Kategori arşivi: Seyahat

Kayaköy | Fethiye

Kayaköy, Muğla’nın Fethiye’sinde beşbin yıllık tarihi ile göz kamaştırıcı bir yer.

Kayaköy için Fethiye’den iki ayrı araç güzergahı var. Biz kendi aracımız ile yolculuk ettiğimizden bunları belirtebiliyoruz.

Fethiye merkezden, buraya minibüslerin geldiğini de biliyorum. Kanıtı da aşağıdaki fotoğraf olsun :)

Kayaköy, Fethiye’nin güney kısmında yer alır. Ölüdeniz’e yakın bir yerdir. Ölüdeniz Hisarönü yolu üzerinden Kayaköy tabelasını takip ederek gelebileceğiniz gibi, Fethiye Merkez’den Kayaköy tabelasını takip ederek ormanlık yoldan da gelebilirsiniz.

Her iki yol da çok keyifli, orman içerisinden, ağaç kokuları ile geliyorsunuz. İkisini de kullanmanızı öneririm.

Tarihi M.Ö. 3,000 yılı olarak öngörülen bu yerleşim yerine giriş 5 TL. Müze kartınız varsa ücretsiz girebiliyorsunuz.

Kayaköy’de o tarihten günümüze kadar ulaşmış birçok latih, mezar, şapel ve iki kilise kalıntısı mevcut. 400’e yakın konut var ve öylesine mükemmel bir dizilim söz konusu ki hiç biri diğerinin önünü kapatmadan yamaca sıralanmış durumda.

Ören yeri içinde bulunan (Aşağı Kilise ve Yukarı Kilise) iki büyük kilisenin restorasyon çalışmaları devam ediyor. Şapelleri, okul ve gümrük binası olarak kullanılmış yapıları görebilirsiniz.

Kayaköy, Likya uygarlığından kalma kalıntıların üzerine kurulmuş bir Rum Köyü, Rumca adı Levissi…

Köyün kendi içinde hüzünlü denebilecek bir mübadele tarihi var. Rumlara karşılık, Türklerin alınarak buraya yerleştirilmesi ama Türklerin taş evlerde yaşamak istememesi ve Fethiye’nin ovalarına yayılmaları ve akabinde bu bölgede meydana gelen büyük bir deprem sonucunda bölgenin tamamem yerle bir olmasına rağmen Kayaköy’ün sağlam kalması fakat, ova köylülerinin cam çerçeve ne varsa yağmalaması ile ıssız, harabe bir hale gelen beşbin yıllık yerleşim yeri.

Aslında tarihsel bilgi konusunda interneti kaynak olarak kullanabilirsiniz. Çok geniş kapsamlı yazılar var. Biz kısaca, buranın ruhunu anlatabilecek kadarını yazdık. Likya Uygarlığında çok önemli bir yer olan Karmilasos’un, kendi dönemsel zenginliği; evlerin ve yolların yapısından, Kültürel zenginliği; yerleşim içerisindeki kilise, şapel, okul gibi yapılarından, insani kültürlüğü ise birbirlerine saygı ve verdikleri değeri, hiç bir komşunun diğerinin alanını işgal etmemesinden görebiliyoruz.

Fethiye’ye geldiğinizde Kayaköy’e mutlaka uğrayın demiyoruz. Kayaköy’e uğramak için Fethiye’ye gelin. Tarihin ne olduğunu, içinde yürüdüğünüz zaman çok daha iyi anlıyorsunuz.

“Deniz seviyoruz biz” diyorsanız, Türkiye’deki en güzel koyların hemen dibinde bir yer. “Yürüyüş seviyorum” diyorsanız, direk Kayaköy’ün içinden geçen Likya Yolları var. Yakın koylara inen 8-10 km’lik trekking yolları. Bilgi almak isterseniz şu sitenin açıklamasını beğendim, buraya tıklayın…

Köyün içerisinde gücünüzü de test edebilirsiniz. Tepede tüm çevreye hakim bir şapel var. Oraya çıkın, çıkana kadar çok yorulacağınız kesin ama insanlığın yürüdüğü o zor yolları, şimdi yürüyor olmanın duygusu ve o tatlı yorgunluğun tepedeki muhteşem manzara ile buluştuğunuz anki hissini hiçbir şehir size vermeyecektir.

8 yaşındaki oğlum ve eşim ile dönemine göre düşündüğünüzde muhteşem döşenmiş bir taş yoldan tırmanıp, hakim tepeye ulaştığımızda yorgunluğumuz kalmadı.

Tarihin yanında oturarak bugüne baktık. Doğanın muhteşemliği ile bedenimiz gerçek anlamda dinlenmiş oldu.

Evet, tepelere de çıktıktan sonra, buradan ayrılmaya içimiz elvermedi diyebilirim. Tekrar evlerin içine girdik, son kez bakalım dedik. Karşımıza iyi korunmuş evlerden biri çıkınca şaşırdık.

Evin çevresinde bir aile var. Takı falan satıyorlar, içini gezmemize de müsade edildiğinden, dikkatli bir şekilde içine de baktık.

Burada yaşayan insanlar geliyor gözünüzün önüne, etrafta koşturan çocuklar, sevinçler, hüzünler… Herşey çok enteresan, her duygu çok insanca.

Sanırım en doğru cümleyi yazının sonuna geldiğimde kurabiliyorum. Kayaköy, size insan olduğunuzu hissettiriyor, her köşesinde tekrar ve tekrar hatırlatıyor.

Burasını bir arınma yeri olarak düşünün, etrafınızda var olan şeyleri sadece taş, sadece ağaç, sadece çalı çırpı, sadece toprak olarak görmeyin, serbest bırakın beyninizi ve kalbinizi…

Atalarımızın ayak izlerinin üzerinde yürüyoruz, bize bıraktıkları bir ruh var ve burada o ruhu hissedebiliyorsunuz.

Neyse fazla da duygusala bağlamadan bitirelim. Kayaköy gezimizden, kalbimize, beynimize, ruhumuza ve yanımıza hediyeler alarak ayrılıyoruz. Sizi de bekler, sessiz ve sakince…

Barış, Temmuz 2016

 

 

 

 

Karadeniz | Rize – Artvin – Trabzon – Ordu – Sinop

Yıllardır ötelediğimiz memleket ziyaretini, uzun bayram tatilini de fırsat bilerek, gerçekleştirmek için düşüyoruz yollara.

Merak ettiğiniz ile dilerseniz aşağıdan tıklayarak hızlıca ulaşabilirsiniz.

Fotoğraflarından aşık olduğumuz, yeşil ile beyazın en ihtişamlı buluşma yerlerine kavuşmak için, uzun bir araç yolculuğunu ve bayram tatillerinin vazgeçilmezi trafik çilesini de göze alarak, basıyoruz İstanbul’dan marşa. İlk hedef Rize; 1100 Km :)

Akşam 18:00’da başlayan yolculuğumuz  saat 24:00’te Ilgaz Öğretmen Evinde molaya dönüşüyor. Keza aklımızda durmadan gitmek gibi bir fikir yok. Ilgaz Dağları’nın eteklerinde konaklama yerimiz tek gece için bile kalınacak yer değil aslında ama fiyatı ucuz ve bu saatte başka yer bakmak istemediğimizden 8 saat geçiriyoruz. Eşim öğretmen olduğundan, 9 yaşındaki çocuğumuzla birlikte 25’er TL’den toplam 75 TL’ye kahvaltı dahil olarak geceliyoruz. Kamu çalışanıysanız 30 TL, Normal vatandaş olarak kişi başı 35 TL olarak konaklama yapabiliyorsunuz.

İçerisi ne kadar kötü olsa da dışarısı muhteşem dağ manzarası ile her daim geçer not alabilecek bir yer.

Ilgaz1

Sabah kahvaltısının ardından Saat 09:00 da tekrar yola koyuluyoruz. Kurban Bayramı’na 2 gün var, Ilgaz’da Hayvan Pazarı kurulmuş, sabah saatleri olmasına rağmen baya kalabalık görünüyor.

hayvan-pazari-ilgaz

Radar radar diye o kadar korkuttukları için, hiç bir hız sınırını, 1 km bile aşmadan sürdüğümü belirtmeliyim.

samsun-yolu

Tosya,Osmancık (Aman buraya çok dikkat, çakar dedikleri yol kenarı radarları çoğunlukta),Merzifon derken Samsun’a çıkıyoruz. Samsun’dan Ünye ve Fatsa ile birlikte Ordu Merkeze Saat 15:30 da geliyoruz.

ORDU

Ordu Merkez’de mola veriyoruz. Aslında Ordu’yu o kadar beğendik ki durmak, şöyle 1-2 saat geçirmek ihtiyacı duyduk. İyi ki de durmuşuz. Yemek,teleferik, Boztepe derken, Ordu’ya ayrıca gelmek lazım düşüncesi oluştu.

ordu-9

Ordu Merkezde yemek için alternatifleriniz baya fazla, pidesi meşhurmuş tavsiye ediyorlar, Aktaşlar diye bir pideciye gittik ama o kadar sıra vardı ki bekleyemedik. Belediye binasının yanında, küçük bir meydanda yan yana lokantalar var, biz Kervansaray’ı tercih ettik, lezzetli ama pahallıca bir yer.

ordu-1

Yemek faslını bitirir bitirmez, tepemizin üstünden geçen teleferiklere binerek, Boztepe’ye çıkmak için 5 dakikalık bir yürüyüş yapıyoruz. Teleferik, tam Belediye Binasının karşısında, sahilde.

ordu-2

Gidiş dönüş yetişkin 10 TL, Öğrenci 8 TL, Tek yön alırsanız Tam 6, Öğrenci 5 TL.

ordu-3

2350 M uzunluğunda ki hatta, 28 kabin çalışıyor. Takribi 5 dakika gibi bir zamanda sizi 510 M yüksekliğindeki Boztepe’ye  çıkartıyor.

ordu-4

Ordu’ya komşu illerden sırf bunun için gelen insanlar varmış. Boztepe’ye çıkıp ta manzaraya karşı çayımızı içince hak verdik doğrusu.

ordu-teleferik

Teleferikle ilgili birkaç video içinde Youtube kanalımız ilginizi çekebilir. Teleferik

ordu-5

Boztepe’de yamaç paraşütü de yapma şansınız var. 175 TL gibi kişi başı ücreti var, fakat değişkenlik gösterebilir, bağlayıcı olmasın.

ordu-7

Üstteki fotoğrafta solda uçuşa geçmiş olan arkadaşlar, altlarında ki ağaçlara çarparak seyire devam edince, biz atlamaktan vazgeçerek sadece izlemenin tadını çıkarttık.

ordu-6

Youtube kanalımızda normal bir atlayışın videosunu izleyebilirsiniz. Ordu Yamaç Paraşütü

ordu-8

2 saatlik keyifli bir dinlenmenin ardından, trafik ile tatlandırdığımız, :) yolculuğumuzun geri kalanı için tekrar yola çıkıyoruz.

RİZE

Akşam saat 20:00 civarında, köyümüze varıyoruz. Giresun ve Trabzon illerini yoğun trafik ve karanlıkta geçiyoruz. Ordu’dan sonra sahil yolu ile gittiğinizden, bolca tünel ve çift şeritli yoldan geçiyorsunuz, buralar rahat ama hız limitlerine mutlaka uymanızı tavsiye ediyorum. Şehir ve ilçe merkezleri hem radar hem de trafik anlamında sıkıntılı, tüm Türkiye’de ki trafik ışığı sorunu bu yolda da mevcut.

rize1

Fakat artık bunlar geride kaldı, akşamın karanlığında Camidağı Köyü’nün muhteşem manzarası ve ciğerlerinize çektiğiniz hava her şeyi bir anda unutturuyor.

rize2

Karadeniz gezimizin merkez üstü burası, tüm gittiğimiz yerlerde kalkışı ve dönüşü buraya yaptık. Bu bize fazlaca Km’ye mal oldu ama sonuçta hem ortada hem de burası eşimin köyü olması sebebi ile bizim köyümüz, yani konaklama ücretsiz :)

rize3

Akşam güzel bir uykunun ardından, sabah daha da etkileyici olan manzaraya gözümüzü açıyoruz. Küçük balkonumuz şu an Dünya’da ki tartışmasız en mükemmel yer.

rize4

Bugün için yaptığımız plan’da Rize Merkez’e inmek ve köyü yaya olarak dolaşarak, dünkü yorgunluğu atmak var.

Burada şöyle bir soru gelebilir doğal olarak, bizim Karadeniz’de köyümüz yok, o halde biz nerede konaklayacağız diye?

İl merkezlerinde kalacak yer problemi yok, tüm illerde ve genel olarak, ilçelerde konaklama yerleri mevcut. Fazlaca turistlik olan yerlerde de, misal Ayder Yaylası, oteller, pansiyonlar var, ya da çok yakın yerlerinde var.

Biz, git – kalacak yere geri dön, durumundan dolayı biraz fazlaca yorulduk, size tavsiyem uzaktan yakına olarak planlama yaparsanız, örneğin Artvin – Macahel’den başlayarak, planladığınız güne göre Trabzon, Ordu veya Samsun’a dönerseniz hem zamanı daha efektif kullanmış hem de daha az yorulmuş olursunuz.

rize5

Rize’ye geri dönelim; Cami Dağı Köyünde yaya başlayan günümüz, buralara olan hasret ve özlemimizin nedenlerini bize çarpıcı olarak anlatmış oldu. Yeşil ki tarif edilemez bir renk şenliği içinde her tonunu görebiliyorsunuz, köy evlerinde semaverler tütüyor ve hoşgeldiniz, hadi çaya, hadi baklavaya, hadi yemeğe ile akşamı ediyoruz.

rize6

Karadeniz’in, illerin şehir merkezleri dışında ki, tüm köyleri yeşillik içerisinde ve inanılmaz dinlendirici. Önce gözünüz dinleniyor, sonra beyninize oksijen ve aldığın görselin bilgisi ile bir rahatlama yayılıyor, akabinde kalbiniz. Yeşil ve mavinin ne kadar enteresan bir etkisi var. Tabi biz fotoğraflarımıza, toprağın, çiçeklerin kokusunu, etraftaki minik ve büyük canlıların sesini koyamıyoruz, artık burası siz ile beyninizin birleştirme yeteneğine kalıyor. :)

rize7

Tüm Doğu Karadeniz coğrafyasının ortak özelliği çay ve fındık ile bal, yani arıcılık.

rize8

İrili ufaklı her yerde kovanlar görmeniz mümkün. Balcılıktan memnun olan bir Karadenizli görmeniz mümkün değil :)

rize9

Tüm köylerde bu tarz binalar görebilirsiniz, bunlar çay toplama alanları.

rize10

Rize Merkez’i anlatmaya gerek var mı, bilmiyorum? Büyük şehirlerin, alelade ilçelerinden biri gibi, düzensiz ve kalabalık, şehircilik anlayışı yok. Ordu merkezinin örnek olması gerekiyor buralara. Bu durum sanırım Ordu dışında tüm illerin merkezleri için geçerli.

rize11

Merkez’de sadece bir akşam durduk. Kalot peyniri, tereyağı gibi buralara özgü ve buralarda daha doğal hallerini bulabileceğiniz yiyecekleri almak için büyük şarküteriler var. Biz Annemizin tavsiyesi ile yılardır alış veriş ettiği, hatta kargo ile İstanbul’a da getirttiği Ri-Kar-Et Kopuz Gıda’dan aldık, biz memnunuz tavsiye edebiliriz.

rize12

Bir de dondurma çok lezzetli, sanırım doğal sütten dolayı, her yerin dondurması güzel.

Zilkale

Artık derin bir soluk alıp, şöyle bir arkanıza yaslanın. Buradan sonra gidip gördüğümüz yerler, aslında cenneti başka bir tarafta aramamamız gerektiğine bizi ikna etti.

zilkale-1

Rize Merkez’e yaklaşık 85-90 Km uzaklıktaki Zilkale, Ayder Yaylası’na çıkan yol üzerinde, Bu tarafa yapacağınız gezide aynı gün iki yeri de görebilirsiniz, biz öyle yaptık.

zilkale-5

Rize’den, Artvin istikametine çıkış yaptıktan sonra, Pazar’ı geçince Ardaşen’e gelmeden, Çamlıhemşin’e dönüş yapıyorsunuz ve Kaçkar Dağları Milli Park Alanı’na doğru yol alıyorsunuz. Bu bölge sadece 2-3 yerden ibaret değil tabi ki, yükseklerde yaylalar var ve hepsi görülmesi gerekiyor, fakat aracınızın biraz yüksek olması ve zamanınızın daha çok olması tavsiye edilir.

zilkale-2

Ayder Yaylası ve Zilkale için önce Çamlıhemşin Merkez’e geliyorsunuz. Küçük, sevimli bir ilçe merkezi. 2-3 Banka şubesi, lokanta ve alışveriş yeri var.

 

zilkale-3

Merkez’den sonra asıl sihir başlıyor, bir tarafınız, Fırtına Deresi, diğer tarafınız Kaçkar Dağları ve yeşil ve bulutlar ve sis ve yağmur ve ciğerlerinizi yakan hava (yaşadığımız büyük şehirlerde, ne soluduğumuzu  anlayamayacaksınız, çünkü bu hava ise, o nedir bilmiyorum).

Neyse, dağınık bir yazı oluyor, ama düzen denilen şey doğada dağınık halde bulunuyor ve doğa en güzel yaratıcı, renk ve ilham verici, yazımızda böyle darmadağın gitsin bakalım.

zilkale-4

Çamlıhemşin Merkez’den 100-200 m sonra yol çatallaşıyor. Çatalın sol tarafı Ayder Yaylası’na, sağ tarafı ise Zilkale’ye gidiyor. 15-20 dakikalık, büyük bölümü parke taşları ile döşeli tırmanışımızı bitirdiğimizde, insan oğlunun yaptığı yapı ve bu yapının yeri, sizi hayretler içinde bırakarak, Zilkale görünüyor.

Giriş 3 TL. Çocuktan ücret almadılar. Gayet güzel restore edilerek korunan bir kale ile karşı karşıyayız.

Tahmin edersiniz ki, bu bölge neredeyse her mevsim yağmurlu ve sislidir.

Kaleye çıkar çıkmaz, manzaranız tam olarak üst fotoğraftaki gibi. Benim ilk tepkim donup kalmak oldu, nasıl ifade edebileceğimi bilmiyorum ama muhteşem sözcüğünün yetersiz kaldığı bir andı. Doğanın bize sunduğu manzara ile insanın burada doğaya karşı verdiği mücadeleyi hissediyor ve ikisine de hayranlık duyuyorsunuz.

Yağmur ve soğuk havaya rağmen, geniş tatilin de etkisi ile baya kalabalık bir insan topluluğu var. Türkiye’nin her yerinden burayı görmeye gelen insanlar var. Bu manzara gözünüze değmeden neden gelmeniz gerektiğini, inanın anlayamıyorsunuz.

Kale ile ilgili geniş bir tarihi bilgiye sahip değiliz, kalenin içerisine yerleştirilmiş, ahşap çerçeveli notlardan anlayabildiğin kadarı ile daha çok askeri amaçla kullanılmış bir kale,İçerisinde ilk yapıldığında ibadethane de buluyormuş.

