Etiket arşivi: ne gördüm

Belgrad

Sava ve Tuna nehirlerinin suladığı bereketli toprakları ile Avrupa’nın orta yeri sayılabilecek, tarihsel olarak da bizi etkileyen bir yer; Belgrad.

Yazımızı uzun bulanlar için hemen buraya başlıklar için link koyalacağım. Tek tıkla merak ettiğiniz bölüme gidebilirsiniz.

 

64 adet parkı ile tamamen yemyeşil bir şehir olmasına rağmen isminin tarihsel kökeni beyaz şehir olması sizi şaşırtsa da bu fazlaca takılacağınız bir durum değil :)Hikayesi şöyle; M.Ö 4 yüzyılda Keltler bu bölgeye yerleşmek için nehir yolunu kullanıyorlar. Bu yolu kullanırken tepede bembeyaz parlayan bir şey görüyorlar, ne olduğunu anlayamadıkları için beyaz bir şehir herhalde demeye başlamışlar. Kelt dilinde Silgidun olarak geçse de 5.yy Slavlarla birlikte Beograd olarak değişiyor.Şu an 2 milyon kişinin yaşadığı Belgrad’da, Türkçe ile ortak kökenli çok fazla kelime mevcut. Özellikle yeme içme alanında. Börek, yoğurt, çorba, köfte, Türk kahvesi…Yatacak yer için de çarşaf, yorgan, yastık…Para birimi olarak Dinar kullanıyorlar ve bizim paramız daha değerli. Yuppi :)Saat olarak bizden 1 saat geride, her ne kadar artık işler otomatik olduysa da siz yine de aklınızda tutun.

Viladimir Pistalo isimli yazarın Tesla kitabını büyük bir merakla okumuştum. Tesla’yı hem merak eden, hem de büyük hayranlık duyan biri olarak, indiğimiz ve Belgrad’a ilk ayak bastığımız yerin isminin Nikola Tesla Havalimanı olması ne yalan söyleyeyim beni çok mutlu etti. (Yazın oradan Belgrad’a bi +1)

Havalimanından otobüsümüz ile yola çıktığımızda akşam saat 6 ya geliyordu ve İstanbul’u aratmayan bir trafik ile karşılaştık. Biz şehre, batı kapısı olarak bilinen Genex Kulesi’nin bulunduğu yerden girdik. Bu bölgede eski sosyalist dönemden kalma binalar da mevcut.

Doğu kapısını merak ettik, orada da Rudo Binaları varmış.

Belgrad Ulaşım

Belgrad’da toplu taşıma halk otobüsleri, tramvay ve troleybüs vasıtası ile sağlanırken, metro ulaşımı bulunmuyor. Ayrıca taksi de fiyatları uygun olduğundan yoğun olarak kullanılıyor ama bir uyarı ile zira bir rehber vasıtası ile yaptığımız gezi esnasında rehberimizin ilk yaptığı uyarı taksiler konusunda oldu.

Belgrad’da yaklaşık 10 ayrı şirkete ait taksi mevcut ve bunları birbirinden üstlerinde bulunan taxi yazısının renginden ayırt edebiliyorsunuz. Pembe, yeşil, sarı ve farklı renklerde taksiler olabiliyor. Bize önerilen pink taxi pembe kafalıydı. Bir de net bir uyarı yapıldı, otelden, bardan veya herhangi bir yerden ayrılırken taksiyi mekandan istetin diye. Bu şekilde gelen tüm taksiler dürüsttür dendi.

Beogradski, Pink taksi, Alfa taksi, Žuti taksi, Zeleni taksi, Joker taxi, Lux taxi, Maksis taksi, Taksi Bell, Naksi taksi en bildik firmalar. Bunların dışında da kaçak taksiler varmış.

Normal toplu taşımayı kullanmayı düşünürseniz Busplus kart sahibi olmanız gerekiyor. İstanbul’daki İstanbul Kart gibi bir şey. Bu bilet kişi başı olarak alınabiliyor, 3 gün istediğiniz kadar inip binme hakkı veriyor. Ha Türk olarak şöyle uyanıklık yapalım bir adet alıp, 10 kişi kullanalım derseniz, kötü haber, olmuyor. 6-7 € gibi paracığınıza kişisel olarak kıymanız gerekiyor.

Güzel bir güzergah istersek 2 numaralı tramvayı kullanmamızı önerdiler. Tramvay, Eski Belgrad (Stari Grad) olarak bilinen ve bir çok tarihi binayı barındıran şehir merkezinden geçen bir yol kullanıyormuş.

Belgrad Konaklama

Biz Holiday İnn Otel’de kaldık. Fiyatlar gideceğiniz zamana ve doluluk oranına göre değişkenlik gösterdiğinden güncel olarak bakarsınız. Sitemiz üzerinden Booking yaparak giderseniz ne mutlu bize :) Linki kolaylık olsun diye buraya bırakıyorum :) Booking

Oda manzaram yukardaki gibiydi, çok memnun kaldığımı belirtmek isterim. Tam önünden geçen bir troleybüs var.

Hemen yürüme mesafesinden büyük parklar ve büyük bir market vardı.

Bu markette özellikle çikolata ve içki fiyatları çok uygun. Kredi kartı geçiyor.

Otele çok yakın olarak, yuarıda fotoğrafını gördüğünüz Clup Tramvaj’da buraların meşhurlarındanmış. Benim fırsatım olmadı gidip görmeye ama gece gezmeyi sevenler için otele çok yakın.

Bizim otelimiz dışında, Belgrad’ta kalacak yer ile ilgili bir sorun yaşayacağınızı zannetmiyorum. Zira çok lüks otellerin yanında orta halli oteller, apart ve kiralık daire seçenekleri de fazlası ile mevcut. Bunlarla ilgili kısacık bir internet araştırması veya Booking‘den bakmanız yeterli, yazıyı bunlarla boğmaya gerek yok.

Şimdi, Belgrad ile ilgili aslında en önemli bilgi, şehrin 2 bölgeye ayrılmış olması, bu bizim Havana / Küba’da da gördüğümüz bir şeydi.

Stari Grad, yani şehrin tarihi bölgesi, eski Belgrad. Novi Beograd, yeni yerleşim yeri. Bu iki bölgeyi birbirinden Sava Nehri ayırıyor.

Siz konaklama için tercihen, Stari Grad tarafından veya yakınından bir yer tutarsanız, bizden daha az yürümüş olursunuz. Holiday İnn, her ne kadar merkez diye geçse de, merkezin merkezi olan bölge Knez Mihailova Caddesi. Bizdeki İstiklal Caddesi denebilir. Bu caddenin sonunda da geldiğinizde mutlaka uğramanız gereken, Tuna ve Sava’nın da tam önünde birleştiği Kalemegdan var. Bizim otelden buraya yürüme 30 dakika ile 45 dakika arasında bir zaman tutuyordu.

Burada bir tercih devreye giriyor ki o da size kalmış. Merkezde bir yer pahallı olabilir. Hemen merkezde kaldığınızda şehrin yaşam alanlarını, gerçek insanlarını göremez, sokaklarını, günlük yaşamını anlayamazsınız. Çok kısa süre de kalacak olsanız, bu 30-45 dakikalık yürüyüşler size şehri daha iyi tanıma şansı verip, daha yerel şeyleri görme ve tatma fırsatı da sunuyor.

Otel ve ulaşım işini hallettiğimize göre artık, şehirde nereleri gezeceğiz, akşam dışarı çıkmaya değer bir gece hayatı var mı? bunlara kısaca bakalım. Bizi instagramdan takip edenler görmüşlerdir, öne çıkan hikayeler bölümünde de Belgrad’a gelirseniz burada lokasyon ile birlikte gittiğimiz ve yemek yediğimiz yerleri de nokta atışı görebilirsiniz. Takip etmeyenler için de “daha ne bekliyorsunuz takip etsenize” diye bağır bağır bağırıyoruz, koşun sizi takip etmeye çağırıyoruz.

