Etiket arşivi: ne gördüm

15. İstanbul Bienali | İyi Bir Komşu

16 Eylül – 12 Kasım 2017 tarihleri arasında ziyarete açık olacak olan bienalin bu seneki teması “iyi bir komşu – a good neighbour”

Şu sıralar, belki de gözünüze çarpan afişler olmuştur. Mesela; iyi bir komşu sizinle aynı gazeteyi mi okur? veya iyi bir komşu sizin gibi yaşayan birisi midir? diye soran afişler.

Not olarak buraya iliştirelim, bu afişleri ücretsiz olarak, bazı bienal mekanlarından ve İKSV’den alabiliyorsunuz.

Evet, çekilmez trafiği, bencil insanları, kalabalığı, havasının kirliliği, gürültüsü, kavgası ile çokça eleştirdiğimiz, kızdığımız İstanbul’u aslında İstanbul yapan şeylerden biri ile karşılaşınca, hafta sonlarınız, mümkünü olanalar için hafta içleri, tam bir görsel şölene dönüşebiliyor.

Bu sene İstanbul Avrupa Yakası’nda 6 farklı mekanda düzenleniyor, sergiler.  Burada Anadolu Yakası’nda oturan biri olarak İKSV’ye sitemlerimizi de göndermeden edemeyeceğim.

Biz işin güzel yanından bakma alışkanlığımız ile devam edelim. Avrupa tarafında oturuyorsanız, bir birine yakın 6 mekanın ana bölgesi Karaköy – Beyoğlu hattı.

Anadolu tarafından gidecekseniz, en güzel alternatif Kadıköy’den Karaköy Vapuru ile karşıya geçmek. Özel arablarınızı tercih etmemizi özellikle tavsiye ederim, zira eski İstanbul olan, Beyoğlu – Karaköy gibi yerler trafik anlamında çokca canınızı sıkabilir. Kaldı ki, alternatif ulaşımlar olan, tramvay, vapur çok rahat ve keyifli.

Böylece bienal için görsel hazırlığa da başlamış oluyorsunuz aslında. Vapurda çayınızı içip, deniz havasını içinize çekiyor ve gördüğünüz manzaraya karşı, herşeyi unutup, iyi ki bu şehirdeyim, diyebiliyorsunuz.

Bu seneki bienal mekanları için buraya tıklayabilirsiniz

İstanbul Modern – Kılıçali Paşa

Galata Özel Rum İlkokulu – Kılıçali Paşa

Ark Kültür – Kılıçali Paşa

Pera Müzesi – Asmalı Mescit

Yoğunluk Sanatçı Atölyesi – Asmalı Mescit

ve belki de en uzak mekan olarak; Küçük Mustafa Paşa Hamamı – Fatih

Biz vapurdan indikten sonra, Asmalı Mescit için sola değil, daha birbirine yakın üç mekan olan, İstanbul Modern, Galata Rum ilkokulu ve Ark Kültür için sağa dönüp, Tophane’ye doğru yöneldik.

Planımız bu üç mekanı bir günde ziyaret etmekti. ilk olarak Galata Özel Rum İlkokulu’na girdik. İlk olarak diye başladım ama sadece oraya girebildik, zira bina bizi büyüledi, saatler nasıl geçti anlamadık bile.

Giriş için fotoğrafını yukarda gördüğünüz bir barkot veriliyor. Biz bienale 10 yaşında ki oğlumla gittik, onun içinde bir barkot verdiler ve bienal bitişine kadar bu barkot ile tüm mekanlara girebileceğimiz belirttiler. Ücretini merak edenler için yazayıyorum; bedava… :)

Evet, dans etmeniz bitti ise yazıya geri dönebilirsiniz :)

Bienal sitesinden alıntı yaparak Galata Özel Rum İlkokulunda, eserleri sergilenen sanatçıları görmeniz için buraya tıklamanızı isteyeyim.

İKSV’nin bienal genel sitesi de burada: İKSV’nin bienal sayfası

Galata Özel Rum İlköğretim Okulu, tarihi binası ve atmosferi ile başlı başına gezilecek bir yer aslında. Ben çocuk olsam burada eğitim almak istedim dedirtiyor insana. Mekanın büyüleyicliği ile sanatın büyüleyiciliği birleşince, belirli bir süre Dünya’dan ayrılıp Mars’ın yörüngesine girmiş gibi hissediyorsunuz kendinizi..

Çatı katı ile birlikte 4 kat olan yerde, tek tek tüm katları merak ediyorsanız, bir gününüzü ayırıp gezin diye tavsiye veriyorum sadece, zira buradan tüm eserleri yazmayacağım.

Özellikle belirtmek istediğim, kalabalık bir yerde olacaksınız, bazı odaları görebilmek için 10-15 dakika sıra beklemeniz gerekecek. Tabi bizim buraya cumartesi gittiğimizi hesaba katın, siz hafta içi gidiyorsanız bekli de bu kadar kalabalık olmayacaktır.

İşte bu mavi kapılı yer için baya bekledik ama her metrekaresine değdi diyebilirim.

Tüm odaların yanında sanatçılarını belirten bir açıklama tablosu var. Girmeden önce buradan sanatçının vermek istediği mesaj veya duygu veya ona ne isim verirseniz onu anlamaya çalışıyorsunuz, sonra siz kendinize göre bir duygu yaşıyorsunuz. İşte sanat galiba tam olarak böyle bir olgu.

Sanatçı, eseri ile ilgili, onu ortaya koyuş nedenlerini ve duyguyu anlatıyor ama siz baktığınız veya duyduğun şeyi kendi kişisel tarih süzgeci içinde bambaşka yorumlayabiliyor, herkesten başka birşeyler hissedebiliyorsunuz.

Burası mekanın en üst katında, kapılar ile girilen odalar ve odaların içinde gittikçe küçülen diğer kapılar, bembeyaz duvalar. Eşim ve oğlum, çok eğlenceli buldukları yeri, ben ürkütücü olarak tanımladım. Benim rahatlıkla seyrettiğim bir videodan eşim inanılmaz derece de rahatsızlık duydu falan…

Sonuç olarak, sanat herkes için farklı anlam ve hissiyatı olan bir durum. Gidin, görün, hayatınıza farklı duygu ve değerler ekleyin.

İksv sayfasında bir röportaj var. Yukarda bahsettiğim durumu örneklemesi açısından oradan alıntılama yapıyorum:

Lungiswa Gquata, 15. İstanbul Bienali’ne Coca-Cola şişeleri kırarak elde ettiği çimenlik formunda bir enstalasyonla katılıyor. İçi yeşil bir sıvıyla dolu olan bu şişelerin yan yana gelmesiyle oluşan  kesici yüzey görkemli görünüşün yansıra sanatçının yasadığı Cape Town’daki ayrımcılık formlarını sembolize ediyor. Üzerinde koşup oynayamadığımız bu bahçenin  arkasındaki duyguyu rahatsızlık, aciliyet ve öfke olarak tanımlayan sanatçı, bu eseriyle Güney Afrika’daki ırkçılık ve soylulaştırma politikalarını tartışmaya açmakla kalmıyor, aynı zamanda izleyiciyi bu konuların evrenselliği üzerine düşünmeye davet ediyor. “

Bu esere bakarken, sanatcı ile siz karşı karşıya da gelebiyorsunuz. Neyse sanat eleştirmenliğine doğru evrilmeden bitirelim.

Biz bu hafta sadece bir tek yeri gezebildik ve oldukça keyif aldık. Çocuğunuzla birlikte gezmek isterseniz rahatlıkla gezebileceğiniz çokça yer var. Bazı odalar uygun olmayabilir önden siz bir bakarak değerlendermesini yapın.

Galata Rum İlkokulunu gezecekseniz en üst katı mutlaka görün.

Küçük bir büfe mevcut, çayınızı, kahvenizi alarak oturabilirsiniz. Sanattan ilham alarak, kendi eserlerinizi oluşturabilirsiniz.

Önemli olan yaşadığımız hayatta, kesemize ne kadar çok ve farklı şey koyduğumuz değil mi?

Bienalin bitimine kadar, diğer mekanlarla ilgili de güncellemeler yapmak niyetindeyiz, ama bizim sağımız solumuzda belli olmaz.Siz instagramı falan takip ederseniz haberdar olursunuz. :)

Akşam çöktü ve Anadolu Yakası’na dönüş için Karaköy – Kadıköy vapur iskelesine yürürken, şehrin bienal halini duyuyoruz. Hüzünlü bir melodi, koşturmacalar, vapur ve insan sesleri…. Youtube kanalımızdan gelsin :)

 

Barış, Ekim 2017

 

 

 

 

 

 

Kayaköy | Fethiye

Kayaköy, Muğla’nın Fethiye’sinde beşbin yıllık tarihi ile göz kamaştırıcı bir yer.

Kayaköy için Fethiye’den iki ayrı araç güzergahı var. Biz kendi aracımız ile yolculuk ettiğimizden bunları belirtebiliyoruz.

Fethiye merkezden, buraya minibüslerin geldiğini de biliyorum. Kanıtı da aşağıdaki fotoğraf olsun :)

Kayaköy, Fethiye’nin güney kısmında yer alır. Ölüdeniz’e yakın bir yerdir. Ölüdeniz Hisarönü yolu üzerinden Kayaköy tabelasını takip ederek gelebileceğiniz gibi, Fethiye Merkez’den Kayaköy tabelasını takip ederek ormanlık yoldan da gelebilirsiniz.

Her iki yol da çok keyifli, orman içerisinden, ağaç kokuları ile geliyorsunuz. İkisini de kullanmanızı öneririm.

Tarihi M.Ö. 3,000 yılı olarak öngörülen bu yerleşim yerine giriş 5 TL. Müze kartınız varsa ücretsiz girebiliyorsunuz.

Kayaköy’de o tarihten günümüze kadar ulaşmış birçok latih, mezar, şapel ve iki kilise kalıntısı mevcut. 400’e yakın konut var ve öylesine mükemmel bir dizilim söz konusu ki hiç biri diğerinin önünü kapatmadan yamaca sıralanmış durumda.

Ören yeri içinde bulunan (Aşağı Kilise ve Yukarı Kilise) iki büyük kilisenin restorasyon çalışmaları devam ediyor. Şapelleri, okul ve gümrük binası olarak kullanılmış yapıları görebilirsiniz.

Kayaköy, Likya uygarlığından kalma kalıntıların üzerine kurulmuş bir Rum Köyü, Rumca adı Levissi…

Köyün kendi içinde hüzünlü denebilecek bir mübadele tarihi var. Rumlara karşılık, Türklerin alınarak buraya yerleştirilmesi ama Türklerin taş evlerde yaşamak istememesi ve Fethiye’nin ovalarına yayılmaları ve akabinde bu bölgede meydana gelen büyük bir deprem sonucunda bölgenin tamamem yerle bir olmasına rağmen Kayaköy’ün sağlam kalması fakat, ova köylülerinin cam çerçeve ne varsa yağmalaması ile ıssız, harabe bir hale gelen beşbin yıllık yerleşim yeri.

Aslında tarihsel bilgi konusunda interneti kaynak olarak kullanabilirsiniz. Çok geniş kapsamlı yazılar var. Biz kısaca, buranın ruhunu anlatabilecek kadarını yazdık. Likya Uygarlığında çok önemli bir yer olan Karmilasos’un, kendi dönemsel zenginliği; evlerin ve yolların yapısından, Kültürel zenginliği; yerleşim içerisindeki kilise, şapel, okul gibi yapılarından, insani kültürlüğü ise birbirlerine saygı ve verdikleri değeri, hiç bir komşunun diğerinin alanını işgal etmemesinden görebiliyoruz.

Fethiye’ye geldiğinizde Kayaköy’e mutlaka uğrayın demiyoruz. Kayaköy’e uğramak için Fethiye’ye gelin. Tarihin ne olduğunu, içinde yürüdüğünüz zaman çok daha iyi anlıyorsunuz.

“Deniz seviyoruz biz” diyorsanız, Türkiye’deki en güzel koyların hemen dibinde bir yer. “Yürüyüş seviyorum” diyorsanız, direk Kayaköy’ün içinden geçen Likya Yolları var. Yakın koylara inen 8-10 km’lik trekking yolları. Bilgi almak isterseniz şu sitenin açıklamasını beğendim, buraya tıklayın…

Köyün içerisinde gücünüzü de test edebilirsiniz. Tepede tüm çevreye hakim bir şapel var. Oraya çıkın, çıkana kadar çok yorulacağınız kesin ama insanlığın yürüdüğü o zor yolları, şimdi yürüyor olmanın duygusu ve o tatlı yorgunluğun tepedeki muhteşem manzara ile buluştuğunuz anki hissini hiçbir şehir size vermeyecektir.

