Etiket arşivi: ne gördüm

Darlık Baraj Gölü | Şile

Yine bir hafta sonu, yakınlarda bir orman bulup nefes alsak diye yollara düştük. Aklımıza önce şurada anlatmış olduğumuz Aydos geldi ama oraya yeni gitmiş olduğumuz için direksiyonu Şile’ye çevirdik. Darlık baraj gölünün kenarında bir yürüyüş yolu olduğunu duymuştuk ve baraj bentinin bulunduğu Korucu köyüne doğru yola çıktık. İstanbul’dan ve hafriyat kamyonlarından uzaklaştıkça zaten yol güzelleşiyor, bir de köylere doğru ayrılınca hep özlediğimiz ağaçlarla karşılaştık.

Yol üzerindeki birkaç köyü geçtikten sonra Korucu köye vardık ve biraz dinlenmek için köy camisinin bulunduğu meydanda soldaki kahveye oturduk. Kahvenin sahibi de köyün muhtarı çıkınca, çaylarımızı içerken göl kenarına nasıl gidileceğini de öğrenmiş olduk.

Aslında oldukça basit, yukarıda gördüğünüz gibi köyden düz devam edince karşınıza çıkan İSKİ baraj girişinden sola dönüyorsunuz. Zaten başka yol yok. Biraz ileride asfalt yol bir tepeyi geçince toprak yola dönüşüyor ve baraj gölü sizi karşılıyor.

Toprak yoldan arabayla rahatça ilerlemek mümkün. Normal bir binek arabadan bahsediyorum. Yol genelde oldukça düzgün ama yağmur sonrası kayganlaşabilir.

Ancak bazı noktalarda bozuk kısımlar var ve özellikle içinde ne işe yaradığını bilmediğimiz vana benzeri ekipmanların bulunduğu beton kapakların bazıları yerinden oynamış olduğundan dikkat etmek gerekebilir.

Biz zaten yürümek için geldiğimizden uygun bir yere arabamızı parkedip yürümeye başladık. Sonbaharın tonları ile yeşilin canlılığı hemen etrafımızı kapladı.

Biraz ilerleyince sağ tarafta göl kenarına inen yolun ilerisinde birçok aracın parketmiş olduğunu ve aşağıda bolca kamp çadırı olduğunu farkettik. Yürüyüşe devam ettiğimiz için kampçıların yanına inmedik ama bazılarıyla yürürken karşılaştık.

İlerledikçe gölü ve kampçıları başka açılardan da görebildik. Muhtar bize yaz aylarında gölde yüzenler olduğundan da bahsetmişti, gerçekten özellikle kamp yapanların olduğu bölgede göle girilebilecek bolca nokta bulunuyor. Yine de biz söylemiş olalım, baraj göllerinde yüzmek her zaman yasaktır, burada da öyle ve gerçekten tehlikeli olabilir, dikkat etmek lazım.

Yürüyüşe devam ettikçe orman daha da sıklaşıyor ama yol hep temiz ve konforlu. Az ileride yol çatal olunca biz sağa doğru gölün kenarını takip ederek gitmeyi tercih ettik. Sol tarafı da merak etmedik değil ama artık bir sonraki sefere.

Ormanda gözlerimiz dağ çileği aradı ama maalesef bulamadık. Bunun yerine bazı noktalarda az da olsa böğürtlen bulduk. Gelen giden biraz fazla olsa eminim bunları da bulamazdık.

İlerledikçe yeşilin şiddeti daha da arttı. Sağa sola orman içine giren bazı patikalar da bulunuyor ama oralarda yürümek için daha donanımlı olmak lazım, bizim gibi günlük kıyafetlerle gelenlere uygun olmaz.

Yavaş yavaş yürüyerek manzaraya çok hakim olan bir tepeye varılıyor. Burada da kamp yapanlar vardı ve oldukça da keyifli görünüyorlardı.

E şu manzaraya karşı oturup semaverden çay içmek kesin çok keyiflidir. Kamp sevenlerin buraları çok beğeneceklerinden eminim.

Yoldan pek araç geçmediğinden sarkan dallar rahat rahat gelişmiş. Bu durum yürüyüşü daha da keyifli hale getiriyor.

İlerledikçe daha dik yamaçlardan yürüyorsunuz ve ağaçlar müsaade ettiğinde göl görünüyor. Göl ile çok içi içe olmayan ama uzağında da kalmayan bir parkur.

Biz çok fazla yorulmadan yürüyüşümüzü tamamladık. Bu parkurdan biraz batısında kalan Saklıgöl’e geçiş olduğundan bahsedenler var ama biz denemedik. Dönüş yolunda bir de şansımıza taze nane bulduk, mis gibi oldu.

Şile uzak gibi görünse de yaz ayları haricinde yolu kalabalık olmadığından rahatça gidip gelinebiliyor. Biz açıkcası bu kadar sakin ve rahat bir orman yolu beklemiyorduk, arada sırada gitmeye karar verdik. Bizce siz de gidin.

Gürkan, Ekim 2018

Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi | Ataşehir

İstanbul’un Ataşehir ilçesinde cennetten küçük bir bölüm var. Belki de sürekli önünden, yanından, sağından, solundan geçip duruyorsunuz ama içini bilmiyorsunuz.

 

Aşağıdaki krokide de göreceğiniz gibi çevre yollarının ortasında kalan (belki de bu yüzden hala var olabilen) küçük cennet bahçesi.

 

Bahçenin tarihçesi hakkında  bilgi almak isteyen olabilir diye kendi site linkini buraya bırakayım. NGBB

Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi (NGBB), 1995 yılında Ali Nihat Gökyiğit tarafından eşi Nezahat Gökyiğit adına hatıra parkı oluşturulmak amacıyla kurulmuş ve başlangıçta ‘hatıra parkı’ amacına yönelik bir bitkilendirme ve ağaçlandırma planı uygulanmıştır.”

Bizim için bu açıklama yeterli diyenler ile yazımıza devam edebiliriz. Zira birazdan fark edeceğiniz gibi, yazımızın amacı daha ziyade bahçenin doğal ve huzurlu güzelliğini size tanıtmak.

Bahçenin iki ayrı girişi var. Ataşehir ve Ümraniye girişleri.