Peki, yukarıda da bahsetiğimiz gibi biz şehre batı tarafından giriş yaptık. Bu bölgede aslında çok fazla gezilecek bir yer yok. Tuna kenarı restoranları var, Yugaslavya Otel binası var, kumarhane var, yeşil alan var ve en büyük alışveriş merkezi olarak “usce” var.

Şehre giriş yaptığımız yerde, 2. dünya savaşı sırasında Almanlar tarafından vurulan ve şimdi metal olarak tekrar yapılmış olan mavi – beyaz bir köprüyü kullanıyoruz. Eski taş köprü halinin çok güzel olduğunu söylüyorlar.

Şehre geldikten sonra, bizdeki köylü pazarı gibi bir yere gidip, sebze meyve veya yöresel bir şeyler alayım derseniz Knez Mihailova Caddesinin girişine çok yakın Yeşil Pazar diye bir yer var, meraklısına yazayım, ben gitmedim.

Belgrad’ı İstanbul’a üç tarafı su ile çevrili olması bakımından benzetebiliriz. Tabi buradaki deniz değil, Tuna ve Tuna’ya dökülen Sava nehri. Tüm şehir bu hayat kaynaklarının üzerine inşa edilmiş.

Belgrad Gezilecek Yerler

Avrupa’nın tarihi şehirlerinin bir veya ikisini gezmiş olanlar bilir, tarihi binaları, sokakları, dükkan ve eşyaları çok iyi restorasyonlarla parlatır ve sizi hayran bıraktırırlar. Şehir merkezleri, yani turistlik yerler pırıl pırıldır. Burası da aynı öyle.

Gezilecek yerler denildiğinde aslında Stari Grad tarafını komple kastediyorlar. Bu bölge içinde de meydanlar, kalemeydan, ana caddeler, heykeller, restore edilmiş binalar, katedraller vb. var. Şahsi fikrim olarak 2 tam günlük yürüme temposu ile Belgrad çok rahatlıkla görülebilir. Fakat, kafelerde oturalım, geldiğimiz şehrin sokaklarını rahat rahat turlayıp, halk gibi parklarda spor yapalım falan derseniz, allah ne verdiyse güne gider o iş. Örnek olması için Prag yazımızı da okuyun, kaç gün oraya ayırırsanız buraya da yeter.

Belgrad Kalesi – Kalemegdan

Knez Mihailova Caddesinin başlangıcında Terazije Meydanı, bitişinde de Kalemegdan yeralıyor. Bir de bu caddenin ortasında Kral Mihailo’nun heykelinin bulunduğu Cumhuriyet Meydanı var, al sana şeytan üçgeni. Belgrad’ı gezdin bitti. Bu kadar, hadi dağılalım. :)

Belgrad Kalesi haftanın her günü, 24 saat ziyarete açık ve giriş ücretsiz, diye yazıyorum, ama rehberimiz seneye ücret alınacağını söyledi. Kalemegdan ismi ise Osmanlı döneminden geliyor, tahmin edebileceğiniz üzere kale ve meydan kelimeleri birleşimi, Sırpça’da da çokca Türkçe kelime olduğunu zaten belirtmiştim, bunu da değiştirme gereği duymamışlar.

Kaleye İstanbul Kapısından (Stambol Kapija) giriş yapıyorsunuz. 1700’lü yıllarda yapılmış ve hala orjinal hali korunuyor. Yukarıda gördüğünüz kırmızı tuğlalar Avusturya – Macaristan İmparatorluğu döneminden, beyaz tuğlalar ise Osmanlı.

Kapının üstündeki saat kulesi ise yapıldığı günden beri orjinalliğini korumayı başarmış. Avusturya döneminde yapımına başlansa da bitişi Osmanlı zamanında olmuş.

Kalede, Damat Ali Paşa’nın türbesi ve Sokullu Mehmet Paşa (Bayo Sokoloviç) çeşmesi de var.  Bu çeşme Sarı Selim’in padişah olacağını öğrenmesinin anısına yapılmış. Artık akmıyor ama korunmuş durumda.

Sokullu Mehmet Paşa, burası için çok önemli bir tarihi şahsiyet. Zira kendisi bir devşirme, Belgrad doğumlu ve onun zamanında bu bölgeye çok fazla yatırım yapıldığı söyleniyor. Onun zamanında bu bölgede savaş olmuyor. İlk patrikhaneyi de Belgrad’a o yaptırtıyor. Abisi Sırbistan’ın ilk patriği…

Sokullu’nun bir seçilme hikayesi var. Osmanlı zamanı, devşirmek için akıllı çocuklar şöyle seçiliyormuş; Çocukları uzunca bir masaya karşılıklı oturtuyorlar, ellerine de oldukça uzun saplı kepçeler veriliyor, önlerine çorba konulup hadi için bakalım deniyor. Sokullu Paşa, karşısında ki çocuğa demişki sen bana içir ben de sana, ikiside içmiş bitirmiş çorbayı, bakmışlar bu çocuk akıllı, oradan sadrazamlığa kadar gidiyor.

Kalenin önünde tüm Belgrad ayaklarınızın altında. Tuna (Danube) ve Sava nehirlerinin birleştiği nokta da tam burada.

Kalenin içini gezerken görebileceğiniz önemli yapıları şöyle sıralayalım, hepsinin tek tek fotoğtafı yok, her şeyin fotoğrafını koymak da işin tadını biraz kaçırır değil mi :)

İstanbul Kapısından girdiğinizde Askeri Müze var.

Parkın girişinin hemen sağında Anahtar Teslim Anıtı var. Küçük  beyaz bir mermer. Osmanlı’nın, Belgrad, Smederevo, Šabac ve Kladovo kalelerinin anahtarlarını Sırplara teslim etmesini tasvir ediyormuş.

Fransa’ya Şükran Anıtı (Monument of Gratitude to France), 1. Dünya savaşı sırasındaki yardımlara karşılık yapılmış, sonra küsmüşler heykeli kapatmışlar, sonra barışmışlar tekrar açmışlar, valla benim hanımla evlenme hikayeme benziyor :)

Balıkçı Çeşmesi Heykeli, Orjinali Zagrep’te, buradaki de orjinal, hadi bilin bakalım nasıl olmuş :) şöyle olmuş, heykeltıraşa demişler senin heykel Zagrep’e giderken yolda gemi battı, heykel gitti. O da bir daha yapmış. “Battığına inanıyorsunuz da yeniden yaptığıma neden inanmıyorsunuz” demiş, heykeli getirip buraya koymuşlar. (Not: şimdi anlamayan falan olur. Efendim, heykeltıraşa yanlış bilgi gelmiş, gemi memi batmamış, o yüzden Zagrep’te de var, burada da bu heykelden)

Yine parkın içinde Paşa Konağı, tahmin edin vakti zamanında burada kimler kalıyormuş.

Kalemegdan Parkı ile merkeze doğru giden yolu bağlayan kapıya, yine bizimle alakalı olarak, Türklere karşı ilk ayaklanmayı başlatan kişinin yani Karadjordje’nin ismi verilmiş. Gelince görmeden geçmeyin demiyorum zaten geçemezsiniz, mecbur buradan geçeceksiniz :)

Ha gelelim Victor Anıtına. Anıtı görünce, Türk olarak klasik espiriyi yapmayın dövüyorlar. (Aaaaa kral çıplak…:)

Sırpça Pobednik, yani Belgrad Zafer Anıtı yani Victor Heykeli, Çıplak Adam vs… I. Balkan Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğuna karşı kazandıkları zaferin anısına dikmişler dikmesine de heykel çıplak olunca Terazije Meydanına o zamanın kadınları heykeli koydurtmamış.

