz.

Sahilden yukarıya doğru çıkan tek ve en büyük sokak üzerinde bolca restoran ve hediyelik eşya mağazası bulunuyor.

Yukarılara çıktıkça etraf sakinleşiyor ve sanki sadece yerel halk kalıyor gibi görünüyor. Açıkcası etrafta çok da fazla konaklama yeri görülmüyor ama herhalde sezonda gelen o kadar insan için bir şeyler düşünmüşlerdir.

Bu taraflarda yamaçlara ev yapmak ve doğa ile başetmek ile ilgili çok gayret sarf edildiğinden, sahil yolu üzerinde de bazı yamaçlara minyatür köyler yapıldığını görmüştük. Yukarıdaki kırmızı binanın altındaki geçidin sol tarafında da böyle bir minyatür köy bulunuyordu. Yakından da gösterelim.

Yukarıları dolaştıktan sonra sahile dönmeden önce kilisenin önündeki meydanda bir kahve içip buralara özel lezzetli tatlıların tadına baktıktan sonra meydanın çeşmesini de görüp aracımıza geçtik.

Böylece Amalfi turumuzu da bitirdik ve Ravello’ya doğru yola çıktık.

Ravello

Yeni yeni ünlü olan bir kent gibi geldi bize. Bugüne kadar adını duymadığımız gibi bir özelliğini de görmedik. Ama turlar buraya uğramaya başladıysa yakında herkesin haberi olur. Olur da gitsek mi diye düşünen olursa karar vermesine yardımcı olmak isteriz. Kabaca Amalfi’nin üstünde sayılır. Ne kadar yüksekte olduğunu şu fotoğraftan anlayabilirsiniz.

Köyün bir meydanı ve meydana bakan büyük bir kilisesi var. Bu meydan pek de sevimli gelmedi ama herhalde kalabalık olmadığındandır.

Meydanın hemen bitişiğinde girişi ücretli olan ve içinde ünlü olduğu söylenen Ravello festivalinin gerçekleştirildiği terasın bulunduğu bir bahçe var. Biz zamanımız dar olduğundan içeriye girmedik ama etraftaki afişlerden birinden terasın fotoğrafını çektik. Manzara oldukça etkileyici görünüyor. Sonsuz teras diyorlarmış buraya.

Köyün ara sokaklarında da açıkcası pek bir numara yok. Küçük mağazaların olduğu bir sokakta aşağıdaki geçit hoş görünüyordu, o kadar.

Sonuç olarak, zamanınız yoksa, aracınız yoksa, Amalfi’de daha çok zaman geçirme isteğiniz varsa Ravello’ya gelmenize pek gerek yok.

Ravello da bitince araçlarımıza binip Napoli’ye dönüşe geçiyoruz. Dağların arkasına geçtiğimizde hava kararmadan hemen önce, kenarında kocaman Vezüv yanardağının bulunduğu geniş ve bereketli ova gözümüzün önüne seriliyor.

Bu yorucu ama çok renkli günün sonunda otelimize dönüyoruz. Napoli ve çevresine çok daha uzun zaman ayırılabilir. Hem şehrin sevimli ve sade hali iyi hissettiriyor hem de çevresindeki güzellikler insanı çok etkiliyor.

Gürkan, Ekim 2017

Kapadokya Balon Turu

Kapadokya bölgesi, peri bacalarıyla ünlü olan ve içinde Göreme Tarihi Milli Parkı’nı barındıran, ülkemizin en çok bilinen turistik bölgelerinden birisi. Bir hafta sonu turu için cumartesi sabahı gidip, pazar akşamı geri döndüğümüz gezimizi burada anlatalım. Uçhisar’da konakladığımız için biraz orayı dolaştık, pazar sabahı da balon turu yaparak bölgenin en ünlü aktivitesini yapmış olduk.

Balon turuna geçmeden önce kısaca Uçhisar’dan bahsedelim. Ancak hepsinden önce bahsi geçecek bazı  yerlerin nerede olduğunu görmeniz için aşağıdaki haritaya bir göz atmanızda fayda var.

Uçhisar ve Ortahisar, vadinin ortasında yükselmiş birer kayalıktan oluşuyorlar ve üzerlerinde de kaleler bulunuyor. Ortahisar’ın fotoğrafını balon turumuzda göreceksiniz, Uçhisar’ın fotoğrafı ise aşağıda.