Bu girişlerden hariç TEM bağlantısı üzerinden bir kapı görüp girmek isteyebilirsiniz ama bu kapıdan sadece gelin ve damatları alıyorlar, bu sebepledir ki evlenip gitmeniz gerek :)

Yok biz evlenmeden gitmek istiyoruz, eşimin gelinliğini güveler yedi, damatlık benim oğlanda diyorsanız, Ataşehir veya Baraj Yolu üzerinde ki Ümraniye girişi tercih edilmeli diye önemle öneriyorum. Zira biz TEM kapısından girmeyi denedik ama almadılar. Düğün yapmayacağız bizimki sadece nikah dedimse de dinlemediler, esefle kınıyorum. :)

Bahçeye biz Ataşehir tarafından çevre yolunun altlarından geçen, yukarıda fotoğrafını gördüğünüz, tünelden giriş yapıyoruz. Alın size Alice Harikalar Diyarında… Bu da  tavşan deliğimiz:)

Tünelden çıktığınızda hemen önünüze nilüfer havuzu gelecek. Daha ilk dakikadan burayı sevmeniz için yeterli bir sebep. Ha yetmez derseniz, kurbağalar var, kazlar var, mesire alanı, çocuk oyun alanı hepsi yan yana…

Adı bahçe diye gözünüzün önüne küçük bir alan gelmesin. 8 ayrı adaya ayrılmış, bir günde ancak gezebileceğiniz bir yerden bahsediyorum.

Dışarıda acımasız kapitalizm gökyüzünü yutarken, siz içeride çiçek kokuları ve kaz sesleri ile ömür boyu mutlu olacaksınız. Tamam bizim yazımızın edebiyat değeri Lewis Carroll gibi olmuyor, siz buraya takılmayın efendim, bahçeyi gezin, çiçekleri koklayın :)

Merkez Ada, Mesire Adası, Ertuğrul Adası, İstanbul Adası, Meşe Adası, Anadolu Adası, Trakya Adası ve Arboretum Adası olarak isimlendirilen ve hepsinin aslında sizin gördüğünüzden farklı işlevli  bölümlere ayrılmış olan bahçe için günlük geziciyi ilgilendiren kısmı çevresindeki yeşil ve rengarenk çiçeklerin verdiği huzur.

Ne gördüm burasını bilimsel bir yazı olarak ele almış olsaydı, burada yapılan veya yapılmaya gayret edilen şey için çok fazla bilimsel sözcük ile birlikte ne kadar değerli ve geleceğe yönelik olduğu konusunda da bir şeyler mutlaka eklerdi.

Yazılarının temel içeriği geziler olan bir site olarak, bizim değineceğimiz ve değinmeye çoktan başladığımız şey, hafta içi veya hafta sonunuzu  (bireysel olabilir, aileniz ile olabilir, ailenizde çocuk varsa olabilir, evleniyorsanız ve fotoğraf çektirecek yer arıyorsanız olabilir) keyifle değerlendirebileceğiniz güzel bir yer hakkında birkaç kelam söz söylemektir.

Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçe’sine giriş aslında ücretsiz ama bağış yapmak isterseniz, gönlünüzden ne koparsa kaidesi devreye giriyor, bu 5 TL de olabilir, 20 TL de olabilir. Gönlünüzden bir şey kopmazsa giremezsiniz denmiyor.

Bu bahçe eşinizle el ele gezmeniz, çocuklarınıza ağaçları, çiçekleri, bazı hayvanları göstermeniz için düzenlenmiş. Amacınız mangal yapmak, çizgili pijama ile plastik top peşinde koşmak, askılı atlet ile küçük tüpteki çayın posasını nereye döksek diye düşünmekse, hayır burası size göre değil, zaten bunlar yasak.

Çocuklar için yukarıda fotoğrafını koyduğum keşif bahçesi küçük ama işlevsel, hemen yanındaki mini labirent bahçe de çok eğlenceli.

Labirent bahçenin kenarındaki ahşap kuleye çıkıp şöyle tepeden etrafı seyretmek, buradan fotoğraf çekmek ayrıca keyifli.

Bu eğlenceli alanları geride bıraktıktan sonra 50 hektar üzerine kurulmuş, bazıları üzerinde özel koruma ve araştırma yapılan bitkilerden oluşan bahçeyi gezebiliriz.

Bahçe çevre yolunun adalarına kurulduğundan, buralarda bazen üst geçitler bazen de alt geçitler ile geçişler sağlanıyor.

Eğitim çalışmaları da yapıldığından, her şey o kadar mükemmel düzenlenmiş ki,bahçede çocuklar için küçük sürprizler de oluşturulmuş.

Adaları kendi isteğinize göre belli bir sırada ziyaret etmenizi tavsiye ediyorum. Fotoğraf seviyorsanız her yerde çekmek ve çektirmek isteyebilirsiniz.

Bahçedeki tüm bitkilerin isimleri türkçe ve latince olarak belirtilmiş. Merakınız varsa sadece bakmalık değil aynı zamanda çok şey de öğrenebiliyorsunuz.

Merkez Ada kısmında küçük bir havuz var. İçinde her daim kazlar yüzüyor.

Havuz kazların yüzmesi için, siz sadece fotoğraf çekip, izleyeceksiniz. Yanına mayo almış olanlarınız varsa aman ha diyeyim. :)

Havuzun kenarında bizim çok sevdiğimiz bir heykel var.

Böyle uzanıp ağaç dallarının arasından gökyüzünü seyretmek, hele bir de mevsiminde gelmişseniz  buram buram yasemin kokusunu almak.

Havuza çok yakın bir yerde mini bir nilüfer havuzu da mevcut.

Yazımızın kapak fotoğrafı buradan. Burası biraz soluklanmanız için de iyi bir nokta.

Daha görülecek çok çiçek var.

Merkez Ada kısmını bitirdikten sonra, Ngbb’nin en değerli alanlarından olan Ertuğrul Adası bölümüne geçelim.

Tavşan deliğimize doğru ilerlerken yine bir nilüfer havuzu sizi karşılayacak.

Havuzun tam karşısındaki geçitte fotoğraflar ve Ertuğrul Adasının anlatıldığı sesli yayın var.

Bu bölüm için sitesi şöyle diyor: “2005 yılında açılan Ertuğrul adası, II. Abdülhamit’in emriyle 1890 yılında gittiği Japonya’dan dönüşte, fırtınada batan Ertuğrul Firkateynindeki 527 denizcinin anısına dikilen anıta ithafen adlandırılmıştır.” 

 

Biz ne zaman geldiysek hep sakinlik ve sükûnetle bizi karşılayan bir yer bulduk.

Bu bölümü özellikle çok sevmemizin ilk sebebi bahsettiğim gibi her zaman sakin olması, ikincisi nilüfer havuzlarının olduğu bir bölümü olması.

Üçüncüsü de burada dinlenebileceğiniz bir kaç yerin yan yana olması

ve çok güzel bir kokunun hem uzaklardan geliyor gibi hem de hemen yanınızdaymış gibi sizi sarması.

Bahçe için daha ne söylesek bilemiyorum. Gezerken, kendiniz keşfettikçe güzelleşen bir yer burası.

İçeride yiyecek ve içecek satılan bir bölüm yok. Siz abartısız bir şeyler getirip, yeşile yayılarak,  piknik moduna girmeden ama, atıştırabilirsiniz.

Bahçede tuvalletler mevcut bunu da belirteyim de çoluk çocuk ne yapacağız diye düşünmeyin.

