gu tarafından yazılmış tüm yazılar

Sao Paulo, Rio de Janeiro ve Buenos Aires | Güney Amerika

Güney Amerika kıtası bir seferde görülemeyecek kadar büyük, o nedenle başlıkta ismi geçse de tümünü gezdiğimiz anlaşılmamalı. Ancak içinde kıtanın alan olarak en büyük iki ülkesinin en büyük şehirleri bulunduğundan çok da haksız sayılmayız. Mart başında gittiğimiz ve 9 gün süren seyahatimizde uçuşlarda geçen geceler haricinde bir gece Sao Paulo’da, 3 gece Rio’da, 3 gece de Buenos Aires’te konakladık. Konunun uzmanı olacak kadar gezmediysek de neler gördüğümüzü anlatalım, merak edenlere ve gitmeyi planlayanlara ufak bir faydamız olursa ne mutlu bize. Yazının uzun olma ihtimaline karşı her şehir için bir başlık açacağız, aşağıdan ilgilendiğiniz şehre tıklayarak hızlıca gidebilirsiniz.

 

Sao Paulo

Brezilya’nın en büyük şehri. Resmi olarak 15 milyon civarı nüfusu olsa da çevresiyle beraber 25-30 milyon civarı kişinin yaşadığı söylenen dev bir şehir. Denize yakın ama kıyısı yok, düz bir alanda kurulu, o nedenle durmak bilmeden büyümüş. İstanbul’dan direk uçuş bulunduğundan önce buraya uçtuk. Sabah 10:30 gibi kalkan uçağımız saat farkları falan derken akşam 17:00 gibi indi. Yol öyle böyle değil, tam 13 saat sürüyor. Git git bitmiyor.

Bu uzun seyahatin sonunda pasaport ve valiz işlemleri de tamamlanınca Guarulhos Havaalanı’ndan çıktığımızda hava kararmıştı. Kapının önünde müşteri bekleyen taksilerden Brezilya’nın tertipli bir ülke olacağı hissine kapıldım. Nedense havaalanı kapılarından ilk çıktığımda hissettiklerimin o ülkeyi epey iyi tanımladığını düşünürüm.

Servisimize binip otele geldiğimizde saat daha erkendi ama 6 saat fark yüzünden gece yarısıymış gibi hissediyordum. Saat farkından kurtulmakla ilgili duyduklarımdan dolayı etrafı dolaşmadan erkenden yattım ve haliyle sabah oldukça erken uyanarak kahvaltıya indim. Kahvaltı alışkın olduğumuz özellikteydi. Sonrasında diğer arkadaşları beklerken otelin civarında biraz dolandım.

Brezilya’da Portekizce konuşuluyor. Elbette iki şehir görüp de Brezilya’nın genelini tariflemem imkansız ama etraftaki halk Avrupa’lılardan çok da farklı değil. Akşam Rio’ya uçacağımızdan odamızı boşalttık ve herkes toplanınca otobüsümüze binip Sao Paulo turuna başladık.

Sao Paulo bildiğimiz Avrupa şehirlerinden pek farklı değil ve açıkcası pek de turistik değil. Japon mahallesi gibi bazı bölgeleri dolaştıktan sonra şehrin merkezinde adliye binasının yanında otobüsten indik.

Binanın hemen önündeki metro istasyonunun adı semtin de adı olan Se.

Hemen yanında şehrin en büyük katedrali bulunuyor. Oldukça etkileyici bir yapı.

Katedralin önünde ilginç bir şekilde kendi dinine insanları davet eden kişiler vaaz veriyordu. Buralarda normalmiş. İnsanlar da vaaz verenleri dinliyorlar. Hatta turistlere bile anlatmak istiyorlar.

Burada ilginç de bir araçla karşılaştık. Hepimizin bildiği klasik Volkswagen Transporter modeli meğerse Sao Paulo’daki fabrikada 2013 yılına kadar üretilmeye devam edilmiş. Artık sıfırı bulunmasa da etrafta bolca oldukça iyi durumda bulunması çok enteresandı.

Katedralden yürüyerek civardaki tarihi eserlerden olan Solar de Marquesa binasına geçtik. Yarı müze gibi restore edilmiş olan yapıda alışkın olduğumuz tarihi özelliklerden fazla yoktu. Mesela bir kolon başlığını gösterdiler ki pek de etkilenmedik.

Sonrasında biraz ileride Pateo do Colegio denen yerden geçtik.

Burada bir kafenin arka bahçesinde Brezilya’nın zenginliğine en büyük faydayı sunmuş olan kahvenin ağacı ile karşılaşma şansını bulduk.

Sonra sokak aralarına girerek şehrin finans ve alışveriş merkezi olan bölgesine geçtik.

Üstünde seyir terası bulunan ve Sao Paulo’nun en yüksek binası olan Banespa binası da burada. Giriş ücretli ve asansörlerle terasa çıkılıyor.

Buraya kadar hala bu şehirde güzel bir yer vardır diye umarken artık şehrin griliğini tam olarak anlamış olduk. Caddeler geniş ve düzenli ama şehir çok kalabalık ve tekdüze. Seyir terasında camın üstüne önemli binaları işaretlemişler, yüksekliği ve duracağınız yeri iyi tutturursanız biraz anlam ifade edebilir.

Buradan çıkınca tekrar otobüsümüze binip biraz daha dolaştık. Caddelerden geçerken bir şekilde terk edilmiş olan bazı yeni binalarla karşılaştık. Krizler nedeniyle gökdelenlerin bile bu durumda kalmış olması biraz üzücü.

Diğer yandan şehrin lüks semtlerinde binaların etrafı yüksek çitlerle çevrili ve bolca kamera konmuş. Güvenlikle ilgili bir sıkıntıları varmış gibi görünüyor.

Otobüsle önünden geçerken ne kadar görülecekse o kadar görerek opera binasını da gördük.

Aynı şekilde yine otobüsle Luz tren istasyonundan da geçtik. Karşısında büyük bir park olduğundan epey güzel geldi gözümüze.

Biraz daha dolandıktan sonra şehrin en güzel yerlerinden birisi olan Mercado Municipal’e geldik. Bizim sabit pazar dediğimiz binalardan ve epey büyük.

İçeride her türlü yiyeceği bulmak mümkün. Büyük sebze ve meyve tezgahlarıyla dolu geniş koridorları var.

Hiç görmediğimiz meyvelerin üst üste istiflendiği tezgahlar oldukça renkli.

Kasap reyonlarında bolca et mevcut ama asıl ilginç olanı balıkçı tezgahları.

Okyanus kenarında olduğundan buradaki deniz mahsülleri hem çok çeşitli hem de alışkın olduğumuz boyutlardan daha büyük.

Pazarda sadece çiğ yiyecekler satılmıyor, birçok kafe ve büfe de bulunuyor. Biz de bunlardan birinde biraz atıştırdık ve masamızdaki acı sosun markası hepimizin dikkatini çekti. Brezilya’nın ünlü bir markasıymış.

Pazardan çıkınca Sao Paulo’nun en ilgi çekici noktasına geçtik. Futbol denince akla gelen ilk stadyumlardan olan ünlü Pacaembu stadına.

Brezilya için futbolun ne kadar önemli olduğunu anlamak için bu stadyumun altındaki müzeyi gezmek lazım. Dünya kupalarındaki başarılarının altını çizmeleri elbette çok normal.

Ancak aslında futbolun ne kadar hayatlarının içinde olduğunu anlamak için önemli bir yer. Futbol oynamak için nelerin top niyetine kullanıldığını sergilemişler mesela.

Ya da futbol ayakkabılarının gelişimini sergilemişler.

Bugüne kadar tarihe yazılmış bazı istatistiklere de kocaman bir duvarda yer vermişler. Portekizce ama az çok anlaşılıyor.

Ancak bizce müzenin en ilginç yanı futbolu Brezilya’ya getiren kişinin kim olduğunu öğrenmek oldu.

Charles Miller adındaki bu kişi İngiltere’de okurken futbol oynamayı öğrenmiş ve döndükten sonra bu oyunu Breziyla’ya tanıtmış. Hala saygıyla anılıyor ve stadın önündeki parka da ismi verilmiş.

Stadyumu da gezdikten sonra şehrin diğer havaalanı olan Congonhas Havaalanı’na geçip GOL havayollarının kısa bir uçuşuyla akşam üstü Rio’ya doğru yola çıktık.

Sao Paulo ile Rio de Janeiro arası İstanbul ile Ankara kadar bir mesafe. Aynı bizim sık uçuşlarımız gibi bu hat da dünyanın en çok uçulan parkurlarından biriymiş. GOL havayolları bizim Pegasus gibi ucuz ve pratik bir havayolu ve oldukça rahat.

Son söz olarak şunu söyleyelim, Sao Paulo kendi halinde yaşayan kocaman bir şehir. Elbette şehirde yaşayanlar için bol alternatif ve çeşitli etkinlikler vardır ancak turistik olarak pek ilgi çekici değil ve direkt uçuş noktası olmasa rotaya eklemeye değecek bir şehir değil.

Rio de Janeiro

Gelelim Brezilya denince akla ilk gelen şehire. Aynı zamanda gezimizin de en gezmeye değer şehri olan manzaralar şehri Rio’ya. Yine bir havaalanı fotoğrafı ile başlayalım.

Havaalanı deniz üzerine dolguyla yapılmış, bu nedenle epey şehir içi denebilir. Bazılarının adını çok duymuş olduğumuz semtlere taksi ile kaça gidildiğini de bulmuşken fotoğrafladık, belki birinin işine yarar. Real kuruna bakarsınız.

Otelimiz Copacabana’daydı. Yeni bir şehre karanlıkta gelince biraz yönüm şaşıyor, çok anlayamıyorum ama sabah kalkıp da otelin camından dışarıya bakınca nasıl bir yerde olduğumuzu anladım.

Copacabana şehir merkezine en yakın büyük plaj. Sonrasında sırasıyla Ipanema, Lebron ve Sao Conrado geliyor. Copacabana ve Ipanema en çok ismini duyduklarımız. Hepsi birbirine benziyor aslında. Geniş bir plaj, kaldırım, yol ve binalar.

Kordon gibi. Kum oldukça ince ve biraz bulaşıyor. Denize, yani aslında okyanusa da girdik ama pek de keyifli değildi. Hava fazla rüzgarlı olmadığı halde kıyıda dev dalgalar oluşuyor ve kıyıda dursanız çarpıyor, az açığa gitseniz de fazla derin oluyor. Zaten herkes girip, ıslanıp çıkıyor. Pek yüzen yok yani.

Kaldırımın kenarında kumdan heykeller bulunuyor. Bu heykeller yarışma için yapılıyormuş ve seçilenler bir sezon yerinde kalıyormuş.

Yerinde kalmasının faydası da heykeli yapan sanatçının tüm sezon bahşiş toplaması. Fotoğrafını çekerken ya da yakından bakarken yanaşıp bahşiş istiyor. Belli aralıklarla farklı farklı ve oldukça yaratıcı heykeller görebiliyorsunuz.

Plaj bu kadar geniş olduğu için deniz kenarına gidene kadar ayak yanmasın diye yapılmış olan sulanmış yolları da gösterelim. Özellikle çok sıcak aylarda mutlaka çok işe yarıyordur.

Hazır plajlardan başlamışken bir sonraki Ipanema plajından da bahsedelim. Copacobana’dan pek bir farkı yok aslında. Dikkatli bakarsanız aşağıda kıyıda patlayan dalgayı görebilirsiniz.

Ipanema da çok uzun bir plaj. Plaj boyunca bolca futbol ve voleybol sahası bulunuyor. Deniz sert olduğundan olsa gerek deniz sporu yapılan bir bölge göremedik. Aşağıdaki fotoğraf Ipanema’nın devamındaki Leblon bölgesinin sonundan bakış. Aslında tümüne Ipanema da denebilir ama fazla uzun diye sanırım iki bölge farklı isimle anılıyor.

Leblon’dan sonra kayalık bir sahil bölümü var ve sonrasında Sao Conrado plajı geliyor. Burası da diğerlerinden çok farklı değil. Tüm bu plajları birazdan bahsedeciğimiz İsa heykelinin bulunduğu Corcovado tepesinden göreceğiz. Okyanustaki dalgalarla denize giren insanların oranına dikkat.

Buraya kadar geldiyseniz tam karşınızda Rio’nun tepelerinin küçüklerinden diyebileceğimiz ve tepesinden yamaç paraşütü yapılan Gavea’nın eteklerine gelmiş durumdasınız. Küçük dediğimize bakmayın, buralarda orantı biraz şaşıyor, aslında oldukça heybetli bir dağ.

Bu noktadan şehre dönüp biraz sokaklara girelim. Rio’nun merkezi plajlardan yüksek tepelerle ayrılmış, yolların bile bir kısmı tünelden geçerek şehre çıkıyor. Deniz kenarında buldukları tüm düzlükleri doldurmuşlar. Klasik olacak ama burada da anlatmaya büyükçe bir kilisenin önünden başlayalım.

Bu kilise deniz kenarında bulunan denizcilik müzesinin hemen önünde bulunuyor. Müzede de buraların keşfinde kullanılmış gemilere benzer bir geminin örneği bulunuyor.

Bu nokta eski küçük havalimanı ile yeni büyük havalimanı arasında kalan ve yaya bölgesi olarak turizme ayrılmış bölgenin girişinde. Az ileride modern ve enteresan bir yapı olan Amanha Müzesi bulunuyor.

Buradan sonra bizim Karaköy’deki antrepolar bölgesine benzeyen bir bölgeye giriliyor. İçinden tramvay geçen ve restore edilmiş geniş bir alana yayılmış olan bu bölgede eski antrepolardan birinin cephesinde dünyanın en büyük duvar resmi olduğu söylenen Kobra Duvarı bulunuyor. Duvarda dört surat var, yani aşağıda sadece yarısını görüyorsunuz.

Bu bölgelerin yeni turistik etkinliklerin yapılacağı alanlar olarak tasarlanmış olduğu çok açık. Biz de uslu bir turist kafilesi olarak görevimizi yerine getirip fotoğraflarımızı çektikten sonra asıl merak ettiğimiz yerlerden olan Rio Karnavalının yapıldığı Sambadrom’a doğru yola çıkıyoruz. İki tarafında da tribün olan bu uzun yolu karnaval sırasında da görmek lazım belli ki. Çok sessiz ama kim bilir karnavalda ne kadar renkleniyordur.

Bu coğrafyada ünlü stadyumları ziyaret etmeyeni de dövdüklerinden bir de Maracana stadyumuna uğrayıp fotoğraf çekiyoruz. Müzesi olmadığından kapıdan soğuk bir selamlaşma oluyor ama yine de görmedik demeyiz.

Artık şehir içine dalma zamanı geliyor. Sokaklar oldukça kalabalık ve küçük dükkanlarla dolu.

Önce diğer bir turistik nokta olan Selaron merdivenlerine gitmek için otobüsten inip yürümeye başlıyoruz. Sokağa girince renkli bir duvarla karşılaşıyoruz.