Kalenin içerisine küçük ahşap banklar yerleştirilmiş, buralarda oturup manzaranın tadını çıkartarak dinlene de biliyorsunuz.

Zilkale bu yoldaki son durak değil. Zilkale yolunu devam ettiğinizde Çat Yaylası,Elevit Yaylası, Polovit Yaylası ve Polovit Yaylasında ki şelaleyi de görme şansınız var. Fakat daha önce de dediğim gibi, normal bir binek araba için çok zor yollar buralar. Araç durumumuzdan dolayı bu güzelim yaylaları göremedik.

Burada önemli olduğunu düşündüğüm bir notu da ekleyeyim. Karadeniz’e yazın mahşer sıcağında bile gitmiş olsanız, aracınızda mutlaka yağmurluk ve küçük bir uzun kollu bulundurun, her an ihtiyaç duyabilirsiniz. Örnek fotoğrafımız :)

Yavaş yavaş ve sindire sindire, birazda geldik gitmeyelim diyerek 2 saat kadar kaleyi gezip, bol bol fotoğraf çektikten sonra artık dönüşe geçme zamanıdır deyip, hüzünleniyoruz. Dönüş işini biraz erken tutmanızda fayda var zira, çıkışı bu fotoğraftaki yoldan yapacaksınız. Dönmeye çalışanlar, acemi şoförler, yolda yürüyenler derken, araç içinde minimum yarım saat, bilginize…

Karadeniz gezinizi planlarken, geçeceğiniz yerlerde durma zamanları mutlaka ekleyin, zira aracıma bindim hedefime 10 dakikaya giderim demeyin, bu Karadeniz’in doğasına hakaret olur, çünkü neredeyse 500 m de bir durmak isteyeceksiniz.

Zilkale’den Çamlıhemşin’e doğru dönüşe geçer geçmez, yukarıda yaptığım açıklamayı yaşamaya başladık, Fırtına Deresi resmen sizi çağırıyor, “dur dinle beni” diyor.

Üzerinde tarihi kemerli köprüler “gel gel” yapıyor :)

Velhasıl kelam, Ayder Yaylası sapağına gidene kadar 4 veya  5 kere durduk. 1 Saat böyle geçti.

Yanlış anlaşılmasın bu durumu zaman kaybı olarak görmüyorum, yolculuğun en keyifli bölümleri bunlar. Koştur koştur yapmayın, bu durumları hesaba mutlaka katın hatta bu zamanları yaratın. Yeşilin, derenin tadını çıkartın.

Ayder Yaylası

Zilkale ile Ayder Yaylası arası 20 Km’lik mesafe ve yaklaşık yarım saat sürüyor. Hayatınız boyunca gidebileceğiniz en yeşil, en berrak, en muhteşem yolu gideceksiniz. Doğaya aşık olacaksınız. Yaratıcı ana tabirini burada anlayacaksınız. Tepenizde atmacalar, kartallar uçacak. Dağlardan aşağıya dökülen suları seyretmeye doyamayacaksınız.

Ayder Yaylası Milli Park girişi 9 TL. Araç başı ücret ödeniyor. Yolun muhteşem doğası, yaylaya geldiğinizde yerini otellere bırakıyor. Bir Km’lik bir yol boyunca, sağınızda solunuzda sadece yapı göreceksiniz. Ayder Yaylası’nı dışına doğru doğayı tekrar görebilirsiniz.

Buraya geldiğinizde turisttik yerin ne demek olduğunu anlayacaksınız, bunun anlamı; doğanın yok edilerek, gelen insanlara kalacak ve yiyecek yer sağlanması demekmiş.

İnsanlar çıldırmış gibi oradan oraya koşturuyor. Dere üstünden Zipline yapıyorlar ve çok mutlular. Benim tarzım değil maalesef. Ama zipline yapmak isterseniz 15 TL’ye yapabilirsiniz.

Şahsi fikrimi sorarsanız, giriş kapısına kadar gidip dönün, inanın bir şey kaybetmemiş olursunuz. Ama derseniz ki, kaplıca var,kalacak yerim yok, zipline yapacağım, yeşil yol denen şeyi görmek için ilerleyeceğim… o zaman bir şey diyemem.

Akşam çökmeye başlayınca, dönüş yoluna koyuluyoruz. Bu fotoğraf tek, sanırım merkezini çekmeye içim elvermemiş.

Fırtına Deresi başta olmak üzere, Artvin’de ki Çoruh Nehri’nin de bir çok kolunda rafting yapılabiliyor. Bununla ilgili özellikle Çamlıhemşin yolu üzerinde bir çok yer var. Rafting fiyatları 70 TL’den başlıyor, kahvaltı, ulaşım vb. hizmetlere göre 150-200 TL’ye kadar çıkabiliyor. Merakınız bu konu üzerindeyse en iyi kaynak tabi ki internet :)

(Rafting merakınız varsa sitemizde yeni bir yazıda mevcut. . Merak edenler için bir tık uzakta. Melen Çayı’nda Rafting)

Muhlama yemek için Çamlıhemşin çıkışında bir yol kenarı barakasında duruyoruz. Mükemmel bir çay eşliğinde, nefis bir muhlama yiyoruz. Ayrıca sahibi olan ismini unuttuğum :( abi tulum sanatçısı çıkınca ve bölgeye fazlası ile gelen Arap turistler olunca, tulum ziyafetimiz ekstra oluyor. Biz de bu duruma 150 TL’lik  Ayder Kestane Balı alarak katkı veriyoruz.

ARTVİN

Bugün evimizden 2 gün ayrılarak, Maçahel yolarına düşüyoruz. Eşim Rizeli, ben Artvinliyim. Sıra benim cennetimde.

Rize’den çıktıktan sonra, sahil yolundan Hopa istikametinde devam ediyorsunuz. Hopa’dan Artvin Merkez için yol ayrımından girip Borçka yönünde, 1580 m rakımlı Cankurtaran Geçidi’ni tırmanmaya başlıyorsunuz. Dağların  ve yarların arasındaki bu yol, bol virajlı ve ürkütücü gelebilir. Yazın rahat ama kışa doğru çok zorlu bir yoldur. Gerçi şimdi tünel yapılıyormuş, artık doğa ile baş başa değil, kısa ama bir şey görmeden geçilecek. Yukarı, yukarı ve yukarı tırmanışınızı sürdürüyor daha sonra da inişe geçiyorsunuz, yaklaşık 1 saat kadar. Yol sağlı sollu yeşilin her tonunu size gösteriyor.

Borçka yoluna girdikten sonra, yol kenarlarında eski köprü ve karadeniz evleri kesinlikle size 10’ar – 15’er dakikalık molalar verdirecektir.

Aslında bu coğrafyanın en enteresan tarafı şudur ki; nereyi güzel bulduysanız orada durabilirsiniz, zira kesinlikle görülecek bir yer vardır.

Bizim için bu gezi sadece turistlik bir ziyaret olmadığından, yıllardır ziyaret edemediğim aslı Kadapghiya olan, Çavuşlu Köyüne doğru, Borçka Merkezden dönüyoruz. 20 Dakkalık yolculuk Çoruh Nehri’nin kenarından yapılıyor. Şimdi barajlardan dolayı, tanımakta zorlandığım yerlerde, her gördüğümüz sarı renkliye “Sarıkız” dediğimiz inekler, siyah olan tüm köpeklerin “Karabaş” olduğu köpekler, merhaba dercesine bakıyorlar. Sanırım, yollar yüzünden, bir sürü aracın geçmesi onları hala şaşırtıyor.

Çocukluğumda yani, daha anlaşılır olması açısından, 30 yıl önce sadece fındık tarlası olan yerlerde, şimdi yol var. Gelişim iyi bir şey mi, kötü bir şey mi bilemiyorum!

Kadaphiya’da artık pek kalan yok, sayılı bir kaç ev var ve genelde yazın açılan evler. Yol ve baraj, sanki gelip, herkesi buradan alıp götürmüş gibi.

Kurban Bayramı, öncelik köyde olan teyzemde tabi ki…

Güzel teyzemin, güzel yemeklerini ve bayramın olmazsa olmazı baklavamızı yiyerek, dedemin artık sadece yengem tarafından kullanılan evine geçiyoruz.

İnsan, insana aşık olur zannediyorsanız yanılıyorsunuz, bu ev, kavuşamadığım aşkım gibi duruyor karşımda. Benim önünde oynadığım, fındık,çay topladığım, inek otardığım, mereklerine mısır çıkardığım yerleri şimdi, o yaşlardaki oğlumla ziyaret ediyorum.

Diyeceksiniz ki, arkadaş, bu gezi sitesi değil mi? Bize ne teyzenden, dedenin evinden… Gelsek buralar da biz ne yapacağız ki…

Haklı olduğunuz yer, evet ister istemez bu yazı duygusallık içeriyor. Haklı olmadığınız yer, bu fotoğraflar, sadece makinelerin objektifine sığdığı kadarını yansıtıyor, burası doğada eşi benzeri olmayan bir bölge ve ben özelde buralarda doğduğum için, sizde bu güzel vatanın bir ferdi olduğunuz için çok çok şanslıyız. Sadece 15 dakikalık bir duraksama için bile saatlerce yol gitmeye değer…

Borçka Karagöl

Bizim köyün en güzel taraflarından biride, Karagöl ve Macahel gibi endemik özellikli 2 yere çok yakın olmasıdır.

Köyümüzde geçirdiğimiz 2 saatten sonra, doğal olarak teyzemin tüm ısrarlarını kırarak, önce Karagöl’e uğramak için çıkıyoruz Macahel yoluna…

Borçka Merkez’den verirsek tarifi daha sağlıklı olabilir. Karagöl 30 Km’lik bir mesafede, Macahel (Camili) yolu üzerinde tabelasını gördüğünüzde sağdan çıkıyorsunuz ve 6 Km kadar daha yol alıyorsunuz.

Bu yol orman yolu, dar ve sağ tarafı tamamen orman. Dikkatli sürmenizde fayda var, zira çok virajlı ve bazı yerlerinde iki araba yan yana zor geçiyor.

Borçka Karagöl Tabiat Park alanına giriş için araç başına 9 TL ödüyorsunuz. Ödeme yapmak istemezseniz yaklaşık 1 KM kadar yürümeniz gerekiyor.

Karadeniz’de doğa her daim sürpriz yapmayı sever, Karagöl’e geldiğimizde her yeri sis basıyor. göz gözü görmez bir durum. Gölü bile göremedik, o derece. Flora olarak eşi benzeri olmayan göl bölgesinin etrafını yürüme yolu olarak, taşlarla belirlemişler. Bizde bu yolu kullanarak ormanın içinde dolaştık.

Buradaki ağaç türleri, dünya üzerinde, kendi türünde sadece bu bölgede bulunan ağaçlar. Nasıl olsa hayran kalacaksınız, bir şey yazmaya gerek yok :)

Bizim için sisin yayılmış olması mükemmel bir durum oldu, çünkü bu haliyle de burayı görme fırsatı bulduk. Sadece zararımız 9 TL, çünkü yarın Macahel dönüşünde tekrar buraya geleceğiz.

Gölün kenarında, çadır kuran geçlere çok imrensekte, bu siste Macahel yolunu nasıl geçeceğimizi düşünmek daha akıllıca.

O gelişte kullandığımız 6 KM lik yol dönüş anında, araçlarında çıkması ile birlikte uzadıkça uzuyor. Anayola çıktıktan sonra sağa doğru dönüyor ve Macahel’e 30 KM lik yolun tırmanma bölgesini başlıyoruz. Başlıyoruz başlamasına da, bir sis var, göz gözü görmüyor. Yolu göremiyorum, gördüğüm sadece şerit çizgisi. Şimdi düşününce tam bir delilik, her tarafı uçurum böyle bir yolu, bu siste gitmek akılkârı değil.Tavsiyem bu durumda Borçka’da kalın sabah geri gelin.

Macahel (Camili)

Saatte 10 Km hızla gelmek zorunda kaldığım 30 Km mesafe yüzünden yorgun argın olarak, Macahel’in merkezine iniyorum. Kalacak yer konusunda da önceden bir çalışmam olmadığı için, ne yapacağız, olmadı arabada uyuruz derken, Tema Vakfına ait yeri buluyorum.

Sabah ve akşam yemeği dahil oda 180 TL olarak, çok ta beğenerek buraya yerleşiyoruz. Hemen semaverde çay demleniyor ve akşam yemeğimiz hazırlanıyor.

Çalışanların hepsi o kadar ilgili ve güler yüzlü ki, alışık olmadığınız derecede, şaşıracaksınız. Gelen yemek, baklava çok lezzetli ve ne kadar isterseniz o kadar veriliyor. Çay için ayrı bir parantez açmak lazım. Semaverde çay içmek, gerçekten çay içmek.

Güzel bir uykunun ardından, sol tarafı Türkiye, sağ tarafı Gürcistan olan bu manzaraya karşı kahvaltımızı yaparak. Köye ismini veren camiye doğru gidiyoruz.

Macahel’i (şimdiki ismi ahşap camisinden dolayı Camili) özel yapan şey, doğası. Kendine özel, yer yüzünde bir tek burada yetişen bitki ve özellikle Kafkas arı ırkı. Macahel aslında bahsedilen cennetin ta kendisi denilebilir.

Günübirlik ziyaret için uygun bir yer değil, yol uzak ama asıl olay, bu özel bitki türlerini, özel alanları görmek istiyorsanız, yürümeniz gerektiği. Zira merkez sayılan, Caminin olduğu bölgeden sadece etraftaki dağları görüyorsunuz, ama gerçek yaylalarda.

Buralarda en çok görmek istediğimiz yer Maral Şelalesi, fakat kısmet olmadı diyelim. 7 Km’lik kötü bir yolu var, kesinlikle binek araba ile çıkmaya çalışmamanız gereken, daha doğrusu 6 Km’lik taşlık yoldan sonra, 1 Km yürümeniz gerekiyor. Jip kiralıyayım dedim o da olmadığı için gidemedik. Siz buraya kadar geldiyseniz, görmeden dönmeyin.

Gelelim köyümüze yeni ismini veren camimize, dış görünümü resimde gördüğünüz gibi, ahşap,saç öylesine bir araya getirilmeye çalışılmış gibi, ama içini görmeden karar vermeyin.

II. Mahmut döneminde yapılmış olan camii, bir kaç kez yıkılmış, Arhavili ustalarca tekrar yapılmış. İç işlemeleri sanat eseri seviyesinde.

İçi huzur verici bir aydınlık ve ahşap kokusu ile dolu, tam bir köy camisi, girin oturun, kalkmak istemezsiniz.

Köylere yapılan yeni camilere anlam veremiyorum bir türlü, 30-40 haneli köye 300-400 kişilik beton cami neden yapılıyor birtürlü anlamıyorum. Camilinin, Camisini görünce, bütün köylerin ibadethaneleri böyle olmalı diye düşünüyorum.

Macahel dünyanın en güzel varlığı, seni hafızama çivi gibi çakıp çıkıyoruz yola.

Dağların arasından tekrar vuruyoruz kendimizi yollara, dün akşamki sis ile nereden geçtiğimiz, nasıl bir yol ile buraya geldiğimizi sabah daha iyi anlıyoruz. Bu yukarıdaki manzarayı yolun kenarında durarak çektim, tüm yolun bir tarafı böyle.

Dün sisten Karagöl’ü göremeden dönmüştük. 6 Km gidilir tekrar diyerek sapıyoruz içeriye, şimdi her şey daha net, daha yeşil :)

Bu göl diyor ki, beni Eylül-Ekim gibi ziyaretet te bir gör bakalım, dünyada kaç renk varmış, yeşilden çıkan…

Güzelliği iyice içimize çekiyoruz, gözlerimize dolduruyoruz ki, bir daha ki gelişimize kadar yetsin bize.

Dönüşte Borçka Merkez’de durup, bu asma köprüden koşarak geçin, bu kadar diyorum, yapamayacak olanlar el kaldırsın :)

Bu arada bu tahtalarda bazen kırılıp ayağınızın içine girdiği de oluyormuş, Borçkalıların en çok güldükleri zaman sanırım bu :)

Aslında Borçka’nın meşhur bir köprüsü vardır. 1935 yılında İsmet İnönü tarafından açılan, Çelik köprü. Borçka’nın simgesi gibiydi ama şimdi yanına beton aşkımızla dolu, sıradan bir şey yapıp bu tarihi köprüyü de çürümeye terk etmişiz. Her tarihi eserin başına gelen şey burada da tecelli etmiş, ne diyelim.

TRABZON

Artvin’den Rize’ye dönüşümüzde müthiş bir yağmur ile oluyor. Karadeniz hep Karadeniz, her an ani bir yağmur ile karşı karşıya kalabiliyorsunuz, buraları bilenlerin yağmurundan ama, öyle bir serpiştirip geçenlerden değil. Silecekler çalışmıyor, o derece…

Akşam fırtına, sabah güneş. Annemizin misafirliğinde, sabah kahvemizi de içtikten sonra, bugünkü seyahatimiz Sümela Mastırı’na doğru 2 saatlik yolculuk.

Sümela Manastırı

Sümela Manastırı; Maçka ilçesinin Altındere (Meryemana) Vadisindeki, muhteşem sözcüğünü yavan hale getiren bir yapısı. Burası için başka bir sözcük bulunup söylenmesi lazım.

Maçka, zaten başlı başına bir doğa harikası iken, M.S 360 – 395 yıllarında, doğanın bu güzelliğini bozmadan nasıl bir yapı yapmalıyız, diye düşünmüşler, ve ortaya Sümela Manastırı çıkmış. Keşke doğanın içerisine dokunuşlarımız hep böyle olsa.

Trabzon’dan 42 Km, Maçka ilçesinden de 16 Km’lik bol yeşillik yolu geçtikten sonra,Zigana Dağları’nın bir yamacında, gözlerinize inanamayacağınız bu yapı ile karşılaşacaksınız.

Manastırın Rumca adı; Sümela, Yunanca adı; Panagia, aslında gerçek ismi Meryemana Manastırı.

Manastırın önünden Meryemana Deresi, diğer ismi ile Panagia Deresi akmakta, önünden derken yanıltıcı olmasın, Manastır dağın tepesinde, dere ise eteğinde :)

Rize’den 2 saat yol geldikten sonra, sürpriz! Manastır, restorasyon nedeni ile kapalı. Haliyle gezme şansımız olmadı. Sadece dış cephesini görmek için bile gidilebilecek bir yol ama, gelmişken göremediğimiz için üzülmedikte değil hani.

Manastıra en yakın nokta olan, bu kayalık bölgede fotoğraf çektik, manzaranın keyfini çıkarttık ve Manastıra çıkışta bulunan tesislere inerek, dere sesi ile çayımızı içmeye başladık.

Restorasyon çalışmaları 2 yıl kadar daha devam edecek denildi ama siz illa içerisini de göreceğiz diyorsanız, bitiş tarihini tam öğrenip öyle planlama yapın.

Bizim önerimiz ise, sadece bizim gördüğümüz kadarı ile bile çok eğleneceğiniz yönünde. 

Restorasyonla ilgili Trabzon Valiliğinin bizce ürkütücü açıklamaları var, teleferik yapmak gibi, etrafına tesis gibi inşallah bu doğayı turizm adı  altında ranta açıp, mahvetmezler. Zira Ayder Yaylası’nı gördükten sonra tüm turistlik gelişime kapadım kendimi.