Ertuğrul Adası’nın üst kısmına çıktığınızda da İstanbul Adası’nı görebilirsiniz. Burada da mini bir Galata Kulesi ve mini minnacık Boğaziçi Köprüsü ile Boğazı görebilirsiniz.

Bu bölümün fotoğraflarını kaybettim. Bir dahaki sefer çekip ekleme yaparım artık.

Siz ne kadar yaratıcı olursanız burası da size o kadar kendini gösterecektir.

Dönüş yolunda Tavuskuşlarının olduğu bir yer göreceksiniz. Merkez Ada’nin içinde Yönetim binasının alt bölümünde. Eğer siz de bizim gibi uslu olursanız böylesi bir manzara ile karşılaşabilirsiniz.

Sanırım bu kadar yazı yeterli.

Yeşilin ve kırmızının ve sarının…

Yani kısaca tüm renklerin, gittiğiniz mevsime göre size en güzel yönlerini gösterdiği bir cennet burası.

Siz de, kendinize hediye alırken, önce gözünüzü, sonra ruhunuzu doyurabileceksiniz.

Belki de içinizdeki sanatçı bir şeyler fısıldayacak size.

Keşfetmenin tadını çıkartırken, yapılan doğru şeyler için şükran duyacaksınız.

Velhasıl kelam küçük bir bahçe de olsa, umut etmekten vazgeçmemek gerektiğine sizi inandıracak.

Dünyamızın bizim sevgi ve saygımıza ihtiyacı olduğunu, bu minicik yer, bir ışık gibi içinize işleyecek. Hazır olun yeter.

Son söz, diyelim ki bizim gibi Ekim ayında geldiniz, yerlerde sarıdan kızıla bir sürü yaprak var ama siz birini bile elinize alıp yukarıdaki gibi fotoğraf çekmediniz. Bahçeden çıkartmıyorlar haberiniz olsun :)

Fotoğraflar için instagram hesabımıza, videolar için Youtube kanalımıza bakabilirsiniz.

Barış, Ekim 2018

Filibe

Sadece 450 kilometre uzakta. İstanbul’dan Ankara’ya gider gibi Filibe’ye gidebilirsiniz. Sınır geçişi olmasa kendinizi Türkiye’de bile hissedebileceğiniz kadar yakında olan bu şehire Sofya‘dan dönerken uğramıştık. Sofya yazımızda da anlattığımız gibi Bulgaristan’a arabayla gitmek için Kapıkule sınır kapısını kullanmanız gerekiyor. (Arabayla yurtdışına nasıl çıkabileceğinizi de şuradaki yazıdan detaylı bir şekilde öğrenebilirsiniz.) Sofya dönüşünde 2-3 saat geçirebildiğimiz Filibe’ye daha sonra hafta sonu için tekrar gittik. Bu iki gezide gördüklerimizi aşağıda bulabilirsiniz.

Öncelik şehrin tam göbeğinde bulunan Cuma Camii’nde. 1364 yılında 1.Murad tarafından yaptırılmış olan cami hala kullanılıyor ve çok iyi durumda.

Caminin altında müftülük bulunuyor. Her iki cephesinin de şehrin alışveriş caddesinde çok önemli bir yeri var.

Caminin içi ise bir başka güzel. Bilirsiniz camilerin pek süsü olmaz, bu cami de aslında oldukça yeni durumda görünüyor ama sol arkadaki şahane ahşap işçiliği gibi gizli detayları var.

Caminin üzerinde bulunduğu cadde araç trafiğine kapalı. Camiden çıkıp yukarıya döndüğünüzde antik stadyum ile karşılaşıyorsunuz. Bu yapı 1923 yılında keşfedilmiş ve büyük kısmı binaların altında. Küçük bir kısmı restore edilebilmiş ve gezilebiliyor. Zamanında 30 bin kişi alabilen bir yapıymış.

Caddenin yukarısında büyük mağazalar var. Bu tarafta cadde daha geniş ve nispeten daha sakin.

Stadyumdan aşağıya, şehrin ortasından geçen Meriç nehrine doğru giden tarafta ise daha küçük mağazalar var ve burası daha kalabalık.

Bu bölgeden eski şehre doğru giden sokaklar kafeler ve barlarla dolu. Oldukça canlı bir bölge ve geçerken uğrayanlar için kapasitesi az olsa da bir iki otopark bulunuyor. Az sonra anlatacağımız eski şehire girmeden arada kalan bölgedeki binaların pek bir özelliği olmadığından bazı süslemeler yapılmış.

Bu tarafta bir ara sokakta aşağıdaki güzel kiliseyle de karşılaştık. Filibe’nin tipik yapılarından farklı olduğu için paylaşmak istedik.

Gelelim eski şehire. Filibe’nin bu bölgesi gerçekten inanılmaz. Bir tepeyi kapsayan bu bölgeye araç girmiyor ve her taraf güzel yapılarla dolu.

Alışkın olduğumuz Osmanlı evlerinin mimarisine sahip olan evlerin neredeyse tümü çok iyi durumda.

Tepeye doğru çıktığınızda bu sefer başka bir antik sürpriz ile karşılaşıyorsunuz. Ülkemizden epey aşina olduğumuz antik tiyatrolardan birisi tam tepenin yamacına kurulmuş ve bu coğrafyada bu güzel yapıyla karşılaşmak insanı şaşırtıyor.

Günümüzde festivaller ve özel gösteriler için kullanılan tiyatro bilet alınarak gezilebiliyor, kişi başı da 5 leva ücreti var. Tiyatrodan ileriye devam ettiğinizde eski evler daha da tanıdıklaşıyor.

Dar sokaklarda yürümek ve etraftaki güzel yapıları izlemek çok keyifli.

Sokaklardan birisi antikacılarla dolu. Biz bu işlerden pek anlamayız ama ilginç parçalar vardı ve mağazaları gezmek eğlenceliydi.

Sokaklarda dolaşırken bir kilisenin içini gezmeye girdiğimizde, bir bebeğin vaftiz törenine de denk geldik. Filmlerde görmüşlüğümüz vardı ama gerçeği oldukça ilginçmiş. En ilginç kısmı da aşağıda.

Sokaklarda kemerli geçitler de var. Belki bu geçitlerin üstünden evler arasında geçiliyordur.

Bu bölgenin en ünlü noktalarından birisi de aşağıda gördüğünüz güzel cumbalı kısımmış. Evlenenler bu noktada poz verirlermiş. Öyle duyduk, görmedik.

Bu noktanın hemen yanında ünlü Etnoğrafya Müzesi bulunuyor. Şahane bir bahçesi olan yapının kendisi bir başka güzel.

Ahşap olan binanın detayları yakından daha da etkileyici. Bu kadar iyi korunabilmiş olması ve hala kullanılması çok sevindirici.