Neden çıplak; Ivan Meštrović heykelin yapan kişi, heykeltıraş demek istiyor ki insan çıplak doğar, o yüzden çıplak. Sağ elinde ki kılıcını yere dayamış; ben savaş istemiyorum, sol elinde güvercin tutuyor; ben barış istiyorum. Güzel bir sembolizim ama anlamıyor efendim o zamanın kadınları, bizim beyler böyle değil alın bunu uzağa koyun diyorlar.  Heykel de geliyor buraya, fakat gel görki o zaman aman gözden uzak olsun diye koydukları bu yer şimdi tüm şehirden görülen, en çok ziyaret edilen yer ve artık heykel, şehrin simgesi, hayat işte.Kadının fendi, yarım kalmış :)

Knez Mihailova Caddesi

Kalemegdan, gezimiz bittikten sonra, Karadjordje kapısından geçerek, küçük koru gibi bir alana geliyorsunuz, burada, ta sosyalizm zamanından kalma, pul, para gibi eski eşyaların satıldığı tezgahlar ile magnet falan gibi heyileliklerin satıldığı bir kaç tezgah var.

Buradan bir caddeyi karşıya geçtiğinizde Knez Mihailova Caddesine geliyorsunuz. Trafiğe kapalı alan, İstanbul’u bilenler için İstiklal Caddesi desek doğrudur. Alışveriş dükkanları, sokak satıcıları, cafeler, publar, bistrolar, sokak müzisyenleri ile gece gündüz her zaman kalabalık ve hareketli bir cadde.

Şehrin kalbi diyebiliriz. Bu cadde üzerinde biraz zaman geçirerek Belgrad’ın havasını çok daha iyi soluyabileceksiniz.  Ben burayı gezerken çok keyif aldım, turist ile halkın iç içe geçtiği bir yer.

Ayrıca ciddi bir plak merakım var, cadde üstünde plakcı bir amca buldum; Beatleslar, Rolling Stonslar, Elvisler, The Doorslar, Beethovenler, Tchaikovskiler falan derken kırka yakın plak aldım 100 € verdim. (O zaman Euro 4 TL’ydi tabi :()

Cumhuriyet Meydanı (Trg Republike)

Knez Mihailova Caddesi’nin ortalarında sayılabilecek bir yerden, Cumhuriyet Meydanı diye geçen, Trg Republike’ye çıkıyorsunuz.

Burada Kral Mihalio’nun at üstünde heykeli var. Kitapçı ve cafelerin olduğu, insanların buluşma noktası olan bir alan.

Heykelin bir tarafı Milli Müze, diğer tarafı Opera binası. Avrupa şehirlerinin ortak noktası olarak, özellikle Opera binaları muhteşem. Bakınız Lviv yazımız. 

Şimdi hazır heykel demişken sizlere extra bir bilgi verelim. Avrupa’da çokca bu heykellerden görürsünüz, komutan, kral veya paşaların at üstünde heykeli.

Efendim, bu insanların nasıl öldüklerini atın ayaklarına bakarak anlıyabiliyoruz. Atın iki ön ayağı da yerdeyse normal bir şekilde eceli ile ölmüştür. İki ayağı da havadaysa savaşta, çatışmada ölmüştür. Atın ön tek ayağı havadaysa suikaste uğramıştır.

Terazije Meydanı (Trg Terazije)

Knez Mihailova Caddesinene, Kalemegdan tarafından gelince caddenin sonu Terazije Meydanına çıkıyor ama asıl doğrusu Knez’in başlangıcı bu meydan yani caddenin sonu Kalemegdan tarafı.

Buradaki en önemli yapı Moskva Otel, yeşil döşemeleri ile pürüzsüz bir cepheye sahip olan otel bir çok ünlü kişiyi misafir etmiş. Şehrin simgelerinden biri de burası. 1906 yılında kurulmuş olan otelde kimler kalmamış ki, Albert Einstein, Robert De Niro, Milla Jovovich, Jack Nicholson, Yasser Arafat, Maxim Gorki, Brad Pitt gibi birçok ünlü ismi ağırlamış. Gitmeden önce fiyatlara ve yer durumuna bakarak sizde burada konaklayabilirsiniz.

Parlemento Binası

Buralara çok yakın güzel bir yapı görmek isterseniz, parlemonto binasını da görmenizi öneririz. Knez Caddesinden geldiğinizde sağınıza Moskva Otel’i alarak düz devam ediyorsunuz, ana cadde üstünde 500 metre mesafede bulunuyor. Buraya giderken Belgrad yazan meydanı ve tiyatro binasını da görebilirsiniz.

Parlamento Binası (Narodna skupština), Yugoslavya zamanın da parlemento binası olarak kullanılmış.

Gündüz ve gece görünümleri ile çok etkileyici bir yapı olan binanın önünde ki heykellerde ayrıca görülmeye değer.

ilk fırsatta devam edeceğiz. Oooo daha neler var neler, Aziz Sava, Gece Hayatı, Navi Sad, Karlofça…

 

Antalya

Antalya için, Akdeniz’in en güzel şehri desek abartmış olmayız sanırım. Aslında Antalya dendiğinde aklımıza ilk gelen deniz, kumsal, güneş yani yaz tatili olsa da, Antalya hem bir çok uygarlığa ev sahipliği yapmış olduğundan antik kentleri ile, hem de çok nadide tabiatından dolayı inanılmaz çiçek ve bitkileri ile her mevsim görülebilecek bir yer.

Bu eşsiz durumun yabancı turistlerce fark edilmiş olması ve yaz kış bu şehri ziyaret ediyor olmaları tesadüf değil tabi ki.

Ne Gördüm içinde yazını yazacağımız Antalya dışında, bir de 2 ay içinde 3 kez ziyaret ettiğim merkez Antalya ve Alanya Kalesi için şöyle her gittiğimde geliştirebileceğim bir yazı eklemek iyi olur diye düşünerek başladım yazmaya, hayırlısı…

Hadrianus Kapısı (Üç Kapılar ) / Kaleiçi

Antalya’nın merkezi dendiğinde aklınıza gelecek ilk yer, Hadrianus Kapısı olsun. Bu kapı ile girilen Kaleiçi “boşuna gelmemişiz kardeşim” dedirtecektir.

Halk arasında Üç Kapılar denilen kapı muhteşem mimarisi ile M.S. 130 yılında o zamanın Roma İmparatoru Hadrianus adına yapılmış. İki sütunlu cephe ve dört kapı sütun üstünde üç kemeri ile klasik Roma takının muhteşem görünümü ile kralı memnun ettiği kesin.

Bu muhteşem tarihe basarak Kaleiçi’ne giriş yaparken, bu kültürün bir parçası olma hissiyatını yaşıyor insan. Ürkek adımlarla 1900 yıldır burada duran taşlar, ruhunuza işliyor ve bunu hissediyorsunuz. Çiçek açan şehir diye seçilmiş olan Antalya’nın, nadide çiçeklerinin güzelliği ile bu lokasyon birbirini bütünleyebilir.

Kaleiçi cumbalı evleri, kültürel binaları, barları, lokantaları, taş döşeli dar yolları ile yazın kalabalıklığının dışında kışın veya baharda ayrı bir güzel görünüyor. Mevsim itibari ile her yer açık değil ama olan yeterli.  Kaleiçi öyle küçük bir alan değil, genel olarak üç katlı evleri bilenler için Odunpazarı veya Göynük’e benziyor.(belki de oralar buraya benziyordur :))

Kesik Minare’nin çevresi restorasyon halinde ama enteresan bir yapı. Üst bölümünün ahşap olduğu ve bir yangında kül olduğu bilinse veya kuvvetle muhtemel olsa da halk ne diyorsa o, “This is Kesik Minare” :)

Kaleiçi’nin arka kısmı tarihi limana dayanıyor. 2-3 saatlik bir dolaşma için çok güzel bir konum.