Neyse biz tesislere geri dönelim. Manastıra çıkan yolun 1-2 Km gerisinde ki tesislerde çay çok güzel, derenin yanında şırıl şırıl ses ile tam bir dinlenme fırsatı. Hediyelik bir şeylerde alabileceğiniz yerler var.

Trabzon’un doğal güzellikleri saymakla bitmez tabi ki, her ilçesi ayrı bir doğa harikası, ama yapı olarak ben üç yer eklemiştim; Sümela Manastırı, Küçük Ayasofya Camii ve Atatürk Evi.

Manastır dışında diğerlerini görme fırsatı bulamadık maalesef. Manastırıda tam göremedik. Bir daha gelmek için bahanemiz oldu diyelim :)

Artık geri dönüş zamanı. Planlarımızın içerisinde bir günde Sinop’da geçirmek var. Hem dönüşte dinlenmiş olacağız, hem de methini çok duyduğumuz ama bir türlü görme fırsatı bulamadığımız Sinop’u da görmek istiyoruz.

Çıkıyoruz dönüş yoluna, bir tarafımız Karadeniz, bir tarafımız yeşillikler içinde yol alırken, Akçaabat tabelasını görür görmez, dört yolculu aracımızdan herkes acıktığını hissediyor. Hemen en doğru bilgiyi alabileceğimiz bir Akçaabatlı bularak kısa bir bilgi alıyoruz. Sorduğu şu; meşhur yer mi arıyorsunu, lezzetli yer mi? Biz ikinci kısımdanız tabiki ve en güzel köfte yeme noktasına ulaşıyoruz. En güzeli gönül rahatlığı ile söylüyorum çünkü Sebat Köfte hakikatten çok lezzetli. Lezzetin yanında fiyatlarda uygun.

Birde semaver aldık yan dükkandan, arabada artık sinek uçmaz derecesinde doldurarak doğru Sinop’a…

SİNOP

Yazının tümünde bahsettiğim gibi, geçtiğimiz yerler öylesine güzel görünüyor ki, gayri ihtiyarı durma ihtiyacı duyuyor insan, beş dakika buranında havasından soluyalım diyerek, tekrar Espiye sahilinde mola veriyoruz.

Rize’den Sinop’a toplam 565 Km yol var, normalde yedi, yedi buçuk saatte gidile bilir tabi ama mola,trafik derken 11 saatte ancak varıyoruz Sinop’a.

Yer işini yolda ayarladık, Google dan Efua Otel’i aradık, fiyat aldık. 4 Kişi için 160 TL oda. Öğretmen evinden bile ucuza geliyordu. İlk çekindim açıkcası, gece vakti iniceğiz, nasıl bir yer çıkacak, konuştuğum adam nasıl biri?

Abi,kardeş işletmesi pırıl pırıl bir otel, kesin tavsiyemdir gidin. O kadar özenli ve temizler ki inanamazsınız, çarşafından, kahvaltısına, dekorasyonundan, güler yüzlülüğüne bizden tam puan aldılar. Güzel bir uykunun ardından yeni güne hazırız.

Sinop’ta Türkiye’nin başka bir cennet köşesi. Doğa çok cömert davranmış, ama insanoğlu nankörlük etmiş diyebiliriz. Sinop’un en tepe noktalarından Şahin Tepesi’ne çıktık.

Tepenin manzarası yukarıdaki gibi. Etraf pislik içinde, baraklardan derme çatma bir yer yapılmış, ama kapalı mı? Durumu ne belli değil. İnsan üzülüyor, hem yapılaşma çirkin, hem de elinizde böyle bir yer var, çer-çöp içinde, yazık!

Tepenin sol tarafı bu şekilde, sağ tarafı da aşağıda ki gibi

Şahin Tepesi’nde yapabileceğiniz bir şey yok, arabadan inip bir-iki fotoğraf çekersiniz o kadar. Bizde merkeze inip Sinop Kalesi’nin surlarından birine çıktık.

Bu sur tam limana bakıyor.

Diğer kısımlarını bilmiyorum ama bizim gezdiğimiz bölüm gayet güzel korunmuş ve restore edilmiş.

İçinde akşamları canlı müzik yapılan, içkinizi de içebileceğiniz bir yer bile mevcut.

Surdan biraz deniz havasını ciğerlerimize doldurarak, aşağıya iniyoruz. Tam surun dibinde bir büfe var, Türk kahvesi için mutlaka,hem merkezin tatlı koşturmacasını izlersiniz , hem de bizim gibi büyükşehir yollarına düşecekseniz dinlenmiş olursunuz.

Tam limanın oralarda, bir birinden güzel restoranlar ve hediyelikçiler var. Biz el yapımı tekne yapan dükkanlara bayıldık.

Sinop’un neşe kaynakları bunlar sanırım. İçeride bir yandan satış yapılıyor, bir yandan da ahşaplar oyularak, rengarenk teknelere dönüştürülüyor. Tekneye isminizi veya teknenizin ismi ne olsun istiyorsanız onuda yazdırabiliyorsunuz.

Hediyelerimiz de alarak, Sinop’u şöyle bir arabayla gezip, dönüşe geçiyoruz. Burasını yazıyoruz hafızlarımıza hatta bir sonraki tatil planımızı Efua Otelde mi planlasak?

Maalesef ki artık müze olan Sinop Cezaevini görmeye zamanımız yok. Yolumuz çok uzun. Artık dönme vakti, ama büyük yazar ve şairimiz Sebahattin Ali’yi yad etmeden gidemeyiz, güzel insanların büyük acılar çektiği bu mekanı ölümsüz kılan,Sinop Cezaevi’nde kaldığı dönem yazdığı dizeler:

Maphushane Türküsü

Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül, aldırma

Dışarda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül, aldırma

Görmesen bile denizi
Yukarıya çevir gözü
Deniz dibidir gökyüzü
Aldırma gönül, aldırma

Aldırma gönül aldırma, kötüler unutulur, iyiler hep hatırlanır.

Tabi hepsini satın almadık ama artık evimizi süsleyen bir balıkçı teknemiz var. Sanırım dönüşün en güzel kısmı zihninizde getirdiğiniz anılar ve elinizde ki küçük objeler oluyor.

Barış, Eylül 2017

 

 

 

 

 

 

Granada, Cordoba ve Malaga | Endülüs

Her gidenin çok beğendiği Endülüs’e sonunda bir tur ile gitme fırsatı yakaladık. Çok da beğendik. Endülüs aslında Sevilla’yı da içine alan bir bölge ancak biz Malaga’da konaklayarak Cordoba ve Granada’yı görebildik.

Malaga’da konaklamak diğer her iki şehire de otobüsle 1-2 saat uzakta olmanız anlamına geliyor. Türk Hava Yolları’nın Malaga’ya direk seferi olmasını da üstüne eklediğinizde turu düzenleyenlerin iyi bir tercih yaptığını söyleyebiliriz. Gezimizi anlatmaya öncelikle Malaga ile başlayalım, diğer şehirlere ulaşmak isteyenler aşağıdaki linklerden ilgili kısıma hızla ulaşabilirler.

Malaga

Orta büyüklükte bir liman şehri olan Malaga, bizim gittiğimiz Ekim ayında çok kalabalık değildi ancak yaz aylarında uzun plajlarına gelen bolca turist olduğuna eminim. Biz şehrin merkezinde Novotel Suites Malaga Centro otelinde kaldık. Her yere yürüme mesafesinde olan rahat bir oteldi. Şehrin limanında restoranların olduğu bir marina bulunuyor.

malaga-marina

Marinaya ve limana yukarıdan bakan tepeye çıktığınızda şehrin tarihi geçmişini ifade eden kaleyi görüyorsunuz. Bizim kaleyi gezecek zamanımız olmadı, sadece dışından ziyaret edebildik.

malaga-kale

Malaga geniş sokaklara sahip ve alışveriş yapılacak bolca mağaza ve bir çok restoran var.

malaga-alisveris-sokak

Sokaklar çok renkli ve sıcak bir mimarisi var. Çok geniş bir yaya bölgesine sahip.

malaga-sokak

Geniş meydanlarda bolca kafe ve restoran var. İspanyollar gündüz pek dışarı çıkmadıklarından, akşamları sokaklar çok kalabalık oluyor.

malaga-sokak-2

Sokakların arasında yürürken, Malaga’nın en ünlü yapısı olan katedral uzaktan beliriyor.

malaga-sokak-katedral

Malaga Katedrali oldukça heybetli bir yapı ve büyük bir alanı kaplıyor.

malaga-katedral-2

Diğer avrupa şehirlerinde alışık olduğumuz gotik tarzda değil, rönesans üslubunda yapılmış ferah bir yapı.

malaga-katedral

Malaga’nın bir diğer önemli yapısı da Picasso müzesi. Bizim zamanımız olmadığından gezemedik ancak kapısında uzun bir ziyaretçi kuyruğu vardı.

malaga-picasso

Pazar sabahı oldukça dindar olan İspanyolların değişik bir dini törenine de rastladık. Otelin yanındaki kiliseden aldıkları Meryem Ana’yı başka bir kiliseye götürme merasimi olduğunu öğrendiğimiz bu gösteride hem çocuklar, hem gençler, hem de yetişkinler bulunuyordu ve bando eşliğinde etraflarında halkla yavaş yavaş yürüyorlardı.

malaga-dini-toren

Özetle Malaga alışveriş ve deniz haricinde çok turistik olmayan ortalama bir şehir. Rahat ve geniş sokaklarında dolaşarak bir günde biter.

Cordoba

Günübirlik gittiğimiz Cordoba’nın, çok köklü bir tarihi var. Endülüs etkisinin en çok görüldüğü eski kent merkezine en yakın noktada duran tur otobüsünden inince, geniş bir nehirin yanından yürüyorsunuz. Nehirin kenarındaki Roma devrinden kalma Albolafia değirmeni sanki restore edilmeyi bekler gibi.

cordoba-albolafia-degirmeni

Biraz daha ilerleyince orijinali milattan önce birinci yüzyılda inşa edilmiş olan ünlü Roma Köprüsü ortaya çıkıyor. Geniş nehiri estetik bir şekilde geçen köprü çok ihtişamlı.

cordoba-roma-koprusu

Köprünün hemen önünde kente giriş yapılan Roma Kapısı yer alıyor. Bu noktada içeride güzel bir şeylerle karşılaşacağınızı iyice anlıyorsunuz.

cordoba-roma-kopru-kapisi

Kapıdan geçince bize göre Cordoba Camisi, onlara göre Cordoba Katedrali’nin duvarıyla karşılaşıyorsunuz.

cordoba-camisi-duvar2

Cami bir merkez gibi, dikdörtgen bir alana yerleşmiş ve etrafı turistik mağazalar, kafeler ve restoranlarla dolu. Önce biraz etrafı dolaşıyoruz. Daracık sokaklarıyla Cordoba çok sıcak bir kent.

cordoba-sokak

Biraz etrafı dolaştıktan sonra caminin bahçesine giriyoruz. Kocaman bir bahçesi var.

cordoba-camisi-bahce2

Oldukça bakımlı ve girdiğinizde sadece katedralin kulesi ile ağaçları görebiliyorsunuz. İlerledikçe caminin duvarları ortaya çıkıyor.

cordoba-camisi-bahce3

İslam mimarisi kokmaya başlayan ortamda artık içeriyi görmek için heyecanlanmaya başlıyorsunuz. İçeriye girmeden önce bahçenin farklı bir görünüşünü daha paylaşalım.

cordoba-camisi-bahce

İçeriye girdiğinizde sizi bol kolonlu bir yapı karşılıyor. Endülüs İslam mimarisinin tipik özelliği olan bu form Granada’da Elhamra Sarayı’nda da karşımıza çıkacak.

cordoba-camisi-kolonlar2

Bazı açılardan kolonların ucunu bucağını göremiyorsunuz. Gerçekten çok büyük bir cami ve az sonra göreceğiniz ortasındaki bir kısmı katedral haline getirmiş olsalar da bence hala ilk halini koruyor.

cordoba-camisi-kolonlar

Caminin bir çok alanını yok etmiş olsalar da muhteşem mihrabı kıyamadıklarından olsa hala yerinde duruyor. Gerçekten görülmesi gereken bir şaheser.

cordoba-camisi-mihrap

Gelelim bu yapının katedrale dönüşmüş kısmına. Öncelikle yapının içinde bir hazine bulunuyor.

cordoba-camisi-kilise-hazine

Katedralin yerleştiği bölgeye yüksek tavanlı bir yapı oturtmuşlar, oldukça da ihtişamlı olmuş.

cordoba-camisi-kilise-tavan

Bu kısmın tam karşısında katedralin mihrabı diyebileceğimiz yine güzel bir kısım da mevcut.

cordoba-camisi-kilise-mihrap

Camiden çıkınca dünyanın en dar sokağı ve dünyanın en küçük meydanı diye turistik isimler verilmiş bir takım özelliksiz yerlere de uğradık ancak Cordoba demek cami demektir, bu kadar net. Dönüşte otobüsümüzün park ettiği yerin hemen yanında müthiş bir bahçe vardı, içeriye giremedim ama kapıdan bir fotoğrafını çekmeyi de ihmal etmedim.

cordoba-bahce

Sonuç olarak, Cordoba’nın eminim görmediğimiz çok güzel başka yerleri de vardır ancak sadece camiyi görmek için bile bir günlüğüne de olsa gidilmesi gereken bir yer.

Granada

Endülüs’ün en ünlü sarayı olan Elhamra Sarayı’nın olduğu kent. Yine günübirlik gittiğimiz, hem eski şehrinden, hem yeni şehrinden hem de saraydan çok etkilendiğimiz kent. Saray yüksek bir tepede bulunuyor ve müze giriş biletleri saatli. Bizim giriş saatimiz öğleden sonra olduğundan gezmeye önce eski şehirin daracık sokaklarından başladık.

Evlerin balkonlarındaki ve bahçelerdeki çiçekler insanların sıcaklığını çok güzel anlatıyor.

Binaların arasındaki bir seyir terasından karşıdaki Elhamra Sarayı tüm ihtişamıyla görünüyor.

Eski şehirden aşağıya inen bir dar sokak bizim çarşılar gibi küçük mağazalarla dolu. Bol bol hediyelik eşya bulabileceğiniz bu mağazalardaki ürünler daha çok islami motiflere sahipler.

İnsanı sanki Fas’taymış gibi hissettiren bu bölgede çok özlediğimiz çaya en yakın haliyle bir çaycı bulunca oturup biraz dinlendik.

Şehrin bu bölgesi oldukça yeni ve geniş meydanlara sahip. Biraz da öğle vaktinde gelmiş olduğumuzdan olsa gerek, kafeler oldukça kalabalıktı.

Bu bölgedeki meydanlar oldukça ferah ve süslü. Heykellerle bezenmiş süs havuzları çok güzeller.

Artık Elhamra Sarayı’na giriş vaktimiz yaklaştığından otobüsümüze binip sarayın girişine geldik. Tur rehberimizin önceden ayarlamış olduğu biletlerimizi dağıtması ile planlı saatimizde sarayın bahçesine girdik. Sarayın bir çok bölgesi var ve aşağıda bahsedeceğim ancak öncesinde girişte gördüğümüz yerleşim planını vermekte fayda var.

Gezimizi Generalife, Alcazaba ve Palacios Nazaries sırasıyla yapacağımızı şimdiden söylemiş olalım. Saraya bilet alma ile ilgili detaylı bilgileri şuradaki siteden edinebilirsiniz. Özellikle saray kısmına giriş ile ilgili kısmı dikkatli okuyun, gerçekten tam saatinde gitmezseniz giremiyorsunuz.

Giriş gişelerinden geçince ünlü bahçelere girmiş oluyorsunuz.

Bahçeler çok bakımlı.

Özenle hazırlanmış yollarda yürümek çok keyifli.

Rengarenk çiçeklerle bezeli farklı tipte bahçeler var.

Bu kısmı biraz resimlerle geçmiş olacağız ama anlatacak pek bir şey yok, görmek lazım.

Son bir bahçe resmi daha…

Bahçelerin arasından yazlık saray olan Generalife’a varılıyor.

Burada, ileride görülecek detayların küçük ipuçları gelmeye başlıyor. Ahşap işçiliği muhteşem.

Bu sarayın içi gezilmiyor, bahçesinden bakıp devam ediliyor. Elbette yine muhteşem bir bahçe var.

Buradan ayrılınca Alcazaba’ya devam ettik. Burası saray kompleksinin diğer köşesinde bulunan bir kule ve çevresi.

Kulenin manzarası neden bu köşeye kule yapılmış olduğunu çok güzel anlatıyor.

Sadece Granada’nın değil, çok uzakların da görülebildiği hakim bir noktaya yapılmış.

En güzel kısmı sona ayırmak iyidir. Ünlü Nasrid sarayına girmeden önce biletsiz gezilen Karl Sarayı’na da bir göz atalım.

Nasrid sarayının bir kısmını yıkarak yapmış olmasından dolayı, ne kadar güzel olsa da güzel sayılmayacak iri bir yapı.

Bir tek özelliği var, yuvarlak avlusunun en ortasındaki mazgalın üstünde durup çığlık attığınızda hissettiğiniz akustik etki çok hoş. Biz epey eğlendik, bizi gören Japon turistler şarkı söyleyip daha çok eğlendiler.

Gelelim Elhamra’yı Elhamra yapan Nasrid Sarayı’na. Tam saatinde gişede olup başarılı bir şekilde içeriye girdik. Girer girmez ahşap ile yaratılan eserler belirmeye başladı.

Saray ile ilgili rehberimizden bir çok bilgi aldık. En çok bahsedilen ise sarayda binlerce kez “Allah’tan başka galip yoktur” anlamına gelen bir arapça cümlenin yazdığı oldu.

Tam olarak nerede yazdığını anlamasak da, etraftaki arapça yazıları bu anlama yorduk. Desenler ise inanılmaz güzellikte.

İnsan bu detaylara saatlerce bakabilir ve bir hata bulamaz gibi geliyor.

Sarayın aşağıda gördüğünüz havuzu ve çevresi insana huzur veriyor.

Etrafındaki odalara girdikçe başka başka detaylarla karşılaşıyorsunuz.

İsfahan yazımızda anlattığımız Ali Kapı Sarayı ile benzer bazı noktalar yok değil. Binlerce kilometre uzaklıktaki iki İslam eserinin bu benzerliği dikkat çekici.

Ancak bu detayları doya doya izleyecek zamanı bulamadığınızı da belirtelim. Rehberler zaman yetsin diye biraz hızlı ilerletiyorlar.

Ünlü Aslanlı Bahçe’nin etrafındaki odalar muhteşem. Bahçede tadilat yapılmaktaydı ancak yine de güzelliği etkileyiciydi.

Elhamra kompleksinin bu en güzel kısmına girmesi ve çıkması biraz dertli ancak sadece burayı görmek için bu kadar zahmeti çekmeye değer.

Granada sadece Elhamra Sarayı’nı görmek için bile gitmeye değecek bir şehir. Şehirde de zaman geçirilebilir ancak bizim günlük turumuz oldukça verimliydi.