Kaldığımız otelin hemen solunda Kapadokya’nın ünlü içi oyulmuş tepelerinden biri bulunuyordu. Aşağıda fotoğrafını gördüğünüz tepenin içinde oyularak açılmış bir sürü oda bulunuyor.

Bu tepenin içine girip dolaşabiliyorsunuz, çok güvenli değil ama içinden yamaç çok güzel görünüyor. Bu taraf Uçhisar’ın Göreme’ye bakan cephesi ve eski evlerin çoğu yenilenmekte.

Diğer tarafa baktığınızda ise fotoğrafın ortasındaki gibi yıllardır sahipsiz kalmış bir çok binanın halen yenilenmeyi beklediği görülüyor.

Uçhisar’ın merkezi ve meydanı yukarıdaki kalenin eteklerine kurulmuş ve yeni binalarla dolu. Bu taraftaki yamaç ise çok daha otantik bir atmosfere sahip. Aşağıdaki binanın eskiden ne kadar güzel olduğunu tahmin etmek zor değil.

Eskiden buralarda yaşayanlar bir yandan kayaları oyarken bir yandan da kemerli yapılarla kat kat binalar yapmışlar. Sokaklarda dolaşırken karşımıza çıkan şu alttaki yapının kemerli kısmı karanlık olduğundan neye benzediği dışarıdan belli olmuyordu.

Oysa ki kemerin içine girildiğinde kocaman bir salonla karşılaşıyorsunuz. Bir çok başka yapıda bu tip kemerli girişlerin arkasında kayaya oyulmuş kiliseler dahi bulunuyormuş.

Bir de kayalara oyulmuş gizli geçitler kısmı var, onları fotoğrafla anlatmak çok zor, görebilme şansına erişmenizi ummaktan başka bir şey gelmiyor elimizden. Kısa Uçhisar gözlemlerimizden sonra gelelim pazar sabahı balon turumuza.

Kapadokya Balon Turu

Pazar sabahı servislerle otelinizden alıyorlar. Sabah demek aslında çok doğru değil, resmen gece yarısı alıyorlar. 4:00 gibi kalkan servisle balon turunu yapan firmanın merkez binasına gidip, diğer servislerin de gelmesiyle rahat ve hızlı bir kahvaltı yapıyorsunuz. Sonradan öğreniyorsunuz ki siz kahvaltı yaparken balonları arabalarla rüzgarın durumuna göre kararlaştırdıkları kalkış yerine götürüyorlarmış. Kahvaltı bittikten sonra yeniden servise binip 15 dakikalık yolculuk sonrası kalkış noktasına vardığınızda nasıl bir etkinliğe bulaştığınızı anlıyorsunuz. Balonlar yakından çok kocamanlar.

Bizim kalkış noktamız Ortahisar’ın biraz ilerisindeydi. Bazı balonlar Göreme tarafından, bazıları buradan kalktı. Her firma kendince rüzgarı değerlendirip kalkış ve iniş noktasına karar veriyor. Herkes balona bindikten sonra kaptan ateşi açıyor ve balon yükselmeye başlıyor.

Öyle bol ateşle hızla yükselen bir alet değil. Sakin sakin ve büyük bir kuvvetle hareket geçiyor. Ateş verildikten bir müddet sonra kalkmaya başlıyor, yani balonun ne zaman ne yapacağını iyi bilen bir kaptan şart. Balonun havalanması tam da güneşin doğuşuna denk geliyor.

Alev verilmediğinde müthiş bir sessizlikte kalıyorsunuz. Havada asılı durumda olmak çok ilginç bir deneyim. Henüz alçaktayken ürkütücü gelmiyor. Hafiften başlayan rüzgarla balon hareket ettikçe sağ sol yapılabilecek bir direksiyonun olmaması iyice garip geliyor.

Etraftaki ve uzaktaki diğer balonların manzaraya kattığı renklilik muhteşem. Manzarayı izleyerek ve çok yükselmeden tarlaların üstünden kaya kaya Ortahisar’a geldik.

Burada baloncular evlerin üstüne fazla yaklaşmak istemiyorlar çünkü alev için açılan gaz basıncı sabah sessizliğinde oldukça çok gürültü yapıyor. Sabahın altısında tepesinde balon gürültüsüyle uyanan bazı ev sahiplerinin balonculara düşman olduğunu bile söylediler. O nedenle Ortahisar’ın üstünde biraz kayıp yükseldik. Yükselmek çok ilginç bir duygu.