Ben 2019 şubat ayında 69,99 TL ye gidiş ve 79,99 TL’ ye dönüş bileti alarak, İstanbul’dan 2 günlüğüne gittim. Kalacak yer için o kadar çok alternatif var ki inanılmaz. Hele bu mevsimde çok ucuza kalabilirsiniz. Kaleiçi’nde bile 80-90 TL’ye pansiyonlar var. Hafta içi yapabiliyorsanız, hava durumunu takip edin şöyle biraz güneşli bir günde 2 günlüğüne gelin.

Ben geldiğimde 70 TL’ye araç kiraladım, zira Alanya’ya gitmem gerekiyordu, sizin için de Konyaaltı ve Düden Şelalesini görmek veya Side’ye gitmek için iyi olabilir. Şuradaki siteden her dönemde uygun fiyatlı kiralama yapabilirsiniz.

Neyse, limana doğru hediyelik eşya satanlar, halı-kilimciler, seramikçiler sizi baya oyalayacaktır. Yazın hepsi açık oluyormuş, şimdi (Şubat) tek tükler.

Eski limana geldiğiniz zaman tarihin içinden geçtiğiniz ve o tarihin şu an bir parçası olduğunuz hissiyatı kuvvetle sizi kuşatıyor. Zira Eduardo Galeano’nun Ve Günler Yürümeye Başladı kitabında dediği gibi “19 Ocak, bugün yarın oldu, dün ise tarih öncesi.”

Kaleiçi’ne kadar gelmişken Oyuncak Müzesi’ni de ziyaret ederek, eski hayatımızın cep telefonlarındaki oyunlardan ne kadar uzak ama eğlenceli olduğunu görebilirsiniz.

Kaleiçi’ni gezmeyi bitirdiğinizde Hadrianus Kapısı tarafı aynı zamanda tramvayın da geçtiği Işıklar Caddesi’ne çıkıyor. Çok uzun bir cadde değil, sahile kadar uzanıyor ve çok güzel diyemeyeceğim ama sevimli bulduğum heykeller var.

Tam kapının karşı tarafı, yani yolun karşısında ise öğretmen evi var.

Aynı zamanda dar sokakları ve cumbalı evleri ile bu taraf da restore edilmeyi bekliyor gibi.

Konyaaltı Plajı

Yaz da olsa kış da olsa fark etmez, hatta kışın daha iyi.  7 km uzunluğunda çok güzel çevre düzenlemesi yapılmış bu çakıl taşlı plajı gezin mutlaka. Denizin sesi ve kokusunu alın. Akşam saatleri ise bir bira için, çay için, kahve için oh miss, yaşamak bu diyeceksiniz.

Burasını benim için muhteşem mertebesine getiren, karşıda karlı dağları izlerken, önümde açık deniz ve dalga sesleri,

tenhalığı ve sessizliği oldu. Gözüm ve ruhum dinlendi.

Gözünüz yer de şöyle bir Tünek Tepe’ye çıkarak, Konyaaltı Plajına tepeden bakalım derseniz, hata etmemiş olursunuz.

Madem geldiniz çıkın tabi. Ben araçla çıktım. Bisiklet yolu buraya kadar çıkıyor, bir de teleferik var dediler. Baktınız yok, bana küfretmeyin, ayaklarınız açılmış oldu :)

Düden Şelalesi

Geldim, gördüm, açıkça söylüyorum, ilk tepkim yazıklar olsun kendime oldu. Yaş oldu 40 şimdi mi geliyorsun diye. O nasıl bir sestir, o nasıl bir görüntüdür. Instagram hesabımızı takip edenler görmüştür. 40 metreden Akdeniz’e dökülen su, büyü gibi. Sakın aman su dökülüyor işte, görmeden gideyim demeyin.

Merkeze 8 km uzakta Lara’da bulunan Aşağı Düden Şelalesi’nin olduğu bölgeye Karpuzkaldıran da deniyor.

Düden Şelalesinin altında balık tutan insanları görüp imrenmemek elde değil ama biz buralı değiliz, ne olur ne olmaz. Bu arada akşam ışıklandırılıyor, o zaman da muhteşem oluyor, bilginize.

Şelalenin tam döküldüğü yerde ahşap bir köprü var. 1 metre ötesinde fırtınalar koparken burası dupdurgun, demek ki fırtına öncesi sessizlik dedikleri şey bu.

Düden çayı boyunca, kafeler var. Buralarda oturup çayın akışını izleyerek, sesini dinleyerek dinlenebilirsiniz.

To be continued demeden önce, yemek için de bir öneri vereyim. Serik’e gelmeden Aksu’da Aslım Şimşek köfte salonunda bir tahinli piyaz ve köfte yedik, yazarken aklıma geldi canım çekti. Köfte, piyaz, salata, ayran ve tatlı masada fix menü olarak duruyor ve 30 TL fiyatı var. Bu arada merkezde de güzel yerler de varmış örnek “Köfteci Ahmet” veya “Kebap 32”, beni Antalya’nın yerlisi bir arkadaş aldı buraya kadar getirdi, dedi budur, evet oymuş. :)

Alanya Kalesi

Antalya’dan 2 saatlik bir araba seyahati ile Alanya’ya geldiğimde hava çok soğuk ve yağışlıydı. Yolda her km’de bir radar olduğundan zaten aheste aheste geldim, bir de iş için geldim falan derken aman Alanya’da bu muymuş? modunda girdim ilçeye.

Gerçi Antalya’dan çıktıktan sonra sol tarafınızda uzanan torosların, kışın karlı tepeleri ile daha da muhteşem hale gelen manzarası yolculuğu olabildiğince güzelleştiriyor.

Aslında yazın bölgenin en güzel sahillerinin uzandığı cıvıl cıvıl bir yer burası. Bölgenin tarihi M.Ö. 20.000’e kadar uzansa da Alanya’nın kuruluş tarihi kesin değil, bilinen ilk adı da Korakesium. Bizans’ta Kalanoros (güzel dağ), Anadolu Selçuklu’da ise hükümdar Allaaddin Keykubat’ın kaleyi alması ile şehrin ismi Alaiye olmuş. 1935 yılında Kenti ziyaret eden Atatürk ise Alanya adını vermiş.

Evet bu tarihsel bilgi yeter isteyenler ve meraklılar yüce bilge google’a sorsunlar. Keyifli detaylar var. Gezdiğiniz şehrin isminin Atatürk tarafından verilmiş olması insanı mutlu ediyor.

Alanya’ya direk uçuş da var aklınızda bulunsun. Fakat geze geze gelmek en güzeli. Arada Side’ye, Manavgat’a uğrarsınız. Antalya – Alanya arasındak tüm kahverengi tabelaları ziyaret edersiniz.

Ben iş için bu mevsimde geldiğimden şehir ile ilgili pek bir fikrim yok. Akşam olunca Kale dikkatimi çekti görmeden gitmeyeyim dedim ve kaleye çıktım. Çıkmak fiili burada tam yerine oturuyor zira baya baya tepe burası. Araçla en tepeye kadar çıkılabiliyor.

6 km boyunca surları olan, 100.000 m2‘lik bir alanı kaplayan bir tarih duruyor önünüzde ve Alanya’ya tam tepeden bakıyor.