8 yaşındaki oğlum ve eşim ile dönemine göre düşündüğünüzde muhteşem döşenmiş bir taş yoldan tırmanıp, hakim tepeye ulaştığımızda yorgunluğumuz kalmadı.

Tarihin yanında oturarak bugüne baktık. Doğanın muhteşemliği ile bedenimiz gerçek anlamda dinlenmiş oldu.

Evet, tepelere de çıktıktan sonra, buradan ayrılmaya içimiz elvermedi diyebilirim. Tekrar evlerin içine girdik, son kez bakalım dedik. Karşımıza iyi korunmuş evlerden biri çıkınca şaşırdık.

Evin çevresinde bir aile var. Takı falan satıyorlar, içini gezmemize de müsade edildiğinden, dikkatli bir şekilde içine de baktık.

Burada yaşayan insanlar geliyor gözünüzün önüne, etrafta koşturan çocuklar, sevinçler, hüzünler… Herşey çok enteresan, her duygu çok insanca.

Sanırım en doğru cümleyi yazının sonuna geldiğimde kurabiliyorum. Kayaköy, size insan olduğunuzu hissettiriyor, her köşesinde tekrar ve tekrar hatırlatıyor.

Burasını bir arınma yeri olarak düşünün, etrafınızda var olan şeyleri sadece taş, sadece ağaç, sadece çalı çırpı, sadece toprak olarak görmeyin, serbest bırakın beyninizi ve kalbinizi…

Atalarımızın ayak izlerinin üzerinde yürüyoruz, bize bıraktıkları bir ruh var ve burada o ruhu hissedebiliyorsunuz.

Neyse fazla da duygusala bağlamadan bitirelim. Kayaköy gezimizden, kalbimize, beynimize, ruhumuza ve yanımıza hediyeler alarak ayrılıyoruz. Sizi de bekler, sessiz ve sakince…

Barış, Temmuz 2016

 

 

 

 

Karadeniz | Rize – Artvin – Trabzon – Ordu – Sinop

Yıllardır ötelediğimiz memleket ziyaretini, uzun bayram tatilini de fırsat bilerek, gerçekleştirmek için düşüyoruz yollara.

Merak ettiğiniz ile dilerseniz aşağıdan tıklayarak hızlıca ulaşabilirsiniz.

Fotoğraflarından aşık olduğumuz, yeşil ile beyazın en ihtişamlı buluşma yerlerine kavuşmak için, uzun bir araç yolculuğunu ve bayram tatillerinin vazgeçilmezi trafik çilesini de göze alarak, basıyoruz İstanbul’dan marşa. İlk hedef Rize; 1100 Km :)

Akşam 18:00’da başlayan yolculuğumuz  saat 24:00’te Ilgaz Öğretmen Evinde molaya dönüşüyor. Keza aklımızda durmadan gitmek gibi bir fikir yok. Ilgaz Dağları’nın eteklerinde konaklama yerimiz tek gece için bile kalınacak yer değil aslında ama fiyatı ucuz ve bu saatte başka yer bakmak istemediğimizden 8 saat geçiriyoruz. Eşim öğretmen olduğundan, 9 yaşındaki çocuğumuzla birlikte 25’er TL’den toplam 75 TL’ye kahvaltı dahil olarak geceliyoruz. Kamu çalışanıysanız 30 TL, Normal vatandaş olarak kişi başı 35 TL olarak konaklama yapabiliyorsunuz.

İçerisi ne kadar kötü olsa da dışarısı muhteşem dağ manzarası ile her daim geçer not alabilecek bir yer.

Ilgaz1

Sabah kahvaltısının ardından Saat 09:00 da tekrar yola koyuluyoruz. Kurban Bayramı’na 2 gün var, Ilgaz’da Hayvan Pazarı kurulmuş, sabah saatleri olmasına rağmen baya kalabalık görünüyor.

hayvan-pazari-ilgaz

Radar radar diye o kadar korkuttukları için, hiç bir hız sınırını, 1 km bile aşmadan sürdüğümü belirtmeliyim.

samsun-yolu

Tosya,Osmancık (Aman buraya çok dikkat, çakar dedikleri yol kenarı radarları çoğunlukta),Merzifon derken Samsun’a çıkıyoruz. Samsun’dan Ünye ve Fatsa ile birlikte Ordu Merkeze Saat 15:30 da geliyoruz.

ORDU

Ordu Merkez’de mola veriyoruz. Aslında Ordu’yu o kadar beğendik ki durmak, şöyle 1-2 saat geçirmek ihtiyacı duyduk. İyi ki de durmuşuz. Yemek,teleferik, Boztepe derken, Ordu’ya ayrıca gelmek lazım düşüncesi oluştu.

ordu-9

Ordu Merkezde yemek için alternatifleriniz baya fazla, pidesi meşhurmuş tavsiye ediyorlar, Aktaşlar diye bir pideciye gittik ama o kadar sıra vardı ki bekleyemedik. Belediye binasının yanında, küçük bir meydanda yan yana lokantalar var, biz Kervansaray’ı tercih ettik, lezzetli ama pahallıca bir yer.

ordu-1

Yemek faslını bitirir bitirmez, tepemizin üstünden geçen teleferiklere binerek, Boztepe’ye çıkmak için 5 dakikalık bir yürüyüş yapıyoruz. Teleferik, tam Belediye Binasının karşısında, sahilde.

ordu-2

Gidiş dönüş yetişkin 10 TL, Öğrenci 8 TL, Tek yön alırsanız Tam 6, Öğrenci 5 TL.

ordu-3

2350 M uzunluğunda ki hatta, 28 kabin çalışıyor. Takribi 5 dakika gibi bir zamanda sizi 510 M yüksekliğindeki Boztepe’ye  çıkartıyor.

ordu-4

Ordu’ya komşu illerden sırf bunun için gelen insanlar varmış. Boztepe’ye çıkıp ta manzaraya karşı çayımızı içince hak verdik doğrusu.

ordu-teleferik

Teleferikle ilgili birkaç video içinde Youtube kanalımız ilginizi çekebilir. Teleferik

ordu-5

Boztepe’de yamaç paraşütü de yapma şansınız var. 175 TL gibi kişi başı ücreti var, fakat değişkenlik gösterebilir, bağlayıcı olmasın.

ordu-7

Üstteki fotoğrafta solda uçuşa geçmiş olan arkadaşlar, altlarında ki ağaçlara çarparak seyire devam edince, biz atlamaktan vazgeçerek sadece izlemenin tadını çıkarttık.

ordu-6

Youtube kanalımızda normal bir atlayışın videosunu izleyebilirsiniz. Ordu Yamaç Paraşütü

ordu-8

2 saatlik keyifli bir dinlenmenin ardından, trafik ile tatlandırdığımız, :) yolculuğumuzun geri kalanı için tekrar yola çıkıyoruz.

RİZE

Akşam saat 20:00 civarında, köyümüze varıyoruz. Giresun ve Trabzon illerini yoğun trafik ve karanlıkta geçiyoruz. Ordu’dan sonra sahil yolu ile gittiğinizden, bolca tünel ve çift şeritli yoldan geçiyorsunuz, buralar rahat ama hız limitlerine mutlaka uymanızı tavsiye ediyorum. Şehir ve ilçe merkezleri hem radar hem de trafik anlamında sıkıntılı, tüm Türkiye’de ki trafik ışığı sorunu bu yolda da mevcut.

rize1

Fakat artık bunlar geride kaldı, akşamın karanlığında Camidağı Köyü’nün muhteşem manzarası ve ciğerlerinize çektiğiniz hava her şeyi bir anda unutturuyor.

rize2

Karadeniz gezimizin merkez üstü burası, tüm gittiğimiz yerlerde kalkışı ve dönüşü buraya yaptık. Bu bize fazlaca Km’ye mal oldu ama sonuçta hem ortada hem de burası eşimin köyü olması sebebi ile bizim köyümüz, yani konaklama ücretsiz :)

rize3

Akşam güzel bir uykunun ardından, sabah daha da etkileyici olan manzaraya gözümüzü açıyoruz. Küçük balkonumuz şu an Dünya’da ki tartışmasız en mükemmel yer.

rize4

Bugün için yaptığımız plan’da Rize Merkez’e inmek ve köyü yaya olarak dolaşarak, dünkü yorgunluğu atmak var.

Burada şöyle bir soru gelebilir doğal olarak, bizim Karadeniz’de köyümüz yok, o halde biz nerede konaklayacağız diye?

İl merkezlerinde kalacak yer problemi yok, tüm illerde ve genel olarak, ilçelerde konaklama yerleri mevcut. Fazlaca turistlik olan yerlerde de, misal Ayder Yaylası, oteller, pansiyonlar var, ya da çok yakın yerlerinde var.

Biz, git – kalacak yere geri dön, durumundan dolayı biraz fazlaca yorulduk, size tavsiyem uzaktan yakına olarak planlama yaparsanız, örneğin Artvin – Macahel’den başlayarak, planladığınız güne göre Trabzon, Ordu veya Samsun’a dönerseniz hem zamanı daha efektif kullanmış hem de daha az yorulmuş olursunuz.

rize5

Rize’ye geri dönelim; Cami Dağı Köyünde yaya başlayan günümüz, buralara olan hasret ve özlemimizin nedenlerini bize çarpıcı olarak anlatmış oldu. Yeşil ki tarif edilemez bir renk şenliği içinde her tonunu görebiliyorsunuz, köy evlerinde semaverler tütüyor ve hoşgeldiniz, hadi çaya, hadi baklavaya, hadi yemeğe ile akşamı ediyoruz.

rize6

Karadeniz’in, illerin şehir merkezleri dışında ki, tüm köyleri yeşillik içerisinde ve inanılmaz dinlendirici. Önce gözünüz dinleniyor, sonra beyninize oksijen ve aldığın görselin bilgisi ile bir rahatlama yayılıyor, akabinde kalbiniz. Yeşil ve mavinin ne kadar enteresan bir etkisi var. Tabi biz fotoğraflarımıza, toprağın, çiçeklerin kokusunu, etraftaki minik ve büyük canlıların sesini koyamıyoruz, artık burası siz ile beyninizin birleştirme yeteneğine kalıyor. :)

rize7

Tüm Doğu Karadeniz coğrafyasının ortak özelliği çay ve fındık ile bal, yani arıcılık.

rize8

İrili ufaklı her yerde kovanlar görmeniz mümkün. Balcılıktan memnun olan bir Karadenizli görmeniz mümkün değil :)

rize9

Tüm köylerde bu tarz binalar görebilirsiniz, bunlar çay toplama alanları.

rize10

Rize Merkez’i anlatmaya gerek var mı, bilmiyorum? Büyük şehirlerin, alelade ilçelerinden biri gibi, düzensiz ve kalabalık, şehircilik anlayışı yok. Ordu merkezinin örnek olması gerekiyor buralara. Bu durum sanırım Ordu dışında tüm illerin merkezleri için geçerli.

rize11

Merkez’de sadece bir akşam durduk. Kalot peyniri, tereyağı gibi buralara özgü ve buralarda daha doğal hallerini bulabileceğiniz yiyecekleri almak için büyük şarküteriler var. Biz Annemizin tavsiyesi ile yılardır alış veriş ettiği, hatta kargo ile İstanbul’a da getirttiği Ri-Kar-Et Kopuz Gıda’dan aldık, biz memnunuz tavsiye edebiliriz.

rize12

Bir de dondurma çok lezzetli, sanırım doğal sütten dolayı, her yerin dondurması güzel.

Zilkale

Artık derin bir soluk alıp, şöyle bir arkanıza yaslanın. Buradan sonra gidip gördüğümüz yerler, aslında cenneti başka bir tarafta aramamamız gerektiğine bizi ikna etti.

zilkale-1

Rize Merkez’e yaklaşık 85-90 Km uzaklıktaki Zilkale, Ayder Yaylası’na çıkan yol üzerinde, Bu tarafa yapacağınız gezide aynı gün iki yeri de görebilirsiniz, biz öyle yaptık.

zilkale-5

Rize’den, Artvin istikametine çıkış yaptıktan sonra, Pazar’ı geçince Ardaşen’e gelmeden, Çamlıhemşin’e dönüş yapıyorsunuz ve Kaçkar Dağları Milli Park Alanı’na doğru yol alıyorsunuz. Bu bölge sadece 2-3 yerden ibaret değil tabi ki, yükseklerde yaylalar var ve hepsi görülmesi gerekiyor, fakat aracınızın biraz yüksek olması ve zamanınızın daha çok olması tavsiye edilir.

zilkale-2

Ayder Yaylası ve Zilkale için önce Çamlıhemşin Merkez’e geliyorsunuz. Küçük, sevimli bir ilçe merkezi. 2-3 Banka şubesi, lokanta ve alışveriş yeri var.