Duvarın sonunda merdivene ulaşılıyor. Bu merdivenleri sanatçı Jorge Selaron dünyanın dört bir yanından seramik parçaları toplayarak döşemiş. Fazla renkli ama oldukça eğlenceli bir yer.

Dünyanın her bölgesinden bir detaya sahip olduğu söyleniyor. Biz de kendimizden bazı kısımlar bulduk elbette.

Burası gerçekten görmeye değer bir yer. Burayı görünce artık Rio’nun neden bu kadar sevildiğini anlamaya başlıyorsunuz. Özellikle merdivenlerin hemen altındaki seyyar tezgahlardan bir de Caipirinha alırsanız içiniz iyice ısınmaya başlıyor.

Buradan sonra öğle yemeği için şehir içinde enteresan bir restorana gittik. Yine biraz sokak aralarından yürüdük, ki gördüğünüz gibi buraların da Avrupa şehirlerinden pek bir farkı yok.

Öğle yemeğine gittiğimiz yer aslında bir pastane. Confeiteria Colombo adındaki mekan aynı zamanda üst katında açık büfe yemek sunuyor. İlginç olan ise yemekler değil mekanın güzelliği.

Buradan çıkınca sokak aralarından Carioca meydanına vardık. Ortasında küçük bir saat kulesi, etrafta da seyyar satıcılar. Canlı ve gerçek bir şehir meydanı.

Devam edip bir anayolu takip ettik ve bugüne kadar gördüğüm en enteresan katedrallerden birisi uzaktan göründü. Rio’nun ana katedrali piramit şeklinde yapılmış.

Daha yakından şekli belli olmuyor. İçinden göstermesi daha da zor ama alabildiğim en güzel açıyı paylaşayım. Söylendiğine göre kentin fazla parası olmadığı bir dönemde halka moral vermek için ucuza mal edilmiş ve bence epey de güzel olmuş. Farklı en azından.

Hazır sokaklardayken dikkatimizi çeken bir noktayı daha gösterelim. Biz şehirlerimizde görmeyi unutmuşuz ama Rio’da kablolar hala havadan taşınıyor. Bizde bu kadar kalabalık kablo artık kalmadı, neredeyse tümü yer altına alındığından burada bol kablo görünce dikkatimizi çekti, eskiden bizde de böyleydi dedirtiyor.

Bir de Rio denince hemen akla gelen Favela’lardan bahsedelim. Biz içlerine hiç girmedik, sadece yakınlarından geçerken rehber gösterdi, Avrupa ya da Amerika’dan gelen birisi için çok farklı gelebilir ama bizim coğrafyamızda, özellikle orta doğuda gördüğümüz kalabalık mahallelerden çok da farklı gelmedi bize. Ama elbette güvenlik başka bir mevzudur, büyük konuşmamak lazım.

Bu kadar dolandıktan sonra Brezilya’da et nasıl yenir onu gösterelim. Sunum şekli churrasco diye adlandırılıyor ve masanıza şişlerde farklı farklı etler getiriliyor. Eğer isterseniz hemen orda kesiyorlar ve şeker maşasına benzer aletlerle siz de tutup tabağınıza alıyorsunuz. Genelde yiyebildiğiniz kadar yiyorsunuz. Biz hiç kötü et yemedik, o kadar söyleyeyim.

Gece Copacabana kaldırımlarına da seyyar tezgahlar kuruluyor. Oldukça ucuza hediyelik eşyalar bulunabiliyor. Sağlam bir yemek sonrası biraz yürüyüş iyidir.

Günü bitirirken Brezilya’daki elektrik fişlerinden de bahsedelim. Odalarda aşağıda gördüğünüz gibi fişlerin delikleri içeride kalan bir tipinden bulunuyor. Yanınızda farklı bir tip şarj cihazı bulunuyorsa elektrik almanız zahmetli olabilir. Aklınızda olsun.

Gün içinden bir de hindistan cevizi suyu satan tezgahın fotoğrafını paylaşayım da ertesi güne hazırlanalım. Birçok yerde görebileceğiniz bu tezgahlardan yarım litre ya da bir litre hindistan cevizi suyu alıp kana kana içebilirsiniz. Tabi o kadar içebilirseniz.

Gelelim Rio de Janeiro’nun en güzel kısmına, yani yazının başında kendi uydurduğum manzaralar şehri tanımının sebebine. Şehrin hemen önünde bulunan ve Sugar Loaf denen, asıl adı ise Acucar olan iki tane tepeden başlayalım. Karadan şöyle görünüyor.

Öndeki ilk basık tepe ve arkadaki yüksek olan tepeden oluşuyor. Çok dik kayalık tepeler ve müthiş manzaraya sahipler. Her iki kayalığa da yürüyerek çıkılabiliyormuş ancak biz elbette teleferik kullanarak çıktık. Çok gelen giden var, o nedenle epey büyük bir tesis kurulmuş.

Bilet gişeleri hemen girişte. Gişede kalabalık yok ama sonrasında teleferiğe binişte kuyruk oluyor. Bu fotoğrafları biraz da not almak için çekerim, görüleceği gibi fiyat 80 real. Pek de ucuz değil.

İlk teleferik alçak tepeye çıkıyor. Yavaş yavaş yükseldikçe etrafı anlamaya başlıyorsunuz.

İlk tepe olduka büyük ve ufak mağazalarla restoranlar var. İnsan bir an önce üst kayalığa çıkmak istiyor ama ilk katın manzarası da fena değil. Buradan şehrin havaalanı tarafı görünüyor.

İkinci kuyruğa girip de üst tepeye çıkmaya başladıkça asıl yükseklik duygusu gelmeye başlıyor. Üst tarafın manzarası çok daha geniş ve sol taraftan Copacabana plajı ve devamındaki diğer plajlar da görünüyor.

Yukarıdakine çok benzediği halde aşağıdaki fotoğrafı da paylaşmak istedim çünkü bunda şehrin merkezi ve karşıda birazdan anlatacağım İsa heykeline doğru bakış açısı daha iyi anlaşılıyor. Tam karşıda bulutların içinde kalan tepenin üstünde ünlü İsa heykeli var. Şanslıydık ki biz oraya çıktığımızda hava açıktı.

Üst kayalık daha küçük ve cidden çok yüksek. Burada da kafeler mevcut. İniş zamanı geldiğinde alt kayalıkta biraz daha zaman geçirdik. Burada teleferiğin tarihiyle ilgili bazı bilgileri görebileceğiniz müze kılıklı bir bölge ve helikopterle şehir turu yapabileceğiniz bir stand bulunuyor. Paraya kıyabilenin denemesi gerekir çünkü bence bu şehrin en güzel yanı manzaraları. Burada şansımıza minik Marmoset maymunlarından biriyle karşılaştık. Yakaladığım en temiz pozu aşağıda. Minicik ve sevimli bir hayvan.

Gelelim Rio denince akla gelen ilk sembollerden olan ünlü İsa heykeline. Şehrin dayandığı Corcovado tepesinin üstünde ve tüm şehir ayaklarının altında. Zirveye hem minibüslerle hem de tramvay ile çıkılabiliyor. Elbette biz en turistik model olan tramvayı tercih ettik. Şehrin içinde bir yerden kalkıyor, otobüsle gittiğimiz için nasıl gidildiğini maalesef tarif edemiyorum.

Biletler buradan alınabiliyor. Yine not olsun diye fotoğrafını çektim, adam başı 75 real.

Epey kalabalık ama tramvaylar çok küçük değil. Yukarıya çıkmak da fazla uzun sürmediğinden aşırı bekleme olmuyor. Yine de treni bir müddet bekliyorsunuz. Klasik füniküler modeli karşılıklı iki vagon aynı anda inip çıkıyor.

Çıkarken vagon etraftaki sık ağaçlara sürte sürte gidiyor desem yalan olmaz. Elbette sık kullanılan bir yol ama orman da epey yoğun.

Yolun sonunda zirveye vardığınızda dev gibi Kurtarıcı İsa heykeliyle karşılaşıyorsunuz. Çok yüksek bir heykel, bu nedenle kendiniz de fotoğrafta bulunacaksanız aynı kareye sığdırmak epey zahmetli. Açıkcası etraf bu mükemmel pozu yakalamaya çalışanlarla dolu.

Onun bunun fotoğrafına girmemek için çok dikkatli hareket etmeniz gerekiyor. Heykelin önünde uzunlamasına bir balkon bulunuyor ve en ucundan şehrin manzarası çok güzel görünüyor. Az önce bahsettiğimiz Sugar Loaf kayalıkları da tam karşıda.

Balkonun yan tarafından ise plajlar bölgesini ve alttaki gölü görebileceğiniz yine müthiş bir manzara ile karşılaşıyorsunuz. Tam karşısı Ipanema plajı. Copacabana hafif solda kalıyor.

Burada da dinlenebileceğiniz bir kafe mevcut. İniş ise tekrar sıra bekleyerek tramvayla yapılıyor. Diğer yandan nereden kalkıp nereye indiğini bilmesem de, minibüslerin durağını da görmüşken fotoğrafladım, merak edenler aşağıda görebilirler.

İsa’yı da gördükten sonra Rio’dan anlatacağımız son noktaya geçiyoruz. Burası çok turistik değil çünkü halkın nefes aldığı Tijuca milli parkı ve turistler için ender olarak özel turlar düzenleniyor. Üstü açık eski model jiplerle oldukça havadar olan bu turlardan biriyle sabah erkenden ormana doğru yola çıktık.

Ünlü yağmur ormanlarının içine giren bu yolda yürüyüş yapanlar, koşanlar ve hata bisikletleriyle tırmananlar vardı. Özel araçlar da giriyor ama nedense fazla yoktu.

Epey tırmandıktan sonra bir mola yerinde durduk ve fotoğraf çektik. Bu nokta iyi seçilmiş, tam fotoğraflık. Aşağıda göl, sağda yine Ipanema plajı var ve asıl güzel kısmı soldaki tepenin üstünde İsa heykeli küçücük görünüyor. Hatta en uzakta Sugar Loaf tepeleri bile görünüyor. Gerçek bir Rio de Janeiro manzarası.

Bu fotoğraf haricinde ormanın neye benzediğini hissetmekten başka bir özelliği yok bu parkın. Ama şehrin hemen yanında dev gibi bir oksijen deposu olması şehirde yaşayanlar için çok önemlidir elbette. Buradan ormanın içinde ayrılmış bir bölge olan Floresta’ya doğru hareket ettik.

İçinde bir konak var ve önünde bu özel bölgeyi tarif eden çini haritalı bir çeşmesi var. Oldukça estetik bir yer.

Otoparkın hemen yanında bir de şelale var. Çok yüksek ve çok ihtişamlı değil ama yine de doğanın güzelliği görmeye değer.

Floresta’dan çıktıktan sonra yolda bir noktada jiplerimizden inip ormanın içinde yürümeye başladık. Bu kısım oldukça ilginç bir deneyimdi. Her ne kadar medeniyetten çok uzak değilsek de Güney Amerika yağmur ormanlarının neye benezeyebileceğini bize bir nebze olsun hissettirdi.

Yukarıdaki ağacın ölçeğini fotoğraftan hissetmek biraz zor. Burada boyutlar çok büyük ve devlerin ülkesiymiş gibi hissediliyor. Her şey kocaman. Aşağıdaki resimdeki kişiden ne demek istediğim sanki biraz anlaşılıyor.

Ağaçları bırakın yapraklar bile kocaman. Hava da müthiş nemli ve ağaçların üstü ve yerler sanki sürekli ıslak. Yağmur yağmamış olsa da etraf hep nemli. Kabuğuna parmakla bastırınca sünger gibi su çıkan ağaçlar gibi hiç görmediğimiz değişik türlerle dolu bir yer.

Ormanın içinde milli parkı anlatan müzemsi bir yapı da vardı, orayı da gezdik ama sunumların fotoğrafta anlaşılması zor, o nedenle çok detay verebilir durumda değilim.

Böylece Rio de Janeiro’yu da bitirmiş olduk. Okyanus kıyısı olduğundan ve Copacabana, Ipanema gibi plaj isimlerini çok duymuş olduğumuzdan deniz ağırlıklı olduğunu tahmin edebilirsiniz ama okyanusta yüzmek pek keyifli değil ve bence Rio aslında manzaralarıyla ünlü bir şehir. O tepeden bu tepeye geçip etrafı izlemesi çok keyifli.

Artık havaalanına geçip Arjantin’in başkenti Buenos Aires’e uçma zamanı. Şehirler epey uzak, yaklaşık 3,5 saatlik bir uçuşla gidiliyor. Neredeyse İstanbul’dan Paris’e gider gibi bir mesafe bu. Güney Amerika’da her şey çok büyük sanki.

Buenos Aires

Gelelim Arjantin’e. Brezilya’da söylemeyi atlamışım, konuşulan dil Portekizce idi. Arjantin’de ise İspanyolca konuşuluyor. Dilleri gibi tamamen başka iki ülke. Arjantin tam bir Avrupa ülkesi gibi. Yaşayanlar, sokaklar, binalar, parklar, her şey Avrupa gibi. Sadece tango farklı, onu da flemencoya denk getirsek İspanya’dan pek farkı yok. Şehrin adı ispanyolca güzel havalar anlamına geliyormuş, biz de gittiğimizde hava oldukça güzeldi. Her şehirde verdik, burada da havaalanından merkeze transfer fiyatlarını göstererek başlayalım.

Buraya da gece indik, o nedenle yine nerede ne var kestiremedim. Çok da güvenli bir şehir olduğunu söylediler, o nedenle saat geç olmuş olsa da biraz etrafa bakınmaya çıktım. Otelimiz şehrin merkezindeydi ve ilk caddede karşıma aşağıdaki alışveriş merkezi çıkınca tertipli bir şehre geldiğimi anladım. Etraf da pek sakindi.

Ertesi sabah otobüsümüzle şehri turlamaya başladık. Önce şehrin meydanı olan Mayo Meydanına geldik. Burada başkanlık sarayı olan ve kırmızı ev adını verdikleri Casa Rosada’yı gördük.

Mayo Meydanı yani Plaza de Mayo maalesef tadilattaydı. Aslında rehberimizin söylediğine göre burası protestoların merkezi olduğundan bu tadilatlar olağandan fazla sürüyormuş. İnsan her yerde aynı.

Parkın hemen köşesinde de şehrin katedrali bulunuyordu. Çok abartılı olmayan bir mimarisi var.

İçi de aslında alışkın olduğumuzdan daha alçak tavanlı ama özenli ve bakımlı bir yapı. Sonra dolaşırken başka kiliselerde de gördüğüm kadarıyla Arjantinliler epey dindarlar.

Bu bölgeyi sonradan yürüyerek de dolaştığım için ileride daha çok bahsedeceğim. Şimdi otobüse binip Buenos Aires’e turistik bir anıt kazandırmak için yapıldığını tahmin ettiğim aşağıda gördüğünüz dev metal çiçeğe gitme zamanı.

Floralis Generica ismindeki bu anıt çiçek güneşin doğuşuyla açılıp batarken de kapanıyormuş. Dev gibi bir mekanizma. Gereksiz ama ilginç bir yapı. Aşağıda önündeki panodan aldığım açıklamayı da paylaşayım.