Müze girişi ücreti 6 leva. Biz zamanımız olmadığından gezemedik ama kapıdan bir fotoğraf çekiverdik. Çok güzel olduğu her halinden belli.

Müzenin bahçesinde sergilenen bir kapının önündeki tanıtım yazısının içinde kervansaraydan cumaya kadar ne çok Türkçe kelimenin bulunduğunu görmek ilginçti. Siz de aşağıda okuyabilirsiniz.

Müzenin sokağından yukarıya devam ettiğinizde Nöbettepe denen antik bölgeye varıyorsunuz. Açıkcası buranın restore edilir gibi bir hali yok ama güzel bir Filibe manzarasına sahip.

Burayı da gördükten sonra tepeden inerken gördüğümüz ve bizim Büyükada evlerine benzeyen aşağıdaki yapıyı da paylaşarak Filibe notlarını bitirelim.

Filibe’yi biz çok sevdik. Gezilecek yerleri bir arada olan, çok güzel kafe ve restoranları olan, bir çok yerde Türk kültürünün izleri bulunan keyifli bir şehir. Biz yaz sıcağında gittiğimiz için epey yorulduk ama bahar aylarında ve hatta kışın daha da güzel olabilir.

Sofya’dan dönerken Filibe’yi gezdiğimiz gibi, ikinci gidişimizde Filibe’den dönerken de yol üzerinde olan Asen Kalesi’ni gezdik. Filibe’ye çok yakın olan Asenovgrad kentinin arkasındaki dağlarda bulunan bu kale de oldukça ilginçti.

Yeşillikler içinde, dağın dik bir yamacına kurulmuş olan kalenin ziyaretçisi de epey boldu. 3 leva ücretle gezilen kalenin içinde pek eşya yok ama yine de enteresan.

Zamanınız varsa uğramaya değecek olan bu yapıyı da ziyaret etmenizi öneririz. Bizim gibi otoyoldan gitmeyi sevmeyenlerdenseniz yolunuzu da fazla uzatmayacaktır. Kaleye çıkan dağ yolunun üzerindeki çeşmeden su içmeyi ve varsa yanınızdaki boş şişeleri doldurmayı da unutmayın.

Gürkan, Temmuz 2018

Sofya

23 Nisan’da kısa bir tatil bulunca yakın bir yere kaçsak dedik ve ne zamandır aklımızda olan Sofya’ya gitmeye karar verdik. Soğuk bir şehir bulmayı beklerken sıcacık ve yemyeşil bir şehirle karşılaştık. Çok sevdik ve İstanbul’dan rahatça gidebileceğiniz bu şehri size de anlatmak istedik. Bizi bilen bilir, yine kendi aracımızla gittik. Yurtdışına arabayla çıkma konusundan daha önce çok bahsettik, siz yine de yukarıdaki arama kutusundan bulamazsanız şuradan okuyabilirsiniz. Bunu da söyledikten sonra daha önce bahsetmediğimiz Kapıkule sınır kapısından başlayalım.

Ülkemizin en büyük sınır kapılarından olan ve Avrupa’ya ana çıkış yolu olan Kapıkule’den oldukça sakin bir günde çıktık. TEM’den Edirne’ye vardıktan sonra düz devam ederek 20 km sonra sınıra varıyorsunuz. Bizim için rahat bir geçişti ancak son 15 km boyunca bekleyen TIR’lar için durum pek rahat olmasa gerek. Şurada bununla ilgili de kısa bir yorum yaptık. Kapıkule’de yeşil sigorta yaptırabiliyorsunuz ve yurtdışı çıkış pulu alabiliyorsunuz. Kocaman da bir duty free mevcut.

Bulgaristan tarafındaki kapının adı ise Kapitan Andreevo. Oldukça büyük bir kapı. Yunanistan’ın kapısından sonra burası gerçekten çok modern geliyor. Bulgar tarafında duty free mağazası yok, zaten pek gerek de yok, marketler yeterince ucuz.

Bulgaristan’a geçince yol kullanım ücreti için herkes gibi arabanıza bir Vinetka alıp yapıştırmanız gerekiyor. Bununla ilgili bilgileri Nessebar yazımızda bulabilirsiniz, bir haftalık otomobil etiketi güncelde 15 leva. Hem etiket almak, hem de öğle yemeği yemek için kapıdan sonra otoyola devam etmeyip en yakın kent olan Svilengrad’a girdik. Burada çok memnun kaldığımız yeşillikler içinde bir restoran bulduk. Adı Parka ve basit bir aramayla rahatlıkla bulabilirsiniz. Tavsiye ederiz, öyle ki dönüşte yine geldik ve hatta sırf burası yüzünden bu kente aramızda artık Sevilengrad diyoruz.

Dolar bozduracaksanız Svilengrad’da Sofya’dan daha iyi fiyata bozduklarını da not düşelim. Yemek sonrası otoyola çıkarak yaklaşık 3 saatte Sofya’ya vardık. Bizim gibi sınırda şansınız yaver giderse İstanbul’dan çıkıp 6-7 saatte Sofya’ya varabilirsiniz. Sofya’da Samuil Apartment isimli küçük bir evde kaldık. Şehrin tam merkezinde bulunan bu evde çok rahat ettik. Eskice bir binada ama evin içi çok iyi durumda ve civarda iki tane büyük otopark var. Bulgaristan’da arabanızı gece sokakta bırakmamanız önemli çünkü özellikle Türk plakalı araçlara karşı bir hırsızlık eğilimi olduğu söyleniyor. Tek dairelik bir tesis ama yer bulabilirseniz tavsiye ederiz. Apartmanın sokaktan girişi aşağıda.

Eve akşam üzeri vardığımızdan eşyalarımızı bırakıp dışarıya çıktık. Binanın 50 m yanındaki trafiğe kapalı olan Pirotska sokağına çıktık.

Sakin bir sokak ve üzerinde birçok mağaza bulunuyor. Sokağın başındaki caddeye yaklaştığımızda solda Sofya merkez sabit pazarı binasını gördük. İçini dolaştık, oldukça ferah bir yapı ancak düşündüğümüz kadar kalabalık değildi.

Dışarı çıktığımızda ana cadde üzerinde Sofya’daki Osmanlı izlerinin en güzeli olan Banyabaşı Camii ile karşılaştık. İleride anlatacağımız görkemli kiliselerin yanında bu caminin ağırbaşlı bir güzelliği var.

Caminin üzerinde bulunduğu cadde Sofya’nın tipik bir bulvarı gibiydi. Troleybüsü, büyük binaları, indirim mağazaları, kebapçısı, ara sokakta arap mahallesi, yan tarafta Sinagogu ile burası şehrin yerli yaşamını ifade eden bir bölge gibi geldi bize.

Caddede biraz yürüdükten sonra eve arka sokaklardan dönmeye karar verdik ve karşımıza Zhenski Pazar ya da diğer adıyla kadınlar pazarı çıktı.