Endülüs’ün eksik kalan ayağı Sevilla’yı da bir gün görmek istiyoruz. Yine de Malaga, Cordoba ve Granada’yı içeren bir tura katılmak çok keyifliydi. Görülesi yerler.

Gürkan, Ekim 2016

Thassos (Taşoz) Adası

Samos, Sakız, Midilli derken Thassos’a gitmeden olmaz dedik ve bir cesaretle bayram tatilinde yola düştük. İpsala sınır kapısından çıkarak kendi aracımızla gittik. İyi ki de gitmişiz, çok beğendik. Adada 5 gece geçirdiğimiz bu gezide neler gördüğümüzü anlatalım.

Aradığı konuya daha hızlı gitmek isteyenler aşağıdaki listeden seçim yaparak ilgili konuya atlayabilirler.

Arabayla adaya gidiş

Yurtdışına arabayla çıkmayı daha önce Sakız ve Bulgaristan gezilerimizde detaylı şekilde anlattığımızdan, burada tekrar etmeyeceğiz. İstanbul’dan İpsala sınır kapısına gidiş 3 saat kadar sürüyor. Döneme ve saate göre değişen bir sürede sınırları geçtikten sonra Yunanistan’ın geniş ve boş otoyolunda 2 saat kadar yol almanız gerekiyor.

yunan-otoyol

Otoyolun uzunca bir kısmı ücretsiz ancak Thassos’a varmak için kullanacağınız kesiminde 2.40 € ödemeniz gereken bir gişeden geçiliyor, bu nedenle yanınızda bozuk olmasa da bir miktar euro bulundurmanızda fayda var.

Thassos’a hem Kavala’dan hem de Keramoti’den feribot seferleri var. Kavala hem daha uzakta hem de seferler daha seyrek, bu nedenle Keramoti’den geçmek daha mantıklı. Keramoti’ye varmak için otoyolda Xanthi (İskeçe) çıkışlarını geçtikten 20-30 km kadar sonra tabelalardaki yazıları takip etmeniz yeterli. Otoyoldan çıktıktan sonra da, feribota kadar tabelalarla rahatlıkla geliniyor.

Feribotlar oldukça sık ve kısa arabalar için 16 €, uzun arabalar için 20 €, kişi başı da 3.50 € olan biletler sadece limanda feribota binmeden önce alınabiliyor. Feribotlar oldukça büyük ve güverte altına da araç aldıklarından kapasiteleri oldukça yüksek.

keramoti-feribot

Biz gelir gelmez feribota binsek de, Keramoti limanında zaman geçirmek için birçok imkanın bulunduğunu hissettik.

keramoti-liman

Feribotun adaya varması 45 dakika kadar sürüyor. Gümrük geçişleri ve beklemeleri de dahil ettiğinizde adaya toplam gidiş süresinin toplamda 7-8 saati rahatlıkla bulacağını söylemek isterim. Ancak bu kadar yoldan sonra varacağınız yer emin olun buna değer.

thassos-liman

Thassos, çevresi yaklaşık 90 km olan ve tümünü arabayla rahatça 1.5-2 saatte dönebileceğiniz temiz yollara sahip bir ada. Keramoti’den gelen feribot, adanın kuzeyindeki adaya adını veren Thassos kentine yanaşıyor.

Thassos adasında konaklama

Adanın her tarafında konaklamak mümkün. Ancak görülmesi gereken koylar, yakında bol market olması, civarda birçok tavernanın bulunması gibi kriterler düşünüldüğünde seçenekler azalıyor. Kuzeyde Thassos civarında, doğuda Chrisi Ammoudia (Golden Beach) civarında, ya da güneyde Limenaria civarında kalmak seçenekler arasında. Denize girilecek yerleri de ileride anlatacağımızdan, size en uygun yeri seçmeniz kolay olacaktır. Biz Limenaria civarını tercih ettik ve ilk 3 geceyi geçireceğimiz Thassos’tan 40 km kadar uzakta bulunan Potos’taki otelimiz Studios Panagiota‘ya yaklaşık 50 dakikalık bir sürüşten sonra vardık.

potos-sahil

Potos, küçük ve kalabalık bir limanı olan, bolca kafe, taverna, fırın, market ve mağaza bulunan sevimli bir köy. Samimi ve güleryüzlü halkıyla, bol yiyecek seçeneği ve lezzetli tavernalarıyla bize adanın en güzel yerini seçmiş olduğumuz hissini verdi. Köşedeki mısırcıdan akşamları haşlanmış mısır almak ve hatta yıllar sonra çarpışan arabalarla karşılaşmak bizi evimizde hissettirdi.

potos-carpisan-araba

Son iki gecemizi ise, Limenaria’daki Konstantinos Beach 1 adlı tesiste geçirdik. Bu tesis denize sıfır olduğundan daha keyifliydi ama Limenaria’yı Potos kadar çok sevemedik. Sahile sıralanmış evler ve otellerden oluşan, daha yokuşlu, büyükçe bir kent.

limenaria

Burada da birçok market, taverna, fırın ve mağaza mevcut ama daha sıkışık ve yokuşlu bir kent.

Thassos adasının plajları

Gelelim adanın en sevdiğimiz yanına. Eylül ortasında gittiğimiz halde ılık bir denizle karşılaştığımızdan mı, neredeyse her köşe başında müthiş bir koy olduğundan mı bilmiyoruz ama bu ada deniz konusunda çok bol seçenek sunuyor. Tümüne gidememiş olsak da gittiğimiz sırayla plajları anlatalım.

Notos

Yanı başında adanın beş yıldızlı otellerinden birisi bulunan sakin bir koy. Yolun kenarına arabanızı parkedip denize doğru taşlık bir patikadan yokuş aşağı inmeniz gerekiyor.

notos-1

Bir miktar şezlong bulunuyor, kiralayan amca bir köşede oturuyor ve tesis yok. Pırıl pırıl bir deniz, sahil ve deniz ince kum, balıklar etrafınızda yüzüyor ve şnorkel kullanmasanız bile onları görebiliyorsunuz. Çok derin değil ve ılık. Sağ ve soldaki kayalık kesimlerde bolca balık görebilirsiniz.

notos-2

Hemen belirteyim, biz yine katlanır sandalyelerimiz ve şemsiyemizle gittik, o nedenle boş şezlong bulma derdimiz olmadı. Hazırlıksız iseniz erken gitmenizi tavsiye ederim.

Agia Anna

Notos’un bir kilometre kadar ilerisinde, yine yolun kenarına parkedip bir miktar yürünerek inilen ve çok etkileyici bir koy. Yoldan bakınca ağaçların arkasında bir güzellik olduğu hemen belli oluyor.

agia-anna-1

Bir özel mülkün çitlerinin kenarındaki patikadan aşağıya indiğinizde denizin müthiş rengiyle karşılaşıyorsunuz.

agia-anna-2

Yunanistan’da sahili kapatmak kimsenin hakkı olmadığından, koyu sarmalayan dev bahçenin kenarından yürüyerek koyun kumsalına ulaşabiliyorsunuz. Yine üç beş şezlong var, yine kiralayan bir amca var ve yine tesis yok. Ama muhteşem bir deniz var.

agia-anna-3

Etraftaki çam ağaçlarının altında gölge bulmanız kolay. Plaj ve deniz kum, derin değil, su pırıl pırıl ve kenarlardaki kayalıklar çok renkli. Yüzmesi ve zaman geçirmesi çok keyifli bir yer. Muhtemelen rüzgarlı havalarda bile sakinliğini koruyordur.

Psili Ammos

Her yunan adasında olduğu gibi, kumsalı büyük olan bir Psili Ammos da burada var. Ama iğne atsan yere düşmeyecek, popüler olduğundan arabayı park edeceğiniz yer bulmakta zorlanacağınız, tesisi olan, bol şezlonglu bir plaj.

psili-ammos

Durduk, baktık ve koşarak uzaklaştık. Sadece kum olduğunu ve kalabalık olduğunu hatırlıyoruz.

Astrida (Astris)

Psili Ammos’tan bir kilometre kadar ileride, uzunca bir sahil. Sakin insanların tercih ettiği, çok güzel bir tavernası olan, bol şezlong ve şemsiye olan ama kalabalık olmayan bir plaj.

astris

Sahili kum ama deniz iri taşlı. Deniz ayakkabısı tavsiye edilir. Su biraz serince ve çok keyifli değil ama yine de pırıl pırıl. Tesis olsun diyenlerdenseniz Psili Ammos’a gideceğinize buraya gidin deriz. Tavernadan içecek bir şeyler aldığınızda ya da yemek yediğinizde elbette şezlonga ücret ödemiyorsunuz.

Arsanas

Muhteşem bir koy. Astris’ten 4-5 kilometre kadar doğuda yolun dağın tepesinden geçtiği bir noktada aşağıda görünüyor ve sizi davet ediyor. Ormanın içinden küçük bir tabelayla sağa ayrılıyorsunuz ve önce uzaktan Livadi plajını görüyorsunuz.

livadi

Ama asıl amaç orası değil, biz gidip görmedik bile. Yol sola kıvrılarak hafif tepeye çıkıyor ve bitiyor. Arabanızı bir köşeye bırakarak taşlara çizilmiş okları takip etmeye başlıyorsunuz. Adadaki en yaman plaj inişi burada.

arsanas-1

Bu merdivenlerden indiğinizde, yukarıdan görmüş olduğunuzdan çok daha güzel bir koyla karşılaşıyorsunuz.

arsanas-2

İki şezlong ve bir şemsiyeyi 5 €’ya kiralayıp az yukarıdaki derme çatma tesisten frappenizi alabilirsiniz. Plaj kum, deniz ise taşlık. Ancak yukarıdaki resimde de görüldüğü gibi denizin girişine rahat yürünebilsin diye ince bir patika yapmışlar, dolayısıyla deniz ayakkabısı olmadan rahatlıkla girilebiliyor.

arsanas-3

Deniz hızla derinleşiyor ve birazcık serin. Ancak bir şnorkelci için cennet denebilecek kadar güzel bir yer. Deniz dibinde kocaman kayalar, bol balık, uzun bir görüş mesafesi ile özellikle sol taraftan açık denize kadar gidesiniz gelir. Sağ taraf da güzel ancak Livadi’ye doğru gittikçe biraz bulanıklaşıyor. Denizden çıkmak istemeyeceğiniz muhteşem bir plaj, kesinlikle gitmeye değer.

Marble Beach

Bir efsaneye göre yolu çok kötüymüş, gitmeye de değmezmiş. Sakın inanmayın, muhakkak gidin. Yolu sadece biraz tozlu, arabanıza zarar vermez. Aşağıda bozuk denen yolun neye benzediğini görebilirsiniz.

marble-beach-yol

Bu görüntü Thassos’tan Panagia’ya giderken sola ayrılan yoldan. Makriammos üzerinden de gelen bir yol varmış, onu bilmiyoruz. Siz bizim yoldan gidin, rahat edin. Ana yol üzerinde büyük mermer blokların üzerindeki Marble Beach yazılarını takip ederek gidebilirsiniz. Yolun sonunda varacağınız cennet şöyle bir şey.

marble-beach-1

Evet, kalabalık ve müzik var ama böyle bir güzellik her yerde bulunmaz. Sadece plaj değil, denizin içi de bembeyaz mermer tanelerinden oluşuyor. Çok değişik bir yer. Deniz ılık ve çabuk derinleşiyor, şnorkel için çok uygun değil ama denemek lazım, çok enteresan. Mermer tanelerine basmak ve denizi bembeyaz görmek gerçekten çok garip.

marble-beach-2

Şunu da söylemeden geçmeyelim, burada yiyecek satan bir tesis yok ancak içecek ve şezlong bulabilirsiniz. Gidin, üşenmeyin.

Porto Vathy

Aslında Marble Beach’in yan koyu. Hatta yukarıda bahsettiğimiz yol önce buraya geliyor, sonra Marble Beach’e geçiliyor. Biz bu koyda denize girmedik ama Marble’da bir kez denize girip, gelip burada uzun süreli kalınabilir.

marble-beach-porto-vathy

Burada hem tesis var, hem de daha geniş bir yer. Az çok da denizi mermer taşlı. Diğer yandan, Marble’dan çıkarken de bu koydan geçip dümdüz devam edilen yolu kullanabilirsiniz. Bu yol da yine biraz tozlu ama çok güzel manzaralara sahip.

marble-beach-cikis

Golden Beach

Uzun bir plaj. Biz denize girmedik, sadece Marble Beach çıkışında içinden geçtik. Sahile inip bakındık. Kaldığımız bölgeye çok ters olduğundan zaman geçiremedikse de en azından bir fotoğrafını koyalım dedik.

golden-beach

Sığ görünüyordu. Aslında bu bölge, bizim kaldığımız güney bölgenin alternatifi. Biraz daha ilerideki Paradise Beach ile beraber bu bölge uzun kum plajları ile ünlü. Çok sayıda konaklama tesisi de bulunmakta. Bu tarafla ilgili çok bilgi veremedik çünkü diğer yazılarımızı okuyanlar bilirler, uzun kumsallardansa küçük koyları daha çok severiz.

Plajları burada bitirirken, bir gün de kuzeyde, Thassos’un batısında, ünlü La Scala plajının bir kaç koy yanında denize girdiğimizi belirtelim. Güzeldi, biraz serindi, ama güney kadar şahane değildi. Ne tarafta kalacağınızı planlarken işinize yarayabilir. La Scala’ya gitmedik, sosyal imkanları belli ki çok güzel ancak yorum yapamıyoruz.

Thassos adasının köyleri

Thassos gittiğimiz diğer Yunan adaları gibi değil. Çok fazla dolaşacak köy yok. Potos ve Limenaria’yı konaklama bölümünde biraz anlatmıştım, burada bir de Limenaria’da gün batımını göstereyim, biraz daha hissedersiniz.

limenaria-sunset

Bir de her gelenin gitmesi gerektiği söylenen bir köy var. Aşağıda anlatalım.

Panagia

Zamanınız varsa gidin. Başka Yunan adasının, hatta Gökçeada’nın rum köylerini görmediyseniz gidin. Tipik bir rum köyü neye benzere en yakın köyü görmek için gidin.

panagia-2

Biraz sokaklarında dolaşın, arabanızı park etmenin zor olduğu belki de tek köyü görmüş olun. Ara sokaklardan aşağıdaki Golden Beach manzarasını görmeden dönmeyin.

panagia-1

Ama sakın ünlü denilen ve her giden yemeli denen oğlak çevirme ve kokoreçi yemek için gitmeyin. Kuyrukta masa beklemek ve sonra da arılardan kaçınarak çok da müthiş olmayan bir yemeği yemek zorunda kalırsınız. O kadar ki, garson masanıza tabakları atarcasına bırakır, içkinizi getirmeyi unutur, hatırlattığınızda bahçeden içeriye bağırarak söyler. Açık söylüyorum, şu aşağıdaki görüntü hiç de umulan lezzeti barındırmıyordu.

panagia-3

Thassos adasında ne yenir?

Diğer ada yazılarımızda çok uzun anlatmıştık ancak bu sefer çok kısa geçeceğiz. Çok net. Aşağıda gördüğünüz yenir.

limenaria-ahtapot

Özetle, Thassos merkezinde Mouses çok iyi, Potos’ta Taverna Irene çok iyi, yukarıda dediğim gibi Panagia’da Elena kötü, Limenaria’da Ağkistri muhteşem. Yukarıdaki resim oradan. Limenaria merkezden 400 metre kadar batıda, sahilden yürüyün bulursunuz. Buralara gidebilirsiniz, gördüğünüz bir yerde de yiyebilirsiniz. Biz oğlak haricinde kötü bir şey yemedik.

Son Söz

Öncelikle bu kadar çok yerden bahsetmişken adanın bir haritası üzerinde nerelerden bahsettiğimizi gösterelim.

[geo_mashup_map]
Thassos adası gezdiğimiz diğer Yunan adalarından çok farklı. Öncelikle çok yeşil. Sahil yolunun orman içinden geçmesi büyük bir fark. Neredeyse her adım başında bir başka güzel koyla karşılaşabilirsiniz. Merkezleri bizim tatil merkezlerimize çok benziyor. Türk turist kadar Bulgar, Romen ve Slovak turist var, dolayısıyla pahalı değil. Yeme içme konusunda basit alternatifler de mevcut ve birçok pastane bulunuyor. Biz çok rahat ettik.

Ufak bir eksik ise adada birçok market olsa da büyük market yok. Ancak neredeyse her ihtiyacınızı bu marketlerden karşılayabilirsiniz. Bir de pek ATM cihazı görmedik, yanınızda nakit bulundursanız iyi olur. Kredi kartı ise neredeyse her yerde geçiyor.

Biz bu adayı gerçekten çok sevdik. Eylül ayında bile deniz ılıktı ve çok yeşildi. Gidilecek birçok yeri, mesela Giola’yı ve Archangel manastırını göremedik ama elbet tekrar geliriz.

Adadan dönüşte yine limana gidip ilk feribota bindik. Bayram dönüşü olsa da çok beklemek zorunda kalmadan rahatça karşıya geçtik.

thassos-feribot

Sonrası geldiğimiz gibi otoyoldan dönüş ve İpsala. Ancak burada anlatmasak da, dönüşte yol üzerinde olan Dedeağaç’a uğrayıp son bir ahtapot yemeyi de ihmal etmedik. Siz de deneyebilirsiniz.

Gürkan, Eylül 2016

 

Yunanistan ile ilgili diğer yazılarımıza da göz atmak isterseniz buyrunuz ⇒ Yunanistan Yazıları

 

Midilli Adası

Samos ve Sakız adalarına gittikten sonra bir bayram tatilimizde de Midilli adasına gidelim dedik. Ayvalık’ın hemen karşısında bulunan ve Yunanistan’ın en büyük üçüncü adası olan, Yunancada Lesvos adına sahip bu adayı da görelim ve ne gördüysek anlatalım dedik. 4 günlük bir gezide oldukça büyük olan bu adanın tümünü gezmek elbette mümkün olmadı ancak gördüğümüz kadarını anlatalım.

Aradığı konuya daha hızlı gitmek isteyenler aşağıdaki listeden seçim yaparak ilgili konuya atlayabilirler.

Arabayla Adaya Gidiş

Ayvalık’tan Midilli’ye giden feribotlar araç da taşıyabildiğinden, araba kiralamayla uğraşmamak için yine kendi aracımızla gitmeye karar verdik. Arabaya yurtdışına çıkış işlemlerini Sakız Adası yazımızda uzun uzun anlattığımız için burada tekrarlamayacağız. İstanbul’dan sabah 8 gibi çıktık ve oyalana oyalana saat 15 gibi Ayvalık’a vardık. Saat 18:00’de kalkan Turyol gemisi ile gidecektik ve limanın karşısındaki Turyol ofisinden biniş kartlarımızı aldıktan sonra Ayvalık’ta biraz dolaşıp saat 16:30 gibi limana geldik. Not edelim, gidiş-dönüş araba için 70 €, kişi başı da 25 € ödedik. Yine not edelim, Ayvalık limanında ve Midilli limanında duty free mevcut.

Ayvalik-Liman

Ayvalık limanı oldukça küçük ve aracınızı liman sahasına park ettikten sonra valizleri indirip yayalarla beraber x-ray cihazından geçirmeniz gerekiyor. Pasaport çıkışı sonrası arabamızın işlemleri de hızlıca tamamlanıyor ve arabaları gemiye almaya başlıyorlar.