Sonraki durağımız Türkiye Elçiliğinin de bulunduğu lüks Palermo semtiydi. Geniş bulvarları ve alçak evleriyle zenginlerin yaşadığı bu bölge aynı zamanda River Plate takımının stadyumuna da yakın. Zaten River Plate için zenginler takımı diyorlar. Bu arada bu ismin şehrin önünden geçen Plate ırmağının adından geldiğini de söyleyeyim, ileride bu nehirden biraz daha bahsedeceğim. Palermo’nun ise pek bir numarası yok, kenarındaki büyük parkta biraz yürüyüş yaptık.

Çok yeşil alanı olan bir şehir. Bu park da çok bakımlıydı ve rengarenkti. İlginç olan ise parkın ortasındaki dev ağaçtı. Moreton Bay Fig deniyormuş, bir tane de birazdan bahsedeceğim Recoleta mezarlığının girişinde gördük, çok kocaman bir ağaç türü.

Parkı geçtikten sonra yakındaki Recoleta Mezarlığı’na gittik. Burası Avrupa’da bile örneğini az gördüğümüz büyük anıtsal mezarların olduğu özel bir bölge.

Bir de Arjantin için çok önemli bir kişi olan Eva Peron’un mezarı burada. Eva Peron’un uzun bir hikayesi var ve çok önemli bir karakter, ilgilenenler araştırabilir, büyük işler başarmış.

Mezarlık çok büyük değil ve çok bakımlı mezar yapılarından oluşuyor. Oldukça da turistik olmuş, o nedenle epey kalabalık. Ancak arada bakımsız bazı mezarlar da var, öyle ki şu görüntüyü her mezarlıkta göremezsiniz.

Mezarlıktan ayrılınca artık Buenos Aires’in en ünlü yerine gitme zamanı gelmişti. Dünyaca ünlü Boca Juniors takımının stadyumu olan La Bombonera’ya. Semtin limanı olan ve fakirlerin yaşadığı La Boca semtinde bulunan bu stadyuma doğru yola çıktık.

Takımın renkleri sarı ve mavi. Felsefe olarak da bizim Beşiktaş’a çok yakın. Neden böyle yazdığımı ilgilenenler araştırabilir. Stadyumu maç olmayan günlerde bir müze gibi gezilebilir hale getirmişler. Müze girişindeki şu fotoğraf yapının ilginç mimarisini güzel gösteriyor.

Müzeyi gezmek ve stadyumu gezmek iki farklı ücrete tabi. Aşağıda fiyat listesini görebilirsiniz. Ucuz değil ama buraya kadar geldiyseniz kesinlikle görmeye değer.

Unutmayın ki bu stadyum Maradona’nın oynadığı takımın stadyumu. Futbol ile ilgilenenler için çok önemli olayların yaşandığı tarihi bir yer. Tabii ki Maradona haricinde başka ünlü futbolcular da burada oynamış, onları da müzedeki heykelleri ile anıyorlar.

Stadyumun bir tarafında apartman gibi yüksek bir kısım var ve gezmeye bu taraftan başlıyorsunuz. Koridorlarda bir numara yok ama sahayı görünce hoşunuza gidiyor.

Oldukça dik tribünleri olan ve atmosferi futbolcular için çok baskılı olduğu söylenen bir stadyum. Kale arkasında olan ve ayakta maç izlenen kısım oldukça ilginçti.

Bu noktada sahaya basabileceğiniz bir köşe de açmışlar. Tam korner noktasından sahaya girip birkaç metre yürüyebiliyorsunuz. Saha içine ayak basmak da oldukça keyifli bir duygu.

Karşı tribüne geçtiğinizde apartman gibi olan kısmın neye benzediğini daha iyi anlıyorsunuz. Stadyumu daha fazla genişletemedikleri için bu kısım böyle kalmış diye söylediler.

Gelelim futbolcuların soyunma odasına. Bana biraz yapay gelmiş olsa da, Boca Juniors soyunma odası diye aşağıdaki odayı gösteriyorlar, hatta az içeriye girmek için ilave ücret de istiyorlar. Muhtemelen maç günleri biraz revize oluyordur burası.

Son olarak müze kısmında sergilenen kupaları da gösterelim. Bu kısımda eski oyuncuların özel eşyalarından çok özel maç görüntülerine kadar epey zengin bir sunum bulunuyor. Ama Sao Paolo’da gördüğümüz Pacaembu stadının müzesi buradan daha güzeldi, söylemeden geçmeyeyim. Gerçi buranın da stadyumu daha güzel.

Stadyumdan çıkınca hemen yanındaki rengarenk Caminito bölgesine geçtik. Stadyumun turist çekiminden faydalanmak için yapıldığını tahmin ettiğim ve çok da güzel olan bu bölgede evleri rengarenk boyamışlar.

Kabaca üç dört sokaktan oluşan bu bölgede bolca kafe ve restoran açılmış.

Sokak köşelerinde tangocular bekliyor. Dans etmek için değil, sizinle ücreti karşılığı fotoğraf çekinmek için.

Kafelerin yanında bolca da hediyelik eşya dükkanı görüyorsunuz. Hatta küçük pasajlar da bu mağazalarla dolu.

İlginç olan ise, bu bölge aslında limanın kenarında kalıyor ama limandan çok kopuk. Hemen arkadaki limana baktığınızda yan tarafla alakasız olduğunu hissediyorsunuz. Normalde suyun kenarındaki yerleşimlerde suya bakan bir kısmın olmasına alışkın olduğumdan bu bana biraz garip geldi. Gerçi birazdan bu sudan daha çok bahsedeceğim, çok da görsel güzelliği olmadığını söylemek lazım.

Tangonun cazibesi etkili olsa gerek ki bazı restoranlarda masaların bir köşesinde tango yapan kadrolu dansçılar bulunuyordu. Biraz tango ruhunun dışında hissettiriyor ama yine de izlemesi keyifli.

Buraya kadar Arjantin ve et ile ilgili bir şey paylaşmadığımı şimdi farkettim. Sokak arasında gördüğüm şu mangalın fotoğrafını şuraya bırakıp devam edeyim.

Bir de tango mevzusunu bitirelim. Aynı gece ünlü bir tango kulübüne tango izlemeye gittik. Tamamen turistik ve İspanya’daki flemenko şovlarına benzeyen, siz yemek yerken dans gösterisi sunulan La Ventana adında bir yer. Yüksek tavanlı bir bodrum katta hazırlanmış bir sahnesi var.

Gösteri sırasında fotoğraf ve video çekmek kesinlikle yasak ve çok dikkatle kontrol ediyorlar. Ama ben elbette fedakarca bir poz çektim. Buyrunuz. Buradaki kadın dansçılardan birinin Türk olması da ayrıca iginçti.

Şimdi gelelim Buenos Aires ve önünden geçen Plate ırmağına. Haritaya baktığınızda Buenos Aires’i dev bir körfezde ve haliyle okyanus kıyısında gibi görürsünüz. Oysa ki o geniş körfez aslında deniz değil Plate ırmağının denize döküldüğü dev bir delta. Bakın Google Maps de o körfezi ırmak olarak gösteriyor. Daha önce bahsettiğim River Plate takımına adını veren nehir işte bu nehir.

Gerçekten çok ilginç ve gerçekten de şehrin önünde okyanus olmasını beklediğiniz su kahverengi. Maviyi bırakın yeşil bile değil. Bu dev ırmağın nerelerden geldiğini haritadan takip ettiğinizde nasıl bir coğrafyayı denize bağladığını görseniz şaşırırsınız. Biz coğrafya bilgisini atlayıp bu deltanın bildiğimiz deltaya benzeyen kısmında tekneyle yaptığımız Tigre gezisinden bahsedelim, siz de neyden bahsettiğimizi daha iyi anlayın.

Sabah otobüsümüzle Tigre’ye doğru yola çıkıp yarı yolda San Isidro denen bir köye uğradık. Birisi size uğrayalım derse boşa uğramayın, zorla turistik yapılmaya çalışıyor, çok net. Yola devam edip Tigre’ye geldiğimizde ırmak üzerinde tur yapan gezi teknelerinin beklediği bir noktadaydık.

Bu özel tekneler kilometrelerce yayılan delta üzerinde hem ulaşımı sağlıyor hem de turist gezdiriyor. 2 saat kadar aşağıdaki gibi bir ırmak üzerinde gezinip durduk.

Irmağın her iki kenarında da yerleşim var. Her evin bir teknesi var çünkü kara yoluyla ulaşmak mümkün değil. Öyle bir iki kanal olan Amsterdam tarzı bir yerden bahsetmiyoruz, tur sırasında telefondan konuma baktığımda aldığım şu ekran görüntüsü biraz durumu açıklayabilir sizlere.

Yine de oldukça ilginç bir yer. Etrafta çok güzel evler de var, bakımsızlar da. Bir yerden sonra her yer birbirine benzemeye başlıyor ama kesinlikle görmeye değer bir yer.

Irmağın ilerisinde bir restoranda güzel bir yemek yedikten sonra geriye dönüp otobüslerle şehre döndük. Tam bu noktada bir türlü fırsat bulup da gösteremediğim değişik bir detayı paylaşayım da aklımdan çıksın. Buradaki tüm otobüslerin tüm tekerleklerinde aşağıdaki gibi bir düzenek bulunuyor. Ama hepsinde var, sadece eski modellere özel bir durum değil. Ne olduğunu sorduğumda lastiğe hava basan bir ekipman olduğunu öğrendim. Bu kadar zahmete girdiklerine göre çok sık lastik patlıyor olması gerektiğini düşünüyorum. Gerçekten garip.

Evet, böylece şehrin civarını da gezip döndük ve akşam Las Nazaneras isminde muhteşem bir restoranda yemek yedik. Şehirde birçok restoran bu tipte lezzetli etler sunuyor ama yolunuz düşerse burayı da tavsiye ederim.

Hatta genelde sokaktan görünür şekilde aşağıdaki gibi bir düzenekte etleri pişiriyorlar, inanın insan acıksam da tekrar yesem diye düşündüğünden bakmaktan kaçınıyor.

Gelelim Buenos Aires’teki serbest dolaşmalarmıza. Hem Tigre dönüşü akşam üstü, hem de dönüş günümüzde epey dolaşma fırsatı buldum. Önce Tigre dönüşündeki yağmurlu yürüyüşten bahsedeyim. Asıl istikamet otelden biraz yukarıda bulunan ünlü kitapçı El Ateneo’yu görmekti. Burası eski bir opera binasından dönüştürülmüş ve dışarıdan çok bir şey anlaşılmıyor.

Ancak içeriye girdiğinizde çok şaşırıyorsunuz. Kat kat kitapların yerleştirildiği geniş hacim çok etkileyici. Diğer yandan şehirde bu yatırıma değecek kadar kitap okuyucusu olması da dikkate değer elbette.

Buradan geriye dönerken kaldırımın birinde bir tango okulunun reklamına rastladım. Zemine tango adımlarını gösteren bir levha yerleştirmişler. Çok hoşuma gitti, sizinle de paylaşayım.

Sonra bir iki parktan geçip şehrin ortasından geçen kocaman 9 temmuz bulvarına geldim. Toplamda 14-16 şerit gibi bir genişliğe sahip, ortasından da bizim metrobüs gibi özel otobüs hattı geçen bir bulvar.

Bulvarın üstündeki birazdan göstereceğim dikiltaşa giderken sağda büyük opera binasıyla karşılaştım. Teatro Colon ismindeki bu yapı tam bir avrupa şehri yapısı.

Bahsettiğim dikilitaş da az ilerideki iki büyük bulvarın kesiştiği meydanda bulunuyor. Burası özellikle futbol şampiyonluklarında kutlamaların yapıldığı meydanmış.

Buradan şehrin yaya bölgesi olan kısmına geçip mağazaların arasından içerilere girdim. Yeni yağmur yağdığından yerler biraz ıslaktı.

Gelelim dönüş gününde nereleri gezdiğime. Dönüş uçağımız Sao Paulo’da duraklamalı çok uzun bir uçuştu ve gece bir civarı kalkışlıydı. O nedenle sabah kahvaltı sonrası otelden çıkış yapıp valizleri bıraktık ve vurduk kendimizi yollara. Hava da açmıştı ve geniş caddelerden yürümeye başladım.

Caddeler birbirini dik kesen yapıda planlanmış. Blok blok ayrılmış yani. Yukarıda bahsettiğim dikilitaş’a çıkan bir diyagonal cadde koordinasyonu kolaylaştırıyor.

Bu çapraz cadde Obelisk denen dikiltaştan Plaza de Mayo’ya kadar uzanıyor. Bu bölge hem iş merkezi hem de alışveriş bölgesi olduğundan epey kalabalık.

Meydana vardığımda başkanlık binası Casa Rosada’yı daha yakından tekrar görmek için meydanı geçtim. Bu taşların harcına katılan hayvan kanı nedeniyle kırmızı olduğu efsanesi varmış. Yakından daha güzel bir yapı.

Haritadan yakında deniz kenarı ya da ırmak kenarı bulunduğunu görünce o tarafa gitmeye karar verdim. O sırada büyük Merkez Bankası binasının da yanından geçmiş oldum.

Irmak kenarı diye gittiğim yerin aslında bir kanal olduğunu ve bir adayı karadan ayırdığını yanına varınca anladım. Kanal çok genişti ve üzerinde de çok değişik bir köprü vardı. Puente de la Mujer adındaki bu köprü gemilerin geçişi için dönerek açılıyormuş.

Köprüye yaklaşınca az ileride kıyıya bağlı duran eski bir gemi gözüme çarptı.

Öyle sessiz sakin bir yere bağlanmış ki acaba neden burada diye merakımdan yanına kadar gittim. Bir de baktım ki aslında bir müzeymiş.

Presidente Sarmiento adındaki bu eğitim gemisi 1898 yılında denize indirilmiş ve bir çok rotanın yanında toplamda altı kez dünyanın etrafını dönüp 1961’de emekliye ayrılmış.

Kocaman bir güvertesi var ve hem yelkenli hem de motorlu. Ben gezerken de bazı denizcilik öğrencileri sıra halinde bir takım eğitimler alıyorlardı. Giriş ücretliydi ama çok ucuzdu. Geminin bazı subay kamaraları aslına uygun korunmuş.

Eğitim araç gereçleri ve denizci kıyafetlerinin yanında eski dalış ekipmanları da sergileniyor. Zamanınız varsa ve gezecek yer ararsanız uğramanızı tavsiye ederim.

Gemiyi gezdikten sonra merkeze geri döndüm. Artık karnım da acıkmıştı ve kalabalık bir büfede Arjantin’in geleneksel yiyeceklerinden olan Empanada yedim. Çok bir özelliği yok, aslında epey bizim çiğ böreğe benziyor ve yedikten sonra keşke bunun yerine bir yerde güzel bir et yeseydim dedim.

Aslında öncesinde biraz etrafta dolanıp hızlı yenecek başka bir yemek de aramadım değil. Hatta bu arada ilginç bir restoranla da karşılaştım. Bizim esnaf lokantaları gibi ama mağazanın duvarları çepeçevre farklı yemeklerle ve salatalarla dolu. İçeri giren eline boş bir plastik kap alıyor ve açık büfe yemek alır gibi içine yiyecekleri dolduruyor. Kasada hesap kiloyla yapılıyor. Ancak içeride oturup yenecek bir masa yok, herkes yemeğini alıp gidiyor. İlginç.