Eskiden Banyabaşı caminin önündeki meydanda kurulan bu pazar oradaki antik kazılar başlayınca buraya taşınmış ve sabit hale gelmiş. Kadınlar pazarı da denen markette her gün taze sebze ve diğer yiyecekler satılıyor.

Açıkcası satılan ürünler çok ilginç değiller ancak hoş bir atmosferi var. Yeterince zamanınız varsa uğrayabilirsiniz veya bizim gibi evde kalıyorsanız kahvaltı için taze sebze almaya gelebilirsiniz. Bize değişik gelen bir yiyecek ise aşağıda gördüğünüz kızarmış balıklar. Çerez niyetine yenen bu balıkların en çok tercih edileni en sağda gördüğünüz ve tsatsa diye okunan hamsiymiş.

Böylece akşam oldu ve biz de şehrin bu eski bölgesini gezmeyi tamamlamış olduk. Sofya’nın asıl turistik yerlerine de ertesi gün gittik. Anlatmaya başlamadan önce rotamızı kısaca aşağıdaki haritada özetleyelim.

Gezimize şehrin en alçak gönüllü kiliselerinden olan Sveta Nedelya’dan başladık. Pazar sabahı olduğundan içeride kalabalık bir ayin vardı.

Bu kilise şehrin en ünlü bulvarı olan Vitosha bulvarının başlangıcında. İsmini Sofya’nın sırtını dayadığı büyük Vitosha dağından alan bu bulvardan dönüşte geçeceğiz, şimdilik dağa doğru baktığınızdaki görünüşünü gösterip yolumuza devam edelim. Karşıdaki zirvesinde kar olan büyük dağ Vitosha.

Kilisenin hemen yanındaki sokağa devam edince binalarla çevrilmiş olan ünlü Rotunda St. George ile karşılaşıyorsunuz. Sofya’daki en eski yapı olduğu söylenen yapının etrafındaki binalar pek sevimli değil ama bir köşesinin devlet başkanlığı olması verilen önemi gösteriyor.

Binaların arasından geçip diğer tarafa çıktık ve az ileride sağda şahane bir parkla karşılaştık. Sofya Şehir Bahçesi adındaki bu park çok güzeldi. Zaten Sofya çok yeşil bir şehir ve neredeyse her yerde güzel parklar var.

Parkın içinde pazar gezmesine çıkan aileler ve canlı müzik yapan bir grup vardı. Etrafta çocuklar dans ediyordu. Hatırladıkça insanın tekrar gidesi geliyor. Bahçenin bir kenarında da Bulgar Milli Tiyatrosu binası var.

Bu güzel yapı bir buluşma noktası olmuş. Önündeki havuz ve bahsettiğimiz güzel bahçenin kenarındaki kafelerde oturan aileler ve etrafta oynayan çocuklar unutulmaz.

Buradan çıkınca ana cadde üstündeki adını çok duyduğumuz Ulusal Doğa Tarihi Müzesi’ne girdik. Açıkcası bahçelerde gezerken müzeye girmek zor geliyor ama bu müze çok enteresan. Kuşlar, balıklar, ayılar, aslanlar, geyikler ve hatta penguenler derken neredeyse tüm vahşi hayvanlar doldurulmuş halde sergileniyor. Zaman yaratıp ziyaret etmenizi tavsiye ederiz. Özellikle yanınızda çocuğunuz varsa emin olun hayvanat bahçesinden daha güzel.

Müzeden çıkınca az ilerideki Sveti Nikolay kilisesinin önüne çıktık. Rus kilisesi de denen bu yapı diğer kiliselerden çok farklı.

Buradan az ileride soldaki tepenin üstünde ise Sofya’nın en ünlü katedrali olan Alexander Nevski Katedrali bulunuyor.

Dışarıdan oldukça ihtişamlı görünen katedralin içi o kadar etkileyici değil. Güzel bir yapı ama alıştığımız aşırı ihtişamlı katedraller gibi değil ve ortada oturacak banklar yerine açık bir alan var. Girişte fotoğraf çekmek için 10 leva ödemeniz gerekiyor gibi bir not vardı ama kimsenin para verdiğini görmedim.

1904’e inşaatına başlanan yapı 1916’da tamamlanmış ve 1924’de kullanıma açılmış. Asıl güzelliği yan taraftan belli olan yapıyı çok sayıda turist ziyaret ediyor.

Buradan da çıkınca biraz yorulmuş gibiydik ama şehrin en büyük parkı olan Borisova parkına çok da uzak olmadığımızı görünce o tarafa gitmeye karar verdik.

Yukarıda gördüğünüz güzel caddeden yürüyerek parka doğru giderken yol üzerindeki bir başka küçük parkın önünde uzun bir kuyrukla karşılaştık. Nedir diye merakla baktığımızda insanların ellerinde biriktirdikleri pet şişeleri geri dönüşüme getirdiklerini anladık.

Bu uzun kuyruğu bekleyenler ellerindeki pet şişeleri görevlilere tarttırıyorlar ve aldıkları fişlerle yandaki çadırdan ücretsiz kitap alıyorlardı. Kitap almak için bu kadar çabaya giren herkese hayran hayran bakarak yolumuza devam ettik ve Kartal Köprüsü’ne geldik.

Şehrin eski giriş kapılarından biri olan bu köprü Bulgar özgürlük tarihinde önemli bir role sahipmiş. Köprüden hemen sonra da Borisova parkına geldik.

O kadar büyük bir park ki Sofya haritasında ciddi bir yer kaplıyor ve içinde iki tane stadyum var. Parkın içindeki çocuk parkı dev gibi ve aynı oyuncaklardan 4-5 set bulunuyor. Etraf oynayan çocuklar ve onları izleyen ebeveynlerle dolu. Oldukça renkli bir alan.

Parktaki sayısız ağacın altında dolaşmak çok keyifli. Aşağıdaki ağaç da bu güzelliklerden birisi.

Parktan çıkınca çok da uzakta olmayan Vitosha Bulvarına gittik. Birçok kafe, restoran ve mağazayla dolu olan bu bulvar için Sofya’nın en güzel caddesi diyorlar.

Bulvar epey uzun ve araç trafiğine kapalı. Oldukça yeşil olan yolun sonunda ise güne başlangıç noktamız olan Sveta Nedelya kilisesi bulunuyor.

Böylece yaya şehir turumuzu tamamlamış olduk. Öğlende bulvarın arka sokağında Made in Home isimli bir yerde de öyle bir yemek yedik ki sormayın gitsin, tek kelimeyle muhteşemdi.