Yükseldikçe her şey küçülüyor ve manzara genişliyor. Aşağıya bakmak ürkütüyor ama özellikle alevin olmadığı sessizliklerde, ki genelde durum böyle, çok keyifli bir seyahat yaşanıyor. Ortahisar’dan Göreme’ye doğru sakin rüzgarla yavaş yavaş kaydıkça açık hava müzesinin üstünde hareket etmeye başladık.

Uçuş sırasında balon kaptanları sürekli telsizle haberleşiyorlar. Şöyle ki, doğuya gitmek istiyorsanız çevredeki balonlardan doğu rüzgarı alan var mı diye soruyorsunuz, olumlu cevap alırsanız o balonun olduğu yüksekliğe çıkmak için gazı açıyorsunuz, ya da alçalıyorsunuz.

Kimi zaman diğer balonlara yaklaşıyorsunuz, ancak yükselmeden önce muhakkak çevredeki balonlardan üstünüzün açık olup olmadığını öğrenmeniz gerekiyor çünkü yukarıyı görmeniz mümkün değil.

Bu arada kaptanların bazen ustalıklarını göstermek için vadi kenarındaki kayalıklara ya da yol üzerindeki tarlalarda bulunan ağaçlara oldukça yakın geçtiklerini de söyleyelim. Böyle kaya kaya Göreme’nin yakınına geldik.

Buraya kadar bahsetmemişiz ama elbette yol boyunca her taraf peri bacaları ile dolu. Balondandan izlemesi çok keyifli çünkü özellikle büyük olanları yukarıdan görmek daha kolay. Göreme yakınından Uçhisar da fazla uzakta görünmüyor.

Kaptanlarımız, söylemiş olalım, her balonda güvenlik için iki kaptan bulunuyor, bu bölgede bir yükselelim, sonra alçalır ineriz dediler ve gazı açtılar. Önce yukarıdaki fotoğrafta Uçhisar’ı gördüğünüz manzaranın nasıl değiştiğini gösterelim. Adım adım yükseliyoruz ve Uçhisar halen görünüyor.

Sonra daha da yükseliyoruz. Uçhisar gittikçe küçülüyor, ileride uzak bölgeler görülmeye başlıyor. Bu kadar yükseğe çıkmak heyecanı da epey arttırıyor tabii ki.

Balon yavaş yavaş yükseldiği için her iki tarafı da rahatlıkla izleyebiliyoruz. Diğer tarafta kalan Göreme’nin nasıl değiştiğini de fotoğraflarıyla gösterelim.

Sonra biraz daha yükseldikçe minareler görülmez oluyor.

Yükseldikçe yükseliyor, artık evler de iyice küçülüyor.

Bu arada, doğrusu nedir bilinmez ama insana sanki balonun iniş hızı yükselmesinden daha çokmuş gibi geliyor. Ya da iniş sessiz olduğundan olabilir, emin değiliz, aklımıza gelip sormadık da ama inmek çıkmaktan daha zevkli. İnerken diğer balonları tepeden görmek de çok hoş.

Bu yükselip alçalma macerası bitince kaptanlar uygun bir iniş yeri arıyorlar ve aşağıda dolaşan yer ekibine nereye ineceklerini söylüyorlar. İniş ekibi bir kamyonet ve arkasında çektiği treylerden oluşuyor. Usta kaptanlar balonun sepetini tam treylerin üstüne indiriyorlar, sonrasında kamyonet balonu yavaş yavaş çekerek civardaki boş bir tarlaya sürüklüyor.

Siz sepetten indikten sonra ekip balonun havasını indirirken bir yandan kutlama masası hazırlanıyor ve patlatılan şampanya sonrası sembolik madalyalar katılımcılara veriliyor. Saat daha 7 ve tüm eğlence bitiyor. Gerisi servise biniş ve otele dönüş.

Balon turu olsa da olmasa da Kapadokya görülmesi gereken muhteşem bir doğal güzellik. Ülkemizin her yerine yakın olan bu bölgeye gitmeyen kalmamalı. Özellikle son yıllarda yabancı turist sayısı azaldığı için bu bölgeye gitmek için oldukça sakin zamanlar olduğunu da belirtelim.

Gürkan, Mayıs 2017