Setton Llyod; Alai’yye kitabında Alanya Kalesi’ni 5 bölgeye ayırır. Birinci bölge, bir ucu Kızılkule, diğer ucu Tersane’de olan hilal şeklindedir, ikinci bölge birinci bölgenin üstündeki tepenin eğimli kısmıdır, üçüncü bölge Ehmedek’in bulunduğu ve İçkale’ye kadar uzanan bölgedir, dördüncü bölge İçkale, beşinci bölge ise Cilvarda burnunun dahil olduğu bölgedir.

1-2 saatinizi burası için ayırmanızı tavsiye ediyorum. Kaleye çıkarken çok güzel kafeler var, Alanya’ya bakarak çayınızı kahvenizi yudumlayabilirsiniz. İçki içebileceğiniz, yemek yiyebileceğiniz yerler de mevcut. Seyir için teraslar da kurulmuş. Tarih merakınız varsa zaten uğramalısınız, yoksa da meraklanabilirsiniz…

 

 

Yazının devamına Side Antik Kenti, Perge, Manavgat Şelalesi veya müzeleri eklemek umudu ile …

Ormanya Doğal Yaşam Parkı

Daha önce çok duyduğumuz ama bir türlü gitmeye fırsat bulamadığımız Ormanya Doğal Yaşam Parkı’na sonunda güneşli bir cumartesi günü gidebildik. Ormanya, İzmit’ten Adapazarı’na  D100 ya da eski adıyla E5 üzerinden giderken 15-20 km kadar ileride solda. TEM’den gidenler için ise Kartepe çıkışından çıkıp Adapazarı yönüne giderken onuncu kilometrede. E5 üzerinde yeterince yönlendirme tabelası bulunuyor, rahatça bulabilirsiniz. Ormanın önüne geldiğinizde kocaman bir otoparkla karşılaşıyorsunuz.

Otopark ücretsiz. En azından 2019 Mart ayında öyleydi. Otopark çok büyük ama biz saat 15:00 gibi geldiğimizde zor yer bulduk, aklınızda olsun. Otopark doluysa da geliş yolu üzerinde araba bırakacak çok yer var, sadece biraz yol yürürsünüz, ki zaten yürümeye geldik. Ormanya’nın girişine turnikeler yerleştirilmiş.

İlginç ama parka giriş de ücretsiz. Her şeye para ödemeye o kadar alışmışız ki ücretsiz olunca insan mutlu oluyor. İleride ücretli yaparlar mı bilmiyoruz ama böyle çok iyi. Girince yol ikiye ayrılıyor.

Soldaki beton yoldan hayvanat bahçesine doğru gidiliyor. Sol tarafın hemen solunda da aromatik bitki yolu var.

Sağ tarafa giden toprak patika ise mesire alanıyla başlıyor, ilerisinde de farklı uzunluklarda yürüyüş parkurları bulunuyor. Buraya erkenden gelip güzel bir kahvaltı yapılabilir.

Biz hayvanat bahçesine doğru döndük. Beton yol geniş ve rahat, ve uçsuz bucaksız bir ormanın içinden geçiyor. İlkbaharda gelip yeşil halini de görmek lazım.

Yoldan biraz ilerleyince hayvanat bahçesinin girişine geliyorsunuz. Kocaman bir kapı yapmışlar. Bu bahçenin çocuklara özel hazırlanmış olduğunu baştan belirtelim. Şurada detaylı anlattığımız Darıca kadar zengin bir hayvanat bahçesi değil.

Girer girmez bir yerleşim planı sizi karşılıyor. Plandan dairesel bir yerleşim olduğunu ve içinde de göletlerin olduğunu anlıyorsunuz.

Numaraların açıklandığı bir lejant görmedik ama ya biz kaçırdık ya da henüz hazır değildi. Çok da önemsemedik çünkü karşınıza hemen basit ve işini iyi yapan bir yönlendirme tabelası daha çıkıyor.

Biz sol tarafı seçtik. Bu tabelanın hemen arkasında ördeklerin yüzdüğü ve arkasında da birazdan bahsedeceğimiz lemurların evinin olduğu ilk gölet bulunuyor.

Sola dönünce önümüze önce bir alpaka çıktı. Hemen yanında da keçiler vardı.

Keçilerin yanında normalde çok sık gördüğümüz koyunlar ve koçların olduğu bir alan bulunuyordu. Koç iyi tanıdığımız bir hayvandır ancak aşağıda gördüğünüz arkadaşla selfie çekenler bile bulunduğundan biz de burada bir fotoğrafını paylaşalım istedik.

Tanıdık hayvanlardan başlamışken yan bölümdeki eşeklerden de bahsedelim. Cinsi için Mardin eşeği yazıyordu. Kendilerini sevdirmek için çitlere yakın duruyorlardı.

Sonrasında çocukların ata binmesine fırsat veren küçük bir bölge ayrılmış. Hafta içi ve hafta sonu farklı kuralları var, yolunuz düşerse çocuğunuzu ata bindirmeniz mümkün. Biz maalesef şartları not almadık. Bu noktada bahçenin ortasındaki çocuk parkına çok yaklaşmış olduğumuzdan oraya da uğradık.

Hemen yanına bir de kafeterya yerleştirilmiş olan kaydırak, salıncak gibi tipik oyuncakları olan bir park. Görüldüğü gibi epey kalabalık olabiliyor. Çocuklar için asıl eğlenceli olan kısmı ise hemen yanındaki parkur. Televizyondaki ünlü macera yarışması gibi zıplamalı ve atlamalı bir takım bölümlerden oluşan parkta çocuklar gerçekten çok eğleniyorlardı.

Çocuk parkının hemen yanında ise içinde Pekin ördeklerinin ve siyah kuğuların yüzdüğü daha büyük bir başka gölet bulunuyor.

Buradan sonraki bölümde bize biraz yabancı gelen hayvanlarla karşılaştık. Aşağıda gördüğünüz büyük deve yakından epey dikkat çekiciydi.

Hemen yanında deve kuşlarının olduğu bölümde bize meraklı gözlerle bakan aşağıdaki arkadaşla karşılaştık.

Tüm hayvanları tek tek gösteremiyoruz ama zebralar ata benzer halleriyle gerçekten çok ilginç hayvanlar.

Tavşan, hindi derken oklu kirpileri gördük. Kabuklu yer fıstıklarının peşinde birbirlerini ittirip kaktırmalarını izlerken heyecanlı anlar yaşadık.

Sonrasında kuşlar, tavuklar, sürüngenler gibi farklı hayvanları görebiliyorsunuz. Son olarak evlerinde oraya buraya tünemiş dinlenen lemurları da gösterelim. Arka duvarda iple çitin arasına kendini sıkıştırmış olana dikkat edin.

Böylece hayvanat bahçesinden çıkıp sol tarafa doğru yürüyüş yolunu takip etmeye başladık. Bu tarafta Ormanya’nın asıl farkını anlayacağınız Vahşi Yaşam Alanları bulunuyor. Geyikler ve atlar için karşılıklı iki kocaman alan ayrılmış ve çitlerle yürüyüş yolundan ayrılmış.

Belki başka bölgeler de vardır, biz sadece bu ikisini gördük. Yılkı atları uzakta dinleniyorlardı o nedenle göremedik. Geyikler de uzaktalardı ancak ufak bir kızıl geyik çitlerin dibinde ilgi odağı olmuştu.

Bu güzel hayvanı yakından görmek çok keyifli. Özellikle çocukların hayvanlara olan ilgisi görmeye değer. Ufaklık bazen çitin yanına yaklaşıyor, bazen de arkadaşlarına doğru gidiyordu.

Burada da bir gölet ve kenarında gürültücü hindiler bulunuyordu. Patika ileriye doğru oldukça da keyifle devam ediyordu ama biz yorulmuştuk ve geri döndük.