Yorgunluğumuzu atmak için eve dönüp biraz dinlendikten sonra arabamıza atlayıp Vitosha dağı eteklerindeki UNESCO Dünya Mirası listesinde bulunan Boyana kilisesini görmeye gittik. 11. yüzyıldan kalma kısımları da olan bu kiliseyi maalesef gezemedik çünkü saat geç olmuştu. Sadece bahçesinin etrafından dolaşıp bir fotoğrafını çekebildik. Vitosha eteklerinde de biraz dolaştık, zamanımız kalmadığı için tepeye çıkamadık ama aşağıda bile yeterince yeşillik gördük.

Geniş bulvarları, büyük parkları, güzel kiliseleri ve bol yeşilliği olan Sofya, özellikle çocuklu aileler için zevkle zaman geçirilecek bir şehir. Küçük bir kaçamak için ideal mesafede ve güzellikte.

Ceren, Nisan 2018

Aydos Ormanı

Hafta sonu gelince, hele bir de hava güneşli olunca nereye gitsek diye düşünüp duruyoruz. Bu sefer bugüne kadar nedense gitmediğimiz Aydos Ormanı’na gitmeye karar verdik. Sizin de bu güzel yerden haberiniz olsun diye de anlatalım istedik.

Aydos Ormanı, Anadolu yakasında Kartal’ın yukarısındaki Uğur Mumcu mahallesi ile Sultanbeyli arasında bulunuyor. Doğuda Kurtköy’e kadar da uzanıyor. Aşağıda gördüğünüz gibi şehrin göbeğinde yer alıyor.

Ormanın hem Uğur Mumcu’nun üzerinden geçen Yakacık caddesinden hem de Sultanbeyli tarafından girişi var. Yukarıdaki haritada da görülen göl kenarına gitmek için Sultanbeyli girişi daha yakın ama orman içindeki yollar iyi durumda olduğundan çok da farketmez. Orman alanına giriş ücretli. 2017 yılı ücret tablosu aşağıdaki gibi. Biz şubat 2018’de gittik ama tablo hala geçerliydi.

2018 Ekim’de tekrar gittik ve eskinin üzerine yeni liste asıldığını gördük. Yeni fiyatlar aşağıdaki gibi olmuş.

Görüldüğü gibi pek de ucuz sayılmaz. Ancak içerisi çok büyük ve kalabalık zamanında bile sakin bir köşe bulunabilir olduğunu tahmin ediyoruz. Biz 5 numaralı kapıdan girdik. Girdikten sonra karşıdaki tepe korkutucu ama asfalt yol sola kıvrılıyor. Her köşede “Göle Gider” tabelaları bulunduğundan kaybolmak zor.

Buradan itibaren piknik alanları başlıyor. Biz göle gideceğiz dediğimiz için 17 lira ödeyip fiş almıştık. Girişteki görevli fişi kaybetmeyin, yukarıda sorarlar dedi, gerçekten de sordular. Tahminim girişteki piknik alanlarına gelenlerden bu bedeli almıyorlar. Ya da yanılıyorum, denemedim, yanlış söylemiş de olabilirim. Öyle ya da böyle, biraz ilerleyince yolumuzu bir keçi sürüsü kesti.

Şehirden daha 5 dakika bile uzaklaşmadan keçilerle karşılaşmak insana uzaklara gitmiş gibi hissettiriyor. Neredeyse sırf bunun için gitmeye değer. Yukarıda bahsettiğim gibi yol asfalt ve bir miktar çukurlu olsa da oldukça rahat. Biraz daha ilerleyince büyük bir açıklığa çıkılıyor.

Aramızda bu açıklığın yazın mangal dumanıyla kaplı olma ihtimali çok yüksek derken sağda solda piknik yapanları farkettik.

Fotoğraflardan anlaşıldığı gibi orman çok büyük. Ağaçların arasına geleneksel ahşap piknik masalarından yerleştirilmiş. Piknikçiler bazılarını bir araya getirmişler bazıları ise uzak aralıklarda duruyorlar. Bu masaların kullanımı ücretsiz.

Biz gittiğimizde neredeyse hepsi boştu ama yazın boş masa bulunacağını tahmin etmiyoruz. Diğer yandan ağaçların arasına araçlar rahatça girebildiğinden, masanın yanına arabasını çekenler de bulunuyordu. Biz göl tabelalarını takip edip meydandan sağa döndük ve az ileride göl ile karşılaştık.

Bu yokuştan aşağıya inen araçlar vardı ama biz cesaret edemedik ve sağa dönüp parkettik. Zaten o tarafta bir tesis varmış.

Tipik uyarı levhaları arasından göle doğru indiğinizde göl kenarında küçük bir otopark bulunuyor. Ama bizce yazın buralar hep araba dolar, trafik olur.

Sağdaki tesis genişçe bir restoran. Et yemek isterseniz deneyebilirsiniz. Sadece çay içmek isteyenlere de hizmet veriyorlar gibi görünüyordu. Yolun aşağısına indiğinizde göle varmış oluyorsunuz.

Buranın aktivitesi ise göldeki ördeklerin fotoğrafını çekmek, etrafta dolaşan horozlara bakmak ve zamanınız varsa deniz bisikleti ile gölde dolaşmak. Yarım saati 20 lira, bir saati 30 lira.

Yok ben göl kenarında yürüyüş yaparım diyorsanız maalesef bu tarafta bu pek mümkün değil. Karşı kıyıda bir yürüyüş yolu var gibiydi ama biz o tarafa geçişi bulamadık. Bu tarafta ise göl kenarı mangal masaları ile dolu.

Masaların arasından yürünebilir tabi ama zemin bir parkur gibi değil. Buraya kadar gelip de bir semaver çay içeriz diyenler için de fiyat listesini paylaşalım, belki gelirken termosta çay getirirler.

Göl kenarında biraz turladıktan sonra yukarıdaki açık alana tekrar geri döndük ve gözümüze kestirdiğimiz bir aralıktan ormana daldık.

Ne de olsa orman. İnsana huzur veren kokusu, bol oksijeni, çiğ düşmüş otları ile keyif dolu. Uzaktan TEM bağlantı yolunun gürültüsü de gelmese çok daha güzel olacak ama bu da oldukça yeterli. İlerledikçe yol da daralıp iyice patika haline geliyor.

Arazi aracı ile bu yollardan epey dolaşılabileceğini tahmin ediyoruz. Zaten sanki birileri sık sık geçiyormuş gibi görülüyor. Bu bol oksijenli yürüyüşten sonra arabamıza binip geriye döndük. Sultanbeyli tarafındaki kapıya da baktık ama bize ters olduğu için yine Uğur Mumcu tarafına döndük. Meğerse bizim girdiğimiz kapıdan daha geride dördüncü, üçüncü, ikinci ve birinci girişler bulunuyormuş. O tarafa giden yol üzerinde eğlence parkı niyetine yerleştirilmiş bir gondol vardı.

Daha da ilerlediğimizde bir de macera parkı ile karşılaştık. Muhtemelen yazın açılan bu parkın içinde ağaç tepelerinde cambazlık yaparak yürünen ve başka bazı zorluklara sahip parkurlar bulunuyordu. Güzel bir havada keyifli zaman geçirilebilir gibi görünüyordu.