 

zilkale-3

Merkez’den sonra asıl sihir başlıyor, bir tarafınız, Fırtına Deresi, diğer tarafınız Kaçkar Dağları ve yeşil ve bulutlar ve sis ve yağmur ve ciğerlerinizi yakan hava (yaşadığımız büyük şehirlerde, ne soluduğumuzu  anlayamayacaksınız, çünkü bu hava ise, o nedir bilmiyorum).

Neyse, dağınık bir yazı oluyor, ama düzen denilen şey doğada dağınık halde bulunuyor ve doğa en güzel yaratıcı, renk ve ilham verici, yazımızda böyle darmadağın gitsin bakalım.

zilkale-4

Çamlıhemşin Merkez’den 100-200 m sonra yol çatallaşıyor. Çatalın sol tarafı Ayder Yaylası’na, sağ tarafı ise Zilkale’ye gidiyor. 15-20 dakikalık, büyük bölümü parke taşları ile döşeli tırmanışımızı bitirdiğimizde, insan oğlunun yaptığı yapı ve bu yapının yeri, sizi hayretler içinde bırakarak, Zilkale görünüyor.

Giriş 3 TL. Çocuktan ücret almadılar. Gayet güzel restore edilerek korunan bir kale ile karşı karşıyayız.

Tahmin edersiniz ki, bu bölge neredeyse her mevsim yağmurlu ve sislidir.

Kaleye çıkar çıkmaz, manzaranız tam olarak üst fotoğraftaki gibi. Benim ilk tepkim donup kalmak oldu, nasıl ifade edebileceğimi bilmiyorum ama muhteşem sözcüğünün yetersiz kaldığı bir andı. Doğanın bize sunduğu manzara ile insanın burada doğaya karşı verdiği mücadeleyi hissediyor ve ikisine de hayranlık duyuyorsunuz.

Yağmur ve soğuk havaya rağmen, geniş tatilin de etkisi ile baya kalabalık bir insan topluluğu var. Türkiye’nin her yerinden burayı görmeye gelen insanlar var. Bu manzara gözünüze değmeden neden gelmeniz gerektiğini, inanın anlayamıyorsunuz.

Kale ile ilgili geniş bir tarihi bilgiye sahip değiliz, kalenin içerisine yerleştirilmiş, ahşap çerçeveli notlardan anlayabildiğin kadarı ile daha çok askeri amaçla kullanılmış bir kale,İçerisinde ilk yapıldığında ibadethane de buluyormuş.

Kalenin içerisine küçük ahşap banklar yerleştirilmiş, buralarda oturup manzaranın tadını çıkartarak dinlene de biliyorsunuz.

Zilkale bu yoldaki son durak değil. Zilkale yolunu devam ettiğinizde Çat Yaylası,Elevit Yaylası, Polovit Yaylası ve Polovit Yaylasında ki şelaleyi de görme şansınız var. Fakat daha önce de dediğim gibi, normal bir binek araba için çok zor yollar buralar. Araç durumumuzdan dolayı bu güzelim yaylaları göremedik.

Burada önemli olduğunu düşündüğüm bir notu da ekleyeyim. Karadeniz’e yazın mahşer sıcağında bile gitmiş olsanız, aracınızda mutlaka yağmurluk ve küçük bir uzun kollu bulundurun, her an ihtiyaç duyabilirsiniz. Örnek fotoğrafımız :)

Yavaş yavaş ve sindire sindire, birazda geldik gitmeyelim diyerek 2 saat kadar kaleyi gezip, bol bol fotoğraf çektikten sonra artık dönüşe geçme zamanıdır deyip, hüzünleniyoruz. Dönüş işini biraz erken tutmanızda fayda var zira, çıkışı bu fotoğraftaki yoldan yapacaksınız. Dönmeye çalışanlar, acemi şoförler, yolda yürüyenler derken, araç içinde minimum yarım saat, bilginize…

Karadeniz gezinizi planlarken, geçeceğiniz yerlerde durma zamanları mutlaka ekleyin, zira aracıma bindim hedefime 10 dakikaya giderim demeyin, bu Karadeniz’in doğasına hakaret olur, çünkü neredeyse 500 m de bir durmak isteyeceksiniz.

Zilkale’den Çamlıhemşin’e doğru dönüşe geçer geçmez, yukarıda yaptığım açıklamayı yaşamaya başladık, Fırtına Deresi resmen sizi çağırıyor, “dur dinle beni” diyor.

Üzerinde tarihi kemerli köprüler “gel gel” yapıyor :)

Velhasıl kelam, Ayder Yaylası sapağına gidene kadar 4 veya  5 kere durduk. 1 Saat böyle geçti.

Yanlış anlaşılmasın bu durumu zaman kaybı olarak görmüyorum, yolculuğun en keyifli bölümleri bunlar. Koştur koştur yapmayın, bu durumları hesaba mutlaka katın hatta bu zamanları yaratın. Yeşilin, derenin tadını çıkartın.

Ayder Yaylası

Zilkale ile Ayder Yaylası arası 20 Km’lik mesafe ve yaklaşık yarım saat sürüyor. Hayatınız boyunca gidebileceğiniz en yeşil, en berrak, en muhteşem yolu gideceksiniz. Doğaya aşık olacaksınız. Yaratıcı ana tabirini burada anlayacaksınız. Tepenizde atmacalar, kartallar uçacak. Dağlardan aşağıya dökülen suları seyretmeye doyamayacaksınız.

Ayder Yaylası Milli Park girişi 9 TL. Araç başı ücret ödeniyor. Yolun muhteşem doğası, yaylaya geldiğinizde yerini otellere bırakıyor. Bir Km’lik bir yol boyunca, sağınızda solunuzda sadece yapı göreceksiniz. Ayder Yaylası’nı dışına doğru doğayı tekrar görebilirsiniz.

Buraya geldiğinizde turisttik yerin ne demek olduğunu anlayacaksınız, bunun anlamı; doğanın yok edilerek, gelen insanlara kalacak ve yiyecek yer sağlanması demekmiş.

İnsanlar çıldırmış gibi oradan oraya koşturuyor. Dere üstünden Zipline yapıyorlar ve çok mutlular. Benim tarzım değil maalesef. Ama zipline yapmak isterseniz 15 TL’ye yapabilirsiniz.

Şahsi fikrimi sorarsanız, giriş kapısına kadar gidip dönün, inanın bir şey kaybetmemiş olursunuz. Ama derseniz ki, kaplıca var,kalacak yerim yok, zipline yapacağım, yeşil yol denen şeyi görmek için ilerleyeceğim… o zaman bir şey diyemem.

Akşam çökmeye başlayınca, dönüş yoluna koyuluyoruz. Bu fotoğraf tek, sanırım merkezini çekmeye içim elvermemiş.

Fırtına Deresi başta olmak üzere, Artvin’de ki Çoruh Nehri’nin de bir çok kolunda rafting yapılabiliyor. Bununla ilgili özellikle Çamlıhemşin yolu üzerinde bir çok yer var. Rafting fiyatları 70 TL’den başlıyor, kahvaltı, ulaşım vb. hizmetlere göre 150-200 TL’ye kadar çıkabiliyor. Merakınız bu konu üzerindeyse en iyi kaynak tabi ki internet :)

(Rafting merakınız varsa sitemizde yeni bir yazıda mevcut. . Merak edenler için bir tık uzakta. Melen Çayı’nda Rafting)

Muhlama yemek için Çamlıhemşin çıkışında bir yol kenarı barakasında duruyoruz. Mükemmel bir çay eşliğinde, nefis bir muhlama yiyoruz. Ayrıca sahibi olan ismini unuttuğum :( abi tulum sanatçısı çıkınca ve bölgeye fazlası ile gelen Arap turistler olunca, tulum ziyafetimiz ekstra oluyor. Biz de bu duruma 150 TL’lik  Ayder Kestane Balı alarak katkı veriyoruz.

ARTVİN

Bugün evimizden 2 gün ayrılarak, Maçahel yolarına düşüyoruz. Eşim Rizeli, ben Artvinliyim. Sıra benim cennetimde.

Rize’den çıktıktan sonra, sahil yolundan Hopa istikametinde devam ediyorsunuz. Hopa’dan Artvin Merkez için yol ayrımından girip Borçka yönünde, 1580 m rakımlı Cankurtaran Geçidi’ni tırmanmaya başlıyorsunuz. Dağların  ve yarların arasındaki bu yol, bol virajlı ve ürkütücü gelebilir. Yazın rahat ama kışa doğru çok zorlu bir yoldur. Gerçi şimdi tünel yapılıyormuş, artık doğa ile baş başa değil, kısa ama bir şey görmeden geçilecek. Yukarı, yukarı ve yukarı tırmanışınızı sürdürüyor daha sonra da inişe geçiyorsunuz, yaklaşık 1 saat kadar. Yol sağlı sollu yeşilin her tonunu size gösteriyor.

Borçka yoluna girdikten sonra, yol kenarlarında eski köprü ve karadeniz evleri kesinlikle size 10’ar – 15’er dakikalık molalar verdirecektir.

Aslında bu coğrafyanın en enteresan tarafı şudur ki; nereyi güzel bulduysanız orada durabilirsiniz, zira kesinlikle görülecek bir yer vardır.

Bizim için bu gezi sadece turistlik bir ziyaret olmadığından, yıllardır ziyaret edemediğim aslı Kadapghiya olan, Çavuşlu Köyüne doğru, Borçka Merkezden dönüyoruz. 20 Dakkalık yolculuk Çoruh Nehri’nin kenarından yapılıyor. Şimdi barajlardan dolayı, tanımakta zorlandığım yerlerde, her gördüğümüz sarı renkliye “Sarıkız” dediğimiz inekler, siyah olan tüm köpeklerin “Karabaş” olduğu köpekler, merhaba dercesine bakıyorlar. Sanırım, yollar yüzünden, bir sürü aracın geçmesi onları hala şaşırtıyor.

Çocukluğumda yani, daha anlaşılır olması açısından, 30 yıl önce sadece fındık tarlası olan yerlerde, şimdi yol var. Gelişim iyi bir şey mi, kötü bir şey mi bilemiyorum!

Kadaphiya’da artık pek kalan yok, sayılı bir kaç ev var ve genelde yazın açılan evler. Yol ve baraj, sanki gelip, herkesi buradan alıp götürmüş gibi.

Kurban Bayramı, öncelik köyde olan teyzemde tabi ki…

Güzel teyzemin, güzel yemeklerini ve bayramın olmazsa olmazı baklavamızı yiyerek, dedemin artık sadece yengem tarafından kullanılan evine geçiyoruz.

İnsan, insana aşık olur zannediyorsanız yanılıyorsunuz, bu ev, kavuşamadığım aşkım gibi duruyor karşımda. Benim önünde oynadığım, fındık,çay topladığım, inek otardığım, mereklerine mısır çıkardığım yerleri şimdi, o yaşlardaki oğlumla ziyaret ediyorum.

Diyeceksiniz ki, arkadaş, bu gezi sitesi değil mi? Bize ne teyzenden, dedenin evinden… Gelsek buralar da biz ne yapacağız ki…

Haklı olduğunuz yer, evet ister istemez bu yazı duygusallık içeriyor. Haklı olmadığınız yer, bu fotoğraflar, sadece makinelerin objektifine sığdığı kadarını yansıtıyor, burası doğada eşi benzeri olmayan bir bölge ve ben özelde buralarda doğduğum için, sizde bu güzel vatanın bir ferdi olduğunuz için çok çok şanslıyız. Sadece 15 dakikalık bir duraksama için bile saatlerce yol gitmeye değer…

Borçka Karagöl

Bizim köyün en güzel taraflarından biride, Karagöl ve Macahel gibi endemik özellikli 2 yere çok yakın olmasıdır.

Köyümüzde geçirdiğimiz 2 saatten sonra, doğal olarak teyzemin tüm ısrarlarını kırarak, önce Karagöl’e uğramak için çıkıyoruz Macahel yoluna…

Borçka Merkez’den verirsek tarifi daha sağlıklı olabilir. Karagöl 30 Km’lik bir mesafede, Macahel (Camili) yolu üzerinde tabelasını gördüğünüzde sağdan çıkıyorsunuz ve 6 Km kadar daha yol alıyorsunuz.

Bu yol orman yolu, dar ve sağ tarafı tamamen orman. Dikkatli sürmenizde fayda var, zira çok virajlı ve bazı yerlerinde iki araba yan yana zor geçiyor.

Borçka Karagöl Tabiat Park alanına giriş için araç başına 9 TL ödüyorsunuz. Ödeme yapmak istemezseniz yaklaşık 1 KM kadar yürümeniz gerekiyor.

Karadeniz’de doğa her daim sürpriz yapmayı sever, Karagöl’e geldiğimizde her yeri sis basıyor. göz gözü görmez bir durum. Gölü bile göremedik, o derece. Flora olarak eşi benzeri olmayan göl bölgesinin etrafını yürüme yolu olarak, taşlarla belirlemişler. Bizde bu yolu kullanarak ormanın içinde dolaştık.