Yemekten sonra hala zaman kaldığından biraz uzakta bulunan ve az turistik olan, antikacılarıyla meşhur bir sabit pazarı görmeye karar verdim ve yola düştüm.

Merkezden uzaklaşınca sokaklar da biraz değişiyor. Buraya kadar tertipli olan caddeler birden daha alçak bakımsız binalarla dolu sokaklara dönüşüyor. Ama bunu olumsuz anlamda söylemiyorum, hatta buralar daha bile sevimli.

Epey yürüdükten sonra aradığım yapıyı biraz zor da olsa buluyorum. Mercado de San Telmo adındaki bu kapalı pazar neredeyse bir bloğu kaplıyor ve birden çok kapısı var.

İçerisi yüksek tavanlı ve yan yana birçok mağaza ile dolu. Girişe yakın kısımda çok sevimli kafeler var ama hepsi açık değildi. Belki akşamları daha kalabalık oluyordur.

Mağazaların geneli antika eşyalar üzerine çalışıyor. Binlerce gereksiz eşya üst üste yığılmış gibi geliyor ama eminim konuyla ilgili olanlar çok güzel şeyler bulabilirler.

Pasajın bazı bölgeleri daha sessiz ve bu taraflarda kapalı mağazalar da çok. Fazla gelen gidenin olmadığını hissettiriyor. Bolca eski plak bulunduğunu da söyleyeyim, geneli Arjantin müziği olduğundan çok tanıdık sanatçı göremedim ama klasiklerden de bolca vardı.

Buradan dönüşte bir alt sokaktan döndüm ve yol üstünde bir iki antikacı pasajıyla daha karşılaştım. Aşağıda göreceğiniz Feria Pasaje Giuffra’daki mağazalar sanki daha eğlenceli ve renkli geldi bana.

Böylece artık otele dönme ve ekiple buluşup havaalanına gitme vakti geldi. Buenos Aires ile ilgili hislerimi basitçe yazmam gerekirse bildiğimiz Avrupa şehirlerinden bir farkı olmadığı, o nedenle görmek için bu kadar yola ve bu kadar masrafa değmeyeceği olarak özetlenebilir. Keyifli bir ülke ve şehir ama çok bir numarası yok. Bir de elektrik prizleri için kesinlikle adaptör gerekiyor. Brezilya gibi değil.

Dönüşte Buenos Aires’ten kalkıp üç saat kadar sonra Sao Paulo’ya indik. Burada iki saat civarı uçakta bekledik ve yeni yolcuları aldıktan sonra tekrar kalkıp saatler sonra İstanbul’a indik. Uçağa gece binip yine gece inmek oldukça yorucuydu.

Gürkan, Mart 2018

Bansko Kayak Merkezi

Daha önce bahsettiğimiz Kartepe ve Kartalkaya‘dan sonra bu sefer kayağa yurt dışına gidelim dedik ve Bansko’ya gitmeye karar verdik. Aslında çok da zamanımız yoktu ama kısa bir keşif için yeterli olur diyerek cuma sabahı yola çıkıp pazar gecesi eve döndük. Biraz yorucu oldu ama değdi. En azından artık tekrar gideceğimize eminiz ve gittiğimizde neler yapacağımızı çok iyi biliyoruz. Haydi size de anlatalım.

Bansko’ya gidiş

Bizi bilen bilir, bir günlük mesafedeki bir yere arabamızla gideriz. Her zamanki gibi sabah erkenden yola düşüp öğlen olmadan Kapıkule’ye vardık. İstanbul ile Bansko arası yaklaşık 600 km ve yolun son 120 kilometresi hariç tümü otoyol. Dolayısıyla pek yorucu bir yol değil. Yurt dışına arabayla çıkma ve Bulgaristan’a giderken almanız gereken elektronik vinyet meselesini daha önce Nessebar‘a gidişimizi anlattığımız yazıda anlattığımız gibi daha özet hallerini şurada ve şurada da anlatmıştık. Okumadan yola çıkmayın.

Velhasıl, Kapıkule’den sonra otoyoldan Pazarcık çıkışına kadar devam edip aşağıda gördüğünüz rotayı takip ederek akşam üstü Bansko’ya rahatlıkla varılabiliyor. Yol biraz virajlı ama güvenli ve rahat.

Bansko kenti denizden yaklaşık bin metre yükseklikte kurulmuş, o nedenle fazla karlı değil. Yol üzerinde karlı kesimler bulunuyor ama çok sert yağış yoksa yolda kalınacağını pek sanmıyoruz. Bansko’ya vardığınızı uzaktan dağı görünce anlıyorsunuz. Dağın üstündeki izler de pistler.

Bansko’da konaklama

Bansko’nun neresinde kalırsanız kalın, dağa çıkmanızı sağlayan gondola varmak için ya otelin servisine, ya taksiye ya da bizim gibi aracınıza bineceksiniz. Gondola çok yakında bulunan üç beş tesis bu duruma tabi olmayabilir ama kayak takımlarıyla 200 metre yürümek bile çok zor olduğundan siz en iyisi rahat edeceğiniz bir yerde kalın. Biz kaldığımız Green Life Resort adlı tesiste çok rahat ettik. Hem odası genişti hem de kahvaltısı çok zengindi. Biz kullanmamış olsak da gondola düzenli servisi mevcuttu. Odamızın manzarası da şöyleydi.

Bansko’da kayak merkezine çıkış (Gondol)

Bansko’daki otel ücretlerine ski-pass dahil değil. Kent dağın eteğine kurulu ve merkezden kayak merkezine bir gondol ile çıkılıyor. Ski-pass alabileceğiniz yerlerin başında gondola binmeden önceki kasa geliyor..

Dağa gondola binmeden aracınızla da çıkabilirsiniz. Kıvrıla kıvrıla tırmanan bir yol sizi Bunderishka Polyana denen gondolun üst noktasına kadar çıkarıyor. Hatta gondoldan yukarıya ücretsiz servis minibüslerini de kullanabilirsiniz. Yoldan tırmanırken bazı yerlerde gondolu da görebiliyorsunuz.

Gondol merkezde olunca her şey ona göre tasarlanmış. Hemen yanında dev bir otopark var. Aracınızı parkedip, botlarınızı giyip, kayaklarınızı sırtınıza atıp rahatça gondola geçebiliyorsunuz. Ücreti sabahtan akşama kadar 12 leva.

Kayak kiralamak istiyorsanız gondol civarına bolca kayak kiralayan mağaza mevcut. Diğer yandan gondolun hemen yanında büyük bir yer daha var, hatta kayak kiralayana ski-pass indirimi de yapıyorlar ama kapısında kuyruk olabiliyor.

Gondola binmek için ski-pass almış olmanız gerektiğinden, gondoldan önce bir de kasa kuyruğu beklemek istemezseniz, gondola çok uzak olmayan, otoparkın arkasındaki Aldo marketin sırasında kalan MPM Guinness Hotel‘in resepsiyonundan da alabilirsiniz. Her şeyi halledip de gondolun başına geldiyseniz artık sıra bekleme zamanı gelmiştir.

Bu kuyruğun daha uzun olduğundan bahsedenler çok. Sabah 8:45’de geldiğimiz halde kuyruk çoktan oluşmuştu ve bu noktadan gondola binmek 25 dakika kadar sürdü. Binanın girişinde kayak okulunun ofisi var. Fiyatlar ve diğer bir çok bilgi için şuradaki siteyi ziyaret edebilirsiniz.

Epey bekledikten sonra binanın girişine gelince, bizden 3-4 gün önce dünya kayak şampiyonasının bir ayağının burada yapılmış olduğunu farkediyoruz.

Binaya girince önünüze bir merdiven çıkıyor ve binanın diğer tarafından gelen kuyrukla birleşerek merdiveni tırmanıyorsunuz.

Buraya kadar geldikten sonra sıra hızlanıyor ve sonunda gondolun önüne geliyorsunuz. Yukarıda turnikeden geçince gelen gondolların başında biraz saçma bir dağınıklıkla karşılaşıyorsunuz. Her gondol 8 kişi alacak büyüklükte ama biz 6 kişiden fazla binen görmedik. Gondolun dışına kayakları koymak için bir cep yapılmış, gondol hafifçe hareket ederken kayakları dışarı bırakıp içine oturuyorsunuz. Sıra dağılmış olduğundan biraz itiş kakış oluyor ama sonuçta herkes bir gondola biniyor.

Gondol ile yukarı çıkarken çok muhteşem bir manzara beklemeyin. Diğer yandan bazen yavaşlayıp yukarıya ve aşağıya epey sallanarak insanı biraz huzursuz etmiyor değil. Sonuçta dağın tepesinde bir tele asılı duruyorsunuz. Hem o kadar kuyruk bekleyip hem de yaklaşık yirmi dakika boyunca gondolda oturup sallanmak çok hoş değil.

Etrafta da görülecek çok şey yok, ki zaten tüm gün dağın tepesinden manzaraya doyacaksınız. Gondol önce Chalin Valog denen 1.460 metredeki ara istasyonda yavaşlıyor. Kapılar açılıyor ve isteyen iniyor, aradan binmek isteyen de biniyor. Sonra devam edip 1.635 metredeki Bunderishka Polyana’ya varıyor. Kuyruk vs derken toplam bir saate varan bir süre sonunda gondoldan çıkınca artık bir kayak merkezine geldiğinizi anlıyorsunuz.

Diğer yandan, gondolun hemen çıkışında dağa araçlarıyla, taksiyle, ya da servislerle çıkanlar için bir kasa daha bulunuyor. Aklınızda bulunsun.

Bu kadar uğraşıp yukarıya vardık, hadi kaymaya başlayalım.

Bansko’da pistler

Bansko’da pistleri anlatmaya başlamadan önce çok faydalı olan cep telefonu uygulamasından bahsedelim. Android için şuradan, iPhone için şuradan indirebileceğiniz ücretsiz uygulama ile hem şahane bir pist haritasına sahip oluyorsunuz, hem de gerektiğinde  dağın tam olarak neresinde olduğunuzu hızlıca görebiliyorsunuz. Çok pist var ve öğrenmek zaman alıyor, o nedenle indirmenizi tavsiye ederiz. Dağdaki önemli bölgeleri aşağıdaki haritada sarı ile işaretledik. Görselin aslı da şurada.

Gondoldan ilk inilen Bunderishka’dan zirveye çıkıp Shiligarnika’ya inebilir, oradan tekrar çıkıp tekrar başa dönebilirsiniz. Bu görünen pistler oldukça uzunlar. Şuradan şuraya kaydık demek çok makul değil ama bir kaç fotoğraf paylaşalım. Önce Bunderishka’dan yukarıya çıkarken liftten görünümünü gösterelim.

Fotoğrafta liftin solunda görünen kısım Kids Run diye adlandırılmış, acemiler için tasarlanmış az eğimli bir alan. Yürüyen bantla yukarıya çıkılabiliyor ve sanki kart basmadan çıkılabiliyordu. Girmediğimiz için emin değiliz ama iki sefer baktık, giriş serbest gibiydi. Banderitza 1 liftinden inip Banderitza 2 liftine binmeden önce aşağısı şöyle görünüyor.

Düz aşağıya inen pist 9, sağa giden de 4 numara. İkinci lift ile zirveye çıkınca 2.600 metrede hava epey soğuyor. Tam karşıda dağın en yüksek noktası görünüyor.

Zirveden aşağıya doğru büyük bir pano ve üzerinde sağa ve sola hangi pistlerin indiğini gösteren numaralar bulunuyor. Tüm pistlerde her zaman pist numaralarının en iyi şekilde gösterilmiş olduğunu da bu fırsatla belirtelim.

Zirveden manzara muhteşem. Hele bir de hava açıksa kaymayı bırakıp sağa sola dalabilirsiniz.

Zirveden inerken geniş ve rahat pistler bitmesin istiyorsunuz. Aşağıda 4 numaralı pistten bir görüntü var. Uzun mu uzun.

Aşağıda görülen bölge Shiligarnika. Buraya yaklaştıkça bir iki pist birleşiyor ve haliyle trafik de çoğalıyor. Aşağıda 1, 4 ve 5 numaralı pistlerin kesişim noktası görülüyor.

Tam bu noktada 180 isminde bir kafe bulunuyor. Gün ortasına doğru epey kalabalıklaşıyor ve önüne bırakılan kayaklar biraz pistlere de sarkıyor.

Devam edince Shiligarnika’ya varmış oluyorsunuz. Bu bölge gondol çıkış noktasından sonra en kalabalık bölge.

Buradan yukarıya çıkan iki farklı lift bulunuyor. Birisi yeni yapılmış olan Todorka lifti. Direk zirveye çıkıyor. 6 koltuklu bu lifte binerken herkesi otomatik hizaya sokan yürüyen bant ilk seferde değişik geliyor. Sizi alıp tam koltuğun önüne bırakıyor.

Shiligarnika’daki kafelerde öğle yemeği yiyebilirsiniz. Dağda self servis yiyebileceğiniz tek yer burada. Diğer noktalarda oturup servis beklemek zorundasınız, tabi yer bulabilirseniz. Fiyatlar elbette normalden çok pahalı. Aşağıdaki fotoğrafta fiyatları görebilirsiniz.

Etraf epey renkli ve özellikle kalabalık bir ekipseniz bu bölgeden çok keyif alabilirsiniz.

Burada dinlenirken yukarıdan inen pistlerin görüntüsü de insanı bir an önce kaymaya dönmeye teşvik ediyor. Karşıdaki lift Todorka. Direk zirveye çıktığı da görünüyor.

Buradan yukarı çıkmak yerine 1 numaralı piste devam ederek tekrar Bunderishka Polyana’ya da inebilirsiniz. Az eğimli devam ediyor ve dağın en kalabalık pisti muhtemelen burası.

Buradan tekrar zirveye çıkmaktansa ilk lift olan Kolarski’ye atlayıp 1 numaralı pistin üstüne çıkabilirsiniz. Burada Umbrella Bar’ın olduğu noktada sağdan inen 9 numaralı zor pistin girişindeki uyarıya dikkat etmek lazım. Burası kayak yarışmalarının yapıldığı ünlü Tomba pisti.

Burada soldan tekrar Shiligarnika’ya inip bu sefer Shiligarnik liftiyle dağın sol tarafına geçip biraz da o tarafı görmekte fayda var. İlk çıkıştan sonra Plato liftine atlayıp dağın en geniş pistleri olan 3 ve 11 numaralar arasından dağdan kayarak inenleri izleyerek tekrar zirveye çıkmak çok keyifli.

Bu sefer 3 veya 11’den aşağı inip peşine 10 numara, sonra Shiligarnika’ya varmak üzereyken sağdan 12 numaraya kayıp en uzun lift olan Mosta liftine kadar inebilirsiniz. Buradan aşağıya Chalin Valog’a devam da edilebiliyor. Mosta liftiyle çıkarken aşağıda 10 numaralı pist şöyle görünüyor.