Kısacası, üç saat kadar zaman geçirdiğimiz Aydos Ormanı’nın muhtemelen sadece bir kısmını görebildik. Haritada da görüldüğü gibi çok büyük bir alana yayılan bu güzel ormanın şehirin içinde yaşamaya devam etmesini umarak ayrıldık. Havalar ısınınca tekrar geleceğimizden eminiz.

Gürkan, Şubat 2018

Karadeniz | Rize – Artvin – Trabzon – Ordu – Sinop

Yıllardır ötelediğimiz memleket ziyaretini, uzun bayram tatilini de fırsat bilerek gerçekleştirmek için düşüyoruz yollara.

Biz sırayla anlatacağız, siz dilerseniz merak ettiğiniz şehire aşağıdaki listeden tıklayarak hızlıca ulaşabilirsiniz.

Fotoğraflarından aşık olduğumuz, yeşil ile beyazın en ihtişamlı buluşma yerlerine kavuşmak için, uzun bir araç yolculuğunu ve bayram tatillerinin vazgeçilmezi trafik çilesini de göze alarak, basıyoruz İstanbul’dan marşa. İlk hedef Rize. 1,100 Km :)

Akşam 18:00’de başlayan yolculuğumuz saat 24:00’te Ilgaz Öğretmen Evinde molaya dönüşüyor. Keza aklımızda mola vermeden gitmek gibi bir fikir yok. Ilgaz Dağları’nın eteklerinde konaklama yerimiz tek gece için bile kalınacak yer değil aslında ama fiyatı ucuz ve bu saatte başka yer bakmak istemediğimizden 8 saat geçiriyoruz. Eşim öğretmen olduğundan, 9 yaşındaki çocuğumuzla birlikte 25’er TL’den toplam 75 TL’ye kahvaltı dahil olarak geceliyoruz. Kamu çalışanıysanız 30 TL, normal vatandaş olarak ise kişi başı 35 TL olarak konaklama yapabiliyorsunuz.

İçerisi ne kadar kötü olsa da dışarısı muhteşem dağ manzarası ile her daim geçer not alabilecek bir yer.

Ilgaz1

Sabah kahvaltısının ardından Saat 09:00’da tekrar yola koyuluyoruz. Kurban Bayramına 2 gün var, Ilgaz’da Hayvan Pazarı kurulmuş, sabah saatleri olmasına rağmen epey kalabalık görünüyor.

hayvan-pazari-ilgaz

Radar radar diye o kadar korkuttukları için, hiç bir hız sınırını, 1 km bile aşmadan sürdüğümü belirtmeliyim.

samsun-yolu

Tosya, Osmancık (aman buraya çok dikkat, çakar dedikleri yol kenarı radarları çoğunlukta) ve Merzifon derken Samsun’a varıyoruz. Samsun’dan Ünye ve Fatsa ile birlikte Ordu merkeze Saat 15:30’da geliyoruz.

ORDU

Ordu merkezde mola veriyoruz. Aslında Ordu’yu o kadar beğendik ki durup, şöyle 1-2 saat geçirmek ihtiyacı duyduk. İyi ki de durmuşuz. Yemek, teleferik, Boztepe derken, Ordu’ya ayrıca gelmek lazım düşüncesi oluştu.

ordu-9

Ordu merkezde yemek için alternatifleriniz baya fazla, pidesi meşhurmuş tavsiye ediyorlar, Aktaşlar diye bir pideciye gittik ama o kadar sıra vardı ki bekleyemedik. Belediye binasının yanında, küçük bir meydanda yan yana lokantalar var, biz Kervansaray’ı tercih ettik, lezzetli ama pahallıca bir yer.

ordu-1

Yemek faslını bitirir bitirmez, tepemizin üstünden geçen teleferiklere binerek, Boztepe’ye çıkmak için 5 dakikalık bir yürüyüş yapıyoruz. Teleferik, tam Belediye Binasının karşısında, sahilde.

ordu-2

Gidiş dönüş yetişkin 10 TL, Öğrenci 8 TL, Tek yön alırsanız Tam 6, Öğrenci 5 TL.

ordu-3

2350 m. uzunluğundaki hatta, 28 kabin çalışıyor. Takribi 5 dakika gibi bir zamanda sizi 510 m. yüksekliğindeki Boztepe’ye çıkartıyor.

ordu-4

Ordu’ya komşu illerden sırf bunun için gelenler varmış. Boztepe’ye çıkıp da manzaraya karşı çayımızı içince hak verdik doğrusu.

ordu-teleferik

Teleferikle ilgili birkaç video için de Youtube kanalımızdaki teleferik listesi ilginizi çekebilir.

ordu-5

Boztepe’de yamaç paraşütü de yapma şansınız var. 175 TL kişi başı ücreti var, fakat değişkenlik gösterebilir, bağlayıcı olmasın.

ordu-7

Üstteki fotoğrafta solda uçuşa geçmiş olan arkadaşlar, altlarındaki ağaçlara çarparak seyire devam edince, biz atlamaktan vazgeçerek sadece izlemenin tadını çıkarttık.

ordu-6

Youtube kanalımızda normal bir atlayışın videosunu şuradan izleyebilirsiniz.

ordu-8

2 saatlik keyifli bir dinlenmenin ardından, trafik ile tatlandırdığımız :) yolculuğumuzun geri kalanı için tekrar yola çıkıyoruz.

RİZE

Akşam saat 20:00 civarında köyümüze varıyoruz. Giresun ve Trabzon illerini yoğun trafikte ve karanlıkta geçiyoruz. Ordu’dan sonra sahil yolu ile gittiğinizden, bolca tünel ve çift şeritli yoldan geçiyorsunuz, buralar rahat ama hız limitlerine mutlaka uymanızı tavsiye ediyorum. Şehir ve ilçe merkezleri hem radar hem de trafik anlamında sıkıntılı, tüm Türkiye’deki trafik ışığı sorunu bu yolda da mevcut.

rize1

Fakat artık bunlar geride kaldı, akşamın karanlığında Camidağı köyünün muhteşem manzarası ve ciğerlerinize çektiğiniz hava her şeyi bir anda unutturuyor.

rize2

Karadeniz gezimizin merkez üssü burası, gittiğimiz tüm yerlerde kalkışı ve dönüşü buraya yaptık. Bu bize fazlaca yola mal oldu ama sonuçta hem hepsinin ortasında hem de burası eşimin köyü olması sebebi ile bizim köyümüz, yani konaklama ücretsiz :)

rize3

Akşam güzel bir uykunun ardından, sabah daha da etkileyici olan manzaraya gözümüzü açıyoruz. Küçük balkonumuz şu an dünyadaki tartışmasız en mükemmel yer.

rize4

Bugün için yaptığımız planda Rize merkeze inmek ve köyü yaya olarak dolaşarak, dünkü yorgunluğu atmak var.