Midilli-Feribot

Gemi iki katlı ve oldukça rahat. Arka kısmına 12 araç yüklenebiliyor. Tüm arabalar yüklendikten sonra bir buçuk saat sürecek olan seyahatimiz başlıyor.

Midilli-Feribot-2

Midilli’ye indiğinizde arabaları gümrük binasının önüne çekip pasaporttan geçiyorsunuz, sonra arabanızı kayıt edip dışarıya çıkarıyorsunuz. Sıkı bir kontrol olduğunu söyleyemem ama büyük bir ada olduğundan gümrük binası Samos ve Sakız’a göre oldukça büyük ve daha çok personel bulunuyor.

Midilli adasında konaklama

Ada çok büyük olduğundan, hangi tarafında konaklama yapmamız gerektiğini pek bilememiştik. Gidilmesi gereken yerlerin dağılımına bakınca merkeze yakın olmanın doğru olacağını düşünerek Pirgi Thermis’te kalmaya karar verdik. Merkezin 10 km kuzeyinde bulunan bu bölgeden adanın en batısı hariç her yere bir saatten az sürede ulaşabilir durumda olduk, zaten en batıya da gidemedik. Kaldığımız otelden çok memnun kalmadığımız için burada adını vermiyoruz ancak bu bölge kalmak için oldukça avantajlı. Hem merkeze ve büyük marketlere yakın hem de oldukça sakin. Thermis ismi ise köydeki kaplıcalardan geliyor.

Pirgi-Thermis-Sokak

İleride köylerde anlatacağımız gibi, Plomari bölgesi de iyi bir alternatifmiş, o tarafta kalınabilirmiş.

Midilli adasının plajları

Kısıtlı zamanımız olduğundan adanın her tarafını gezemedik. Yine de epey dolaştık ve gördüğümüz plajları sırasıyla anlatalım.

Pirgi Thermis

Kaldığımız köyün plajından bahsetmesek olmaz. Çok başarılı bir yer olmasa da yerli halkın oldukça tercih ettiği bir plaj. Güzel bir tesis var ve ulaşımı çok rahat.

Pirgi-Thermis-Plaj

Kıyı ve deniz kum olduğundan çocuklar için çok uygun.

Xampelia

Doğu yakasının ünlü plajlarından. Oldukça yukarıda kalıyor ve eğer bu tarafta kaldıysanız uğrayabilirsiniz. Biz görmeye gittik, uzaktan bakıp daha çok beğendiğimiz bir yere döndük. Bize nedense pek sıcak gelmedi.

Xampelia

Petalidi

Aslında bir otelin plajı. Ama Yunanistan’da plajlar herkesin olduğundan geleni gideni çok. Yine doğu yakasının ünlü plajlarından. Bir bakıp müzik sesi ve kalabalıktan dolayı kalmadan çıktık ama bir akşam üzeri tekrar uğrayıp denize girdik. Sahil ve deniz kum, tesis güzel, bu otelde bile kalınabilir.

Petalidi

Skala Neon Kidonion

Tamamen tesadüfen bulduğumuz ve muhteşem denizi olan plaj. Arkadaşlarımızın kaldığı otelin önündeki ağaçların altı. Tesis yok, ağaç var.

Skala-Neon-Kidonion-3

Deniz muhteşem. Kıyı ve deniz çakıl. Su çok temiz, pırıl pırıl. Bu kadar temiz bir denizi adanın başka yerinde görmedik.

Skala-Neon-Kidonion-1

Sırasıyla Pirgi Thermis, Xampelia ve Petalidi plajlarına bakıp da oldukça ısınmış olmamızdan mı yoksa gerçekten muhteşem olmasından mı bilemiyoruz ama buradaki deniz gerçekten aklımızda kalan bir yer oldu.

Skala-Neon-Kidonion-4

Bir kez daha tekrar edelim, burada hiç bir tesis yok. Kendi ekipmanınızı getirmeniz lazım. Ağaç altı oldukça geniş, şemsiyeniz olmasa da olur.

Melinta

Güneyde Plomari’nin batısında kalan çok güzel bir plaj. Plomari’ye varmadan önce Agios Isidoros’ta da durduk, orası da çok güzeldi ama her zamanki gibi merakımızı yenemediğimizden devam ettik. Plomari’yi de geçince bari Melinta’ya da bakalım dedik. Dağın yamacından geçen yoldaki ilginç betonarme tünelden de bahsetmeden geçmeyelim.

Plomari-Dag-Yolu

Bu tüneli de geçtikten sonra Melinta’ya geldik ve Taverna Maria’nın otoparkına arabayı bırakıp sahile inince hiç bir yere gidesimiz kalmadı.

Melinta

Tüm günü burada geçirdik. Kıyı çakıl, deniz iri taşlı. Deniz ayakkabısı şart. İskeleden atlayabilirsiniz ama çıkışı biraz zor. Aklınızda bulunsun, iskele üzerinde terlik bırakmayın, rüzgar denize düşürüyor ve akıntı ile terlik kayboluyor. Maria’da yemeğimizi de yedikten sonra döndük, tavsiye edilir, yemekleri oldukça güzeldi.

Agios Ermogenis

Midilli merkezden güneye inince Charamida’nın yanında. Burayı çok beğendiysek de, biraz geç geldiğimizden gölgede yer kalmamıştı ve denize giremedik. Güzel bir tavernası var, denizi kum. Aklımızda kalan yerlerden birisi.

Agios-Ermogenis

Charamida

Ag.Ermogenis’te kalamayınca biraz doğuya devam edip Charamida’ya geldik. Çok geniş bir koy. Açık kısmında tesis yok ama içeriye geldikçe bir kaç tesis bulunuyor. Biz karşıda görünen tepenin sağında, yani koyun dibindeki tesiste denize girdik.

Charamida-1

İmkanları güzeldi ancak bir ara müzik yayını başladı. Kalkıp gitmeye üşendiğimizden zevk almaya çalıştık. Kıyı ince çakıl, deniz küçük taşlık. Deniz ayakkabısı olmadan da girilebilir. Ancak deniz çok yavaş derinleşiyor ve taşlarda yürümek zor olduğu kadar sığda yüzmek de zor.

Charamida-2

Sığ olmasına rağmen keyifli bir deniz ve oldukça da ılık. Çocukların ayakkabıları varsa eğlenceli olur. Denizin ortasındaki yüzen trambolin de cabası.

Efthalou

Adanın en kuzey ucunda. Molyvos’a gittiğimiz gün batıdan çok sert rüzgar esiyordu ve deniz çok dalgalıydı. Molyvos küçük bir burun olduğuna göre arka taraf sakindir diye düşünüp biraz araştırınca yine yerli halkın bildiği güzel bir plaj buluverdik. Ağaç gölgesi de varsa gireriz dedik ve bu güzel denizde zaman geçirdik.

Efthalou-Plaj

Zamanla rüzgar kuzeye döndüyse de deniz çok keyifliydi. Sahil çakıl, deniz orta ve iri taşlı. Deniz ayakkabısı gerekli. Burası tam olarak Sokakağzı‘nın karşısına denk geliyor. Güzel ve sakin bir plaj, Molyvos’un kalabalığından kaçmak için iyi bir alternatif olabilir. Ayrıca plajdaki tavernaya da uğramanızı şiddetle tavsiye ederiz, burada hem uygun fiyatlı hem de çok lezzetli bir yemek yedik.

Efthalou-Taverna

Evet, gitmek istediğimiz her yere gidemesek de, gördüğümüz plajlar bu kadar. Dediğimiz gibi, Midilli çok büyük bir ada ve keşfedecek çok yer var. Gelelim gidebildiğimiz köylere.

Midilli adasının köyleri

Kuzey, güney, doğu derken batıya hiç gidememiş olduk. Vatera, Eresos ve Sigri gibi çok güzel olduğunu duyduğumuz köylere ve plajlara gidemediysek de, gittiğimiz köyleri anlatalım.

Midilli

Aslında adanın adı Lesvos, başkentin adı Midilli. Ama biz adaya da Midilli demişiz, o nedenle biraz kafa karıştırıcı oluyor. Buraya merkez de diyebiliriz. Aslında köy demek doğru değil çünkü burası kocaman bir şehir. Büyük bir limanı olan Midilli oldukça kalabalık bir kent.

Midilli-Genel

Şehrin önü tamamen dalgakıranlarla kapatılmış bir liman. Kuzey tarafı bizim feribotun ve büyük adalar arası gemilerin yanaştığı bölge. Bu tarafın sahilinde bir takım restoranlar var ama kalabalık değil. Orta kısım oldukça uzun ve şehrin yolları buraya bağlanıyor. Güney taraf ise oldukça kalabalık.

Midilli-Taverna-2

Bu tarafta arabanızı park edecek yer bulmakta zorlanabilirsiniz ancak limandan güneye doğru bir miktar daha ilerlediğinizde sahilde dev gibi bir ücretsiz otoparkın olduğunu göreceksiniz. Bu bölgede hem büyük marketler hem de mağazalar bulunuyor ve oldukça kalabalık. Ara sokaklardan limana çıktığınızda ise sıra sıra kafe ve tavernalarla karşılaşıyorsunuz.

Midilli-Taverna-1

Biz gündüz gittik ama akşamları çok kalabalık olduğundan eminiz. Liman ve şehir manzarasına sahip bu tavernalarda hazırlanan ahtapotlar, bu tarafların adeti olduğu üzere güneşte kurutulmaya bırakılmıştı.

Midilli-Ahtapot

Kafa dinlemeyi ve sakin denizlere girmeyi sevdiğimizden, şehirde daha fazla zaman geçirmedik. Ancak günübirlik gelecek olanların bu bölgeden memnun kalacaklarından eminiz.

Pirgi Thermis

Kaldığımız köy olduğundan yine torpil geçiyoruz. Deniz kenarı olduğu halde sosyal hayatını içinden geçen yolun kenarına kurmuş olan bir köy. Pastanesi, kahveleri ve tavernaları ile içinden geçerken bile güzelliğini gösteriyor. Ara sokaklarında yürümek keyifli ama büyük bir güzellik beklemeyin. Bu köyle ilgili bir enteresan not da sahilde bulunan arkeolojik alan. Antik eserlere ilgi duyanlar kişi başı 3 € ödeyerek gezebilirler.

Pirgi-Thermis-Antik

Molyvos

Adanın en şişirilmiş ve en çok Türk turist gördüğümüz bölgesi. En kuzeyde, tepedeki bir kalenin eteklerine kurulmuş bir köy.

Molyvos-Uzaktan

Midilli merkezden bir saat mesafede. Molyvos’a giden yol üzerinde bir de plajlarıyla ünlü Petra’dan geçiyorsunuz. Bizim gittiğimiz gün batıdan çok sert rüzgar estiğinden deniz çok dalgalıydı, bu nedenle Petra’ya uğramadan Molyvos’a geçtik ama uzaktan bir görünümünü paylaşalım.

Petra

Molyvos’a girdiğinizde bir kalabalık ve sıkışıklık sizi karşılıyor. Karşılıklı mağazaların olduğu daracık bir sokaktan ilerleyerek yolun sonundaki otoparka varıp yer bulamıyorsunuz. Geri gelmek de dert ama asıl mesele arabayı bıraksanız bile köy tepede olduğundan sahile inmek için biraz yokuş inmeniz ve sonra da çıkmanız gerekmesi. Sanki bu sakin adada kalabalık sevenler için yaratılmış bir bölge. Belki de yeterli zamanı ayırmadığımızdan sevemedik, hakkını yemeyelim.

Molyvos-Kale

Molyvos’a gelirken adanın ortasından giden doğu-batı yolunu tercih etmiştik. Oldukça geniş ve yeşillik bir yoldu.

Molyvos-Yol

Dönerken ise, adanın kuzeyinde tepelerin üzerinden giden yoldan döndük. Bu tarafta bol viraj, orman, yemyeşil köyler ve karşıda Assos sahillerini gördüğünüz şahane manzaralar var. Kaldığımız yere gidişte zaman olarak da çok fark etmediğinden bu yolu biz çok sevdik.

Midilli-Kuzey-Yol

Plomari

Adanın güney sahilinin başlangıcı ve adanın en büyük ikinci kenti. Uzo endüstrisinin sembolik kentlerinden. Adanın merkezinden güneye inen yol oldukça keyifli. Adanın bu tarafı tarım konusunda oldukça gelişmiş durumda ve köylerin zenginliği kendini hemen belli ediyor.

Plomari-Yol

Sahile indiğinizde yol boyunca şahane plajlar ve masmavi bir denizle karşılaşıyorsunuz. Sevimli sokaklardan geçip kentin merkezine geldiğinizde yaşayan bir şehirle karşılaşıyorsunuz.

Plomari-Merkez

Kentin önünde büyük bir liman var. Bir çok kafe ve taverna var, oldukça da kalabalık. Bu bölgede de kalınabilirmiş diye düşündük. Plomari’den batıya doğru Melinta’ya doğru ilerlerken, limanın bittiği bölgede gördüğümüz şu küçük plaj da çok hoşumuza gitti.

Plomari-Plaj

Açıkcası, güney sahilleri hem daha çok fırsat sunuyor hem de daha sakin bir çevreye sahip. Bir dahaki gelişimizde bu tarafta kalmayı düşünebiliriz.

Son olarak, akşam üzeri dönerken bize güzel bir manzara sunan adanın haritasında göreceğiniz iki körfezin küçüğü olan Geras Körfezi’nin çıkış tarafını gösterelim.

Geras-Korfezi

Panagiouda

Merkez’in 5 km kadar kuzeyinde, bir çok tavernanın olduğu bir balıkçı köyü. Sakin, rahat, ekonomik ve lezzetli yemek yemek isteyenlerin tercihi olabilecek bu küçük köyden de bahsederek köyleri anlatmayı bitirelim.

Panagiouda

Son Söz

Midilli adası çok büyük ve yeşil bir ada. Çok turistik değil ve her köşesi plajlarla dolu değil. Belli başlı merkezleri var, bu merkezlerin arası da ortalama arabayla birer saat. Dolayısıyla bizim gibi 4 günlük bir gezide adanın tümünü anlamak mümkün değil. Yine de sessizliği, huzuru, lezzetli yemekleri ile tipik bir Yunan adası. Bu kadar yerden bahsetmişken, bu yerleri bir harita üzerinde de gösterelim, kolaylık olsun.


[geo_mashup_map]

Midilli’den bahsetmişken, adada iki tane mülteci kampı olduğunu, mültecilerin sokaklarda fazla görülmediğini ama bu kamplara yakın yerlerde dolaştıklarını da söylemeden geçmeyelim. Merak edenler olacaktır, sorulmadan söyleyelim biz hiç rahatsız olmadık. Dönüşte limanda gördüğümüz şu bot ve can yelekleri mülteci sorununun halen devam etmekte olduğunu bizlere tekrar hatırlattı.

Midilli-Multeci

Diğer yazılarımızı okumadan gelenlere son bir hatırlatma yapalım, Yunan adalarında marketler pazar günleri kapalı. Hatta fırınlar bile kapalı, mini marketler açık, onlarda bir gün öncenin ekmeğini bulabilirsiniz.

Dönüşte her ne kadar diğer adalardan tecrübeli olsak da, yine gemi kalkış saatinden bir buçuk saat önce limana geldik ve yine bekledik. Kapılar kalkıştan bir saat önce açılıyor. Arabanızı arka kapıdan içeri alıp binanın içinden geriye geçiyorsunuz, pasaport ve araç çıkış işlemleri yapıldıktan sonra gemiye biniyorsunuz. Tekrar söyleyelim, Midilli limanında duty free bulunuyor ama mesela uzo marketle aynı fiyat, zeytinyağı marketten de pahalı.

Biz Midilli’ye yine gideriz. Gittikçe de bu yazıyı güncelleriz. Uzun gidemeseniz de 3-4 günlüğüne gidilesi bir ada Midilli.

Gürkan, Temmuz 2016

 

Yunanistan ile ilgili diğer yazılarımıza da göz atmak isterseniz buyrunuz ⇒ Yunanistan Yazıları

Brugge ve Brüksel

Amsterdam yazımızda bahsettiğimiz gibi, gezimizin bir gününü Brüksel ve Brugge’a ayırdık. Otobüsle sabah 8:00 gibi çıktık ve gece 21:00 gibi geriye döndük. Önce Brüksel, sonra Brugge’e gittik, iyi ki de öyle yapmışız çünkü önce Brugge’e gitmiş olsaydık ayrılmak istemeyeceğimizden muhtemelen Brüksel’e gitmezdik. Çok detay veremesek de ne gördüğümüzü anlatalım. Brugge kısmına gitmek isteyenler buraya tıklayarak yazının o kısmına atlayabilirler.

Brüksel

Belçika’nın ve Avrupa’nın başkenti olan oldukça büyük bir şehir. Şehire girmeden önce Atomium isimli enteresan bir yapıda mola verdik. Bir demir atomunun 165 milyar kez büyütülmüş halini gösteren bu yapı Eyfel misali Expo 58 fuarı için yapılmış ve 102 metre yükseklikte. Orijinali aluminyum kaplıymış ancak 2007 yılında biten renovasyonda kaplama paslanmaz çelik ile değiştirilmiş.

Bruksel Atomium

Sonrasında Brüksel’in merkezine varmamız  trafik nedeniyle yarım saat kadar sürdü. Yol üzerinde gördüğümüz bazı yapıları pek bilgi veremesek de burada paylaşalım.

Bruksel Kilise

Oldukça eski bir tarihi olan bu şehirde eski yapılar da göze batıyor.

Bruksel-Kule

Elbette Avrupa şehirlerinin tipik özelliği olan büyük parklar burada da mevcuttu.

Bruksel-Park

Sonunda otobüsümüz merkeze yakın bir yere park etti ve yürümeye başladık. Önce küçük bir meydana vardık. Bol turist olan hoş bir meydandı.

Bruksel-Ustmeydan

Buradan sola yürüyerek şehrin merkezi olan Grand Place Meydanı’na vardık.

Bruksel-Grote Markt

Muhteşem yapılarla süslü bu meydan Brüksel’in en görülesi yeri. Meydanı daha iyi hissetmeniz için burada çektiğimiz küçük bir videoyu paylaşalım.

Meydandan sola devam ederek ünlü işeyen çocuk heykeli Manneken Pis’i gördük. Hakkında onca efsane olan 61 cm yüksekliğindeki bu heykel, gerçekten çok küçük ve turistik bir nokta olmuş. Yüzlerce kostümü olan ve sık sık kostüm değiştiren heykeli biz şansımıza çıplak gördük.

Bruksel-Manneken Pis

Brüksel’in ünlü, lezzetli ve oldukça pahalı çikolata mağazalarını dolaşıp, bir de waffle yedikten sonra Brugge’e doğru yola çıkmak üzere otobüsümüze döndük.

Brugge

Masal gibi bir kent. İkinci Dünya Savaşı’nda zarar görmediği için Orta Çağ özelliklerini hala koruyor. Şehrin girişinde otobüsler ve arabalar için büyük bir otopark yapmışlar ve merkeze 15 dakika kadar yürüyorsunuz. Elbette yürümek çok keyifli.