Buradaki ağaç türleri, dünya üzerinde, kendi türünde sadece bu bölgede bulunan ağaçlar. Nasıl olsa hayran kalacaksınız, bir şey yazmaya gerek yok :)

Bizim için sisin yayılmış olması mükemmel bir durum oldu, çünkü bu haliyle de burayı görme fırsatı bulduk. Sadece zararımız 9 TL, çünkü yarın Macahel dönüşünde tekrar buraya geleceğiz.

Gölün kenarında, çadır kuran geçlere çok imrensekte, bu siste Macahel yolunu nasıl geçeceğimizi düşünmek daha akıllıca.

O gelişte kullandığımız 6 KM lik yol dönüş anında, araçlarında çıkması ile birlikte uzadıkça uzuyor. Anayola çıktıktan sonra sağa doğru dönüyor ve Macahel’e 30 KM lik yolun tırmanma bölgesini başlıyoruz. Başlıyoruz başlamasına da, bir sis var, göz gözü görmüyor. Yolu göremiyorum, gördüğüm sadece şerit çizgisi. Şimdi düşününce tam bir delilik, her tarafı uçurum böyle bir yolu, bu siste gitmek akılkârı değil.Tavsiyem bu durumda Borçka’da kalın sabah geri gelin.

Macahel (Camili)

Saatte 10 Km hızla gelmek zorunda kaldığım 30 Km mesafe yüzünden yorgun argın olarak, Macahel’in merkezine iniyorum. Kalacak yer konusunda da önceden bir çalışmam olmadığı için, ne yapacağız, olmadı arabada uyuruz derken, Tema Vakfına ait yeri buluyorum.

Sabah ve akşam yemeği dahil oda 180 TL olarak, çok ta beğenerek buraya yerleşiyoruz. Hemen semaverde çay demleniyor ve akşam yemeğimiz hazırlanıyor.

Çalışanların hepsi o kadar ilgili ve güler yüzlü ki, alışık olmadığınız derecede, şaşıracaksınız. Gelen yemek, baklava çok lezzetli ve ne kadar isterseniz o kadar veriliyor. Çay için ayrı bir parantez açmak lazım. Semaverde çay içmek, gerçekten çay içmek.

Güzel bir uykunun ardından, sol tarafı Türkiye, sağ tarafı Gürcistan olan bu manzaraya karşı kahvaltımızı yaparak. Köye ismini veren camiye doğru gidiyoruz.

Macahel’i (şimdiki ismi ahşap camisinden dolayı Camili) özel yapan şey, doğası. Kendine özel, yer yüzünde bir tek burada yetişen bitki ve özellikle Kafkas arı ırkı. Macahel aslında bahsedilen cennetin ta kendisi denilebilir.

Günübirlik ziyaret için uygun bir yer değil, yol uzak ama asıl olay, bu özel bitki türlerini, özel alanları görmek istiyorsanız, yürümeniz gerektiği. Zira merkez sayılan, Caminin olduğu bölgeden sadece etraftaki dağları görüyorsunuz, ama gerçek yaylalarda.

Buralarda en çok görmek istediğimiz yer Maral Şelalesi, fakat kısmet olmadı diyelim. 7 Km’lik kötü bir yolu var, kesinlikle binek araba ile çıkmaya çalışmamanız gereken, daha doğrusu 6 Km’lik taşlık yoldan sonra, 1 Km yürümeniz gerekiyor. Jip kiralıyayım dedim o da olmadığı için gidemedik. Siz buraya kadar geldiyseniz, görmeden dönmeyin.

Gelelim köyümüze yeni ismini veren camimize, dış görünümü resimde gördüğünüz gibi, ahşap,saç öylesine bir araya getirilmeye çalışılmış gibi, ama içini görmeden karar vermeyin.

II. Mahmut döneminde yapılmış olan camii, bir kaç kez yıkılmış, Arhavili ustalarca tekrar yapılmış. İç işlemeleri sanat eseri seviyesinde.

İçi huzur verici bir aydınlık ve ahşap kokusu ile dolu, tam bir köy camisi, girin oturun, kalkmak istemezsiniz.

Köylere yapılan yeni camilere anlam veremiyorum bir türlü, 30-40 haneli köye 300-400 kişilik beton cami neden yapılıyor birtürlü anlamıyorum. Camilinin, Camisini görünce, bütün köylerin ibadethaneleri böyle olmalı diye düşünüyorum.

Macahel dünyanın en güzel varlığı, seni hafızama çivi gibi çakıp çıkıyoruz yola.

Dağların arasından tekrar vuruyoruz kendimizi yollara, dün akşamki sis ile nereden geçtiğimiz, nasıl bir yol ile buraya geldiğimizi sabah daha iyi anlıyoruz. Bu yukarıdaki manzarayı yolun kenarında durarak çektim, tüm yolun bir tarafı böyle.

Dün sisten Karagöl’ü göremeden dönmüştük. 6 Km gidilir tekrar diyerek sapıyoruz içeriye, şimdi her şey daha net, daha yeşil :)

Bu göl diyor ki, beni Eylül-Ekim gibi ziyaretet te bir gör bakalım, dünyada kaç renk varmış, yeşilden çıkan…

Güzelliği iyice içimize çekiyoruz, gözlerimize dolduruyoruz ki, bir daha ki gelişimize kadar yetsin bize.

Dönüşte Borçka Merkez’de durup, bu asma köprüden koşarak geçin, bu kadar diyorum, yapamayacak olanlar el kaldırsın :)

Bu arada bu tahtalarda bazen kırılıp ayağınızın içine girdiği de oluyormuş, Borçkalıların en çok güldükleri zaman sanırım bu :)

Aslında Borçka’nın meşhur bir köprüsü vardır. 1935 yılında İsmet İnönü tarafından açılan, Çelik köprü. Borçka’nın simgesi gibiydi ama şimdi yanına beton aşkımızla dolu, sıradan bir şey yapıp bu tarihi köprüyü de çürümeye terk etmişiz. Her tarihi eserin başına gelen şey burada da tecelli etmiş, ne diyelim.

TRABZON

Artvin’den Rize’ye dönüşümüzde müthiş bir yağmur ile oluyor. Karadeniz hep Karadeniz, her an ani bir yağmur ile karşı karşıya kalabiliyorsunuz, buraları bilenlerin yağmurundan ama, öyle bir serpiştirip geçenlerden değil. Silecekler çalışmıyor, o derece…

Akşam fırtına, sabah güneş. Annemizin misafirliğinde, sabah kahvemizi de içtikten sonra, bugünkü seyahatimiz Sümela Mastırı’na doğru 2 saatlik yolculuk.

Sümela Manastırı

Sümela Manastırı; Maçka ilçesinin Altındere (Meryemana) Vadisindeki, muhteşem sözcüğünü yavan hale getiren bir yapısı. Burası için başka bir sözcük bulunup söylenmesi lazım.

Maçka, zaten başlı başına bir doğa harikası iken, M.S 360 – 395 yıllarında, doğanın bu güzelliğini bozmadan nasıl bir yapı yapmalıyız, diye düşünmüşler, ve ortaya Sümela Manastırı çıkmış. Keşke doğanın içerisine dokunuşlarımız hep böyle olsa.

Trabzon’dan 42 Km, Maçka ilçesinden de 16 Km’lik bol yeşillik yolu geçtikten sonra,Zigana Dağları’nın bir yamacında, gözlerinize inanamayacağınız bu yapı ile karşılaşacaksınız.

Manastırın Rumca adı; Sümela, Yunanca adı; Panagia, aslında gerçek ismi Meryemana Manastırı.

Manastırın önünden Meryemana Deresi, diğer ismi ile Panagia Deresi akmakta, önünden derken yanıltıcı olmasın, Manastır dağın tepesinde, dere ise eteğinde :)

Rize’den 2 saat yol geldikten sonra, sürpriz! Manastır, restorasyon nedeni ile kapalı. Haliyle gezme şansımız olmadı. Sadece dış cephesini görmek için bile gidilebilecek bir yol ama, gelmişken göremediğimiz için üzülmedikte değil hani.

Manastıra en yakın nokta olan, bu kayalık bölgede fotoğraf çektik, manzaranın keyfini çıkarttık ve Manastıra çıkışta bulunan tesislere inerek, dere sesi ile çayımızı içmeye başladık.

Restorasyon çalışmaları 2 yıl kadar daha devam edecek denildi ama siz illa içerisini de göreceğiz diyorsanız, bitiş tarihini tam öğrenip öyle planlama yapın.

Bizim önerimiz ise, sadece bizim gördüğümüz kadarı ile bile çok eğleneceğiniz yönünde. 

Restorasyonla ilgili Trabzon Valiliğinin bizce ürkütücü açıklamaları var, teleferik yapmak gibi, etrafına tesis gibi inşallah bu doğayı turizm adı  altında ranta açıp, mahvetmezler. Zira Ayder Yaylası’nı gördükten sonra tüm turistlik gelişime kapadım kendimi.

Neyse biz tesislere geri dönelim. Manastıra çıkan yolun 1-2 Km gerisinde ki tesislerde çay çok güzel, derenin yanında şırıl şırıl ses ile tam bir dinlenme fırsatı. Hediyelik bir şeylerde alabileceğiniz yerler var.

Trabzon’un doğal güzellikleri saymakla bitmez tabi ki, her ilçesi ayrı bir doğa harikası, ama yapı olarak ben üç yer eklemiştim; Sümela Manastırı, Küçük Ayasofya Camii ve Atatürk Evi.

Manastır dışında diğerlerini görme fırsatı bulamadık maalesef. Manastırıda tam göremedik. Bir daha gelmek için bahanemiz oldu diyelim :)

Artık geri dönüş zamanı. Planlarımızın içerisinde bir günde Sinop’da geçirmek var. Hem dönüşte dinlenmiş olacağız, hem de methini çok duyduğumuz ama bir türlü görme fırsatı bulamadığımız Sinop’u da görmek istiyoruz.

Çıkıyoruz dönüş yoluna, bir tarafımız Karadeniz, bir tarafımız yeşillikler içinde yol alırken, Akçaabat tabelasını görür görmez, dört yolculu aracımızdan herkes acıktığını hissediyor. Hemen en doğru bilgiyi alabileceğimiz bir Akçaabatlı bularak kısa bir bilgi alıyoruz. Sorduğu şu; meşhur yer mi arıyorsunu, lezzetli yer mi? Biz ikinci kısımdanız tabiki ve en güzel köfte yeme noktasına ulaşıyoruz. En güzeli gönül rahatlığı ile söylüyorum çünkü Sebat Köfte hakikatten çok lezzetli. Lezzetin yanında fiyatlarda uygun.

Birde semaver aldık yan dükkandan, arabada artık sinek uçmaz derecesinde doldurarak doğru Sinop’a…

SİNOP

Yazının tümünde bahsettiğim gibi, geçtiğimiz yerler öylesine güzel görünüyor ki, gayri ihtiyarı durma ihtiyacı duyuyor insan, beş dakika buranında havasından soluyalım diyerek, tekrar Espiye sahilinde mola veriyoruz.

Rize’den Sinop’a toplam 565 Km yol var, normalde yedi, yedi buçuk saatte gidile bilir tabi ama mola,trafik derken 11 saatte ancak varıyoruz Sinop’a.

Yer işini yolda ayarladık, Google dan Efua Otel’i aradık, fiyat aldık. 4 Kişi için 160 TL oda. Öğretmen evinden bile ucuza geliyordu. İlk çekindim açıkcası, gece vakti iniceğiz, nasıl bir yer çıkacak, konuştuğum adam nasıl biri?

Abi,kardeş işletmesi pırıl pırıl bir otel, kesin tavsiyemdir gidin. O kadar özenli ve temizler ki inanamazsınız, çarşafından, kahvaltısına, dekorasyonundan, güler yüzlülüğüne bizden tam puan aldılar. Güzel bir uykunun ardından yeni güne hazırız.

Sinop’ta Türkiye’nin başka bir cennet köşesi. Doğa çok cömert davranmış, ama insanoğlu nankörlük etmiş diyebiliriz. Sinop’un en tepe noktalarından Şahin Tepesi’ne çıktık.

Tepenin manzarası yukarıdaki gibi. Etraf pislik içinde, baraklardan derme çatma bir yer yapılmış, ama kapalı mı? Durumu ne belli değil. İnsan üzülüyor, hem yapılaşma çirkin, hem de elinizde böyle bir yer var, çer-çöp içinde, yazık!

Tepenin sol tarafı bu şekilde, sağ tarafı da aşağıda ki gibi

Şahin Tepesi’nde yapabileceğiniz bir şey yok, arabadan inip bir-iki fotoğraf çekersiniz o kadar. Bizde merkeze inip Sinop Kalesi’nin surlarından birine çıktık.