Tekrar zirveye çıkıp aynı rotadan aşağıya inerken artık kalabalıktan pistlerin biraz bozulduğunu da farkediyorsunuz. Özellikle yoğun pistlerde kar birikintileri yorgun bacakları epey zorluyor. Aşağıda 10 numaradan bir görüntü var.

Epey karışık oldu ama bu kadar çok pistten bahsetmek de pek kolay değil. Mertebe olsun diye şunu söyleyelim, zirveden sırasıyla 11, 10, 12, 2 yolu ve 15 numaralı pistler üzerinden Chalin Valog’un en altına kadar dinlene dinlene kaymak ortalama bir kayakçı için yaklaşık bir saat sürüyor. Çok keyifli ve tekrar gondola binip Polyana’ya çıkarak başa dönmek mümkün. En son da Bunderishka Polyana’dan 1 numaralı kayak yolundan kayarak yarım saatte şehre yani otoparka kadar inilebiliyor. Bu son yarım saat bir nevi cila oluyor. Hem rahat bir eğimi var hem de gondola binip aşağıya inmekten daha zevkli.

Otopark parasını ödediğiniz makinanın yanındaki diğer makinadan işi bitmişse ski-pass kartınızı iade edip 5 levanızı iade alabileceğinizi de unutmayın.

Bansko kenti

Dağın eteğine kurulmuş olan kenti dağdan inen ırmak ikiye bölüyor. Gondol çevresinde ünlü Happy End Bar gibi eğlenceli mekanlar toplanmış. Gondoldan eski kente inen ve yayalara ayrılmış Pirin sokağı üzerinde de bir çok restoran, yani Mexaha, yani Meyhane bulunuyor.

Burada kentin eski ruhunu hissedebilmek için ara sokaklara girmenizi tavsiye ederiz. Yüksek duvarlarıyla geleneksel Bulgar mimarisini görebilirsiniz.

Özetle, Bansko hem kısa bir kaçamak hem de keyifli bir kayak için İstanbul’a yakın sayılabilecek bir mesafede. Gitmeye ve görmeye değeceğinden emin olabilirsiniz.

Gürkan, Mart 2018

Ormanya Doğal Yaşam Parkı

Daha önce çok duyduğumuz ama bir türlü gitmeye fırsat bulamadığımız Ormanya Doğal Yaşam Parkı’na sonunda güneşli bir cumartesi günü gidebildik. Ormanya, İzmit’ten Adapazarı’na  D100 ya da eski adıyla E5 üzerinden giderken 15-20 km kadar ileride solda. TEM’den gidenler için ise Kartepe çıkışından çıkıp Adapazarı yönüne giderken onuncu kilometrede. E5 üzerinde yeterince yönlendirme tabelası bulunuyor, rahatça bulabilirsiniz. Ormanın önüne geldiğinizde kocaman bir otoparkla karşılaşıyorsunuz.

Otopark ücretsiz. En azından 2019 Mart ayında öyleydi. Otopark çok büyük ama biz saat 15:00 gibi geldiğimizde zor yer bulduk, aklınızda olsun. Otopark doluysa da geliş yolu üzerinde araba bırakacak çok yer var, sadece biraz yol yürürsünüz, ki zaten yürümeye geldik. Ormanya’nın girişine turnikeler yerleştirilmiş.

İlginç ama parka giriş de ücretsiz. Her şeye para ödemeye o kadar alışmışız ki ücretsiz olunca insan mutlu oluyor. İleride ücretli yaparlar mı bilmiyoruz ama böyle çok iyi. Girince yol ikiye ayrılıyor.

Soldaki beton yoldan hayvanat bahçesine doğru gidiliyor. Sol tarafın hemen solunda da aromatik bitki yolu var.

Sağ tarafa giden toprak patika ise mesire alanıyla başlıyor, ilerisinde de farklı uzunluklarda yürüyüş parkurları bulunuyor. Buraya erkenden gelip güzel bir kahvaltı yapılabilir.

Biz hayvanat bahçesine doğru döndük. Beton yol geniş ve rahat, ve uçsuz bucaksız bir ormanın içinden geçiyor. İlkbaharda gelip yeşil halini de görmek lazım.

Yoldan biraz ilerleyince hayvanat bahçesinin girişine geliyorsunuz. Kocaman bir kapı yapmışlar. Bu bahçenin çocuklara özel hazırlanmış olduğunu baştan belirtelim. Şurada detaylı anlattığımız Darıca kadar zengin bir hayvanat bahçesi değil.

Girer girmez bir yerleşim planı sizi karşılıyor. Plandan dairesel bir yerleşim olduğunu ve içinde de göletlerin olduğunu anlıyorsunuz.

Numaraların açıklandığı bir lejant görmedik ama ya biz kaçırdık ya da henüz hazır değildi. Çok da önemsemedik çünkü karşınıza hemen basit ve işini iyi yapan bir yönlendirme tabelası daha çıkıyor.

Biz sol tarafı seçtik. Bu tabelanın hemen arkasında ördeklerin yüzdüğü ve arkasında da birazdan bahsedeceğimiz lemurların evinin olduğu ilk gölet bulunuyor.

Sola dönünce önümüze önce bir alpaka çıktı. Hemen yanında da keçiler vardı.

Keçilerin yanında normalde çok sık gördüğümüz koyunlar ve koçların olduğu bir alan bulunuyordu. Koç iyi tanıdığımız bir hayvandır ancak aşağıda gördüğünüz arkadaşla selfie çekenler bile bulunduğundan biz de burada bir fotoğrafını paylaşalım istedik.

Tanıdık hayvanlardan başlamışken yan bölümdeki eşeklerden de bahsedelim. Cinsi için Mardin eşeği yazıyordu. Kendilerini sevdirmek için çitlere yakın duruyorlardı.

Sonrasında çocukların ata binmesine fırsat veren küçük bir bölge ayrılmış. Hafta içi ve hafta sonu farklı kuralları var, yolunuz düşerse çocuğunuzu ata bindirmeniz mümkün. Biz maalesef şartları not almadık. Bu noktada bahçenin ortasındaki çocuk parkına çok yaklaşmış olduğumuzdan oraya da uğradık.

Hemen yanına bir de kafeterya yerleştirilmiş olan kaydırak, salıncak gibi tipik oyuncakları olan bir park. Görüldüğü gibi epey kalabalık olabiliyor. Çocuklar için asıl eğlenceli olan kısmı ise hemen yanındaki parkur. Televizyondaki ünlü macera yarışması gibi zıplamalı ve atlamalı bir takım bölümlerden oluşan parkta çocuklar gerçekten çok eğleniyorlardı.

Çocuk parkının hemen yanında ise içinde Pekin ördeklerinin ve siyah kuğuların yüzdüğü daha büyük bir başka gölet bulunuyor.

Buradan sonraki bölümde bize biraz yabancı gelen hayvanlarla karşılaştık. Aşağıda gördüğünüz büyük deve yakından epey dikkat çekiciydi.

Hemen yanında deve kuşlarının olduğu bölümde bize meraklı gözlerle bakan aşağıdaki arkadaşla karşılaştık.

Tüm hayvanları tek tek gösteremiyoruz ama zebralar ata benzer halleriyle gerçekten çok ilginç hayvanlar.

Tavşan, hindi derken oklu kirpileri gördük. Kabuklu yer fıstıklarının peşinde birbirlerini ittirip kaktırmalarını izlerken heyecanlı anlar yaşadık.

Sonrasında kuşlar, tavuklar, sürüngenler gibi farklı hayvanları görebiliyorsunuz. Son olarak evlerinde oraya buraya tünemiş dinlenen lemurları da gösterelim. Arka duvarda iple çitin arasına kendini sıkıştırmış olana dikkat edin.

Böylece hayvanat bahçesinden çıkıp sol tarafa doğru yürüyüş yolunu takip etmeye başladık. Bu tarafta Ormanya’nın asıl farkını anlayacağınız Vahşi Yaşam Alanları bulunuyor. Geyikler ve atlar için karşılıklı iki kocaman alan ayrılmış ve çitlerle yürüyüş yolundan ayrılmış.

Belki başka bölgeler de vardır, biz sadece bu ikisini gördük. Yılkı atları uzakta dinleniyorlardı o nedenle göremedik. Geyikler de uzaktalardı ancak ufak bir kızıl geyik çitlerin dibinde ilgi odağı olmuştu.

Bu güzel hayvanı yakından görmek çok keyifli. Özellikle çocukların hayvanlara olan ilgisi görmeye değer. Ufaklık bazen çitin yanına yaklaşıyor, bazen de arkadaşlarına doğru gidiyordu.

Burada da bir gölet ve kenarında gürültücü hindiler bulunuyordu. Patika ileriye doğru oldukça da keyifle devam ediyordu ama biz yorulmuştuk ve geri döndük.

Ormanya Doğal Yaşam Parkı çok özenerek hazırlandığı her köşesinden belli olan bir yer. Henüz tüm işlevleri çalışmasa da mevcut haliyle bile şehirden uzaklaşıp doğada keyifle zaman geçirmek için çok uygun. Özellikle çocuklu aileler için mutlaka gidilmesi gereken bir park. Sadece yürüyüş için bile gitmeye değeceğinden emin olabilirsiniz.

Bu arada parkın girişinde bir karavan parkı ve çadır alanı da mevcut, o işlere ilgilenenler için de güzel bir destinasyon olabilir.

Gürkan, Mart 2019

Doğu Ekspresi

Misafir yazarımız Mesut, ne gördüğünü anlatıyor.

Son zamanlarda çok popüler olan Doğu Ekspresi gezisini bir de ben yapayım dedim. Uzun uğraşlar sonunda Ankara – Kars tren biletini alabildim. Yol üstünde göreceğim manzaraları ve  duraklarda yiyeceğim lezzetli yemekleri düşünerek yola koyuldum. Daha önce İstanbul üzerinden yapılan seferler Haydarpaşa’nın kapanması nedeniyle artık Ankara’dan yapılıyor, bu nedenle önce Ankara’ya ulaşmamız gerekiyor. Yüksek hızlı tren ile Pendik’ten Ankara’ya yaklaşık 4 saat 30 dakikada varıyorsunuz.

Ankara garına iner inmez 24 saatlik yolcuğum için yanıma alacağım kitap, yiyecek ve içecekler için alışverişe koyuldum. Garın içinde ihtiyaçları bulabileceğiniz imkanlar mevcut. Saat 18:00 olduğunda trenin düdüğünün ötmesi ile uzun Kars yolcuğum başladı. Kalmış olduğum kompartman yataklı olduğu olduğu için oldukça rahat bir yolculuk geçirdim. Kompartmanın içi tahminimden çok sıcaktı ama ısı ayarı ile oynanabiliyor.

Daha önce de tren yolcuğu yaptığımdan sıkılmamak için yanıma laptopumu almıştım ve izlemek için birkaç dizi film indirmiştim. Dediğim gibi kış seyahatlerinde trenin içi çok sıcak olabileceğinden yanınıza tişört almanız iyi olacaktır. Eğer hayatınızda hiç tren yolculuğu yapmadıysanız en az bir kere denemenizi tavsiye ederim. Tren yavaş yavaş hareket ederken ben de yataklı kompartmanımı süslemeye başladım. Trende sizin gibi bu anıyı paylaşan ve odalarını süsleyen insanlar göreceksiniz. Odamı süsledikten sonra uykuya daldım ve sabah gözlerimi açtığımda bembeyaz kar manzarasına uyandım.

Geç kalksanız da sorun olmaz çünkü bu manzarayı 12 saat boyunca izleyebilir ve yeterince fotoğraf çekebilirsiniz. Bizim seyahatimizde tren rötar yaptığı için Kars’a normal varış saatinden 4 saat geç ulaştık. Kars’ta kaldığım Özyurtlar Pansiyon gara 200 metre uzaklıkta olduğu için benim için ulaşması oldukça kolay oldu.

Kars için benim gibi 3 gün ayırdıysanız ilk gün Ani harabeleri ve Çıldır gölü turu yapabilirsiniz. Fevzioğlu turizmin her gün 08:30’da kalkan turu var, önceden rezervasyon yapılabiliyor ve ücreti ben gittiğimde kişi başı 40 TL idi. Gezi saat 16:30 gibi bitiyor. Dönüşte Kale altında (Kars Kalesi) sizi bıraktığından kaleyi de gezebilirsiniz.

İkinci gün Cengiz Turizm ile sabah erkenden Erzurum’a gidip gezebilirsiniz. Erzurum’da görülecek yerler merkeze yürüme mesafesinde ve Kongre Merkezine gitmeyi unutmayın. Her saat başı araç var diye biliyorum. Erzurum’dan dönüşte 17:00 arabasıyla dönebilirsiniz, yol yaklaşık 3 saat sürüyor.

Üçüncü gün ise Sarıkamış’a gidebilirsiniz. Sabah 8’de Doğu ekspresi ile 1 saatte gidebileceğiniz gibi yine Cengiz Turizm ile de gidebilirsiniz. Bu sayede Sarıkamış’ı da gezme fırsatı yakalamış olursunuz.

Akşamları için Pushkin Restoran’dan yer ayırtırsanız kafkas gecesi oluyor ve meşhur yöresel yemeklerini tatma fırsatı yakalarsınız. Giderseniz mutlaka pushkin çorbasını (8 TL) ve pitisini (35 TL) deneyin, çok lezzetli bir restoran ve fiyatlar makul. Kars’a gitmişken kaz yemek isteyebilirsiniz ama fiyatı her yerde çok şişirilmiş geldi bana. Hediyelik eşya için de yine merkezde Mandıracı ve Zavotlar diye iki dükkanı tercih edebilirsiniz. Peynir ve bal alınabilir.

Kars’a giderken yaşayacağınız uzun tren yolculuğu kadar Kars’ta göreceklerinizden de etkileneceğiniz bu yolculuğa uygun bir mevsimde gitmenizi tavsiye ederim.

Mesut Savaş, Ocak 2018

Kartepe Kayak Merkezi

Kartepe, İstanbul’a en yakın kayak merkezi. Yaklaşık 1.500 m yüksekliğe sahip bir dağ, bu nedenle 2.000 m yükseklikte olan Uludağ’dan daha kısa bir sezona sahip. Daha uzakta bulunan Kartalkaya Kayak Merkezi hakkındaki yazımıza da buradan ulaşabilirsiniz.

Yakın olduğundan, günübirlik gitmek için çok uygun. TEM’de Sapanca’ya doğru giderken hep önünden geçtiğimiz Kartepe aslında çok kolay ulaşılan bir yer. Aşağıdaki fotoğrafta tam karşıda tepesi bulutlu görülen dağ Kartepe.

Kartepe-Yol1

Kartepe’ye gitmek için İzmit-Doğu gişelerinden çıkmanız gerekiyor. Gişe tabelalarından itibaren Kartepe yönlendirmeleri başlıyor. Bu nedenle yolu tarif etmek çok gerekli değil. Anadolu yakasından 1 saatte Maşukiye köyüne, oradan da 20 dakikada Kartepe zirveye rahatça varabilirsiniz. Yol Kartepe Belediyesi tarafından çok iyi temizleniyor, bu nedenle çok sert hava koşulları yoksa zorlanmadan yukarıya çıkabilirsiniz. Yine de karlı havalarda yanınızda muhakkak zincir bulundurun.