Ormanya Doğal Yaşam Parkı çok özenerek hazırlandığı her köşesinden belli olan bir yer. Henüz tüm işlevleri çalışmasa da mevcut haliyle bile şehirden uzaklaşıp doğada keyifle zaman geçirmek için çok uygun. Özellikle çocuklu aileler için mutlaka gidilmesi gereken bir park. Sadece yürüyüş için bile gitmeye değeceğinden emin olabilirsiniz.

Bu arada parkın girişinde bir karavan parkı ve çadır alanı da mevcut, o işlere ilgilenenler için de güzel bir destinasyon olabilir.

Gürkan, Mart 2019

Darlık Baraj Gölü | Şile

Yine bir hafta sonu, yakınlarda bir orman bulup nefes alsak diye yollara düştük. Aklımıza önce şurada anlatmış olduğumuz Aydos geldi ama oraya yeni gitmiş olduğumuz için direksiyonu Şile’ye çevirdik. Darlık baraj gölünün kenarında bir yürüyüş yolu olduğunu duymuştuk ve baraj bentinin bulunduğu Korucu köyüne doğru yola çıktık. İstanbul’dan ve hafriyat kamyonlarından uzaklaştıkça zaten yol güzelleşiyor, bir de köylere doğru ayrılınca hep özlediğimiz ağaçlarla karşılaştık.

Yol üzerindeki birkaç köyü geçtikten sonra Korucu köye vardık ve biraz dinlenmek için köy camisinin bulunduğu meydanda soldaki kahveye oturduk. Kahvenin sahibi de köyün muhtarı çıkınca, çaylarımızı içerken göl kenarına nasıl gidileceğini de öğrenmiş olduk.

Aslında oldukça basit, yukarıda gördüğünüz gibi köyden düz devam edince karşınıza çıkan İSKİ baraj girişinden sola dönüyorsunuz. Zaten başka yol yok. Biraz ileride asfalt yol bir tepeyi geçince toprak yola dönüşüyor ve baraj gölü sizi karşılıyor.

Toprak yoldan arabayla rahatça ilerlemek mümkün. Normal bir binek arabadan bahsediyorum. Yol genelde oldukça düzgün ama yağmur sonrası kayganlaşabilir.

Ancak bazı noktalarda bozuk kısımlar var ve özellikle içinde ne işe yaradığını bilmediğimiz vana benzeri ekipmanların bulunduğu beton kapakların bazıları yerinden oynamış olduğundan dikkat etmek gerekebilir.

Biz zaten yürümek için geldiğimizden uygun bir yere arabamızı parkedip yürümeye başladık. Sonbaharın tonları ile yeşilin canlılığı hemen etrafımızı kapladı.

Biraz ilerleyince sağ tarafta göl kenarına inen yolun ilerisinde birçok aracın parketmiş olduğunu ve aşağıda bolca kamp çadırı olduğunu farkettik. Yürüyüşe devam ettiğimiz için kampçıların yanına inmedik ama bazılarıyla yürürken karşılaştık.

İlerledikçe gölü ve kampçıları başka açılardan da görebildik. Muhtar bize yaz aylarında gölde yüzenler olduğundan da bahsetmişti, gerçekten özellikle kamp yapanların olduğu bölgede göle girilebilecek bolca nokta bulunuyor. Yine de biz söylemiş olalım, baraj göllerinde yüzmek her zaman yasaktır, burada da öyle ve gerçekten tehlikeli olabilir, dikkat etmek lazım.

Yürüyüşe devam ettikçe orman daha da sıklaşıyor ama yol hep temiz ve konforlu. Az ileride yol çatal olunca biz sağa doğru gölün kenarını takip ederek gitmeyi tercih ettik. Sol tarafı da merak etmedik değil ama artık bir sonraki sefere.

Ormanda gözlerimiz dağ çileği aradı ama maalesef bulamadık. Bunun yerine bazı noktalarda az da olsa böğürtlen bulduk. Gelen giden biraz fazla olsa eminim bunları da bulamazdık.

İlerledikçe yeşilin şiddeti daha da arttı. Sağa sola orman içine giren bazı patikalar da bulunuyor ama oralarda yürümek için daha donanımlı olmak lazım, bizim gibi günlük kıyafetlerle gelenlere uygun olmaz.

Yavaş yavaş yürüyerek manzaraya çok hakim olan bir tepeye varılıyor. Burada da kamp yapanlar vardı ve oldukça da keyifli görünüyorlardı.

E şu manzaraya karşı oturup semaverden çay içmek kesin çok keyiflidir. Kamp sevenlerin buraları çok beğeneceklerinden eminim.

Yoldan pek araç geçmediğinden sarkan dallar rahat rahat gelişmiş. Bu durum yürüyüşü daha da keyifli hale getiriyor.

İlerledikçe daha dik yamaçlardan yürüyorsunuz ve ağaçlar müsaade ettiğinde göl görünüyor. Göl ile çok içi içe olmayan ama uzağında da kalmayan bir parkur.

Biz çok fazla yorulmadan yürüyüşümüzü tamamladık. Bu parkurdan biraz batısında kalan Saklıgöl’e geçiş olduğundan bahsedenler var ama biz denemedik. Dönüş yolunda bir de şansımıza taze nane bulduk, mis gibi oldu.

Şile uzak gibi görünse de yaz ayları haricinde yolu kalabalık olmadığından rahatça gidip gelinebiliyor. Biz açıkcası bu kadar sakin ve rahat bir orman yolu beklemiyorduk, arada sırada gitmeye karar verdik. Bizce siz de gidin.

Gürkan, Ekim 2018

Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi | Ataşehir

İstanbul’un Ataşehir ilçesinde cennetten küçük bir bölüm var. Belki de sürekli önünden, yanından, sağından, solundan geçip duruyorsunuz ama içini bilmiyorsunuz.

 

Aşağıdaki krokide de göreceğiniz gibi çevre yollarının ortasında kalan (belki de bu yüzden hala var olabilen) küçük cennet bahçesi.

 

Bahçenin tarihçesi hakkında  bilgi almak isteyen olabilir diye kendi site linkini buraya bırakayım. NGBB

Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi (NGBB), 1995 yılında Ali Nihat Gökyiğit tarafından eşi Nezahat Gökyiğit adına hatıra parkı oluşturulmak amacıyla kurulmuş ve başlangıçta ‘hatıra parkı’ amacına yönelik bir bitkilendirme ve ağaçlandırma planı uygulanmıştır.”

Bizim için bu açıklama yeterli diyenler ile yazımıza devam edebiliriz. Zira birazdan fark edeceğiniz gibi, yazımızın amacı daha ziyade bahçenin doğal ve huzurlu güzelliğini size tanıtmak.

Bahçenin iki ayrı girişi var. Ataşehir ve Ümraniye girişleri.

Bu girişlerden hariç TEM bağlantısı üzerinden bir kapı görüp girmek isteyebilirsiniz ama bu kapıdan sadece gelin ve damatları alıyorlar, bu sebepledir ki evlenip gitmeniz gerek :)

Yok biz evlenmeden gitmek istiyoruz, eşimin gelinliğini güveler yedi, damatlık benim oğlanda diyorsanız, Ataşehir veya Baraj Yolu üzerinde ki Ümraniye girişi tercih edilmeli diye önemle öneriyorum. Zira biz TEM kapısından girmeyi denedik ama almadılar. Düğün yapmayacağız bizimki sadece nikah dedimse de dinlemediler, esefle kınıyorum. :)

Bahçeye biz Ataşehir tarafından çevre yolunun altlarından geçen, yukarıda fotoğrafını gördüğünüz, tünelden giriş yapıyoruz. Alın size Alice Harikalar Diyarında… Bu da  tavşan deliğimiz:)

Tünelden çıktığınızda hemen önünüze nilüfer havuzu gelecek. Daha ilk dakikadan burayı sevmeniz için yeterli bir sebep. Ha yetmez derseniz, kurbağalar var, kazlar var, mesire alanı, çocuk oyun alanı hepsi yan yana…

Adı bahçe diye gözünüzün önüne küçük bir alan gelmesin. 8 ayrı adaya ayrılmış, bir günde ancak gezebileceğiniz bir yerden bahsediyorum.