Bu sur tam limana bakıyor.

Diğer kısımlarını bilmiyorum ama bizim gezdiğimiz bölüm gayet güzel korunmuş ve restore edilmiş.

İçinde akşamları canlı müzik yapılan, içkinizi de içebileceğiniz bir yer bile mevcut.

Surdan biraz deniz havasını ciğerlerimize doldurarak, aşağıya iniyoruz. Tam surun dibinde bir büfe var, Türk kahvesi için mutlaka,hem merkezin tatlı koşturmacasını izlersiniz , hem de bizim gibi büyükşehir yollarına düşecekseniz dinlenmiş olursunuz.

Tam limanın oralarda, bir birinden güzel restoranlar ve hediyelikçiler var. Biz el yapımı tekne yapan dükkanlara bayıldık.

Sinop’un neşe kaynakları bunlar sanırım. İçeride bir yandan satış yapılıyor, bir yandan da ahşaplar oyularak, rengarenk teknelere dönüştürülüyor. Tekneye isminizi veya teknenizin ismi ne olsun istiyorsanız onuda yazdırabiliyorsunuz.

Hediyelerimiz de alarak, Sinop’u şöyle bir arabayla gezip, dönüşe geçiyoruz. Burasını yazıyoruz hafızlarımıza hatta bir sonraki tatil planımızı Efua Otelde mi planlasak?

Maalesef ki artık müze olan Sinop Cezaevini görmeye zamanımız yok. Yolumuz çok uzun. Artık dönme vakti, ama büyük yazar ve şairimiz Sebahattin Ali’yi yad etmeden gidemeyiz, güzel insanların büyük acılar çektiği bu mekanı ölümsüz kılan,Sinop Cezaevi’nde kaldığı dönem yazdığı dizeler:

Maphushane Türküsü

Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül, aldırma

Dışarda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül, aldırma

Görmesen bile denizi
Yukarıya çevir gözü
Deniz dibidir gökyüzü
Aldırma gönül, aldırma

Aldırma gönül aldırma, kötüler unutulur, iyiler hep hatırlanır.

Tabi hepsini satın almadık ama artık evimizi süsleyen bir balıkçı teknemiz var. Sanırım dönüşün en güzel kısmı zihninizde getirdiğiniz anılar ve elinizde ki küçük objeler oluyor.

Barış, Eylül 2017

 

 

 

 

 

 

Granada, Cordoba ve Malaga | Endülüs

Her gidenin çok beğendiği Endülüs’e sonunda bir tur ile gitme fırsatı yakaladık. Çok da beğendik. Endülüs aslında Sevilla’yı da içine alan bir bölge ancak biz Malaga’da konaklayarak Cordoba ve Granada’yı görebildik.

Malaga’da konaklamak diğer her iki şehire de otobüsle 1-2 saat uzakta olmanız anlamına geliyor. Türk Hava Yolları’nın Malaga’ya direk seferi olmasını da üstüne eklediğinizde turu düzenleyenlerin iyi bir tercih yaptığını söyleyebiliriz. Gezimizi anlatmaya öncelikle Malaga ile başlayalım, diğer şehirlere ulaşmak isteyenler aşağıdaki linklerden ilgili kısıma hızla ulaşabilirler.

Malaga

Orta büyüklükte bir liman şehri olan Malaga, bizim gittiğimiz Ekim ayında çok kalabalık değildi ancak yaz aylarında uzun plajlarına gelen bolca turist olduğuna eminim. Biz şehrin merkezinde Novotel Suites Malaga Centro otelinde kaldık. Her yere yürüme mesafesinde olan rahat bir oteldi. Şehrin limanında restoranların olduğu bir marina bulunuyor.

malaga-marina

Marinaya ve limana yukarıdan bakan tepeye çıktığınızda şehrin tarihi geçmişini ifade eden kaleyi görüyorsunuz. Bizim kaleyi gezecek zamanımız olmadı, sadece dışından ziyaret edebildik.

malaga-kale

Malaga geniş sokaklara sahip ve alışveriş yapılacak bolca mağaza ve bir çok restoran var.

malaga-alisveris-sokak

Sokaklar çok renkli ve sıcak bir mimarisi var. Çok geniş bir yaya bölgesine sahip.

malaga-sokak

Geniş meydanlarda bolca kafe ve restoran var. İspanyollar gündüz pek dışarı çıkmadıklarından, akşamları sokaklar çok kalabalık oluyor.

malaga-sokak-2

Sokakların arasında yürürken, Malaga’nın en ünlü yapısı olan katedral uzaktan beliriyor.

malaga-sokak-katedral

Malaga Katedrali oldukça heybetli bir yapı ve büyük bir alanı kaplıyor.

malaga-katedral-2

Diğer avrupa şehirlerinde alışık olduğumuz gotik tarzda değil, rönesans üslubunda yapılmış ferah bir yapı.

malaga-katedral

Malaga’nın bir diğer önemli yapısı da Picasso müzesi. Bizim zamanımız olmadığından gezemedik ancak kapısında uzun bir ziyaretçi kuyruğu vardı.

malaga-picasso

Pazar sabahı oldukça dindar olan İspanyolların değişik bir dini törenine de rastladık. Otelin yanındaki kiliseden aldıkları Meryem Ana’yı başka bir kiliseye götürme merasimi olduğunu öğrendiğimiz bu gösteride hem çocuklar, hem gençler, hem de yetişkinler bulunuyordu ve bando eşliğinde etraflarında halkla yavaş yavaş yürüyorlardı.

malaga-dini-toren

Özetle Malaga alışveriş ve deniz haricinde çok turistik olmayan ortalama bir şehir. Rahat ve geniş sokaklarında dolaşarak bir günde biter.

Cordoba

Günübirlik gittiğimiz Cordoba’nın, çok köklü bir tarihi var. Endülüs etkisinin en çok görüldüğü eski kent merkezine en yakın noktada duran tur otobüsünden inince, geniş bir nehirin yanından yürüyorsunuz. Nehirin kenarındaki Roma devrinden kalma Albolafia değirmeni sanki restore edilmeyi bekler gibi.

cordoba-albolafia-degirmeni

Biraz daha ilerleyince orijinali milattan önce birinci yüzyılda inşa edilmiş olan ünlü Roma Köprüsü ortaya çıkıyor. Geniş nehiri estetik bir şekilde geçen köprü çok ihtişamlı.

cordoba-roma-koprusu

Köprünün hemen önünde kente giriş yapılan Roma Kapısı yer alıyor. Bu noktada içeride güzel bir şeylerle karşılaşacağınızı iyice anlıyorsunuz.

cordoba-roma-kopru-kapisi

Kapıdan geçince bize göre Cordoba Camisi, onlara göre Cordoba Katedrali’nin duvarıyla karşılaşıyorsunuz.

cordoba-camisi-duvar2

Cami bir merkez gibi, dikdörtgen bir alana yerleşmiş ve etrafı turistik mağazalar, kafeler ve restoranlarla dolu. Önce biraz etrafı dolaşıyoruz. Daracık sokaklarıyla Cordoba çok sıcak bir kent.

cordoba-sokak

Biraz etrafı dolaştıktan sonra caminin bahçesine giriyoruz. Kocaman bir bahçesi var.

cordoba-camisi-bahce2

Oldukça bakımlı ve girdiğinizde sadece katedralin kulesi ile ağaçları görebiliyorsunuz. İlerledikçe caminin duvarları ortaya çıkıyor.

cordoba-camisi-bahce3

İslam mimarisi kokmaya başlayan ortamda artık içeriyi görmek için heyecanlanmaya başlıyorsunuz. İçeriye girmeden önce bahçenin farklı bir görünüşünü daha paylaşalım.

cordoba-camisi-bahce

İçeriye girdiğinizde sizi bol kolonlu bir yapı karşılıyor. Endülüs İslam mimarisinin tipik özelliği olan bu form Granada’da Elhamra Sarayı’nda da karşımıza çıkacak.

cordoba-camisi-kolonlar2

Bazı açılardan kolonların ucunu bucağını göremiyorsunuz. Gerçekten çok büyük bir cami ve az sonra göreceğiniz ortasındaki bir kısmı katedral haline getirmiş olsalar da bence hala ilk halini koruyor.

cordoba-camisi-kolonlar

Caminin bir çok alanını yok etmiş olsalar da muhteşem mihrabı kıyamadıklarından olsa hala yerinde duruyor. Gerçekten görülmesi gereken bir şaheser.

cordoba-camisi-mihrap

Gelelim bu yapının katedrale dönüşmüş kısmına. Öncelikle yapının içinde bir hazine bulunuyor.

cordoba-camisi-kilise-hazine

Katedralin yerleştiği bölgeye yüksek tavanlı bir yapı oturtmuşlar, oldukça da ihtişamlı olmuş.

cordoba-camisi-kilise-tavan

Bu kısmın tam karşısında katedralin mihrabı diyebileceğimiz yine güzel bir kısım da mevcut.

cordoba-camisi-kilise-mihrap

Camiden çıkınca dünyanın en dar sokağı ve dünyanın en küçük meydanı diye turistik isimler verilmiş bir takım özelliksiz yerlere de uğradık ancak Cordoba demek cami demektir, bu kadar net. Dönüşte otobüsümüzün park ettiği yerin hemen yanında müthiş bir bahçe vardı, içeriye giremedim ama kapıdan bir fotoğrafını çekmeyi de ihmal etmedim.

cordoba-bahce

Sonuç olarak, Cordoba’nın eminim görmediğimiz çok güzel başka yerleri de vardır ancak sadece camiyi görmek için bile bir günlüğüne de olsa gidilmesi gereken bir yer.

Granada

Endülüs’ün en ünlü sarayı olan Elhamra Sarayı’nın olduğu kent. Yine günübirlik gittiğimiz, hem eski şehrinden, hem yeni şehrinden hem de saraydan çok etkilendiğimiz kent. Saray yüksek bir tepede bulunuyor ve müze giriş biletleri saatli. Bizim giriş saatimiz öğleden sonra olduğundan gezmeye önce eski şehirin daracık sokaklarından başladık.

Evlerin balkonlarındaki ve bahçelerdeki çiçekler insanların sıcaklığını çok güzel anlatıyor.

Binaların arasındaki bir seyir terasından karşıdaki Elhamra Sarayı tüm ihtişamıyla görünüyor.

Eski şehirden aşağıya inen bir dar sokak bizim çarşılar gibi küçük mağazalarla dolu. Bol bol hediyelik eşya bulabileceğiniz bu mağazalardaki ürünler daha çok islami motiflere sahipler.

İnsanı sanki Fas’taymış gibi hissettiren bu bölgede çok özlediğimiz çaya en yakın haliyle bir çaycı bulunca oturup biraz dinlendik.

Şehrin bu bölgesi oldukça yeni ve geniş meydanlara sahip. Biraz da öğle vaktinde gelmiş olduğumuzdan olsa gerek, kafeler oldukça kalabalıktı.

Bu bölgedeki meydanlar oldukça ferah ve süslü. Heykellerle bezenmiş süs havuzları çok güzeller.

Artık Elhamra Sarayı’na giriş vaktimiz yaklaştığından otobüsümüze binip sarayın girişine geldik. Tur rehberimizin önceden ayarlamış olduğu biletlerimizi dağıtması ile planlı saatimizde sarayın bahçesine girdik. Sarayın bir çok bölgesi var ve aşağıda bahsedeceğim ancak öncesinde girişte gördüğümüz yerleşim planını vermekte fayda var.

Gezimizi Generalife, Alcazaba ve Palacios Nazaries sırasıyla yapacağımızı şimdiden söylemiş olalım. Saraya bilet alma ile ilgili detaylı bilgileri şuradaki siteden edinebilirsiniz. Özellikle saray kısmına giriş ile ilgili kısmı dikkatli okuyun, gerçekten tam saatinde gitmezseniz giremiyorsunuz.

Giriş gişelerinden geçince ünlü bahçelere girmiş oluyorsunuz.

Bahçeler çok bakımlı.

Özenle hazırlanmış yollarda yürümek çok keyifli.

Rengarenk çiçeklerle bezeli farklı tipte bahçeler var.

Bu kısmı biraz resimlerle geçmiş olacağız ama anlatacak pek bir şey yok, görmek lazım.

Son bir bahçe resmi daha…

Bahçelerin arasından yazlık saray olan Generalife’a varılıyor.

Burada, ileride görülecek detayların küçük ipuçları gelmeye başlıyor. Ahşap işçiliği muhteşem.

Bu sarayın içi gezilmiyor, bahçesinden bakıp devam ediliyor. Elbette yine muhteşem bir bahçe var.

Buradan ayrılınca Alcazaba’ya devam ettik. Burası saray kompleksinin diğer köşesinde bulunan bir kule ve çevresi.