Kartepe-Yol2

Dağda sadece bir otel var. The Green Park Kartepe. Pistlerin yatırımını yapmış olan bu otel, yukarıdaki her şeyin hizmet sağlayıcısı. Otele vardığınızda otoparka günübirlik girmek için 10 TL ücret ödüyorsunuz.

-Güncelleme- 2016 yılında otopark ücreti 20 TL olmuş. 2017 yılında da hala 20 TL.

-Güncelleme- 2018/2019 sezonunda otopark 25 TL olmuş.

Büyükçe bir otopark mevcut ancak hafta sonları bu otoparka girmek pek mümkün olmuyor, otele yakın yol kenarına aracınızı bırakabiliyorsunuz. Otel ana binasının hemen altında pistler başlıyor.

Kartepe-Otel1

Eskiden aşağıdaki telesiyej noktalarında skipass satılıyordu. O zamanlar otoparktan doğruca piste inip, aşağıya indikten sonra skipass alınabiliyordu. Ancak artık sistem değişmiş. Skipass kayak odasının hemen yanında bir odada satılıyor. O nedenle kayağa başlamadan önce bu noktaya uğramanız gerekiyor. Kartlar depozitolu olmuş. 30 TL nakit verip kartı alıyorsunuz. Akşam çıkarken de kartı geri götürüp paranızı geri almanız gerekiyor. 2014-2015 skipass ücret tablosu şöyle.

Kartepe-Skipass2015

-Güncelleme- 2015-2016 skipass ücret tablosu şöyle. Bu arada bir not düşelim, sömestr tatilinde hafta içi de hafta sonu fiyatlarını uyguluyorlar.

Kartepe-Skipass2016

-Güncelleme- 2016-2017 skipass ücret tablosu aşağıda.

-Güncelleme- 2018-2019 skipass ücret tablosu aşağıda.

Kayak yapacaksanız ve kendi kayak takımlarınız yoksa buradan kiralayabilirsiniz. Ancak, otelden daha ucuza, dağa çıkmadan önce Maşukiye köyündeki bir çok kayak kiralama firmasından da kiralayarak gelebilirsiniz. Kayak yapmayı bilmeyenler için burada kayak dersi alma imkanı da var. Kayakla hiç ilgilenmeyenler ise telesiyejlerle pist başlarına rahatça gidip manzarayı izleyip geri dönebilirler. Kafelerde oturup serin ve temiz havada birşeyler yiyip içebilirler.

-Güncelleme- 2018/19 sezonunda kayak yapmayanlar için bazı eğlenceler eklenmiş. Zipline ve zıplama gibi bazı aletler yerleştirilmiş, bunlardan faydalanabilirsiniz.

Kartepe Kayak Merkezi’nde 4 ana pist var. Otel Pisti, Geyikalanı, Kartepe ve Karlıktepe. Bunlardan Karlıktepe’ye teleski ile çıkılırken, diğerlerine telesiyejle çıkılıyor. Bu pistlerin birden fazla iniş rotası bulunduğundan otelin reklamlarında daha fazla pistten bahsediliyor.

Kartepe-Kartepe-1

Yukarıdaki fotoğraf telesiyejle Kartepe’ye çıkarken çekildi. Sağ tarafta Geyikalanı, karşıda Otel, solda da Karlıktepe çıkışları bulunuyor.

Kartepe-Geyikalan-1

Yukarıda Geyikalanı telesiyeji ve aşağıda pistin geniş bir kısmı görünüyor. Bu pist başlangıç seviyesindeki kayakçılar için çok uygun. Genelde az eğimli ve geniş.

Kartepe-Geyikalan-2

Pistin sonlarına doğru dik ve zorlu bir kısım var ancak yine de çok zorlanmadan iniliyor.

Kartepe-Geyikalan-3

Aşağıdaki video Geyikalanı pistinin orta bölgesideki geniş alanda çekildi.

Otelden aşağıya inilen ve en basit pist olan Otel pisti genelde acemiler ve ders alanlarca kullanılıyor. Bu pistte çok düşen kalkan oluyor ve bu nedenle ilk iniş haricinde pek kullanmamak daha doğru bence.

Kartepe-Geyikalan-4

Geyikalanı pistinin zirvesinde manzara oldukça güzel. Yukarıda görüldüğü gibi Sapanca gölü hemen ayaklarınızın altında. Zirvede rahat bir kafe bulunuyor. Yeme, içme çok pahalı değil.

Kartepe-Geyikalan-5

Kartepe pistinin çıkışı daha yaman. Bu tarafta telesiyejler 3 kişilik.

Kartepe-Kartepe-2

Zirveye yaklaştıkça rüzgarın ve soğuğun arttığını hissedebilirsiniz. Bu zirve çok daha zorlu pistlere sahip ve acemilerin denememesi gereken bir yer.

Kartepe-Kartepe-3

Ancak çok da uzman olmak gerekmiyor. Hızını kontrol edebilen orta ayar bir kayakçı biraz yorularak da olsa çok zorlanmadan inebilir. Aşağıdaki video Kartepe pistlerinin en soldaki en kolayından inişte çekildi.

Kartepe-Kartepe-5

Kartepe’ye çıkarken bir tarafta Sapanca gölü daha da yüksekten görülürken, diğer tarafta İzmit Körfezi de önünüzde beliriyor.

Kartepe-Kartepe-6

Bu zirvede hava şartları daha sert olduğunu her yerde hissettiriyor.

Kartepe-Kartepe-7

Yukarıdaki fotoğraf Kartepe zirvede çekildi, aşağıdaki fotoğraf da aynı gün Geyikalanı zirvede çekildi. Aradaki ısı farkı ağaçların dallarından çok net belli oluyor sanırım.

Kartepe-Geyikalan-6

-Güncelleme- Yıllardır çalışırken yakalayamadığımız Karlıktepe teleski’yi Ocak 2019’da çalışırken yakalayınca hemen çıkıverdik.

Aslında bu bölge çok keyifli pistlere sahip ama maalesef tesis yönetimi bu tarafa çıkışı açmış ama pistleri temizlememiş. Epey de kar yağmış olduğundan teleski yanındaki iniş bol karlıydı ve inişte oldukça zorlandık. Gerçekten bu kadar ücret alıp da pistleri temizlememelerini anlamak mümkün değil. Bir gazla üstteki resimde de görünen sağa giden pist açılmıştır diye tekrar çıktık, ama maalesef bu taraf da temizlenmemişti. Oldukça da az eğimli olduğundan kendimizi çeke çeke oldukça yorulduk. Manzara güzel ama pistler kötü. Karlıktepe’de zaman kaybetmeye değmez.

İstanbul’da neredeyse deniz seviyesinde olduğumuzdan, dağa tırmanmaya başlamadan önce yukarıda havanın ne kadar değişeceğini tahmin etmeniz zor. Diğer yandan Meteoroloji de yukarının tahminini vermiyor. Benim gitmeden önce muhakkak baktığım Snow-Forecast hava tahmin sitesinin Kartepe için olan sayfasına buradan ulaşabilirsiniz.

Kayak yapmasanız bile, dağ yolu üzerindeki restoranlarda kahvaltı yapmak ya da yemek yemek için, yukarının da temiz havasından faydalanmak için, kısacası keyifli bir kaçamak için Kartepe güzel ve yakın bir tercih.

Gürkan, Mart 2015

Güncelleme, Gürkan, Ocak 2016, Şubat 2017, Ocak 2019

Kartalkaya Kayak Merkezi hakkındaki yazımıza da buradan ulaşabilirsiniz.

Darlık Baraj Gölü | Şile

Yine bir hafta sonu, yakınlarda bir orman bulup nefes alsak diye yollara düştük. Aklımıza önce şurada anlatmış olduğumuz Aydos geldi ama oraya yeni gitmiş olduğumuz için direksiyonu Şile’ye çevirdik. Darlık baraj gölünün kenarında bir yürüyüş yolu olduğunu duymuştuk ve baraj bentinin bulunduğu Korucu köyüne doğru yola çıktık. İstanbul’dan ve hafriyat kamyonlarından uzaklaştıkça zaten yol güzelleşiyor, bir de köylere doğru ayrılınca hep özlediğimiz ağaçlarla karşılaştık.

Yol üzerindeki birkaç köyü geçtikten sonra Korucu köye vardık ve biraz dinlenmek için köy camisinin bulunduğu meydanda soldaki kahveye oturduk. Kahvenin sahibi de köyün muhtarı çıkınca, çaylarımızı içerken göl kenarına nasıl gidileceğini de öğrenmiş olduk.

Aslında oldukça basit, yukarıda gördüğünüz gibi köyden düz devam edince karşınıza çıkan İSKİ baraj girişinden sola dönüyorsunuz. Zaten başka yol yok. Biraz ileride asfalt yol bir tepeyi geçince toprak yola dönüşüyor ve baraj gölü sizi karşılıyor.

Toprak yoldan arabayla rahatça ilerlemek mümkün. Normal bir binek arabadan bahsediyorum. Yol genelde oldukça düzgün ama yağmur sonrası kayganlaşabilir.

Ancak bazı noktalarda bozuk kısımlar var ve özellikle içinde ne işe yaradığını bilmediğimiz vana benzeri ekipmanların bulunduğu beton kapakların bazıları yerinden oynamış olduğundan dikkat etmek gerekebilir.

Biz zaten yürümek için geldiğimizden uygun bir yere arabamızı parkedip yürümeye başladık. Sonbaharın tonları ile yeşilin canlılığı hemen etrafımızı kapladı.

Biraz ilerleyince sağ tarafta göl kenarına inen yolun ilerisinde birçok aracın parketmiş olduğunu ve aşağıda bolca kamp çadırı olduğunu farkettik. Yürüyüşe devam ettiğimiz için kampçıların yanına inmedik ama bazılarıyla yürürken karşılaştık.

İlerledikçe gölü ve kampçıları başka açılardan da görebildik. Muhtar bize yaz aylarında gölde yüzenler olduğundan da bahsetmişti, gerçekten özellikle kamp yapanların olduğu bölgede göle girilebilecek bolca nokta bulunuyor. Yine de biz söylemiş olalım, baraj göllerinde yüzmek her zaman yasaktır, burada da öyle ve gerçekten tehlikeli olabilir, dikkat etmek lazım.

Yürüyüşe devam ettikçe orman daha da sıklaşıyor ama yol hep temiz ve konforlu. Az ileride yol çatal olunca biz sağa doğru gölün kenarını takip ederek gitmeyi tercih ettik. Sol tarafı da merak etmedik değil ama artık bir sonraki sefere.

Ormanda gözlerimiz dağ çileği aradı ama maalesef bulamadık. Bunun yerine bazı noktalarda az da olsa böğürtlen bulduk. Gelen giden biraz fazla olsa eminim bunları da bulamazdık.

İlerledikçe yeşilin şiddeti daha da arttı. Sağa sola orman içine giren bazı patikalar da bulunuyor ama oralarda yürümek için daha donanımlı olmak lazım, bizim gibi günlük kıyafetlerle gelenlere uygun olmaz.

Yavaş yavaş yürüyerek manzaraya çok hakim olan bir tepeye varılıyor. Burada da kamp yapanlar vardı ve oldukça da keyifli görünüyorlardı.

E şu manzaraya karşı oturup semaverden çay içmek kesin çok keyiflidir. Kamp sevenlerin buraları çok beğeneceklerinden eminim.

Yoldan pek araç geçmediğinden sarkan dallar rahat rahat gelişmiş. Bu durum yürüyüşü daha da keyifli hale getiriyor.

İlerledikçe daha dik yamaçlardan yürüyorsunuz ve ağaçlar müsaade ettiğinde göl görünüyor. Göl ile çok içi içe olmayan ama uzağında da kalmayan bir parkur.

Biz çok fazla yorulmadan yürüyüşümüzü tamamladık. Bu parkurdan biraz batısında kalan Saklıgöl’e geçiş olduğundan bahsedenler var ama biz denemedik. Dönüş yolunda bir de şansımıza taze nane bulduk, mis gibi oldu.

Şile uzak gibi görünse de yaz ayları haricinde yolu kalabalık olmadığından rahatça gidip gelinebiliyor. Biz açıkcası bu kadar sakin ve rahat bir orman yolu beklemiyorduk, arada sırada gitmeye karar verdik. Bizce siz de gidin.

Gürkan, Ekim 2018

Filibe

Sadece 450 kilometre uzakta. İstanbul’dan Ankara’ya gider gibi Filibe’ye gidebilirsiniz. Sınır geçişi olmasa kendinizi Türkiye’de bile hissedebileceğiniz kadar yakında olan bu şehire Sofya‘dan dönerken uğramıştık. Sofya yazımızda da anlattığımız gibi Bulgaristan’a arabayla gitmek için Kapıkule sınır kapısını kullanmanız gerekiyor. (Arabayla yurtdışına nasıl çıkabileceğinizi de şuradaki yazıdan detaylı bir şekilde öğrenebilirsiniz.) Sofya dönüşünde 2-3 saat geçirebildiğimiz Filibe’ye daha sonra hafta sonu için tekrar gittik. Bu iki gezide gördüklerimizi aşağıda bulabilirsiniz.

Öncelik şehrin tam göbeğinde bulunan Cuma Camii’nde. 1364 yılında 1.Murad tarafından yaptırılmış olan cami hala kullanılıyor ve çok iyi durumda.

Caminin altında müftülük bulunuyor. Her iki cephesinin de şehrin alışveriş caddesinde çok önemli bir yeri var.

Caminin içi ise bir başka güzel. Bilirsiniz camilerin pek süsü olmaz, bu cami de aslında oldukça yeni durumda görünüyor ama sol arkadaki şahane ahşap işçiliği gibi gizli detayları var.

Caminin üzerinde bulunduğu cadde araç trafiğine kapalı. Camiden çıkıp yukarıya döndüğünüzde antik stadyum ile karşılaşıyorsunuz. Bu yapı 1923 yılında keşfedilmiş ve büyük kısmı binaların altında. Küçük bir kısmı restore edilebilmiş ve gezilebiliyor. Zamanında 30 bin kişi alabilen bir yapıymış.

Caddenin yukarısında büyük mağazalar var. Bu tarafta cadde daha geniş ve nispeten daha sakin.

Stadyumdan aşağıya, şehrin ortasından geçen Meriç nehrine doğru giden tarafta ise daha küçük mağazalar var ve burası daha kalabalık.

Bu bölgeden eski şehre doğru giden sokaklar kafeler ve barlarla dolu. Oldukça canlı bir bölge ve geçerken uğrayanlar için kapasitesi az olsa da bir iki otopark bulunuyor. Az sonra anlatacağımız eski şehire girmeden arada kalan bölgedeki binaların pek bir özelliği olmadığından bazı süslemeler yapılmış.

Bu tarafta bir ara sokakta aşağıdaki güzel kiliseyle de karşılaştık. Filibe’nin tipik yapılarından farklı olduğu için paylaşmak istedik.