Dışarıda acımasız kapitalizm gökyüzünü yutarken, siz içeride çiçek kokuları ve kaz sesleri ile ömür boyu mutlu olacaksınız. Tamam bizim yazımızın edebiyat değeri Lewis Carroll gibi olmuyor, siz buraya takılmayın efendim, bahçeyi gezin, çiçekleri koklayın :)

Merkez Ada, Mesire Adası, Ertuğrul Adası, İstanbul Adası, Meşe Adası, Anadolu Adası, Trakya Adası ve Arboretum Adası olarak isimlendirilen ve hepsinin aslında sizin gördüğünüzden farklı işlevli  bölümlere ayrılmış olan bahçe için günlük geziciyi ilgilendiren kısmı çevresindeki yeşil ve rengarenk çiçeklerin verdiği huzur.

Ne gördüm burasını bilimsel bir yazı olarak ele almış olsaydı, burada yapılan veya yapılmaya gayret edilen şey için çok fazla bilimsel sözcük ile birlikte ne kadar değerli ve geleceğe yönelik olduğu konusunda da bir şeyler mutlaka eklerdi.

Yazılarının temel içeriği geziler olan bir site olarak, bizim değineceğimiz ve değinmeye çoktan başladığımız şey, hafta içi veya hafta sonunuzu  (bireysel olabilir, aileniz ile olabilir, ailenizde çocuk varsa olabilir, evleniyorsanız ve fotoğraf çektirecek yer arıyorsanız olabilir) keyifle değerlendirebileceğiniz güzel bir yer hakkında birkaç kelam söz söylemektir.

Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçe’sine giriş aslında ücretsiz ama bağış yapmak isterseniz, gönlünüzden ne koparsa kaidesi devreye giriyor, bu 5 TL de olabilir, 20 TL de olabilir. Gönlünüzden bir şey kopmazsa giremezsiniz denmiyor.

Bu bahçe eşinizle el ele gezmeniz, çocuklarınıza ağaçları, çiçekleri, bazı hayvanları göstermeniz için düzenlenmiş. Amacınız mangal yapmak, çizgili pijama ile plastik top peşinde koşmak, askılı atlet ile küçük tüpteki çayın posasını nereye döksek diye düşünmekse, hayır burası size göre değil, zaten bunlar yasak.

Çocuklar için yukarıda fotoğrafını koyduğum keşif bahçesi küçük ama işlevsel, hemen yanındaki mini labirent bahçe de çok eğlenceli.

Labirent bahçenin kenarındaki ahşap kuleye çıkıp şöyle tepeden etrafı seyretmek, buradan fotoğraf çekmek ayrıca keyifli.

Bu eğlenceli alanları geride bıraktıktan sonra 50 hektar üzerine kurulmuş, bazıları üzerinde özel koruma ve araştırma yapılan bitkilerden oluşan bahçeyi gezebiliriz.

Bahçe çevre yolunun adalarına kurulduğundan, buralarda bazen üst geçitler bazen de alt geçitler ile geçişler sağlanıyor.

Eğitim çalışmaları da yapıldığından, her şey o kadar mükemmel düzenlenmiş ki,bahçede çocuklar için küçük sürprizler de oluşturulmuş.

Adaları kendi isteğinize göre belli bir sırada ziyaret etmenizi tavsiye ediyorum. Fotoğraf seviyorsanız her yerde çekmek ve çektirmek isteyebilirsiniz.

Bahçedeki tüm bitkilerin isimleri türkçe ve latince olarak belirtilmiş. Merakınız varsa sadece bakmalık değil aynı zamanda çok şey de öğrenebiliyorsunuz.

Merkez Ada kısmında küçük bir havuz var. İçinde her daim kazlar yüzüyor.

Havuz kazların yüzmesi için, siz sadece fotoğraf çekip, izleyeceksiniz. Yanına mayo almış olanlarınız varsa aman ha diyeyim. :)

Havuzun kenarında bizim çok sevdiğimiz bir heykel var.

Böyle uzanıp ağaç dallarının arasından gökyüzünü seyretmek, hele bir de mevsiminde gelmişseniz  buram buram yasemin kokusunu almak.

Havuza çok yakın bir yerde mini bir nilüfer havuzu da mevcut.

Yazımızın kapak fotoğrafı buradan. Burası biraz soluklanmanız için de iyi bir nokta.

Daha görülecek çok çiçek var.

Merkez Ada kısmını bitirdikten sonra, Ngbb’nin en değerli alanlarından olan Ertuğrul Adası bölümüne geçelim.

Tavşan deliğimize doğru ilerlerken yine bir nilüfer havuzu sizi karşılayacak.

Havuzun tam karşısındaki geçitte fotoğraflar ve Ertuğrul Adasının anlatıldığı sesli yayın var.

Bu bölüm için sitesi şöyle diyor: “2005 yılında açılan Ertuğrul adası, II. Abdülhamit’in emriyle 1890 yılında gittiği Japonya’dan dönüşte, fırtınada batan Ertuğrul Firkateynindeki 527 denizcinin anısına dikilen anıta ithafen adlandırılmıştır.” 

 

Biz ne zaman geldiysek hep sakinlik ve sükûnetle bizi karşılayan bir yer bulduk.

Bu bölümü özellikle çok sevmemizin ilk sebebi bahsettiğim gibi her zaman sakin olması, ikincisi nilüfer havuzlarının olduğu bir bölümü olması.

Üçüncüsü de burada dinlenebileceğiniz bir kaç yerin yan yana olması

ve çok güzel bir kokunun hem uzaklardan geliyor gibi hem de hemen yanınızdaymış gibi sizi sarması.

Bahçe için daha ne söylesek bilemiyorum. Gezerken, kendiniz keşfettikçe güzelleşen bir yer burası.

İçeride yiyecek ve içecek satılan bir bölüm yok. Siz abartısız bir şeyler getirip, yeşile yayılarak,  piknik moduna girmeden ama, atıştırabilirsiniz.

Bahçede tuvalletler mevcut bunu da belirteyim de çoluk çocuk ne yapacağız diye düşünmeyin.

Ertuğrul Adası’nın üst kısmına çıktığınızda da İstanbul Adası’nı görebilirsiniz. Burada da mini bir Galata Kulesi ve mini minnacık Boğaziçi Köprüsü ile Boğazı görebilirsiniz.

Bu bölümün fotoğraflarını kaybettim. Bir dahaki sefer çekip ekleme yaparım artık.

Siz ne kadar yaratıcı olursanız burası da size o kadar kendini gösterecektir.

Dönüş yolunda Tavuskuşlarının olduğu bir yer göreceksiniz. Merkez Ada’nin içinde Yönetim binasının alt bölümünde. Eğer siz de bizim gibi uslu olursanız böylesi bir manzara ile karşılaşabilirsiniz.

Sanırım bu kadar yazı yeterli.

Yeşilin ve kırmızının ve sarının…

Yani kısaca tüm renklerin, gittiğiniz mevsime göre size en güzel yönlerini gösterdiği bir cennet burası.

Siz de, kendinize hediye alırken, önce gözünüzü, sonra ruhunuzu doyurabileceksiniz.