Kulenin manzarası neden bu köşeye kule yapılmış olduğunu çok güzel anlatıyor.

Sadece Granada’nın değil, çok uzakların da görülebildiği hakim bir noktaya yapılmış.

En güzel kısmı sona ayırmak iyidir. Ünlü Nasrid sarayına girmeden önce biletsiz gezilen Karl Sarayı’na da bir göz atalım.

Nasrid sarayının bir kısmını yıkarak yapmış olmasından dolayı, ne kadar güzel olsa da güzel sayılmayacak iri bir yapı.

Bir tek özelliği var, yuvarlak avlusunun en ortasındaki mazgalın üstünde durup çığlık attığınızda hissettiğiniz akustik etki çok hoş. Biz epey eğlendik, bizi gören Japon turistler şarkı söyleyip daha çok eğlendiler.

Gelelim Elhamra’yı Elhamra yapan Nasrid Sarayı’na. Tam saatinde gişede olup başarılı bir şekilde içeriye girdik. Girer girmez ahşap ile yaratılan eserler belirmeye başladı.

Saray ile ilgili rehberimizden bir çok bilgi aldık. En çok bahsedilen ise sarayda binlerce kez “Allah’tan başka galip yoktur” anlamına gelen bir arapça cümlenin yazdığı oldu.

Tam olarak nerede yazdığını anlamasak da, etraftaki arapça yazıları bu anlama yorduk. Desenler ise inanılmaz güzellikte.

İnsan bu detaylara saatlerce bakabilir ve bir hata bulamaz gibi geliyor.

Sarayın aşağıda gördüğünüz havuzu ve çevresi insana huzur veriyor.

Etrafındaki odalara girdikçe başka başka detaylarla karşılaşıyorsunuz.

İsfahan yazımızda anlattığımız Ali Kapı Sarayı ile benzer bazı noktalar yok değil. Binlerce kilometre uzaklıktaki iki İslam eserinin bu benzerliği dikkat çekici.

Ancak bu detayları doya doya izleyecek zamanı bulamadığınızı da belirtelim. Rehberler zaman yetsin diye biraz hızlı ilerletiyorlar.

Ünlü Aslanlı Bahçe’nin etrafındaki odalar muhteşem. Bahçede tadilat yapılmaktaydı ancak yine de güzelliği etkileyiciydi.

Elhamra kompleksinin bu en güzel kısmına girmesi ve çıkması biraz dertli ancak sadece burayı görmek için bu kadar zahmeti çekmeye değer.

Granada sadece Elhamra Sarayı’nı görmek için bile gitmeye değecek bir şehir. Şehirde de zaman geçirilebilir ancak bizim günlük turumuz oldukça verimliydi.

Endülüs’ün eksik kalan ayağı Sevilla’yı da bir gün görmek istiyoruz. Yine de Malaga, Cordoba ve Granada’yı içeren bir tura katılmak çok keyifliydi. Görülesi yerler.

Gürkan, Ekim 2016

Thassos (Taşoz) Adası

Samos, Sakız, Midilli derken Thassos’a gitmeden olmaz dedik ve bir cesaretle bayram tatilinde yola düştük. İpsala sınır kapısından çıkarak kendi aracımızla gittik. İyi ki de gitmişiz, çok beğendik. Adada 5 gece geçirdiğimiz bu gezide neler gördüğümüzü anlatalım.

Aradığı konuya daha hızlı gitmek isteyenler aşağıdaki listeden seçim yaparak ilgili konuya atlayabilirler.

Arabayla adaya gidiş

Yurtdışına arabayla çıkmayı daha önce Sakız ve Bulgaristan gezilerimizde detaylı şekilde anlattığımızdan, burada tekrar etmeyeceğiz. İstanbul’dan İpsala sınır kapısına gidiş 3 saat kadar sürüyor. Döneme ve saate göre değişen bir sürede sınırları geçtikten sonra Yunanistan’ın geniş ve boş otoyolunda 2 saat kadar yol almanız gerekiyor.

yunan-otoyol

Otoyolun uzunca bir kısmı ücretsiz ancak Thassos’a varmak için kullanacağınız kesiminde 2.40 € ödemeniz gereken bir gişeden geçiliyor, bu nedenle yanınızda bozuk olmasa da bir miktar euro bulundurmanızda fayda var.

Thassos’a hem Kavala’dan hem de Keramoti’den feribot seferleri var. Kavala hem daha uzakta hem de seferler daha seyrek, bu nedenle Keramoti’den geçmek daha mantıklı. Keramoti’ye varmak için otoyolda Xanthi (İskeçe) çıkışlarını geçtikten 20-30 km kadar sonra tabelalardaki yazıları takip etmeniz yeterli. Otoyoldan çıktıktan sonra da, feribota kadar tabelalarla rahatlıkla geliniyor.

Feribotlar oldukça sık ve kısa arabalar için 16 €, uzun arabalar için 20 €, kişi başı da 3.50 € olan biletler sadece limanda feribota binmeden önce alınabiliyor. Feribotlar oldukça büyük ve güverte altına da araç aldıklarından kapasiteleri oldukça yüksek.

keramoti-feribot

Biz gelir gelmez feribota binsek de, Keramoti limanında zaman geçirmek için birçok imkanın bulunduğunu hissettik.

keramoti-liman

Feribotun adaya varması 45 dakika kadar sürüyor. Gümrük geçişleri ve beklemeleri de dahil ettiğinizde adaya toplam gidiş süresinin toplamda 7-8 saati rahatlıkla bulacağını söylemek isterim. Ancak bu kadar yoldan sonra varacağınız yer emin olun buna değer.

thassos-liman

Thassos, çevresi yaklaşık 90 km olan ve tümünü arabayla rahatça 1.5-2 saatte dönebileceğiniz temiz yollara sahip bir ada. Keramoti’den gelen feribot, adanın kuzeyindeki adaya adını veren Thassos kentine yanaşıyor.

Thassos adasında konaklama

Adanın her tarafında konaklamak mümkün. Ancak görülmesi gereken koylar, yakında bol market olması, civarda birçok tavernanın bulunması gibi kriterler düşünüldüğünde seçenekler azalıyor. Kuzeyde Thassos civarında, doğuda Chrisi Ammoudia (Golden Beach) civarında, ya da güneyde Limenaria civarında kalmak seçenekler arasında. Denize girilecek yerleri de ileride anlatacağımızdan, size en uygun yeri seçmeniz kolay olacaktır. Biz Limenaria civarını tercih ettik ve ilk 3 geceyi geçireceğimiz Thassos’tan 40 km kadar uzakta bulunan Potos’taki otelimiz Studios Panagiota‘ya yaklaşık 50 dakikalık bir sürüşten sonra vardık.

potos-sahil

Potos, küçük ve kalabalık bir limanı olan, bolca kafe, taverna, fırın, market ve mağaza bulunan sevimli bir köy. Samimi ve güleryüzlü halkıyla, bol yiyecek seçeneği ve lezzetli tavernalarıyla bize adanın en güzel yerini seçmiş olduğumuz hissini verdi. Köşedeki mısırcıdan akşamları haşlanmış mısır almak ve hatta yıllar sonra çarpışan arabalarla karşılaşmak bizi evimizde hissettirdi.

potos-carpisan-araba

Son iki gecemizi ise, Limenaria’daki Konstantinos Beach 1 adlı tesiste geçirdik. Bu tesis denize sıfır olduğundan daha keyifliydi ama Limenaria’yı Potos kadar çok sevemedik. Sahile sıralanmış evler ve otellerden oluşan, daha yokuşlu, büyükçe bir kent.

limenaria

Burada da birçok market, taverna, fırın ve mağaza mevcut ama daha sıkışık ve yokuşlu bir kent.

Thassos adasının plajları

Gelelim adanın en sevdiğimiz yanına. Eylül ortasında gittiğimiz halde ılık bir denizle karşılaştığımızdan mı, neredeyse her köşe başında müthiş bir koy olduğundan mı bilmiyoruz ama bu ada deniz konusunda çok bol seçenek sunuyor. Tümüne gidememiş olsak da gittiğimiz sırayla plajları anlatalım.

Notos

Yanı başında adanın beş yıldızlı otellerinden birisi bulunan sakin bir koy. Yolun kenarına arabanızı parkedip denize doğru taşlık bir patikadan yokuş aşağı inmeniz gerekiyor.

notos-1

Bir miktar şezlong bulunuyor, kiralayan amca bir köşede oturuyor ve tesis yok. Pırıl pırıl bir deniz, sahil ve deniz ince kum, balıklar etrafınızda yüzüyor ve şnorkel kullanmasanız bile onları görebiliyorsunuz. Çok derin değil ve ılık. Sağ ve soldaki kayalık kesimlerde bolca balık görebilirsiniz.

notos-2

Hemen belirteyim, biz yine katlanır sandalyelerimiz ve şemsiyemizle gittik, o nedenle boş şezlong bulma derdimiz olmadı. Hazırlıksız iseniz erken gitmenizi tavsiye ederim.

Agia Anna

Notos’un bir kilometre kadar ilerisinde, yine yolun kenarına parkedip bir miktar yürünerek inilen ve çok etkileyici bir koy. Yoldan bakınca ağaçların arkasında bir güzellik olduğu hemen belli oluyor.

agia-anna-1

Bir özel mülkün çitlerinin kenarındaki patikadan aşağıya indiğinizde denizin müthiş rengiyle karşılaşıyorsunuz.

agia-anna-2

Yunanistan’da sahili kapatmak kimsenin hakkı olmadığından, koyu sarmalayan dev bahçenin kenarından yürüyerek koyun kumsalına ulaşabiliyorsunuz. Yine üç beş şezlong var, yine kiralayan bir amca var ve yine tesis yok. Ama muhteşem bir deniz var.

agia-anna-3

Etraftaki çam ağaçlarının altında gölge bulmanız kolay. Plaj ve deniz kum, derin değil, su pırıl pırıl ve kenarlardaki kayalıklar çok renkli. Yüzmesi ve zaman geçirmesi çok keyifli bir yer. Muhtemelen rüzgarlı havalarda bile sakinliğini koruyordur.

Psili Ammos

Her yunan adasında olduğu gibi, kumsalı büyük olan bir Psili Ammos da burada var. Ama iğne atsan yere düşmeyecek, popüler olduğundan arabayı park edeceğiniz yer bulmakta zorlanacağınız, tesisi olan, bol şezlonglu bir plaj.

psili-ammos

Durduk, baktık ve koşarak uzaklaştık. Sadece kum olduğunu ve kalabalık olduğunu hatırlıyoruz.

Astrida (Astris)

Psili Ammos’tan bir kilometre kadar ileride, uzunca bir sahil. Sakin insanların tercih ettiği, çok güzel bir tavernası olan, bol şezlong ve şemsiye olan ama kalabalık olmayan bir plaj.

astris

Sahili kum ama deniz iri taşlı. Deniz ayakkabısı tavsiye edilir. Su biraz serince ve çok keyifli değil ama yine de pırıl pırıl. Tesis olsun diyenlerdenseniz Psili Ammos’a gideceğinize buraya gidin deriz. Tavernadan içecek bir şeyler aldığınızda ya da yemek yediğinizde elbette şezlonga ücret ödemiyorsunuz.

Arsanas

Muhteşem bir koy. Astris’ten 4-5 kilometre kadar doğuda yolun dağın tepesinden geçtiği bir noktada aşağıda görünüyor ve sizi davet ediyor. Ormanın içinden küçük bir tabelayla sağa ayrılıyorsunuz ve önce uzaktan Livadi plajını görüyorsunuz.

livadi

Ama asıl amaç orası değil, biz gidip görmedik bile. Yol sola kıvrılarak hafif tepeye çıkıyor ve bitiyor. Arabanızı bir köşeye bırakarak taşlara çizilmiş okları takip etmeye başlıyorsunuz. Adadaki en yaman plaj inişi burada.

arsanas-1

Bu merdivenlerden indiğinizde, yukarıdan görmüş olduğunuzdan çok daha güzel bir koyla karşılaşıyorsunuz.

arsanas-2

İki şezlong ve bir şemsiyeyi 5 €’ya kiralayıp az yukarıdaki derme çatma tesisten frappenizi alabilirsiniz. Plaj kum, deniz ise taşlık. Ancak yukarıdaki resimde de görüldüğü gibi denizin girişine rahat yürünebilsin diye ince bir patika yapmışlar, dolayısıyla deniz ayakkabısı olmadan rahatlıkla girilebiliyor.

arsanas-3

Deniz hızla derinleşiyor ve birazcık serin. Ancak bir şnorkelci için cennet denebilecek kadar güzel bir yer. Deniz dibinde kocaman kayalar, bol balık, uzun bir görüş mesafesi ile özellikle sol taraftan açık denize kadar gidesiniz gelir. Sağ taraf da güzel ancak Livadi’ye doğru gittikçe biraz bulanıklaşıyor. Denizden çıkmak istemeyeceğiniz muhteşem bir plaj, kesinlikle gitmeye değer.