Brugge-Giris

Kente geldiğinizi şu aşağıda gördüğünüz küçük meydana gelince anlıyorsunuz.

Brugge-Giris-2

Bol turistin bulunduğu sokaklarda yürüyerek kentin içlerine gidiyorsunuz.

Brugge-Sokak

Brugge de bol kanal bulunan bir kent. Kanallarda gezinti yapmak için kanal turları da bulunuyor.

Brugge-Kanal

Sokaklarda çikolata mağazalarını ve ünlü Brugge dantellerini yapan teyzeleri görebilirsiniz.

Brugge-Dantel

Belçika’nın diğer ünlü ürünü olan bira için şu mağazanın camında yazan “Suyu koru, Belçika birası iç!” yazısı, 500’den fazla bira çeşiti bulunduğunu çok güzel anlatıyordu.

Brugge-Bira

Kanalların yanında kurulmuş bir bit pazarında çok eski ve orijinal ürünler bulmak mümkün. Modern Çin işi ürünler çoğunlukta ama yine de bakmakta fayda var.

Brugge-Pazar

Sokaklarda yürümek çok keyifli. Sanki yüzlerce yıl önce geziniyormuş gibi hissediyorsunuz.

Brugge-Sokak-2

Sonunda ünlü Markt yani Market Meydanı’na çıkınca Brugge’ün neden bu kadar ünlü olduğu anlaşılıyor. Daha 3 saat önce Brüksel’in ünlü meydanını görmüş olmamıza rağmen bu meydan bizi gerçekten çok etkiliyor.

Brugge-Markt 1

Orta Çağ’dan kalma haliyle bu kocaman meydanın ortasında bir orkestra vardı ve müzik her yanı sarmıştı. Burada da kısa bir video çektik.

Meydanın bir kenarını kaplayan adliye binası ve arkasında görünen büyük Belfry Kulesi gerçekten çok ince işlenmiş ve muhteşem yapılar.

Brugge-Markt Belfry

Meydanın diğer kenarı ise restoranlarla kaplıydı. Deniz ürünlerinin bol olduğu bu restoranlarda oturan turistler güzel zaman geçiriyorlardı.

Brugge-Meydan3

E biz de buraya kadar gelmişken midye yemeden geri dönemezdik, buralara gelirseniz siz de mutlaka deneyin.

Brugge-Midye

Brugge’de geçireceğimiz zaman elbette çok çabuk bitti. Otobüse doğru dönerken kaçırdığımız bazı manzaraları da yakalama fırsatı bulduk.

Brugge-cikis1

Kanalların güzelleştirdiği başka bir şehir olan Brugge’a biz doyamadık. İnanın aklımız orada kaldı ve elbet bir gün tekrar gideceğiz.

Brugge-cikis2

Bir gün içinde Amsterdam’dan çıkıp hem Brüksel’i hem de Brugge’ü görmek mümkün ama yetersiz. Özellikle Brugge için en az tam bir gün ayırmak gerekli. Sadece görmüş olmak değil, sokaklarında gezinmek, kafelerde dinlenmek ve kenti yaşamak için bu zamanı ayırmak lazım. Doyamasak da bu iki kenti görmüş olmak bizim için mutluluk verici oldu.

Gürkan, Mayıs 2016

Amsterdam, Volendam ve Marken

Mayıs sonunda 3 gece 4 günlük bir Amsterdam turuna katıldık. Bir günümüzde de Brüksel ve Brugge’e gittik ama özellikle Brugge muhteşem bir yer olduğundan o geziyi şuradaki yazımızda anlattık. Amsterdam’daki son günümüzü Zaanse Schans, Volendam ve Marken Adası’nı da kapsayan bir geziyle geçirdik ve tüm bu güzel yerlerde gördüklerimizi burada anlattık. Hızlı gitmek isteyenler aşağıdaki listeyi kullanabilirler.

Uçuşumuz KLM havayolları ile idi. Koltuk aralıkları fena değil, uçuş sırasında sandviç ve içecek veriyorlar. Schiphol havaalanı çok büyük terminallere sahip ve kısıtlı süreli ücretsiz internet mevcut. Biz özel bir turla gittiğimizden terminal çıkışında otobüsümüz bizi bekliyordu, o nedenle şehire gidişte treni kullanmadık.

Amsterdam’ın tipik hava durumu olan yağmur, gezi boyunca peşimizi bırakmadı. Siz siz olun şemsiyesiz ya da yağmurluksuz gitmeyin. Sabah erken bir uçuşla gittiğimizden önce kısa bir şehir turu yaptık. Merkez tren istasyonunun karşısına otobüsümüz parketti ve Dam meydanına kadar yürüdük.

Amsterdam-Damm-1

Amsterdam’ın merkezi yürüyerek rahat gezilecek büyüklükte. Neredeyse her köşesine tramvay ya da otobüse binmeden rahatlıkla yürüyebilirsiniz. Ama zamanı dar olanlar için hem otobüslerde hem de neredeyse her yerde olan tramvaylarda geçen günlük kartlar oldukça uygun. Dam meydanının bir tarafında yukarıda gördüğünüz Kraliyet Sarayı bulunurken, diğer tarafında Ulusal Anıt bulunmakta.

Amsterdam-Damm-2

Bu meydan Amsterdam’ın en bilinen buluşma noktası. Meydandan hangi yöne giderseniz gidin, ünlü kanalların üstünden geçen köprüler ve sakin sokaklarla karşılaşıyorsunuz.

Amsterdam-Sokak-1

Şehirde genel bir sakinlik hakim. Kafe ve restoranlar kalabalık, sokaklar ise güzel yapılarla ve bisikletlerle dolu.

Amsterdam-Sokak-2

Kanalların üstünden farklı tipli köprülerle geçiliyor. Kimi köprüler gerektiğinde açılacak şekilde inşa edilmiş. Aşağıdaki modelin bir çok farklı boyutunu gördük.

Amsterdam-Sokak-3

Kısa bir yürüyüş ve yemek molasından sonra, ünlü Rijksmuseum’a geçtik. Amsterdam’ın en büyük müzesine maalesef girecek zaman bulamadık ancak arka tarafındaki bahçede biraz zaman geçirdik. Bahçede bulunan su fıskiyesi durunca içine giren kişiler, fıskiye çalıştığında ıslanmadıkları halde suların içinde kalıyorlardı.

Amsterdam-Rijks-Bahce

Amsterdam’ın sembolü haline gelmiş olan Iamsterdam yazılarından birisi de burada bulunuyor. Bu yazı, turistler için fotoğraf çekme noktalarının başında geliyor.

Amsterdam Iamsterdam

Buraları da gördükten sonra Amsterdam’ın ünlü kanal turlarından birine başlamak üzere kısa bir yürüyüş yaptık ve teknemiz yola çıktı.

Amsterdam-Kanal-2

Üstü ve yanları camla kaplı basık ve uzun teknelerle yapılan kanal turunu yapmak ilk başta çok gerekli değilmiş gibi geliyor. Ancak suyun üstünden şehri izlemek çok hoş.

Amsterdam-Kanal-1

Kanalların kenarına bağlanmış teknelerden bazılar ev olarak kullanılıyor. Bazıları çok güzel ve oldukça özenli hazırlanmış.

Amsterdam-Kanal-3

Bazıları ise ticari olarak kullanılmakta. Bu tür teknelerde oldukça dikkat çekici modeller kullanılmış.

Amsterdam-Kanal-5

Bazı yerlerde daracık bir kanaldan diğer kanala koskoca tekneyi ustaca döndüren kaptanın becerisine hayran olmamak mümkün değil.

Amsterdam-Kanal-4

Kanal turu bir ara ana istasyonun arkasındaki nehire de çıkıyor. Bu taraftan istasyonun arkasındaki bisiklet parkının ne kadar farklı göründüğünü de belirtmek lazım. Küçücük alanlara yüzlerce bisiklet parkedebiliyorlar.

Amsterdam-Bisiklet-1

Yaklaşık bir saat süren tur oldukça keyifli. Hazır bisiklet parkından bahsetmişken, bisikletlerin neredeyse tüm yolların kenarında bulunan bisiklet yollarında geçiş önceliğine sahip olduğunu da belirtelim. Yayaya çarpmaları çok olası, her an bir yerden hızla bir bisikletli gelebiliyor, alışmak zaman alıyor. Başka bir bölgede gördüğümüz şu aşağıdaki bisiklet parkı, şehirde ne kadar çok bisiklet olduğunu biraz daha iyi anlatabilir.

Amsterdam-Bisiklet-2

Kanal turundan sonra otelimize geçip dinlendik. Otelimiz şehirden biraz uzak olan Ibis Schiphol Airport idi. Oldukça basit ve kullanışlı bir odası vardı ancak çok kalabalık ve insana sanki yoğun bir tren istasyonundaymış gibi hissettiriyor, gelen giden bitmiyor. Yakınında tramvay veya metro yok, havaalanına yakın olduğu için ücretsiz havaalanı servisi var, havaalanına gidip metroyla şehire gidilebiliyor. Ya da otelin önündeki otobüs istasyonundan (durak değil, kocaman istasyon) şehir merkezine yakın bir noktaya gidilebiliyor. Otelin lobisinde karşılaştığımız şu gençlerin de ileride çok ünlü futbolcular olma ihtimali bulunmakta, şurada dursun.

Amsterdam-Juventus

Turumuzun bir gününü de şehirde serbest dolaşarak geçirdik. Yağmur yağan sürelerde kafelerde otursak da sokaklarda yürümek gerçekten çok keyifliydi. Her köşeyi döndüğünüzde kanalların farklı bir pozunu fotoğraflamak istiyorsunuz.

Amsterdam-Sokak-4

Büyük kanallarda kocaman tekneler olsa da, dar kanallarda bağlanmış küçük tekneler sanki insanların işlerine bu araçlarla gidip geldiği gibi bir duygu yaratıyor.

Amsterdam-Sokak-5

Köprülerin üzerinden geçerken sağa sola bağlanmış bisikletlerin yarattığı mizansen çok hoş. Aşağıdaki gördüğünüz ve neredeyse her Amsterdam fotoğrafında görebileceğiniz kanal ve bisiklet teması gibi.

Amsterdam-Sokak-6

Ara sokaklar genelde konut ağırlıklı ancak her sokakta bir kaç kafe bulunuyor. Genelde dolu olan kafelerde dinlenen kişilerin çoğu turist.

Amsterdam-Sokak-7

Yürümesi çok keyifli bir şehir. Çok büyük olmadığından gitmek istediğiniz yere zamanın nasıl geçtiğini anlamadan varıyorsunuz. Bu kadar dolanmışken, gece gitme fırsatımız olmasa da, ünlü Red Light District’in de bir fotoğrafını gösterelim.

Amsterdam-Sokak-8

Dikkatli gözlerin görebileceği duvarlardaki lambalar geceleri kırmızı yandığından kırmızı ışıklar bölgesi deniyor. Gündüz gayet sakin ve insanlar dolanıyor. Gecesini bilen anlatır, biz sadece son olarak bu bölgede ayrıca bir üne sahip olan aşağıdaki coffee shop’un da fotoğrafını koyalım, fazlasına yorum yapmayalım.

Amsterdam-Bulldog

Serbest günümüzün sonunda topluca yemek yiyeceğimiz restorana da yürüyerek gittik. Ancak restoran istasyonun arkasındaki nehirin karşı sahilindeydi ve taksiyle ya da otobüsle gitmek gerekir gibi göründü. Ancak biraz araştırınca, istasyonun arkasından karşı kıyıya her 15 dakikada bir ücretsiz küçük feribotların gittiğini öğrendik. Böylece istasyonu da yakından görme fırsatı bulduk. Şehrin her yeri gibi bu bina da çok güzel.

Amsterdam-Istasyon-1

İstasyon oldukça kalabalık ancak yol bulmak için güzel yönlendirmeler yapılmış. İstasyonun arkasına geçtiğimizde yukarıda bahsettiğimiz bisiklet parkının yanına çıktık.

Amsterdam-Istasyon-2

Bu taraftan sağa doğru yürüyüp feribota bindik. Bisikletlerin, motorsikletlerin ve elbette yayaların binebildiği bu feribot, bizim deniz otobüslerinin küçüğü gibi. Oturacak yer yok ama zaten karşıya geçmeniz 7-8 dakika sürüyor. Aşağıdaki resimde karşı taraftan hem feribotu hem de istasyonu görebilirsiniz.

Amsterdam-Karsi-1

Amsterdam – Veer IJplein denen bu feribotla geçilen karşı taraf şehrin merkezinden oldukça farklı. Sanki bir anda yeşillikler içinde bir bölgeye ışınlanmış gibi hissettiriyor.

Amsterdam-Karsi-2

Turumuzun bir tam gününü de Brüksel ve Brugge’e giderek geçirdik ama onları ayrı bir yazıda yazacağız. Amsterdam’daki son günümüzde ise Zaanse Schans, Volendam ve Marken Adası’na gittik. Bu güzel yerleri de aşağıda biraz anlatalım.

Zaanse Schans

Zaanse Schans, Amsterdam’ın biraz dışında, basitçe çalışan yel değirmenlerini görebileceğiniz bir park. Daha detaylı anlatmaya çalışırsak ise, içinde bir de müze bulunan, Hollanda’nın sanayileşmesi sırasında geleneksel atölyelerin nereden nereye geldiğini anlatmak için hazırlanmış, 1961 yılından itibaren bir çok evin ve yel değirmeninin kamyon, tren, tekne vs kullanarak taşınması ile kurulmuş şahane bir park.

Zaanse-Schans-1

İçinde bir çok yapı bulunmakta ve bu yapılarda Hollanda’nın geleneksel ürünlerinin nasıl üretilmiş olduğunu görebiliyorsunuz. Aşağıda gördüğünüz atölye, ünlü ahşap ayakkabıların üretimini gösteriyor.

Zaanse-Schans-2

Aynı bina içinde bu ürünlerin satışı da yapılıyor. Aşağıda gördüğünüz kadar çok renkli ve çeşitli ayakkabıyı her yerde bulamazsınız.

Zaanse-Schans-3

Hollanda dendiğinde akla gelenlerin başında peynir geldiğinden, elbette bir de peynir üretim yeri mevcut. Burada çeşit çeşit peynirin hem tadına bakabiliyorsunuz, hem de satın alabiliyorsunuz.

Zaanse-Schans-4

Ancak, Zaanse Schans’ın en ilgi çekici ve en güzel yanı, çalışır durumdaki yel değirmenleri. Bu değirmenlerin bazısı çok eski ve buraya taşınmış, bazıları ise aslına uygun olarak yeniden inşa edilmiş.

Zaanse-Schans-5

Her değirmenin bir de ismi var. Değirmenlerin isimleri ve hangi amaçla kullanıldıklarına dair detaylı bilgiyi Zaanse Schans web sitesinden öğrenebilirsiniz.

Zaanse-Schans-6

Biz yağmurlu ve epey rüzgarlı bir günde gittiğimizden, değirmenlerin dönüşünü oldukça yakından gördük. Sizler de görün diye bir de video çektik, aşağıda görebilirsiniz. Merak edenler için, videodaki ilk değirmen De Zoeker (the seeker), arkasındaki De Kat (the cat), kamera dönünce görülen de Het Jonge Schaap (the young sheep).

Zaanse Schans’ta yürüyüş yapmak da çok keyifli. Sıcak bir günde giderseniz çok daha keyif alacağınızdan eminiz ama biz yine de yağmurluklarımızla dolanırken güzel evleri izlemekten çok keyif aldık

Zaanse-Schans-7

Volendam

Zaanse Schans’ın biraz daha uzağında, deniz kenarında kurulu küçük bir kasaba olan Volendam, geleneksel Hollanda evlerini görebileceğiniz turistik bir yer.

Volendam-1

Bu sakinlikle başlayan kasaba, merkeze geldiğinizde hediyelik eşya satan mağazalar ve restoranlarla renkleniyor.

Volendam-2

Biraz daha ileride şirin bir limana çıkan bu yol üzerinde hoşunuza gidecek pek çok mağaza var.

Volendam-3

Bize enteresan gelen ve bir çok örneğini gördüğümüz fotoğraf stüdyolarında yerel Hollanda kıyafetlerini giyerek fotoğraf çektirebiliyorsunuz. Biz denemedik ama belli ki bu işin bir pazarı var.

Volendam-4

Volendam’a giderseniz muhakkak denemeniz gereken bir yiyecek var. Limanda göreceğiniz seyyar görünümlü arabalarda satılan çiğ balık.

Volendam-5

Haring adı verilen, çiğ ringa balığının soğanla birlikte sunulduğu bu sandviçi ben çok beğenerek yedim, ama gruptaki diğer kişiler sevmediler. Yine de giderseniz bir tane alıp tadına bakmanızı öneririm, beğenirseniz bir tane daha yemek istersiniz.

Volendam-6

Marken Adası

Sessizlik, huzur ve yeşillik. Volendam’ın karşısında bulunan Marken Adası’nı en güzel tanımayacak kelimeler.

Marken-1

Sanki yüzlerce yıl önceden kalmış gibi görünen küçük bir köy olan Marken’i dolaşırken insanın aklına kendi yaşadığı yerler geliyor.

Marken-2

Amsterdam’a çok da uzak olmayan bu köyde yaşayıp büyük şehirde çalışmanın mümkün olduğunu düşünüyor insan. Bizde şehirlerin çevresindeki köylerin apartmanlarla doldurulmasına alışmış halimiz, bu durumu oldukça yadırgıyor ve insan rüyadaymış gibi hissediyor.

Marken-3

Sanki oyuncak evlerden yapılmış bir maketmiş gibi gelen bu köyde kuş seslerinden başka hiç bir gürültü yok. Sokaklarda yürürken çektiğimiz aşağıdaki videoda siz de bizim duygularımızı hissedebilirsiniz.

Amsterdam ve yakın çevresindeki şahane köyleri biz çok sevdik. Her ne kadar yağmurlu ve rüzgarlı olsa da, her köşesinden ayrı zevk aldık. Siz de bir gün yolunuzu düşürürseniz eminiz memnun ayrılacaksınız.

Son bir not olarak, Schiphol havaalanından KLM ile dönecekseniz, kaç kişi olursanız olun, yanınızda götüreceğiniz her bir valizin 20 kg civarında olmasına dikkat edin. 2 kişiyiz, toplam 40 kg hakkımız var, bir valiz 25 kg, diğeri 15 kg olsun demeyin, 25 kilo olanı açıp diğerine ağırlık aktarmak zorunda kalırsınız, başımıza geldi, oradan biliyoruz.

Gürkan, Mayıs 2016

 

Tınaztepe Mağarası

Bilenler bilir, eğer Antalya’nın Manavgat tarafındaysanız ve Ankara’ya gidecekseniz, Antalya merkeze kadar gitmenize gerek kalmadan Konya üzerinden giden bir yol vardır. Hem yolunuzu kısaltır hem de daha sakindir. Manavgat’tan Akseki’ye doğru döndükten hemen sonra Torosları aşmak için tırmanırsınız. Oldukça keyifli bir yoldur.