Gelelim eski şehire. Filibe’nin bu bölgesi gerçekten inanılmaz. Bir tepeyi kapsayan bu bölgeye araç girmiyor ve her taraf güzel yapılarla dolu.

Alışkın olduğumuz Osmanlı evlerinin mimarisine sahip olan evlerin neredeyse tümü çok iyi durumda.

Tepeye doğru çıktığınızda bu sefer başka bir antik sürpriz ile karşılaşıyorsunuz. Ülkemizden epey aşina olduğumuz antik tiyatrolardan birisi tam tepenin yamacına kurulmuş ve bu coğrafyada bu güzel yapıyla karşılaşmak insanı şaşırtıyor.

Günümüzde festivaller ve özel gösteriler için kullanılan tiyatro bilet alınarak gezilebiliyor, kişi başı da 5 leva ücreti var. Tiyatrodan ileriye devam ettiğinizde eski evler daha da tanıdıklaşıyor.

Dar sokaklarda yürümek ve etraftaki güzel yapıları izlemek çok keyifli.

Sokaklardan birisi antikacılarla dolu. Biz bu işlerden pek anlamayız ama ilginç parçalar vardı ve mağazaları gezmek eğlenceliydi.

Sokaklarda dolaşırken bir kilisenin içini gezmeye girdiğimizde, bir bebeğin vaftiz törenine de denk geldik. Filmlerde görmüşlüğümüz vardı ama gerçeği oldukça ilginçmiş. En ilginç kısmı da aşağıda.

Sokaklarda kemerli geçitler de var. Belki bu geçitlerin üstünden evler arasında geçiliyordur.

Bu bölgenin en ünlü noktalarından birisi de aşağıda gördüğünüz güzel cumbalı kısımmış. Evlenenler bu noktada poz verirlermiş. Öyle duyduk, görmedik.

Bu noktanın hemen yanında ünlü Etnoğrafya Müzesi bulunuyor. Şahane bir bahçesi olan yapının kendisi bir başka güzel.

Ahşap olan binanın detayları yakından daha da etkileyici. Bu kadar iyi korunabilmiş olması ve hala kullanılması çok sevindirici.

Müze girişi ücreti 6 leva. Biz zamanımız olmadığından gezemedik ama kapıdan bir fotoğraf çekiverdik. Çok güzel olduğu her halinden belli.

Müzenin bahçesinde sergilenen bir kapının önündeki tanıtım yazısının içinde kervansaraydan cumaya kadar ne çok Türkçe kelimenin bulunduğunu görmek ilginçti. Siz de aşağıda okuyabilirsiniz.

Müzenin sokağından yukarıya devam ettiğinizde Nöbettepe denen antik bölgeye varıyorsunuz. Açıkcası buranın restore edilir gibi bir hali yok ama güzel bir Filibe manzarasına sahip.

Burayı da gördükten sonra tepeden inerken gördüğümüz ve bizim Büyükada evlerine benzeyen aşağıdaki yapıyı da paylaşarak Filibe notlarını bitirelim.

Filibe’yi biz çok sevdik. Gezilecek yerleri bir arada olan, çok güzel kafe ve restoranları olan, bir çok yerde Türk kültürünün izleri bulunan keyifli bir şehir. Biz yaz sıcağında gittiğimiz için epey yorulduk ama bahar aylarında ve hatta kışın daha da güzel olabilir.

Sofya’dan dönerken Filibe’yi gezdiğimiz gibi, ikinci gidişimizde Filibe’den dönerken de yol üzerinde olan Asen Kalesi’ni gezdik. Filibe’ye çok yakın olan Asenovgrad kentinin arkasındaki dağlarda bulunan bu kale de oldukça ilginçti.

Yeşillikler içinde, dağın dik bir yamacına kurulmuş olan kalenin ziyaretçisi de epey boldu. 3 leva ücretle gezilen kalenin içinde pek eşya yok ama yine de enteresan.

Zamanınız varsa uğramaya değecek olan bu yapıyı da ziyaret etmenizi öneririz. Bizim gibi otoyoldan gitmeyi sevmeyenlerdenseniz yolunuzu da fazla uzatmayacaktır. Kaleye çıkan dağ yolunun üzerindeki çeşmeden su içmeyi ve varsa yanınızdaki boş şişeleri doldurmayı da unutmayın.

Gürkan, Temmuz 2018

Darıca Hayvanat Bahçesi

Darıca’da bulunan Faruk Yalçın Hayvanat Bahçesi ve Botanik Parkı’nı çok duymuştuk ama bir fırsat bulup ziyaret edememiştik. Bugün ne yapsak diye düşündüğümüz bir cumartesi günü erkenden yola çıkıp rahatça gidip geldik. E-5’den giderken Tuzla’yı geçtikten sonra geldiğiniz Darıca kavşağından sağa ayrıldığınızda tabelaları takip ederek kolaylıkla tesise ulaşabilirsiniz.

Tesisin civarında otopark bulmak erken saatlerde çok sorun değil. Ama kalabalık geldikçe zorlaşıyor. Tesisin 100 metre kadar ilerisinde karşı tarafta kendine ait otopark alanı bulunuyor.

Oldukça büyük bir otopark alanı hazırlamışlar. Biz sabah 11 gibi orada olduğumuz için otopark epey boştu. Ama saat 3 gibi çıkarken hiç yer kalmamıştı. O nedenle erken gitmekte fayda var. Otopark ücreti biz gittiğimizde 10 TL idi.

Tesisin girişi oldukça geniş ve güzel tasarlanmış. Çok sayıda gişe mevcut, ziyaretçiler sıraya girme konusunda daha saygılı olsalar çok medeni bir şekilde girilebilir.

Giriş ücretleri değişebileceği için şuradan kontrol etmenizi tavsiye ederiz. 2018 yılı başında yetişkinler için 40 TL ücret isteniyordu. Ancak öğretmen ve polis gibi bazı memurlardan ücret alınmadığı gibi, onların eşlerinden de sadece 20 TL isteniyor. Diğer yandan, özellikle yakında oturanlar için düşünülebilecek bir yıllık abonelik seçeneği de mevcut. Sık gelecekseniz 70 TL verip bu fırsatı değerlendirebilirsiniz.

Buraya kadar anlatması güzel ama bir hayvanat bahçesi hakkında gördüğümüz hayvanların fotoğraflarından başka bir şeyler anlatmak zor olacak. Biz en iyisi bu sefer anlatmaktansa ne gördüysek gösterelim. Girince hemen solda papağanları gördük.

Meğerse burası çıkış tarafıymış, dönüp diğer tarafa geçtik. Buradan sonra yönlendirme yapmamız çok zor, pek sıralama düşünmeden anlatacağız. İlk olarak çok merak ettiğimiz Tembel Hayvan’ı gösterelim.

Camın arkasında olduğu için fotoğraf iyi çıkmadı. Ancak zaten fotoğraftan anlamak zor, arkadaşa neden tembel dendiğini aşağıdaki videodan daha iyi anlayabilirsiniz.

Bu tarafta Altın Sülün denen ve erkeği çok güzel renklere sahip olan bir sülün tipiyle karşılaştık.

Zürafa, Zebra ve Deve Kuşu aynı alanda yaşıyorlardı. Diğerleri tamam da, Zürafa beklediğimizden çok uzunmuş meğerse.

Ağır ağır hareket ediyorlar ve çok heybetliler. Boyunları da hortum gibi kıvrılıyor. Burada da bir video çekmek gerekti.

Tam karşılarında bulunan Tapir de bizi oldukça şaşırttı. Düşündüğümüzden irilermiş.

Bu civarlarda maymuna benzeyen Lemur’larla karşılaştık. Farklı tipleri topluca büyük bir kafeste yaşıyorlar ve çok sevimliler.

Gördüğümüz tüm hayvanları burada göstermemiz mümkün değilse de bazı az bulunan hayvanlardan bahsetmesek olmaz. Mesela Kızıl Panda.

Bu arkadaş da çok sevimli. Nasıl bir tatlılığı olduğunu anlayasınız diye burada da kısa bir video çektik.

Buralarda ilginç bir şekilde açıkta duran leylekleri gördük. Gidip geliyorlar mı, biz şansa mı gördük bilmiyoruz ama öylece duruyorlardı.

Leylek demişken göz alıcı renkleriyle Flamingo’ların da bir fotoğrafını paylaşalım.

Böyle sulak yerlere gelmişken iri cüsseleriyle sakin sakin duran Timsah’lardan da bahsedelim. Korkutucu bir sakinlikleri var.

Parkın en eğlenceli hayvanları olan maymunların bölgesine geldiğimizde yiyecek verilmemesi gereken hayvanlara yiyecek veren kişilerle karşılaşıyoruz. Maymunlar tabii ki yiyecek isteme konusunda uzmanlaşmışlar.

Farklı cins maymunlar ayrı kafeslerdeler. Aslına bakarsanız hapiste bu kadar çok hayvan olması insanı oldukça üzüyor ancak iyi bakıldıkları da her hallerinden belli.

Yukarıdaki küçük adada yaşayan maymun ailesinde annelerinin göbeğine sarılmış durumda bebekler de bulunuyordu. Fotoğrafta görmeniz çok zor olacağından bir video da burada çektik.

Artık iyice parkın alt köşesine gelmiştik ve büyükçe bir akvaryum yapısına girdik. İçeride bolca balık bulunan akvaryum da çok etkileyiciydi.

Büyük balıklar büyükçe akvaryumlara yerleştirilmişken daha küçükleri ayrı yerlerde bulunuyor. Çok geniş olmasa da oldukça güzel.

Akvaryum bölgesinden sonra sürüngenlerle karşılaşıyorsunuz. Çok çeşitli yılanlar var ancak heykel gibi duran şu arkadaşlar bize daha ilgi çekici geldi.

Bu bölgeden çıkınca dev gibi bir Gergedan ile karşılaştık. Belgesellerde gördüğümüzden çok daha iriymiş. Fotoğrafta yine tam anlaşılmıyor ama yanındaki kapı ile ölçeklerseniz hissedebilirsiniz. Çok kocaman.

Sonrasında sakin sakin yemlenen Lama’lar ile karşılaştık. Değişik hayvanlar.

Buraya kadar çok hayvandan bahsettik ama arada gördüğümüz siyah Jaguar’dan bahsetmedik. Oldukça sinirli görünüyordu, etrafı da çok korumalıydı, düzgün bir pozunu yakalayamadık. Onu siz gidip görürsünüz, biz büyük kedilerden Kaplan’ı gösterelim.

Öyle böyle değil, kocaman. Parmaklıklara rağmen huzursuzluk veriyor. Ama yine de bir Aslan değil. Buyrunuz.

Görmeyi en çok istediğimiz hayvanlardan olan Penguen’leri de bu civarlarda bulduk. Çok sevimli hayvanlar ve şahane yüzüyorlar.

Ancak parkın yıldızları iki Boz Ayı. Her gün 14:30 gibi bahçeye çıkan bu arkadaşlar hem sevimliler hem de ciddi atletik oldukları çok belli.

Yaklaşık 3 saat süren gezimizde burada gösterdiğimizden çok daha fazla hayvan gördük. Aynı zamanda burası bir Botanik Park ve hayvan sayısından daha fazla bitki türü olduğunu da belirtmek lazım. Ancak biz hayvanlara bakmaktan bitkilerle fazla ilgilenmediğimizi itiraf edelim. Uzmanlığımız da olmadığından yorum yapmayalım daha iyi.

Siz de bir gününüzü bu güzel parka ayırırsanız pişman olmazsınız. Çok emek olduğu belli ve ziyaretçileri memnuniyetle ağırlıyorlar. Biz girmedik ama parkın bir bölgesi de çocuklar için eğlence parkı niteliğinde tasarlanmış, orada da güzel zaman geçirilebilir.

Gürkan, Mart 2018

Aydos Ormanı

Hafta sonu gelince, hele bir de hava güneşli olunca nereye gitsek diye düşünüp duruyoruz. Bu sefer bugüne kadar nedense gitmediğimiz Aydos Ormanı’na gitmeye karar verdik. Sizin de bu güzel yerden haberiniz olsun diye de anlatalım istedik.

Aydos Ormanı, Anadolu yakasında Kartal’ın yukarısındaki Uğur Mumcu mahallesi ile Sultanbeyli arasında bulunuyor. Doğuda Kurtköy’e kadar da uzanıyor. Aşağıda gördüğünüz gibi şehrin göbeğinde yer alıyor.

Ormanın hem Uğur Mumcu’nun üzerinden geçen Yakacık caddesinden hem de Sultanbeyli tarafından girişi var. Yukarıdaki haritada da görülen göl kenarına gitmek için Sultanbeyli girişi daha yakın ama orman içindeki yollar iyi durumda olduğundan çok da farketmez. Orman alanına giriş ücretli. 2017 yılı ücret tablosu aşağıdaki gibi. Biz şubat 2018’de gittik ama tablo hala geçerliydi.

2018 Ekim’de tekrar gittik ve eskinin üzerine yeni liste asıldığını gördük. Yeni fiyatlar aşağıdaki gibi olmuş.

Görüldüğü gibi pek de ucuz sayılmaz. Ancak içerisi çok büyük ve kalabalık zamanında bile sakin bir köşe bulunabilir olduğunu tahmin ediyoruz. Biz 5 numaralı kapıdan girdik. Girdikten sonra karşıdaki tepe korkutucu ama asfalt yol sola kıvrılıyor. Her köşede “Göle Gider” tabelaları bulunduğundan kaybolmak zor.

Buradan itibaren piknik alanları başlıyor. Biz göle gideceğiz dediğimiz için 17 lira ödeyip fiş almıştık. Girişteki görevli fişi kaybetmeyin, yukarıda sorarlar dedi, gerçekten de sordular. Tahminim girişteki piknik alanlarına gelenlerden bu bedeli almıyorlar. Ya da yanılıyorum, denemedim, yanlış söylemiş de olabilirim. Öyle ya da böyle, biraz ilerleyince yolumuzu bir keçi sürüsü kesti.

Şehirden daha 5 dakika bile uzaklaşmadan keçilerle karşılaşmak insana uzaklara gitmiş gibi hissettiriyor. Neredeyse sırf bunun için gitmeye değer. Yukarıda bahsettiğim gibi yol asfalt ve bir miktar çukurlu olsa da oldukça rahat. Biraz daha ilerleyince büyük bir açıklığa çıkılıyor.

Aramızda bu açıklığın yazın mangal dumanıyla kaplı olma ihtimali çok yüksek derken sağda solda piknik yapanları farkettik.

Fotoğraflardan anlaşıldığı gibi orman çok büyük. Ağaçların arasına geleneksel ahşap piknik masalarından yerleştirilmiş. Piknikçiler bazılarını bir araya getirmişler bazıları ise uzak aralıklarda duruyorlar. Bu masaların kullanımı ücretsiz.

Biz gittiğimizde neredeyse hepsi boştu ama yazın boş masa bulunacağını tahmin etmiyoruz. Diğer yandan ağaçların arasına araçlar rahatça girebildiğinden, masanın yanına arabasını çekenler de bulunuyordu. Biz göl tabelalarını takip edip meydandan sağa döndük ve az ileride göl ile karşılaştık.