Marble Beach

Bir efsaneye göre yolu çok kötüymüş, gitmeye de değmezmiş. Sakın inanmayın, muhakkak gidin. Yolu sadece biraz tozlu, arabanıza zarar vermez. Aşağıda bozuk denen yolun neye benzediğini görebilirsiniz.

marble-beach-yol

Bu görüntü Thassos’tan Panagia’ya giderken sola ayrılan yoldan. Makriammos üzerinden de gelen bir yol varmış, onu bilmiyoruz. Siz bizim yoldan gidin, rahat edin. Ana yol üzerinde büyük mermer blokların üzerindeki Marble Beach yazılarını takip ederek gidebilirsiniz. Yolun sonunda varacağınız cennet şöyle bir şey.

marble-beach-1

Evet, kalabalık ve müzik var ama böyle bir güzellik her yerde bulunmaz. Sadece plaj değil, denizin içi de bembeyaz mermer tanelerinden oluşuyor. Çok değişik bir yer. Deniz ılık ve çabuk derinleşiyor, şnorkel için çok uygun değil ama denemek lazım, çok enteresan. Mermer tanelerine basmak ve denizi bembeyaz görmek gerçekten çok garip.

marble-beach-2

Şunu da söylemeden geçmeyelim, burada yiyecek satan bir tesis yok ancak içecek ve şezlong bulabilirsiniz. Gidin, üşenmeyin.

Porto Vathy

Aslında Marble Beach’in yan koyu. Hatta yukarıda bahsettiğimiz yol önce buraya geliyor, sonra Marble Beach’e geçiliyor. Biz bu koyda denize girmedik ama Marble’da bir kez denize girip, gelip burada uzun süreli kalınabilir.

marble-beach-porto-vathy

Burada hem tesis var, hem de daha geniş bir yer. Az çok da denizi mermer taşlı. Diğer yandan, Marble’dan çıkarken de bu koydan geçip dümdüz devam edilen yolu kullanabilirsiniz. Bu yol da yine biraz tozlu ama çok güzel manzaralara sahip.

marble-beach-cikis

Golden Beach

Uzun bir plaj. Biz denize girmedik, sadece Marble Beach çıkışında içinden geçtik. Sahile inip bakındık. Kaldığımız bölgeye çok ters olduğundan zaman geçiremedikse de en azından bir fotoğrafını koyalım dedik.

golden-beach

Sığ görünüyordu. Aslında bu bölge, bizim kaldığımız güney bölgenin alternatifi. Biraz daha ilerideki Paradise Beach ile beraber bu bölge uzun kum plajları ile ünlü. Çok sayıda konaklama tesisi de bulunmakta. Bu tarafla ilgili çok bilgi veremedik çünkü diğer yazılarımızı okuyanlar bilirler, uzun kumsallardansa küçük koyları daha çok severiz.

Plajları burada bitirirken, bir gün de kuzeyde, Thassos’un batısında, ünlü La Scala plajının bir kaç koy yanında denize girdiğimizi belirtelim. Güzeldi, biraz serindi, ama güney kadar şahane değildi. Ne tarafta kalacağınızı planlarken işinize yarayabilir. La Scala’ya gitmedik, sosyal imkanları belli ki çok güzel ancak yorum yapamıyoruz.

Thassos adasının köyleri

Thassos gittiğimiz diğer Yunan adaları gibi değil. Çok fazla dolaşacak köy yok. Potos ve Limenaria’yı konaklama bölümünde biraz anlatmıştım, burada bir de Limenaria’da gün batımını göstereyim, biraz daha hissedersiniz.

limenaria-sunset

Bir de her gelenin gitmesi gerektiği söylenen bir köy var. Aşağıda anlatalım.

Panagia

Zamanınız varsa gidin. Başka Yunan adasının, hatta Gökçeada’nın rum köylerini görmediyseniz gidin. Tipik bir rum köyü neye benzere en yakın köyü görmek için gidin.

panagia-2

Biraz sokaklarında dolaşın, arabanızı park etmenin zor olduğu belki de tek köyü görmüş olun. Ara sokaklardan aşağıdaki Golden Beach manzarasını görmeden dönmeyin.

panagia-1

Ama sakın ünlü denilen ve her giden yemeli denen oğlak çevirme ve kokoreçi yemek için gitmeyin. Kuyrukta masa beklemek ve sonra da arılardan kaçınarak çok da müthiş olmayan bir yemeği yemek zorunda kalırsınız. O kadar ki, garson masanıza tabakları atarcasına bırakır, içkinizi getirmeyi unutur, hatırlattığınızda bahçeden içeriye bağırarak söyler. Açık söylüyorum, şu aşağıdaki görüntü hiç de umulan lezzeti barındırmıyordu.

panagia-3

Thassos adasında ne yenir?

Diğer ada yazılarımızda çok uzun anlatmıştık ancak bu sefer çok kısa geçeceğiz. Çok net. Aşağıda gördüğünüz yenir.

limenaria-ahtapot

Özetle, Thassos merkezinde Mouses çok iyi, Potos’ta Taverna Irene çok iyi, yukarıda dediğim gibi Panagia’da Elena kötü, Limenaria’da Ağkistri muhteşem. Yukarıdaki resim oradan. Limenaria merkezden 400 metre kadar batıda, sahilden yürüyün bulursunuz. Buralara gidebilirsiniz, gördüğünüz bir yerde de yiyebilirsiniz. Biz oğlak haricinde kötü bir şey yemedik.

Son Söz

Öncelikle bu kadar çok yerden bahsetmişken adanın bir haritası üzerinde nerelerden bahsettiğimizi gösterelim.

[geo_mashup_map]
Thassos adası gezdiğimiz diğer Yunan adalarından çok farklı. Öncelikle çok yeşil. Sahil yolunun orman içinden geçmesi büyük bir fark. Neredeyse her adım başında bir başka güzel koyla karşılaşabilirsiniz. Merkezleri bizim tatil merkezlerimize çok benziyor. Türk turist kadar Bulgar, Romen ve Slovak turist var, dolayısıyla pahalı değil. Yeme içme konusunda basit alternatifler de mevcut ve birçok pastane bulunuyor. Biz çok rahat ettik.

Ufak bir eksik ise adada birçok market olsa da büyük market yok. Ancak neredeyse her ihtiyacınızı bu marketlerden karşılayabilirsiniz. Bir de pek ATM cihazı görmedik, yanınızda nakit bulundursanız iyi olur. Kredi kartı ise neredeyse her yerde geçiyor.

Biz bu adayı gerçekten çok sevdik. Eylül ayında bile deniz ılıktı ve çok yeşildi. Gidilecek birçok yeri, mesela Giola’yı ve Archangel manastırını göremedik ama elbet tekrar geliriz.

Adadan dönüşte yine limana gidip ilk feribota bindik. Bayram dönüşü olsa da çok beklemek zorunda kalmadan rahatça karşıya geçtik.

thassos-feribot

Sonrası geldiğimiz gibi otoyoldan dönüş ve İpsala. Ancak burada anlatmasak da, dönüşte yol üzerinde olan Dedeağaç’a uğrayıp son bir ahtapot yemeyi de ihmal etmedik. Siz de deneyebilirsiniz.

Gürkan, Eylül 2016

 

Yunanistan ile ilgili diğer yazılarımıza da göz atmak isterseniz buyrunuz ⇒ Yunanistan Yazıları

 

Midilli Adası

Samos ve Sakız adalarına gittikten sonra bir bayram tatilimizde de Midilli adasına gidelim dedik. Ayvalık’ın hemen karşısında bulunan ve Yunanistan’ın en büyük üçüncü adası olan, Yunancada Lesvos adına sahip bu adayı da görelim ve ne gördüysek anlatalım dedik. 4 günlük bir gezide oldukça büyük olan bu adanın tümünü gezmek elbette mümkün olmadı ancak gördüğümüz kadarını anlatalım.

Aradığı konuya daha hızlı gitmek isteyenler aşağıdaki listeden seçim yaparak ilgili konuya atlayabilirler.

Arabayla Adaya Gidiş

Ayvalık’tan Midilli’ye giden feribotlar araç da taşıyabildiğinden, araba kiralamayla uğraşmamak için yine kendi aracımızla gitmeye karar verdik. Arabaya yurtdışına çıkış işlemlerini Sakız Adası yazımızda uzun uzun anlattığımız için burada tekrarlamayacağız. İstanbul’dan sabah 8 gibi çıktık ve oyalana oyalana saat 15 gibi Ayvalık’a vardık. Saat 18:00’de kalkan Turyol gemisi ile gidecektik ve limanın karşısındaki Turyol ofisinden biniş kartlarımızı aldıktan sonra Ayvalık’ta biraz dolaşıp saat 16:30 gibi limana geldik. Not edelim, gidiş-dönüş araba için 70 €, kişi başı da 25 € ödedik. Yine not edelim, Ayvalık limanında ve Midilli limanında duty free mevcut.

Ayvalik-Liman

Ayvalık limanı oldukça küçük ve aracınızı liman sahasına park ettikten sonra valizleri indirip yayalarla beraber x-ray cihazından geçirmeniz gerekiyor. Pasaport çıkışı sonrası arabamızın işlemleri de hızlıca tamamlanıyor ve arabaları gemiye almaya başlıyorlar.

Midilli-Feribot

Gemi iki katlı ve oldukça rahat. Arka kısmına 12 araç yüklenebiliyor. Tüm arabalar yüklendikten sonra bir buçuk saat sürecek olan seyahatimiz başlıyor.

Midilli-Feribot-2

Midilli’ye indiğinizde arabaları gümrük binasının önüne çekip pasaporttan geçiyorsunuz, sonra arabanızı kayıt edip dışarıya çıkarıyorsunuz. Sıkı bir kontrol olduğunu söyleyemem ama büyük bir ada olduğundan gümrük binası Samos ve Sakız’a göre oldukça büyük ve daha çok personel bulunuyor.

Midilli adasında konaklama

Ada çok büyük olduğundan, hangi tarafında konaklama yapmamız gerektiğini pek bilememiştik. Gidilmesi gereken yerlerin dağılımına bakınca merkeze yakın olmanın doğru olacağını düşünerek Pirgi Thermis’te kalmaya karar verdik. Merkezin 10 km kuzeyinde bulunan bu bölgeden adanın en batısı hariç her yere bir saatten az sürede ulaşabilir durumda olduk, zaten en batıya da gidemedik. Kaldığımız otelden çok memnun kalmadığımız için burada adını vermiyoruz ancak bu bölge kalmak için oldukça avantajlı. Hem merkeze ve büyük marketlere yakın hem de oldukça sakin. Thermis ismi ise köydeki kaplıcalardan geliyor.

Pirgi-Thermis-Sokak

İleride köylerde anlatacağımız gibi, Plomari bölgesi de iyi bir alternatifmiş, o tarafta kalınabilirmiş.

Midilli adasının plajları

Kısıtlı zamanımız olduğundan adanın her tarafını gezemedik. Yine de epey dolaştık ve gördüğümüz plajları sırasıyla anlatalım.

Pirgi Thermis

Kaldığımız köyün plajından bahsetmesek olmaz. Çok başarılı bir yer olmasa da yerli halkın oldukça tercih ettiği bir plaj. Güzel bir tesis var ve ulaşımı çok rahat.

Pirgi-Thermis-Plaj

Kıyı ve deniz kum olduğundan çocuklar için çok uygun.

Xampelia

Doğu yakasının ünlü plajlarından. Oldukça yukarıda kalıyor ve eğer bu tarafta kaldıysanız uğrayabilirsiniz. Biz görmeye gittik, uzaktan bakıp daha çok beğendiğimiz bir yere döndük. Bize nedense pek sıcak gelmedi.

Xampelia

Petalidi

Aslında bir otelin plajı. Ama Yunanistan’da plajlar herkesin olduğundan geleni gideni çok. Yine doğu yakasının ünlü plajlarından. Bir bakıp müzik sesi ve kalabalıktan dolayı kalmadan çıktık ama bir akşam üzeri tekrar uğrayıp denize girdik. Sahil ve deniz kum, tesis güzel, bu otelde bile kalınabilir.

Petalidi

Skala Neon Kidonion

Tamamen tesadüfen bulduğumuz ve muhteşem denizi olan plaj. Arkadaşlarımızın kaldığı otelin önündeki ağaçların altı. Tesis yok, ağaç var.

Skala-Neon-Kidonion-3

Deniz muhteşem. Kıyı ve deniz çakıl. Su çok temiz, pırıl pırıl. Bu kadar temiz bir denizi adanın başka yerinde görmedik.