Manavgat Konya yolu

Akseki ile Seydişehir arasına geldiğinizde, yolun hemen sağında Tınaztepe Mağarası girişi görülür. Genelde geçilip gidilir ama biz sıcak bir yaz günü biraz serinlemek umuduyla durup gezdik, iyi ki de durmuşuz. Çok beğendik ve ağustos sıcağında hırka giydiğimiz halde üşüdük. Mağaranın yerini daha iyi anlatabilmek için aşağıdaki haritada işaretledik.

Tinaztepe-Harita

Kapısında ve bu linkteki sitesinde verilen bilgiye göre 1968 yılında keşfedilmiş olan bu mağaralar, 2001 yılında bir girişimciye tahsis edilmiş ve gerekli gezi yolları ile ışıklandırmalar yapılarak kısa süre sonra kullanıma açılmış. Sosyal tesislerin geniş otoparkına park ettikten sonra mağaralara giden tabelayı görüyorsunuz.

Tinaztepe-Disaridan-1

Çok yükseğe olmasa da şu ulu dağlara doğru biraz tırmanmanız gerekiyor.

Tinaztepe-Disaridan-2

Biraz daha yakından gösterelim, şu parmaklıkların olduğu yere kadar çıkacaksınız.

Tinaztepe-Disaridan-3

Çıkarken derin yarıkların yanından yol alıyorsunuz. Kışın şu aşağıda gördüğünüz çukura bir şelale misali suların aktığını söylediler, ağustos ayında kupkuruydu.

Tinaztepe-Disaridan-4

Mağaraların olduğu yüksekliğe geldiğinizde hem dinlenecek banklar var hem de mağara giriş gişeleri var. Ziyaret edeli epey zaman geçtiği için mağara giriş ücretinin ne kadar olduğunu hatırlayamıyoruz. Aksi gibi kendi sitesinde de yazmıyor. Ancak pahalı olmadığından eminiz.

Tinaztepe-Disaridan-5

Girişte mağaraların geçmişini anlatan panolar var. Mağaralar diyoruz çünkü burada iki mağara var. Aşağıdaki plan girişteki panolardan birinde bulunuyor.

Tinaztepe-Plan

İçeriye girdiğinizde üşümemek için yanınıza mutlaka bir hırka ya da yelek alın. Oldukça güzel hazırlanmış bir yer burası.

Tinaztepe-Iceriden-1

Yürüyüş yolları mağaraya zarar vermeden genişçe yapılmış. Eğim fazla değil ancak bazı noktalarda merdivenler kullanılmış. Çok sağlam yapılmış ve mağaranın dikkat çekici noktalarına da epey yaklaşılmış.

Tinaztepe-Iceriden-2

Mağara aydınlatması oldukça renkli ama rahatsız edici değil. Hatta büyük ve uzun açıklıklarda güzel görünümler sunuyor.

Tinaztepe-Iceriden-3

Jeolojik olarak kapıdaki panoda bir çok açıklama var ancak biz bu işin uzmanı olmadığımız için bahsetmiyoruz, dilerseniz sitesinde teknik açıklamalar mevcut. Ancak bizim açımızdan farklı renkli kaya katmanlarını üst üste görmek oldukça ilginçti.

Tinaztepe-Iceriden-4

Tipik mağara detayı olan aşağıdaki görüntü de mağaranın içinde bir çok yerde görülüyor.

Tinaztepe-Iceriden-5

Mağaranın en sonunda yürüyüş yolunun bittiği yerde yaklaşık 35 metre derinliğinde bir çukur var. Ufak tefek de değil, yaklaşık 10-15 metre eninde ve 15-20 metre genişliğinde olan kocaman bir çukur. Biz gittiğimizde dibinde çok az bir miktar su bulunan bu çukurun ışıklandırma ve karanlık nedeniyle güzel bir fotoğrafını çekememiştik. Bu çukurun kış aylarında suyla dolduğunu söyleyenlere önce inanmak istemedik ancak çıkışta aldığımız ve halen buzdolabımızın üzerinde duran magnetin üzerindeki şu resim gerçeği anlatmaya yetiyor.

Tinaztepe-Magara-Sonu

Biz uğradık ve hem dinlendik hem de serinledik. Yolunuz bu taraflara düşerse siz de uğrayın. Gezmek için en fazla bir saat kaybedersiniz ve emin olun pişman olmazsınız.

Gürkan, Ağustos 2014

Tahran, İsfahan ve Şiraz | İran

Bu yazıdaki bilgiler, iş için 2010 ve 2011 yıllarında otuzdan fazla kez iki üç günlüğüne gittiğim İran’da gördüklerimden oluşmaktadır. Aradan oldukça zaman geçtiğinin farkındayım ama İran gibi zamanın yavaş ilerlediği bir ülkede bu süreçte çok bir şeyin değiştiğini tahmin etmiyorum. En azından burada anlatacaklarım çok değişmemiştir.

Yazının ana çerçevesini Tahran’dan başlayıp İsfahan üzerinden Şiraz’a arabayla gidip döndüğüm bir seyahat oluşturmakta. İş için gidilen seyahatlerde genelde etrafı dolaşmak pek mümkün olmaz. Ancak İran gibi az bilinen bir coğrafyada yaklaşık 2,000 km arabayla seyahat edince biraz etrafa bakılabiliyor. 2010 yılı temmuz ayında yaptığım bu seyahatin rotasını aşağıda gösterdim.

Iran-Rota

Öncelikle İran’ın nasıl bir ülke olduğundan biraz bahsedeyim. Yurt dışına gittiğinizde etraf biraz yabancı gelir, kendinizi uzak hissedersiniz ya, İran öyle değil. Sanki Türkiye’nin bazen modern yüzünde, bazen ise az gelişmiş bölgelerinde dolaşıyor gibisiniz. İnsanlar güler yüzlü ve yardımsever, Farsça’da yüzlerce tanıdık kelime var, özellikle Tahran’da bir çok Azeri Türk’ü ile karşılaşıp rahatça konuşabiliyorsunuz. Taksilerde taksimetre olsa da pazarlık edebiliyorsunuz, dolar her yerde geçer akçe, sokaklar güvenli, kavga eden kimse yok, trafik karmaşık ama kendi içinde düzenli. İnsanların koyduğu kurallardan oluşan, zorlama kuralların gerçek hayatta pek uygulanmadığı, rahat ve huzurlu bir ülke. Özetle ben İran’ı çok sevdim ve her gittiğimde mutlu oldum.

Bahsettiğim araba yolculuğu Tahran’dan başlasa da, öncesinde ve sonrasında gittiğim seyahatlerimde gördüklerim daha detaylı olduğundan Tahran’ı seyahatten bağımsız anlatacağım.

Tahran'da bir cadde
Tahran’da bir cadde

Tahran dağlara yaslanmış kocaman bir şehir. İki havaalanı var. Birisi şehrin 30 km kadar dışında bulunan İmam Humeyni Havaalanı. Uluslararası uçuşlar buraya yapılıyor. Modern ve rahat bir havaalanı. Şehir içinde bulunan Mehrabad Havaalanı ise yurt içi uçuşların yapıldığı, eski bir havaalanı. İran’da uçakla seyahat etmek çok tercih ediliyor ve uçaklar oldukça ucuz. Bir çok şehire bolca uçuş var ve Iran Air’dan başka çokca özel havayolu şirketi de hizmet veriyor. Aşağıdaki fotoğrafı, Mehrabad’dan Şiraz’a giden bir uçaktan çekmiştim.

Tahran-Ucaktan

Şehrin ortasında görülen kule Milad Kulesi. Yapımı oldukça uzun sürmüş olan ve Tahran’ın sembollerinden biri olan bu kule şehrin neredeyse her yerinden görünüyor. Kuleye çıkma şansım olmadı ama oldukça ihtişamlı görünüyor.

Tahran-Milad-Kulesi

Tahran’ın kenar mahallelerine pek gidemedim ancak kaldığımız yerlerde camdan bakınca gördüklerim bizim yapılarımızdan çok da farklı değildi.

Tahran-Evden

Elbette mimari olarak bir takım farklar mevcut ancak evlerde oldukça rahat edebiliyorsunuz. Sokakların sakinliği de bizim sokakları andırıyor.

Tahran-Sokak

Tahran’ın içinde aynı İstanbul’daki E-5 gibi bir otoyol bulunmakta. Oldukça bakımlı olan bu geniş yollarda trafik bizden farklı değil.

Tahran'ın E-5'i
Tahran’ın E-5’i

Yönlendirme tabelaları elbette Farsça ama alfabe farklı olduğundan ülkenin her yerindeki tabelalarda aynı zamanda İngilizce metinler de yazıyor.

Tahran-Cadde3

Tahran’da insanların yaşam şekli hakkında derinlemesine bilgi veremeyeceğim ama kültürümüzün benzerliğini rahat hissedebileceğiniz bir sayfiye yerinden bahsetmek istiyorum. Şehirden dağlara doğru çıkılarak gidilen Evin isminde bir bölgeden bahsedeyim.

Tahran-Evin-Yolu

Şehre çok uzak olmayan bu bölgede dağlardan akan suların arasına kurulmuş bir çok restoran bulunuyor.

Tahran-Evin-Restoran1

Bu arada restorana giderken sokakta tanıdık bir markanın tabelasına rastlamak ilgimi çekiyor. Özellikle İran’da…

Tahran-Evin-Efes

Aşağıdaki fotoğrafta yan masamızda yemek yemekte olan bir aileyi görüyorsunuz. Bu fotoğrafı masadakileri rahatsız etmemek için ağaçları çeker gibi çekmiştim çünkü kadının başını örtüş şekli, makyajı, saçının görülmesi, pahalı gözlüğü gibi detaylar tüm İran’da aynı. İran’da kadınlar nasıl giyiniyor diye sorsanız bu fotoğrafı gösteririm.

İran'da tipik kadın giyimi
İran’da tipik kadın giyimi

Gerçekten de caddelerde, havaalanlarında, uçaklarda, mağazalarda, kısaca her yerde gördüğüm kadınların yüzde doksanı bu şekilde giyiniyorlardı. Özellikle bol makyaj yapmaları ve başlarını bu şekilde yarım örtmeleri ilk gördüğümde beni oldukça şaşırtmıştı. Yan masayı çekmişken masamızdaki tipik İran yemeklerinin de bir fotoğrafını çektim elbette.

Tahran-Evin-Yemek

İranlılar sebzeyi pek sevmiyorlar. Et ve pilav ana besin kaynakları. Yukarıda gördüğünüz gibi kebap, et, domates ve biberden oluşan ana yemek, yanında da her zaman çeşit çeşit süslenmiş zerdaçallı pilav. Yani İran’da (vejeteryan değilseniz) aç kalma şansınız yok. Rahat rahat her yerde lezzetli etleri yiyebilirsiniz. Masada gördüğünüz biralar ise alkolsüz bira ve İran’da her bakkalda bulabilirsiniz. Bol tüketilen ve sevilen bir içki. Yukarıda tabelasını gördüğünüz markanın da tabii ki alkolsüz içecekleri satılıyor. Alkol yasak. En azından açıkta satmak yasak.

Evet, Tahran hakkında bu kısa bilgileri verdikten sonra uzun seyahatimize başlayalım. Tahran’dan İsfahan’a doğru yola çıktığınızda şu aşağıdaki görüntüye alışmanız gerekiyor.

Tahran-İsfahan yolu
Tahran-İsfahan yolu

Uçsuz bucaksız düzlükler, yarı çöl bir doğa, cetvelle çizilmiş gibi dümdüz yollar ve sıcak. İşte bunlar bize farklı geliyor. Şehirden uzaklaşınca İran’ın büyüklüğü ve farkı anlaşılıyor. Uzun süre aşağıdaki yolda gittiğinizi düşünün.

Isfahan-Siraz-Yol-1

Büyük şehirler arasında ücretli otoyollar var. Yukarıdaki görüntü otoyoldan. Ancak ücretsiz yollar daha renkli. Yol kenarlarındaki binaların duvarlarında bir takım hizmetleri veren kişilerin reklamları ve cep telefonu numaraları olduğunu öğrendiğim yazılar var.

Iran-Yol-Kenari-1

Belli aralıklarla bakkal, kasap, oto tamircisi gibi mağazaların bulunduğu yapı toplulukları var, buralarda duran ve dinlenen araçlar bulunuyor.

Iran-Yol-Kenari-2

Benzinlikler bizimkilere benzemiyor, daha ilkel ve pompayı kendiniz kullanıyorsunuz. Üstünden çok zaman geçtiği için benzin fiyatını söyleyemeyeceğim ama o zamanlar basit bir yemek fiyatına bir depo benzin alınabiliyordu.

Iran-Benzinlik

Yeri gelmişken umulanın aksine pek az görülen camilerden yol kenarında gördüğüm birinin fotoğrafını da paylaşayım.

İran'da cami
İran’da yol kenarında bir cami

Hız limitlerine herkes dikkat ediyor. Ciddi bir cezası olduğundan, yollar geniş ve boş olsa da kimse sürat yapmıyor. Polislerin radarları da oldukça ilkel görünüyor ama İran’da çok zenginler haricinde sadece polis arabalarında Mercedes gördüğümü de söylemem lazım. Söylentiye göre İran hükümetinin Mercedes fabrikasında hissesi varmış ve kar karşılığı para yerine araba alıyorlarmış. Kim bilir belki de doğrudur.

Iran-Radar-1

Diğer yandan İran’da bizim ehliyetler ile araç kullanamıyoruz. Gerçi ben çok sakin bir yolda bir müddet kullandım ama ara sıra polis radarları olduğundan ne olur ne olmaz diye yan koltuğu tercih ettim.

İran'da radar

Tahran’dan yaklaşık 5 saatlik bir yolculuk sonrası İsfahan’a vardık.

Isfahan-Yol1

İsfahan oldukça yeşil bir şehir. Yani nispeten. Çevresindeki doğaya göre oldukça yeşillendirmişler. Eski şehir tarafı biraz dar olsa da, şehrin yeni bölgeleri oldukça düzenli.

Isfahan-Yol2

Çok köklü bir tarihi barındıran İsfahan, gerçekten görülesi bir şehir. Safevi Devletinin yaklaşık 250 yıl boyunca başkentliğini yapmış olduğundan ve dünyadaki en eski ve en büyük ermeni mahallesine sahip olduğundan, hem tarih hem de zenginlik açısından görülmeye değer bir şehir.

Şehre öğlene doğru girdiğimizden, sıcak basmadan önce dünyanın en büyük meydanlarından birisi olan Nakş-ı Cihan meydanına gittik. Meydanı tek bir fotoğrafa sığdırmak pek mümkün değil, sol tarafının fotoğrafı aşağıda.

İsfahan Nakş-ı Cihan Meydanı
İsfahan Nakş-ı Cihan Meydanı

Sol tarafta mağazalar ve otobüs durakları var. Ama sağ taraf daha ihtişamlı.

İsfahan Nakş-ı Cihan Meydanı
İsfahan Nakş-ı Cihan Meydanı

Meydanın sağ kenarında Şah Cami yer alıyor. Ortasında ise karşılıklı olarak Şeyh Lütfullah Cami ve Ali Kapı Sarayı yer alıyor.

İsfahan Şeyh Lütfullah Cami
İsfahan Şeyh Lütfullah Cami

Bu meydan ve etrafındaki yapılar hakkında tarihi bilgi vermek isterdim ama haddim olmadığından merak edenleri internetten araştırmaya yönlendirmek durumundayım. Meydanın ortasındaki havuz sıcak günlerde serin bir vaha yaratıyor.

Isfahan-NaksıCihan-Havuz

Meydanın bence en muhteşem yapısı Ali Kapı Sarayı. Maalesef aklıma gelip de uzaktan genel bir fotoğrafını çekmemişim ama içinden oldukça detaylı fotoğraflar var. Önünden görünüşü aşağıda.

İsfahan Ali Kapı Sarayı
İsfahan Ali Kapı Sarayı

Sarayın üst kısmı ahşap.1598 yılında yapılmış ve 6 katlı. Yapının içine girdiğiniz anda Safevi sanatı sizi karşılıyor.

Isfahan-Ali-Kapi-6

Terasa çıkınca sağ tarafta Şah Cami çok güzel görünüyor.

Isfahan-Sah-Camii-1

Bu manzarayı bulmuşken, bir de zum yapıp kubbenin güzelliğinin fotoğrafını çekmişim, size de göstereyim.

İsfahan Şah Cami
İsfahan Şah Cami

Gelelim Ali Kapı Sarayı’nın güzelliklerine. Teras kısmının üstündeki ahşap yapıdaki detaylar inanılmaz güzellikte.

Ali Kapı Sarayı Ahşap Tavanı
Ali Kapı Sarayı Ahşap Tavanı

Üst katlara çıktıkça sarayın özel odalarının tavanları göz kamaştırıyor. Özel akustik uygulamalar çok güzel bir şekilde yapılmış.

Ali Kapı Sarayı Tavanı
Ali Kapı Sarayı Tavanı

Bu güzel sanatı izlemeye doyamıyorsunuz. Bu kültürün üstün sanatının en güzel örnekleri bu sarayda.

Isfahan-Ali-Kapi-2
Ali Kapı Sarayı Tavanı

Saray çok iyi durumda değil ama yıkık dökük de değil. Bazı alanlarında restorasyon çalışması yapıyorlar. Rahat rahat geziyorsunuz. Bu arada oldukça fazla sayıda Avrupalı turist gördüğümü de belirteyim. Japonları söylememe gerek yok sanırım.

Isfahan-Ali-Kapi-4

Meydandan çıkınca İsfahan’ın çarşısına geçtik. Öğle saati olduğundan sokaklar boş, mağazalar kapalıydı. İran’da yazın genelde öğlen 12-1 ile akşam 4-5 arası mağazalar kapalı oluyor.

Isfahan-Carsi-1

Pahalı mağazaların olduğu bu bölge Julfa ermeni mahallesi. Oldukça güzel bir bölge. Temiz sokaklar ve düzgün mağazalarla dolu.

Isfahan-Carsi-2

Çarşıda gezerken gördüğüm yaratıcı bir tabela çok hoşuma gitti. Amerikan markalarının giremediği ülkeye amerikan modelleri yaratıcı bir şekilde giriyor demek ki.

Isfahan-Carsi-3

Bu bölgedeki en güzel yapı, içine girmemiş olsak da dışarıdan kendini belli eden Vank Katedrali.

İsfahan Vank Katedrali
İsfahan Vank Katedrali

Günümüzde bile dünyanın en kalabalık ermeni mahallelerinden olan Julfa’da 16 tane kilise olması ve ermenilerin rahatça burada yaşıyor olmaları İran’ın göründüğü kadar anlayışsız olmadığının bir kanıtı.

İsfahan Vank Katedrali
İsfahan Vank Katedrali

Katedralin arkasındaki meydanda 1636 yılında İran’a ilk matbaa makinasını getirmiş olan Başpiskopos Khachatur Kesaratsi’nin bir heykeli bulunuyor. Bu kültüre oldukça faydalı olmuş olan ermenilerin anılarına halen saygı gösterilmesi gerçekten çok güzel.

Başpiskopos
Başpiskopos Khachatur Kesaratsi

Saat biraz ilerleyip güneş şiddetini azaltınca bu sefer Şiraz’a doğru yola çıktık. İsfahan’dan çıkar çıkmaz bildik yol manzarası tekrar sizi karşılıyor.

Isfahan-Siraz-Yol-5

Yaklaşık 6 saat süren bu yolda Şiraz’a yaklaştıkça biraz çevre değişiyor, dağlara çıktıkça etraf yeşilleniyor.