Belki de içinizdeki sanatçı bir şeyler fısıldayacak size.

Keşfetmenin tadını çıkartırken, yapılan doğru şeyler için şükran duyacaksınız.

Velhasıl kelam küçük bir bahçe de olsa, umut etmekten vazgeçmemek gerektiğine sizi inandıracak.

Dünyamızın bizim sevgi ve saygımıza ihtiyacı olduğunu, bu minicik yer, bir ışık gibi içinize işleyecek. Hazır olun yeter.

Son söz, diyelim ki bizim gibi Ekim ayında geldiniz, yerlerde sarıdan kızıla bir sürü yaprak var ama siz birini bile elinize alıp yukarıdaki gibi fotoğraf çekmediniz. Bahçeden çıkartmıyorlar haberiniz olsun :)

Fotoğraflar için instagram hesabımıza, videolar için Youtube kanalımıza bakabilirsiniz.

Barış, Ekim 2018

Aydos Ormanı

Hafta sonu gelince, hele bir de hava güneşli olunca nereye gitsek diye düşünüp duruyoruz. Bu sefer bugüne kadar nedense gitmediğimiz Aydos Ormanı’na gitmeye karar verdik. Sizin de bu güzel yerden haberiniz olsun diye de anlatalım istedik.

Aydos Ormanı, Anadolu yakasında Kartal’ın yukarısındaki Uğur Mumcu mahallesi ile Sultanbeyli arasında bulunuyor. Doğuda Kurtköy’e kadar da uzanıyor. Aşağıda gördüğünüz gibi şehrin göbeğinde yer alıyor.

Ormanın hem Uğur Mumcu’nun üzerinden geçen Yakacık caddesinden hem de Sultanbeyli tarafından girişi var. Yukarıdaki haritada da görülen göl kenarına gitmek için Sultanbeyli girişi daha yakın ama orman içindeki yollar iyi durumda olduğundan çok da farketmez. Orman alanına giriş ücretli. 2017 yılı ücret tablosu aşağıdaki gibi. Biz şubat 2018’de gittik ama tablo hala geçerliydi.

2018 Ekim’de tekrar gittik ve eskinin üzerine yeni liste asıldığını gördük. Yeni fiyatlar aşağıdaki gibi olmuş.

Görüldüğü gibi pek de ucuz sayılmaz. Ancak içerisi çok büyük ve kalabalık zamanında bile sakin bir köşe bulunabilir olduğunu tahmin ediyoruz. Biz 5 numaralı kapıdan girdik. Girdikten sonra karşıdaki tepe korkutucu ama asfalt yol sola kıvrılıyor. Her köşede “Göle Gider” tabelaları bulunduğundan kaybolmak zor.

Buradan itibaren piknik alanları başlıyor. Biz göle gideceğiz dediğimiz için 17 lira ödeyip fiş almıştık. Girişteki görevli fişi kaybetmeyin, yukarıda sorarlar dedi, gerçekten de sordular. Tahminim girişteki piknik alanlarına gelenlerden bu bedeli almıyorlar. Ya da yanılıyorum, denemedim, yanlış söylemiş de olabilirim. Öyle ya da böyle, biraz ilerleyince yolumuzu bir keçi sürüsü kesti.

Şehirden daha 5 dakika bile uzaklaşmadan keçilerle karşılaşmak insana uzaklara gitmiş gibi hissettiriyor. Neredeyse sırf bunun için gitmeye değer. Yukarıda bahsettiğim gibi yol asfalt ve bir miktar çukurlu olsa da oldukça rahat. Biraz daha ilerleyince büyük bir açıklığa çıkılıyor.

Aramızda bu açıklığın yazın mangal dumanıyla kaplı olma ihtimali çok yüksek derken sağda solda piknik yapanları farkettik.

Fotoğraflardan anlaşıldığı gibi orman çok büyük. Ağaçların arasına geleneksel ahşap piknik masalarından yerleştirilmiş. Piknikçiler bazılarını bir araya getirmişler bazıları ise uzak aralıklarda duruyorlar. Bu masaların kullanımı ücretsiz.

Biz gittiğimizde neredeyse hepsi boştu ama yazın boş masa bulunacağını tahmin etmiyoruz. Diğer yandan ağaçların arasına araçlar rahatça girebildiğinden, masanın yanına arabasını çekenler de bulunuyordu. Biz göl tabelalarını takip edip meydandan sağa döndük ve az ileride göl ile karşılaştık.

Bu yokuştan aşağıya inen araçlar vardı ama biz cesaret edemedik ve sağa dönüp parkettik. Zaten o tarafta bir tesis varmış.

Tipik uyarı levhaları arasından göle doğru indiğinizde göl kenarında küçük bir otopark bulunuyor. Ama bizce yazın buralar hep araba dolar, trafik olur.

Sağdaki tesis genişçe bir restoran. Et yemek isterseniz deneyebilirsiniz. Sadece çay içmek isteyenlere de hizmet veriyorlar gibi görünüyordu. Yolun aşağısına indiğinizde göle varmış oluyorsunuz.

Buranın aktivitesi ise göldeki ördeklerin fotoğrafını çekmek, etrafta dolaşan horozlara bakmak ve zamanınız varsa deniz bisikleti ile gölde dolaşmak. Yarım saati 20 lira, bir saati 30 lira.

Yok ben göl kenarında yürüyüş yaparım diyorsanız maalesef bu tarafta bu pek mümkün değil. Karşı kıyıda bir yürüyüş yolu var gibiydi ama biz o tarafa geçişi bulamadık. Bu tarafta ise göl kenarı mangal masaları ile dolu.

Masaların arasından yürünebilir tabi ama zemin bir parkur gibi değil. Buraya kadar gelip de bir semaver çay içeriz diyenler için de fiyat listesini paylaşalım, belki gelirken termosta çay getirirler.

Göl kenarında biraz turladıktan sonra yukarıdaki açık alana tekrar geri döndük ve gözümüze kestirdiğimiz bir aralıktan ormana daldık.

Ne de olsa orman. İnsana huzur veren kokusu, bol oksijeni, çiğ düşmüş otları ile keyif dolu. Uzaktan TEM bağlantı yolunun gürültüsü de gelmese çok daha güzel olacak ama bu da oldukça yeterli. İlerledikçe yol da daralıp iyice patika haline geliyor.

Arazi aracı ile bu yollardan epey dolaşılabileceğini tahmin ediyoruz. Zaten sanki birileri sık sık geçiyormuş gibi görülüyor. Bu bol oksijenli yürüyüşten sonra arabamıza binip geriye döndük. Sultanbeyli tarafındaki kapıya da baktık ama bize ters olduğu için yine Uğur Mumcu tarafına döndük. Meğerse bizim girdiğimiz kapıdan daha geride dördüncü, üçüncü, ikinci ve birinci girişler bulunuyormuş. O tarafa giden yol üzerinde eğlence parkı niyetine yerleştirilmiş bir gondol vardı.

Daha da ilerlediğimizde bir de macera parkı ile karşılaştık. Muhtemelen yazın açılan bu parkın içinde ağaç tepelerinde cambazlık yaparak yürünen ve başka bazı zorluklara sahip parkurlar bulunuyordu. Güzel bir havada keyifli zaman geçirilebilir gibi görünüyordu.

Kısacası, üç saat kadar zaman geçirdiğimiz Aydos Ormanı’nın muhtemelen sadece bir kısmını görebildik. Haritada da görüldüğü gibi çok büyük bir alana yayılan bu güzel ormanın şehirin içinde yaşamaya devam etmesini umarak ayrıldık. Havalar ısınınca tekrar geleceğimizden eminiz.

Gürkan, Şubat 2018