Bu yokuştan aşağıya inen araçlar vardı ama biz cesaret edemedik ve sağa dönüp parkettik. Zaten o tarafta bir tesis varmış.

Tipik uyarı levhaları arasından göle doğru indiğinizde göl kenarında küçük bir otopark bulunuyor. Ama bizce yazın buralar hep araba dolar, trafik olur.

Sağdaki tesis genişçe bir restoran. Et yemek isterseniz deneyebilirsiniz. Sadece çay içmek isteyenlere de hizmet veriyorlar gibi görünüyordu. Yolun aşağısına indiğinizde göle varmış oluyorsunuz.

Buranın aktivitesi ise göldeki ördeklerin fotoğrafını çekmek, etrafta dolaşan horozlara bakmak ve zamanınız varsa deniz bisikleti ile gölde dolaşmak. Yarım saati 20 lira, bir saati 30 lira.

Yok ben göl kenarında yürüyüş yaparım diyorsanız maalesef bu tarafta bu pek mümkün değil. Karşı kıyıda bir yürüyüş yolu var gibiydi ama biz o tarafa geçişi bulamadık. Bu tarafta ise göl kenarı mangal masaları ile dolu.

Masaların arasından yürünebilir tabi ama zemin bir parkur gibi değil. Buraya kadar gelip de bir semaver çay içeriz diyenler için de fiyat listesini paylaşalım, belki gelirken termosta çay getirirler.

Göl kenarında biraz turladıktan sonra yukarıdaki açık alana tekrar geri döndük ve gözümüze kestirdiğimiz bir aralıktan ormana daldık.

Ne de olsa orman. İnsana huzur veren kokusu, bol oksijeni, çiğ düşmüş otları ile keyif dolu. Uzaktan TEM bağlantı yolunun gürültüsü de gelmese çok daha güzel olacak ama bu da oldukça yeterli. İlerledikçe yol da daralıp iyice patika haline geliyor.

Arazi aracı ile bu yollardan epey dolaşılabileceğini tahmin ediyoruz. Zaten sanki birileri sık sık geçiyormuş gibi görülüyor. Bu bol oksijenli yürüyüşten sonra arabamıza binip geriye döndük. Sultanbeyli tarafındaki kapıya da baktık ama bize ters olduğu için yine Uğur Mumcu tarafına döndük. Meğerse bizim girdiğimiz kapıdan daha geride dördüncü, üçüncü, ikinci ve birinci girişler bulunuyormuş. O tarafa giden yol üzerinde eğlence parkı niyetine yerleştirilmiş bir gondol vardı.

Daha da ilerlediğimizde bir de macera parkı ile karşılaştık. Muhtemelen yazın açılan bu parkın içinde ağaç tepelerinde cambazlık yaparak yürünen ve başka bazı zorluklara sahip parkurlar bulunuyordu. Güzel bir havada keyifli zaman geçirilebilir gibi görünüyordu.

Kısacası, üç saat kadar zaman geçirdiğimiz Aydos Ormanı’nın muhtemelen sadece bir kısmını görebildik. Haritada da görüldüğü gibi çok büyük bir alana yayılan bu güzel ormanın şehirin içinde yaşamaya devam etmesini umarak ayrıldık. Havalar ısınınca tekrar geleceğimizden eminiz.

Gürkan, Şubat 2018

Roma

Roma büyük bir şehir. Gezecek çok yer var. Bu nedenle geniş zamanınız yoksa göreceğiniz yerleri iyi seçmeniz lazım. Perşembe gidip pazar döndüğümüz ve Roma’da iki tam gün geçirdiğimiz seyahatimizi anlatalım, belki size de faydası olur.

Roma’nın iki havaalanı var ancak Türk Hava Yolları Fumicino’daki Leonardo da Vinci Havaalanına uçuyor. Havaalanından şehir merkezine giden en hızlı aracın adı Leonardo Express. Kişi başı 14 € ödeyerek bindiğiniz bu trenle Roma’nın merkez tren istasyonu olan Termini’ye yarım saatte varabiliyorsunuz.

Daha ekonomik olup daha uzun süren yöntemler de bulunuyor ama en pratik olanı bu. Konakladığımız Foscolo al 24 isimli daire de Termini’ye yakın olduğundan bizim için en uygun çözüm oldu. Ev sahibimiz ile Termini çıkışında buluşup yürüyerek yakındaki Piazza Vittorio civarındaki sakin bir sokakta bulunan dairemize ulaştık.

Bir oda bir salon olan ve konakladığımız sürece çok rahat ettiğimiz bu dairenin bulunduğu bölge turistik olmayan, yerel halkın yaşadığı bir mahalle. Etrafta bir çok büyük market ve restoran bulunuyor. Turistik olmayan bölgelerde restoranların akşam 7’den önce açılmadığını bilmenizde fayda var.

Ertesi sabah Roma’yı gezmeye önce eve en yakında bulunan Kolezyum’dan başlamak için evden çıkıp arka sokaklara daldık.

Sessiz sakin sokaklardaki bakımlı evlerin arasında yürüyerek Kolezyum’un karşısında bulunan Parco del Colle Oppio isimli büyük parkın içinden geçtik ve Kolezyum karşımızda belirdi.

İşte bu andan itibaren turist kalabalığının içine girdik. Kalabalık Kolezyum’un heybeti ile birleşince Roma’ya geldiğimizi anladık.

Kolezyum’un içine girilebiliyor ama uzun bir kuyruk beklemek gerekiyor. Biz bu seyahatimizde uzun bekleme sürelerine zaman harcamamaya karar vermiş olduğumuzdan bu zahmete girmeyip dışarıdan bakmakla yetindik.

Bu büyük yapı Roma’yı Roma yapan antik kent bölgesinin de başlangıcı aslında. Hemen önünde İstanbul’un yani Konstantinopolis’in kurucusu olan Konstantin’in adına dikilmiş olan Konstantin Takı bulunuyor.

Tarihin hep en güçlü kenti olmuş olan Roma’nın İstanbul ile ortak paydalarını görmek oldukça keyifli. Ancak Roma’nın asıl tarihi neredeyse Efes Antik Kenti gibi büyük bir antik kenti içinde barındırması. İşte Roma Forumu adı verilen bu bölgenin girişi de tam buradan.

Fotoğraftan zor anlaşılıyor ama buranın da girişi oldukça kalabalık. Forum’u aynı anda gezebilecek kişi sayısı güvenlik nedeniyle sınırlandığı için burayı gezmek için de bir miktar kuyruk beklemek gerekiyor. Biz bölgeye girmeyip yolumuza devam ederken Kolezyum’dan Venedik Meydanı’na devam eden ve Mussolini tarafından açılan İmparator Yolu’ndan geçtik ve Forum’un neye benzediğini uzaktan da olsa gördük.

Bu noktada İmparator Yolu ile ilgili öğrendiğimiz bir bilgiyi de paylaşalım. İngilizce bilenlerin şuradaki linkten okuyabilecekleri makaleye göre Mussolini, Roma’nın ortasına bu bulvarı açarken antik şehirin en yoğun bölgesinde bulunan çok sayıda binayı, beş kiliseyi ve bir çok imparatorluk forumunun %80’ini yıkmış.

Yine de Forum’un kalıntıları çok etkileyici. Yolun devamında geldiğimiz Venedik Meydanı’nın bir köşesini muhteşem Vittorio Emanuele Abidesi kaplıyor.

Artık iyice kalabalıklaşan sokaklardan Pantheon’a doğru yürürken Roma’nın bu kadar sevilmesine neden olan sokaklardan geçmeye başladık.

Pantheon’a gelmeden sokakların birinde sade güzelliği ile Minerva Bazilikası ile karşılaştık. Diğer turistik yerlerin yanında çok adı geçmese de zamanınız varsa bir uğrayın bizce.

Pantheon’un hep ön tarafı bilinir ama arkası da çok güzeldir. Yanındaki sokaktan geldiğimiz için önce arka tarafıyla karşılaştık.

Sonrasında ortasında Pantheon çeşmesi bulunan meydana çıktık. Burası neredeyse turistler için bir dinlenme noktası olmuş.

Karşılarında muhteşem Pantheon anıtı varken meydanda kahvesini içenlerin yanısıra buranın bir buluşma noktası da olduğu pek belli.

Önü, arkası derken, Pantheon’un asıl etkileyici kısmı olan içinden de bir görüntü paylaşalım. Pantheon’un içini gezmek için de kısa bir kuyruk beklemek gerekiyor ve aklınızda olsun giriş ücreti yok.

Pentheon’dan çıkınca biraz dinlenmek ve bir şeyler yemek için yakındaki Navona Meydanı’na geçtik. Bize göre Roma’nın en etkileyici meydanı olan bu meydan, çok kalabalık olsa da büyüklüğü nedeniyle sakin hissettiriyor.

Buraya kadar gelince devam edip Vatikan’ı görmeye karar verdik. Navona Meydanı’ndan Tiber Nehrine giden sokaklar daha da güzelleşmeye başladı.

Sonunda Tiber’e geldiğimizde nehirin üstünden geçen Sant’Angelo köprüsüne varmış olduk. Tam karşısında ihtişamlı Sant’Angelo kalesi ile bu köprü gerçekten çok etkileyici.

Köprüden geçerken sol tarafta uzakta Vatikan’ın sembolü olan San Pietro Bazilikası’nın kubbesi görünüyor.

Tiber’in karşısına geçtikten sonra sola doğru Vatikan’a giden geniş bulvarı takip ederek Papa’nın evine doğru ilerledik.

Yolun sonunda San Pietro Meydanı ve arkasında San Pietro Bazilikası bulunuyor. Bu noktada Vatikan şehirine, daha doğrusu ülkesine girmiş oluyorsunuz.

Tabi buraya kadar gelmişken Vatikan müzesini gezmek isteyenleri çok uzun bir kuyruğun beklediğini belirtelim. Biz ise müzeye girmedik ve bazilikayı gezmek için bekleyenlerin olduğu kuyruğa girdik.

Öyle orta uzunlukta falan değil, bayağı kocaman bir kuyruktan bahsediyoruz. Sadece girişi düzenlemek için değil, aynı zamanda güvenliği de sağlamak için bu kadar beklemek gerektiğini anlamamız, girişe yaklaşıp kontrol noktalarını görmemizle oldu.

Kuyruğu ve kontrol noktasını geçene kadar bir saatten fazla bekledik. Kilisenin girişinden tabii ki ücret istenmiyor. Kontroller sonrası insanın geriye dönüp bir bakası gelmiyor değil. Papa’nın halka seslenişinde buraların ne kadar kalabalık olacağını tahmin bile etmek zor.

Hıristiyanlığın en büyük kilisesi olan San Pietro ya da Aziz Petrus Bazilikası’nın içine girince neden bu kadar çok kişinin gelip görmek istediği daha iyi anlaşılıyor.

İçeride bir çok kutsal nokta bulunuyor. Bu kadar yorgunluktan sonra uzun zaman geçirmeye pek enerjimiz kalmadığını üzülerek söylemeliyiz.

Ünlü heykeller ve tablolar arasında kiliseyi dolaştıktan sonra çıktığımızda hava kararmaya yüz tutmuştu.

Roma’nın bu taraftaki görülmesi gereken en uç noktasını ve şehirdeki en önemli noktalardan birini görmüş olmanın verdiği rahatlıkla Tiber nehrine doğru dönmeye başladık. Sant’Angelo köprüsünden geçerken Vatikan’a doğru bir kez daha baktığımızda manzaranın gece daha da güzel olduğunu farkettik.

Artık hava iyice kararmıştı ve karnımız da oldukça acıkmıştı. Yine Navona Meydanı’na yakın bir restoranda yemek yedikten sonra dışarıda yağmur başladığını farkettik. Bu saatten sonra yapılacak en güzel şeyin eve dönerek güzelce dinlenmek olduğunu bilsek de, Aşk Çeşmesi de denen Trevi Çeşmesi’ni gece ışıklandırılmış haliyle görüp öyle dönelim diye karar verdik. Biraz ıslandık ama iyi ki öyle yapmışız. Size de gösterelim.

Böylece ilk güne oldukça uzun bir yürüyüşü sığdırmış olduk. Güzel bir dinlenme sonrası ertesi sabah şansımıza yine güneşli bir güne uyandık ve evden çıkıp yakınlardaki Santa Maria Maggiore Bazilikası’na uğradık.

Merkez tren istasyonu olan Termini’ye çok yakın olan bu kilise de Roma’nın değerli binalarından. Çok turistik bir bölgede olmadığı için fazla kalabalık değil ama bizce mutlaka görülmesi gerekir. İçi dışından daha güzel.

Buradan çıkınca ara sokaklardan geçerek yine İmparator Yolu’na indik.

Forum’un tam karşısına çıktık ama bu sefer caddenin karşı tarafında kaldık. Dün fark etmediğimiz şahane bir antik bölgeyle karşılaştık. Trojan Forumu olduğunu öğrendiğimiz bu bölgenin taşlarının rengi bile başka.

Hemen yanımızdaki Venedik Meydanı’ndan ileriye devam ettiğimizde ise Roma’nın en kalabalık alışveriş caddesi olan Via del Corso’ya çıktık. Bu caddeden sağa dönerek dün gece karanlıkta gördüğümüz Aşk Çeşmesi’ne vardık.

Turist kalabalığı arasında havuzun kenarına geldik ve buranın adetini yerine getirdik. Küçük kızımız Deniz’in eline bir bozuk para sıkıştırdık ve parayı havuza bıraktırarak buraya tekrar gelmesini garantiye aldık.

Trevi Çeşmesi’nden sonra biraz ileriye devam ederek ünlü İspanyol Merdivenleri’ne vardık.

Bu merdivenlerin neden bu kadar ünlü olduğunu anlayamadan hemen önündeki kayık şeklindeki havuzun arkasındaki sokaklarda yürümeye devam ettik.

Sokaklar tekrar Via del Corso’ya çıktı. Bu bölgede cadde araç trafiğine kapalı.

Caddede ünlü markaların büyük mağazaları bulunuyor. Biraz İstiklal Caddesi’ne benzeyen bu caddeden yukarıya doğru yürümeye devam ettik.

Caddenin sonunda geniş bir meydana varılıyor. Cadde kadar renkli olmasa da ferah bir alan olan bu meydanın adı Popolo Meydanı.

Popolo Meydanı’ndan Tiber Nehrine doğru dönüp köprüden geçince daha çok yerel halkın geldiğini Via di Cola Rienzo caddesine vardık.

Bu caddede daha yerel markalar ve daha çok çeşitli ürünler bulmayı ummuş olsak da maalesef öyle olmadı. Epey yürüdükten sonra caddenin kenarında değişik bir eserle uğraşan bir sanatçıyı görmesek tamamen boşa gelmiş olacaktık.

Buradan tekrar Popolo Meydanı’na dönüp metro ile Termini’ye oradan da eve geçerek Roma gezimizi bitirmiş olduk.

Kısa olsa da Roma’nın önemli bir çok yerini gezmiş olduk. Müzelere girmedik, bahçelerde dolaşamadık ama yine de çok güzel zaman geçirdik.

Gürkan, Kasım 2016