Isfahan-Siraz-Yol-4

Çok gerekli bir fotoğraf olmasa da, otoyol mesafe tabelalarından arap alfabesindeki rakamları nasıl öğrendiğimi aşağıdan anlayabilirsiniz.

Shiraz-195-km

Şiraz’a 140 km kadar kala, Pers tarinin en önemli anıtlarından birisi olan Pasargad’ı görünce uğramak istedik. Yolun hemen yanında ve giriş çıkış çok kolay.

Pasargad
Pasargad

Milattan önce 500 yılı civarı yapılmış olan bu anıt aslında Cyrus the Great diye bilinen II.Kiros’un mezarı. Pers İmparatorluğunun Akamanış hanedanının kurucusu olan II.Kiros, hanedanını Akdeniz’den Indus nehrine kadar genişleten çok önemli bir kişi. Pasargad’ı açıklayan yazının mezar ile ilgili olan kısmını ilgilenenler için buraya koyuyorum.

Pasargad-Yazi

Fazla bir kalıntının olmadığı Pasargad’da, konuyla ilgili olmasa da taa buralara geldiğimizde bile İran’lı kadınların nasıl gezdikleri ile ilgili başka bir örnek daha vermek istiyorum. Aşağıda gördüğünüz gibi kadınların giyimi tahmin edildiği gibi aşırı kapalı değil.

Pasargad-3

Haddim olmadan tarihi bilgi vermek istemediğimden, Pasargad’ı burada bitiriyorum ve mezarın daha yakından bir fotoğrafını daha buraya koymak istiyorum.

Pasargad
Pasargad

Pasargad’ın çıkışında fotoğrafını çekmiş olduğum aşağıdaki çadır ve örneklerini, İran’da sık sık görebilirsiniz. Onlarca dini bayram olan ve sık sık tatil olan İran’da, gittiğimiz gün de bir bayram olduğundan, burada çadır kurup kutlama yapıyorlardı. Bu gelenek gerçekten bizim alışkın olmadığımız bir durum ve değişik geliyor.

Pasargad-4

Pasargad’dan çıktıktan sonra Şiraz’a rahatça vardık. Şiraz’a özellikle Türk Hava Yolları direk sefere başladıktan sonra çok kereler gittim. Ancak yazının başında söylediğim gibi iş seyahatlerinde etrafı gezmek pek mümkün olmuyor, o nedenle Pers İmparatorluğunun ünlü antik kenti Persepolis’e maalesef gidemedim. Şiraz sokaklarından bir fotoğraf aşağıda.

Siraz-Yol-1

Şiraz ile ilgili bir yazı yazıp da Persepolis’i ve Şah Çerağ Türbesini yazmamak olur mu diye düşünsem ve göremediğim için ne kadar üzgün olsam da, görmediğim bir yer hakkında bir şeyler yazmayı doğru bulmuyorum. Her ikisini de göremediğim için kendime hala kızıyorum.

Şiraz bu bölgenin en büyük şehri. Ticaretin ana üssü ve epey kalabalık bir şehir. Oldukça yeşil ve diğer şehirlerin aksine çevresi de çok yeşil. Aşağıda şehir merkezinde mağazaları görüyorsunuz. Sokakların genel durumu böyle.

Siraz-Yol-2

Şiraz’da çok bulunmuş olsam da, bu yazıda bahsettiğim uzun araba yolculuğu dışında pek de fotoğraf çekmediğimi sonradan farkettim. Aslında şimdi düşünüyorum da, fotoğrafını çekecek pek de bir şey yoktu. Yollar, evler, arabalar ve insanlar. Cami bile çok azdı. Aşağıda bir camiyi görebilirsiniz.

Siraz-Yol-3

Ancak, Şiraz’a gidip de Şiraz üzümü yemeden olmaz. Hem de bağından. Tam mevsimine denk geldiğimiz bu seyahatte, yol üzerinde gördüğümüz bir üzüm bağına da daldık.

Şiraz Üzüm Bağı
Şiraz’da Üzüm Bağı

Şiraz üzümünün ana vatanında bağdan üzüm yemek de herkesin yaşayabileceği bir şey değildir. Gerçekten çok lezzetli olan üzümden göz hakkımızı olarak bir kaç salkım alıp arabada yedik. İşte şöyle bir şeydi.

Şiraz Üzümü
Şiraz Üzümü

Son söz olarak, Şiraz’da alışveriş yaptığımız bir mobilya mağazası sahibinin öğle tatiline girecekken bizi depoya davet etmesini, orada evden getirdiği ev yapımı Şiraz üzümünden yapılmış arak ikram etmesini unutamam. Ben böyle güzel bir içki içmedim diyerek yazımı noktalıyorum. İran bildiğiniz gibi değil.

Gürkan, Temmuz 2010

 

Kuzey Kıbrıs | Girne – Lefkoşa

Her zaman merak ettiğim Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni görme fırsatı bir grup gezisine kısmet oldu. Gezi Girne ile sınırlıydı ama ben yarım saat uzaklıktaki başkenti de gezmek istedim ve iki şehirli bir yazı ve de @negordum instagram hesabımız için bol fotoğraf fırsatı yarattım :)

İstanbul, Sabiha Gökçen Havaalanı’ndan saat 13:00’de kalkan uçağımız, saat 14:30’da Ercan Havalimanı’na iniş yaptı. Gidiş için Kimlik belgesi yani Nüfus Cüzdanınızın yanınızda olması yeterli oluyor. Beyaz bir kağıda çıkışta ve Kıbrıs’a girişte damga basıyorlar. Bu kağıdı Kıbrıs’tan çıkışta da ibraz etmeniz gerekiyor.

kıbrıs 1

Kıbrıs’a gelince ilk karşılaştığım sürpriz kullandığım Avea hattının burada kapalı olması oldu. Turkcell ve Vodafone sorunsuz olarak kullanılırken, Avea Yurt dışına açtırılarak Vodafone üzerinden kullanıyor. Yani kendi topraklarımız olarak gördüğümüz bir yerde kullanamadığım bir hattım olduğunu bu vesile ile öğrenmiş oluyorum.

kıbrıs 2

Ercan Havalimanı’ndan yaklaşık yarım saatlik bir yolculuk ile Kıbrıs’taki iki sıradağdan biri olan Beşparmak Dağlarını aşarak, Girne’deki otelimiz olan Cratos Premium’a yerleşiyoruz.

Akdeniz kıyısındaki otelimiz, 5 yıldızlı otellerin bütün hizmetini sunuyor. Oda fiyatları konusunda bilgi sahibi değilim, keza bizler misafiriz.

kıbrıs 3

Otelin, neredeyse tüm Kıbrıs otellerinde var olan Casinosuyla da tanınmış bir otel olduğunu gidince öğrenmiş oluyorum.

Akşam yemeğinin ardından, bu yaşıma kadar hiç görmediğim casinoya uğradım ve 1-2 el şansımı denedim. Burada duyduğum sözlerin en güzelleri şunlardı; “kumarda sadece oynamayanlar kazanır”, “kasa her zaman kazanır” bu sözlerin doğruluğu için içerisini görmeniz ve içerideki insanların gözlerine bakmanız yeterli. İçeride fotoğraf çekmeniz yasak, bu yüzden otelin sayfasını ziyaret ederseniz oradaki neşeli insanları göreceğinizi düşünebilirsiniz ama maalesef öyle değil tabi…

Casinolar 24 saat olarak çalışıyor, oyunlar için bir kart alıyorsunuz ve bu kartları makinelere takarak oynuyorsunuz, bu kartın içerisine istediğiniz kadar meblağ yükleyebiliyorsunuz. İstediğiniz zaman da bırakıp kartın içindeki parayı alıyorsunuz. Tabi iradeniz güçlüyse…

Casinonun içerisinde rulet masaları, poker masaları, canlı bahis için dev ekranlar ve bolca çevirmeli makineler var. Etrafınızda sürekli içki ve yiyecek servisi yapan garsonlar geziyor. Her şey ücretsiz. Bu bizim otele ait bir durum değil tüm casinolar bu şekilde. En fena tarafı kapalı alan içerisinde herkesin sigara içiyor olması, belli bir zaman sonra boğulmaya başlıyorsunuz.

İrademin güçlü olduğunu öğrenmeme yetecek kadar durduğum casinodan çıkıp odama yollanıyorum ki yarın için güçlü olabileyim.

 

kıbrıs 4

Sabah kahvaltısının ardından benim için asıl Kıbrıs gezisi başlıyor. Otelimiz Girne merkeze 5 km uzaklıkta, Normalde Çatalköy – Girne minibüsleri bu hattı kullanıyor ve 2,5 TL’ye sizi merkeze kadar götürüyor ama ben yürümeyi tercih ediyorum.

kıbrıs 5

Yürüme yolumun üzerinde Ozanköy tabelası ilgimi çekince belki bir Kıbrıs köyü görme şansım olur diye giriyorum. Fakat köy sadece tabela ismi çıkıyor, sağlı sollu vilların olduğu bir yerleşim yeri. Merkezinde bir cami, bir kilise, bir bakkal ve birkaç lokanta var o kadar.

kıbrıs 6

Girne’ye girişte bu heykel karşılıyor sizi. Kıbrıs için Özgürlük Heykeli. Ben çok beğendim. İki genç elinde zeytin dalı tutuyor. Sağ taraflarında esaretten kurtulmak için kafesini kıran bir adam ve ailesi,

kıbrıs 7

Sol yanında ise şehit olmuş eşinin başında ağıt yakan kadın,

kıbrıs 8

ve içtikleri andı koymuşlar. Hiç bir bağımsızlık bedel ödemeden kazanılamıyor.

kıbrıs 9

Girne, merkezi küçük bir kasaba. Bir ana cadde, sahil, liman ve muhteşem kaleden oluşuyor.

Sağlı sollu turistler için alış veriş dükkanları ile dolu bir mecburiyet caddesi gibi bir caddeyi yürüyerek bitiriyoruz. Yolun sonunda Niyazi Restoranda ünlü şeftali kebabını yemek için duruyoruz. Benim damak zevkime uygun gelmiyor. Restoran fiyatları normal bir kebap dükkanı fiyatlarında.

kıbrıs 10

Yemekten sonra yürüyerek sahile iniyoruz. Sahil bizi Atatürk Heykeli ile karşılıyor. Biz liman için heykelin sağına dönüyoruz.

kıbrıs 11

Limana doğru yürüken, Arhangelos Mihail İkon Müzesi’ni görüyoruz ama tadilatta olduğu için ziyaret etme fırsatımız olmuyor.

kıbrıs 12

Yolumuza devam ederek Girne dendiğinde gidilecek en güzel yere geliyoruz; Liman…

kıbrıs 13

Limanın girişinde meyhane ve lokantalar var. Limanın sol tarafı ise doğal sığınak ve muhteşem kale…

kıbrıs 14

Girne Kalesi’ne giriş ücreti Türk vatandaşları için 7 TL

kıbrıs 15

Girne’ye geldiğiniz zaman mutlaka ziyaret için zaman ayırmanız gereken bir yer olduğunu belirtmem lazım. İçinde bölümler oluşturulmuş ve her bölüm inanılmaz ilgi çekici, kalenin üstünden manzara muhteşem ve tarih içinize işleyen bir ruh gibi sarıyor sizi.

kıbrıs 16

Kale ile ilgili tarih bilgisi için internet iyi bir kaynak olarak kullanılabilir.

kıbrıs 17

Kalenin bölümlerinden ilk girdiğimiz yer; St. George Kilisesi, İlk yapımında kalenin dışında yer alan 12. YY’a ait yapı, Venedik döneminde kale içerisine dahil edilmiş. Şu an kullanılır halde değil.

kıbrıs 18

Devamında kalenin bir dönemine ismini veren Lüzinyan adına yer alan kuleye çıkıyoruz. Burası Girne ve Akdeniz manzarası için fotoğrafçıların vazgeçilmez noktası.

kıbrıs 19

Buradan Lüzinyan döneminde yapıldığı düşünülen, Sarnıç’a gidiyoruz. Kale su ihtiyacını bu karanlık ürkütücü noktadan sağlıyormuş. Tabi aklınıza İstanbul Yerebatan Sarnıcı gibi bir yer gelmesin, burası sadece büyük bir depo gibi, tek oda.

kıbrıs 20

Kalenin orta kısmında yer alan büyük bahçe alanının içindeki sarnıcı gördükten sonra yolumu Girne’ye gelmeden önce ziyaret listeme aldığım ama kalenin içinde olduğunu bilmediğim Girne Batığı’na çeviriyorum.

kıbrıs 21

M.Ö 300 yıllarından kalma bir ticaret gemisi olduğu düşünülen batık, kaledeki en güzel ziyaret noktalarından biri.

kıbrıs 22

Tarih, ete kemiğe büründüğü anda insanı muhteşem etkiliyor. Batıkla beraber bulunan şarap amforalarının da mutlaka görülmesi gerekiyor.

kıbrıs 23

Bu etkileyici tarihi geçerek Akdeniz Köyü Mezarlarının buluntularının ve maketinin olduğu bölüme geçiyorum.

kıbrıs 24

Akdeniz Köyü Mezarın yan odasında, Kırnı Köyünde bulunan Tunç Dönemine ait bir mezar ve bu mezardaki buluntular sergileniyor.

kıbrıs 25

Mezarların ve tunç dönemine ait örnek yerleşkelerin bulunduğu bölümden Venedik Kulesi’ne geçerek, tekrar Akdeniz ve Beşparmak dağlarına yaslanmış Girne’yi izliyorum.

kıbrıs 26

Girne Kalesi tam bir nefes alma yeri, hele sadece kumarhane ve ucuz içki algısı ile yaşayan bir şehir için.

kıbrıs 27

Surların etrafından, dört tarafı yürüyerek, bahçe bölümüne iniyor ve buradaki çay satan yerde dinleniyorum.

kıbrıs 28

Girne ziyaretinizde Kale’yi mutlaka programınıza almanızı öneririm, pişman olmazsınız.

kıbrıs 29

Kaleden çıkınca, limana bakan yollardan geçerek merkeze yürüyorum, hava yavaş yavaş kararıyor. Dönüş için Çatalköy minibusu saat 19:00 a kadar olduğundan kaçırmak istemiyorum. Keza adım sayara baktığımda 18000 adıma ulaşmış görünüyorum.

kıbrıs 30

Ara sokak sürprizlerini de keyifle izleyerek, yarınki Lefkoşa seferinin hayali ile otele dönüyorum.

Sabah kahvaltısının ardından buraya kadar gelmişken görmeden olmaz diyerek Lefkoşa’ya gitmek için yola çıkıyorum. Otelimizin önünden bu yöne minibüs olmadığından önce Girne’ye geçiyorum (2,5 TL), son durakta inince de Lefkoşa minibüsüne 5 TL ödeyerek biniyorum 25 Dakikalık yolculuk bittiğinde Lefkoşa’nın girişinde Girne Kapısı bizi bekliyor.

kıbrıs 31

Bu kapının bulunduğu yer Lefkoşa’nın tam merkez girişi, burada yeni bir proje olarak Nicosia Master Plan adı ile Lefkoşa’nın Türk ve Yunan kesimi için bir yürüyüş yolu yapılmış ve bu yol üzerindeki tüm tarihi yerler restore edilmeye başlanmış.

kıbrıs 32

81 eser belirlenmiş ve bu eserlerin önlerine numaraları konulmuş. Camiler, kiliseler, eski evler gibi tarihi yapılar görülmeyi hakkediyor.

kıbrıs 33

Girne Kapısını geçer geçmez sağ tarafımızda Samanbahçe Evlerini görünce yürüyüş yolumuz kendi doğası gereği belirlenmiş oluyor.

kıbrıs 34

Osmanlı tarzı ilk sosyal konut projesi olan 72 konut, sokakları ve evlerin mimarisi ile “neden bütün Kıbrıs, hatta Türkiye bu şekilde değil” diye içimden geçirmeme neden oluyor.

kıbrıs 35

Evlerin çıkışından sola dönmemin nedeni bu gördüğünüz açık kahverengi kapı oluyor ve bu saatten sonra Lefkoşa için en unutamadığım şey kapılarının güzelliği oluyor.

kıbrıs 36

Bu proje ile düzenleniş eserlerin Türk kesiminde olanlarını 2-3 saatlik bir yürüme ile görme şansınız var. Hatta yürüyüş güzergahınızı bile düşünerek yolları mavi şerit ve adımlarla süslemişler.

kıbrıs 37

Böylece tüm numaralanmış eserleri rahatça bularak görme fırsatı buluyorsunuz.

kıbrıs 38

Dünya’nın ikiye bölünmüş tek başkentinin Arasta isimli Suriçi’ndeki çarşısı işte burası, buraya gelince (beklemediğim ve bilmediğim için) karşımda Güney Kıbrıs’a geçiş sınırı olan, Lokmacı Barikatı’nı görünce birden şaşırdım.

kıbrıs 39

Kıbrıs doğumlular için sadece kimlik ile geçiş yapılabiliyormuş, ayrıca Rum tarafından buraya da aynı şekilde geçiş serbest ve özellikle oradan gelenler oluyor çünkü burası ucuz. Günübirlik gelip, alışveriş ederek dönüyorlar.

kıbrıs 40

Şemsiyeli sokak konsepti de tabii ki  olmazsa olmaz turistlik yer çalışması olarak, altında fotoğraf çektirmek isteyenler için hazır :)

kıbrıs 41

Lefkoşa gezimin en etkileyici yerlerinden birine gelmiş bulunmaktayım; Bedesten…

kıbrıs 43

800 m2 alan üzerine kurulu alanda, mahallede ismini  veren Selimiye Camii ve Aziz Nicolas Kilisesi bulunuyor. Gotik mimarinin güzel örneklerinden biri olarak ihtişamlı bir yapı.

kıbrıs 42

Kilise’ye giriş için 2 TL ücret alıyor. Şu an kullanılan bir ibadethane değil ama tarihi evrimi açısından da, yapının mimarisi açısından da görülmesi gereken bir yapı.

kıbrıs 44

14. yy da Bizans, St. Nicolas Kilisesi olarak yapılan yapı, Venedik Döneminde Yunan Ortodoks Metropolisine verilmiş, Osmanlı zamanında yapı hububat ambarı olarak kullanılırken, çatısı Ömeriye Camii’den getirilen ahşap çatı ile değiştirilmiş ve içerisine Ortaçağ mezar taşları konularak ismi Bedesten yapılmış.

kıbrıs 45

Bedesten içerisindeki Selimiye Camii de Aziz Nikolas Kilisesi de görülmesi gereken muhteşem yapılar.

Bedesten’den ayrılarak mavi şeritli ve adımlı yolda, yolumu sürdürerek başladığım noktaya tekrar geri döndüm.

kıbrıs 46

Venedik Sütünu denilen yapıya geldiğim zaman artık güneş batmıştı. Girne minibüsleri tam Girne Kapısının yanından kalkıyor. 25 Dakikalık gece yolculuğum ile otelime geri döndüm.

Sosyal medya hesaplarımızı takip ederseniz, Girne ve Lefkoşa da çekmiş olduğum diğer fotoğrafları da görebilirsiniz.

Barış, Aralık 2015