Skala-Neon-Kidonion-1

Sırasıyla Pirgi Thermis, Xampelia ve Petalidi plajlarına bakıp da oldukça ısınmış olmamızdan mı yoksa gerçekten muhteşem olmasından mı bilemiyoruz ama buradaki deniz gerçekten aklımızda kalan bir yer oldu.

Skala-Neon-Kidonion-4

Bir kez daha tekrar edelim, burada hiç bir tesis yok. Kendi ekipmanınızı getirmeniz lazım. Ağaç altı oldukça geniş, şemsiyeniz olmasa da olur.

Melinta

Güneyde Plomari’nin batısında kalan çok güzel bir plaj. Plomari’ye varmadan önce Agios Isidoros’ta da durduk, orası da çok güzeldi ama her zamanki gibi merakımızı yenemediğimizden devam ettik. Plomari’yi de geçince bari Melinta’ya da bakalım dedik. Dağın yamacından geçen yoldaki ilginç betonarme tünelden de bahsetmeden geçmeyelim.

Plomari-Dag-Yolu

Bu tüneli de geçtikten sonra Melinta’ya geldik ve Taverna Maria’nın otoparkına arabayı bırakıp sahile inince hiç bir yere gidesimiz kalmadı.

Melinta

Tüm günü burada geçirdik. Kıyı çakıl, deniz iri taşlı. Deniz ayakkabısı şart. İskeleden atlayabilirsiniz ama çıkışı biraz zor. Aklınızda bulunsun, iskele üzerinde terlik bırakmayın, rüzgar denize düşürüyor ve akıntı ile terlik kayboluyor. Maria’da yemeğimizi de yedikten sonra döndük, tavsiye edilir, yemekleri oldukça güzeldi.

Agios Ermogenis

Midilli merkezden güneye inince Charamida’nın yanında. Burayı çok beğendiysek de, biraz geç geldiğimizden gölgede yer kalmamıştı ve denize giremedik. Güzel bir tavernası var, denizi kum. Aklımızda kalan yerlerden birisi.

Agios-Ermogenis

Charamida

Ag.Ermogenis’te kalamayınca biraz doğuya devam edip Charamida’ya geldik. Çok geniş bir koy. Açık kısmında tesis yok ama içeriye geldikçe bir kaç tesis bulunuyor. Biz karşıda görünen tepenin sağında, yani koyun dibindeki tesiste denize girdik.

Charamida-1

İmkanları güzeldi ancak bir ara müzik yayını başladı. Kalkıp gitmeye üşendiğimizden zevk almaya çalıştık. Kıyı ince çakıl, deniz küçük taşlık. Deniz ayakkabısı olmadan da girilebilir. Ancak deniz çok yavaş derinleşiyor ve taşlarda yürümek zor olduğu kadar sığda yüzmek de zor.

Charamida-2

Sığ olmasına rağmen keyifli bir deniz ve oldukça da ılık. Çocukların ayakkabıları varsa eğlenceli olur. Denizin ortasındaki yüzen trambolin de cabası.

Efthalou

Adanın en kuzey ucunda. Molyvos’a gittiğimiz gün batıdan çok sert rüzgar esiyordu ve deniz çok dalgalıydı. Molyvos küçük bir burun olduğuna göre arka taraf sakindir diye düşünüp biraz araştırınca yine yerli halkın bildiği güzel bir plaj buluverdik. Ağaç gölgesi de varsa gireriz dedik ve bu güzel denizde zaman geçirdik.

Efthalou-Plaj

Zamanla rüzgar kuzeye döndüyse de deniz çok keyifliydi. Sahil çakıl, deniz orta ve iri taşlı. Deniz ayakkabısı gerekli. Burası tam olarak Sokakağzı‘nın karşısına denk geliyor. Güzel ve sakin bir plaj, Molyvos’un kalabalığından kaçmak için iyi bir alternatif olabilir. Ayrıca plajdaki tavernaya da uğramanızı şiddetle tavsiye ederiz, burada hem uygun fiyatlı hem de çok lezzetli bir yemek yedik.

Efthalou-Taverna

Evet, gitmek istediğimiz her yere gidemesek de, gördüğümüz plajlar bu kadar. Dediğimiz gibi, Midilli çok büyük bir ada ve keşfedecek çok yer var. Gelelim gidebildiğimiz köylere.

Midilli adasının köyleri

Kuzey, güney, doğu derken batıya hiç gidememiş olduk. Vatera, Eresos ve Sigri gibi çok güzel olduğunu duyduğumuz köylere ve plajlara gidemediysek de, gittiğimiz köyleri anlatalım.

Midilli

Aslında adanın adı Lesvos, başkentin adı Midilli. Ama biz adaya da Midilli demişiz, o nedenle biraz kafa karıştırıcı oluyor. Buraya merkez de diyebiliriz. Aslında köy demek doğru değil çünkü burası kocaman bir şehir. Büyük bir limanı olan Midilli oldukça kalabalık bir kent.

Midilli-Genel

Şehrin önü tamamen dalgakıranlarla kapatılmış bir liman. Kuzey tarafı bizim feribotun ve büyük adalar arası gemilerin yanaştığı bölge. Bu tarafın sahilinde bir takım restoranlar var ama kalabalık değil. Orta kısım oldukça uzun ve şehrin yolları buraya bağlanıyor. Güney taraf ise oldukça kalabalık.

Midilli-Taverna-2

Bu tarafta arabanızı park edecek yer bulmakta zorlanabilirsiniz ancak limandan güneye doğru bir miktar daha ilerlediğinizde sahilde dev gibi bir ücretsiz otoparkın olduğunu göreceksiniz. Bu bölgede hem büyük marketler hem de mağazalar bulunuyor ve oldukça kalabalık. Ara sokaklardan limana çıktığınızda ise sıra sıra kafe ve tavernalarla karşılaşıyorsunuz.

Midilli-Taverna-1

Biz gündüz gittik ama akşamları çok kalabalık olduğundan eminiz. Liman ve şehir manzarasına sahip bu tavernalarda hazırlanan ahtapotlar, bu tarafların adeti olduğu üzere güneşte kurutulmaya bırakılmıştı.

Midilli-Ahtapot

Kafa dinlemeyi ve sakin denizlere girmeyi sevdiğimizden, şehirde daha fazla zaman geçirmedik. Ancak günübirlik gelecek olanların bu bölgeden memnun kalacaklarından eminiz.

Pirgi Thermis

Kaldığımız köy olduğundan yine torpil geçiyoruz. Deniz kenarı olduğu halde sosyal hayatını içinden geçen yolun kenarına kurmuş olan bir köy. Pastanesi, kahveleri ve tavernaları ile içinden geçerken bile güzelliğini gösteriyor. Ara sokaklarında yürümek keyifli ama büyük bir güzellik beklemeyin. Bu köyle ilgili bir enteresan not da sahilde bulunan arkeolojik alan. Antik eserlere ilgi duyanlar kişi başı 3 € ödeyerek gezebilirler.

Pirgi-Thermis-Antik

Molyvos

Adanın en şişirilmiş ve en çok Türk turist gördüğümüz bölgesi. En kuzeyde, tepedeki bir kalenin eteklerine kurulmuş bir köy.

Molyvos-Uzaktan

Midilli merkezden bir saat mesafede. Molyvos’a giden yol üzerinde bir de plajlarıyla ünlü Petra’dan geçiyorsunuz. Bizim gittiğimiz gün batıdan çok sert rüzgar estiğinden deniz çok dalgalıydı, bu nedenle Petra’ya uğramadan Molyvos’a geçtik ama uzaktan bir görünümünü paylaşalım.

Petra

Molyvos’a girdiğinizde bir kalabalık ve sıkışıklık sizi karşılıyor. Karşılıklı mağazaların olduğu daracık bir sokaktan ilerleyerek yolun sonundaki otoparka varıp yer bulamıyorsunuz. Geri gelmek de dert ama asıl mesele arabayı bıraksanız bile köy tepede olduğundan sahile inmek için biraz yokuş inmeniz ve sonra da çıkmanız gerekmesi. Sanki bu sakin adada kalabalık sevenler için yaratılmış bir bölge. Belki de yeterli zamanı ayırmadığımızdan sevemedik, hakkını yemeyelim.

Molyvos-Kale

Molyvos’a gelirken adanın ortasından giden doğu-batı yolunu tercih etmiştik. Oldukça geniş ve yeşillik bir yoldu.

Molyvos-Yol

Dönerken ise, adanın kuzeyinde tepelerin üzerinden giden yoldan döndük. Bu tarafta bol viraj, orman, yemyeşil köyler ve karşıda Assos sahillerini gördüğünüz şahane manzaralar var. Kaldığımız yere gidişte zaman olarak da çok fark etmediğinden bu yolu biz çok sevdik.

Midilli-Kuzey-Yol

Plomari

Adanın güney sahilinin başlangıcı ve adanın en büyük ikinci kenti. Uzo endüstrisinin sembolik kentlerinden. Adanın merkezinden güneye inen yol oldukça keyifli. Adanın bu tarafı tarım konusunda oldukça gelişmiş durumda ve köylerin zenginliği kendini hemen belli ediyor.

Plomari-Yol

Sahile indiğinizde yol boyunca şahane plajlar ve masmavi bir denizle karşılaşıyorsunuz. Sevimli sokaklardan geçip kentin merkezine geldiğinizde yaşayan bir şehirle karşılaşıyorsunuz.

Plomari-Merkez

Kentin önünde büyük bir liman var. Bir çok kafe ve taverna var, oldukça da kalabalık. Bu bölgede de kalınabilirmiş diye düşündük. Plomari’den batıya doğru Melinta’ya doğru ilerlerken, limanın bittiği bölgede gördüğümüz şu küçük plaj da çok hoşumuza gitti.

Plomari-Plaj

Açıkcası, güney sahilleri hem daha çok fırsat sunuyor hem de daha sakin bir çevreye sahip. Bir dahaki gelişimizde bu tarafta kalmayı düşünebiliriz.

Son olarak, akşam üzeri dönerken bize güzel bir manzara sunan adanın haritasında göreceğiniz iki körfezin küçüğü olan Geras Körfezi’nin çıkış tarafını gösterelim.

Geras-Korfezi

Panagiouda

Merkez’in 5 km kadar kuzeyinde, bir çok tavernanın olduğu bir balıkçı köyü. Sakin, rahat, ekonomik ve lezzetli yemek yemek isteyenlerin tercihi olabilecek bu küçük köyden de bahsederek köyleri anlatmayı bitirelim.

Panagiouda

Son Söz

Midilli adası çok büyük ve yeşil bir ada. Çok turistik değil ve her köşesi plajlarla dolu değil. Belli başlı merkezleri var, bu merkezlerin arası da ortalama arabayla birer saat. Dolayısıyla bizim gibi 4 günlük bir gezide adanın tümünü anlamak mümkün değil. Yine de sessizliği, huzuru, lezzetli yemekleri ile tipik bir Yunan adası. Bu kadar yerden bahsetmişken, bu yerleri bir harita üzerinde de gösterelim, kolaylık olsun.


[geo_mashup_map]

Midilli’den bahsetmişken, adada iki tane mülteci kampı olduğunu, mültecilerin sokaklarda fazla görülmediğini ama bu kamplara yakın yerlerde dolaştıklarını da söylemeden geçmeyelim. Merak edenler olacaktır, sorulmadan söyleyelim biz hiç rahatsız olmadık. Dönüşte limanda gördüğümüz şu bot ve can yelekleri mülteci sorununun halen devam etmekte olduğunu bizlere tekrar hatırlattı.

Midilli-Multeci

Diğer yazılarımızı okumadan gelenlere son bir hatırlatma yapalım, Yunan adalarında marketler pazar günleri kapalı. Hatta fırınlar bile kapalı, mini marketler açık, onlarda bir gün öncenin ekmeğini bulabilirsiniz.

Dönüşte her ne kadar diğer adalardan tecrübeli olsak da, yine gemi kalkış saatinden bir buçuk saat önce limana geldik ve yine bekledik. Kapılar kalkıştan bir saat önce açılıyor. Arabanızı arka kapıdan içeri alıp binanın içinden geriye geçiyorsunuz, pasaport ve araç çıkış işlemleri yapıldıktan sonra gemiye biniyorsunuz. Tekrar söyleyelim, Midilli limanında duty free bulunuyor ama mesela uzo marketle aynı fiyat, zeytinyağı marketten de pahalı.

Biz Midilli’ye yine gideriz. Gittikçe de bu yazıyı güncelleriz. Uzun gidemeseniz de 3-4 günlüğüne gidilesi bir ada Midilli.

Gürkan, Temmuz 2016

 

Yunanistan ile ilgili diğer yazılarımıza da göz atmak isterseniz buyrunuz ⇒ Yunanistan Yazıları