Burada şöyle bir soru gelebilir doğal olarak, bizim Karadenizde köyümüz yok, o halde biz nerede konaklayacağız diye?

İl merkezlerinde kalacak yer problemi yok, tüm illerde ve genel olarak ilçelerde konaklama yerleri mevcut. Fazlaca turistik olan yerlerde de, misal Ayder Yaylası, ya oteller ve pansiyonlar var, ya da çok yakın yerlerinde var.

Biz, git – kalacak yere geri dön, durumundan dolayı biraz fazlaca yorulduk, size tavsiyem uzaktan yakına olarak planlama yaparsanız, örneğin Artvin – Macahel’den başlayarak, planladığınız güne göre Trabzon, Ordu veya Samsun’a dönerseniz hem zamanı daha efektif kullanmış hem de daha az yorulmuş olursunuz.

rize5

Rize’ye geri dönelim; Camidağı köyünde yaya başlayan günümüz, buralara olan hasret ve özlemimizin nedenlerini bize çarpıcı olarak anlatmış oldu. Yeşilin tarif edilemez bir renk şenliği içinde her tonunu görebiliyorsunuz, köy evlerinde semaverler tütüyor ve hoşgeldiniz, hadi çaya, hadi baklavaya, hadi yemeğe ile akşamı ediyoruz.

rize6

Karadeniz’in, illerin şehir merkezleri dışındaki tüm köyleri yeşillik içerisinde ve inanılmaz dinlendirici. Önce gözünüz, sonra beyninize giden oksijen ve aldığı görselin bilgisi ile bir rahatlama yayılarak kalbiniz dinleniyor. Yeşil ve mavinin ne kadar enteresan bir etkisi var. Tabi biz fotoğraflarımıza toprağın, çiçeklerin kokusunu, etraftaki minik ve büyük canlıların sesini koyamıyoruz, artık burası siz ile beyninizin birleştirme yeteneğine kalıyor. :)

rize7

Tüm Doğu Karadeniz coğrafyasının ortak özelliği çay ve fındık ile bal, yani arıcılık.

rize8

İrili ufaklı her yerde kovanlar görmeniz mümkün. Balcılıktan memnun olan bir Karadenizli görmeniz mümkün değil :)

rize9

Tüm köylerde bu tarz binalar görebilirsiniz, bunlar çay toplama alanları.

rize10

Rize merkezi anlatmaya gerek var mı, bilmiyorum. Büyük şehirlerin alelade ilçelerinden biri gibi, düzensiz ve kalabalık, şehircilik anlayışı yok. Ordu merkezinin örnek olması gerekiyor buralara. Bu durum sanırım Ordu dışında tüm illerin merkezleri için geçerli.

rize11

Merkezde sadece bir akşam durduk. Kalot peyniri, tereyağı gibi buralara özgü ve buralarda daha doğal hallerini bulabileceğiniz yiyecekleri almak için büyük şarküteriler var. Biz annemizin tavsiyesi ile yılardır alış veriş ettiği, hatta kargo ile İstanbul’a da getirttiği Ri-Kar-Et Kopuz Gıda’dan aldık, biz memnunuz tavsiye edebiliriz.

rize12

Bir de dondurma çok lezzetli, sanırım doğal sütten dolayı, her yerin dondurması güzel.

Zilkale

Artık derin bir soluk alıp, şöyle bir arkanıza yaslanın. Buradan sonra gidip gördüğümüz yerler, aslında cenneti başka bir tarafta aramamamız gerektiğine bizi ikna etti.

zilkale-1

Rize merkeze yaklaşık 85-90 km. uzaklıktaki Zilkale, Ayder Yaylası’na çıkan yol üzerinde. Bu tarafa yapacağınız gezide aynı gün iki yeri de görebilirsiniz, biz öyle yaptık.

zilkale-5

Rize’den, Artvin istikametine çıkış yaptıktan sonra, Pazar’ı geçince Ardaşen’e gelmeden, Çamlıhemşin’e dönüş yapıyorsunuz ve Kaçkar Dağları Milli Park Alanı’na doğru yol alıyorsunuz. Bu bölge sadece 2-3 yerden ibaret değil tabi ki, yükseklerde yaylalar var ve hepsinin görülmesi gerekiyor, fakat aracınızın biraz yüksek olması ve zamanınızın daha çok olması tavsiye edilir.

zilkale-2

Ayder Yaylası ve Zilkale için önce Çamlıhemşin’e geliyorsunuz. Küçük, sevimli bir ilçe merkezi. 2-3 banka şubesi, lokanta ve alışveriş yeri var.

 

zilkale-3

Merkez’den sonra asıl sihir başlıyor, bir tarafınız Fırtına Deresi, diğer tarafınız Kaçkar Dağları ve yeşil ve bulutlar ve sis ve yağmur ve ciğerlerinizi yakan hava (yaşadığımız büyük şehirlerde ne soluduğumuzu  anlayamayacaksınız, çünkü bu hava ise, o nedir bilmiyorum).

Neyse, dağınık bir yazı oluyor, ama düzen denilen şey doğada dağınık halde bulunuyor ve doğa en güzel yaratıcı, renk ve ilham verici, yazımız da böyle darmadağın gitsin bakalım.

zilkale-4

Çamlıhemşin Merkez’den 100-200 m sonra yol çatallaşıyor. Çatalın sol tarafı Ayder Yaylası’na, sağ tarafı ise Zilkale’ye gidiyor. 15-20 dakikalık, büyük bölümü parke taşları ile döşeli tırmanışımızı bitirdiğimizde, insanoğlunun yaptığı yapı ve bu yapının yeri, sizi hayretler içinde bırakarak, Zilkale görünüyor.

Giriş 3 TL. Çocuktan ücret almadılar. Gayet güzel restore edilerek korunan bir kale ile karşı karşıyayız.

Tahmin edersiniz ki, bu bölge neredeyse her mevsim yağmurlu ve sisli.

Kaleye çıkar çıkmaz, manzaranız tam olarak üst fotoğraftaki gibi. Benim ilk tepkim donup kalmak oldu, nasıl ifade edebileceğimi bilmiyorum ama muhteşem sözcüğünün yetersiz kaldığı bir andı. Doğanın bize sunduğu manzara ile insanın burada doğaya karşı verdiği mücadeleyi hissediyor ve ikisine de hayranlık duyuyorsunuz.

Yağmur ve soğuk havaya rağmen, geniş tatilin de etkisi ile baya kalabalık bir insan topluluğu var. Türkiye’nin her yerinden burayı görmeye gelen insanlar var. Bu manzarayı görmeden önce buraya neden gelmeniz gerektiğini inanın anlayamıyorsunuz.

Kale ile ilgili geniş bir tarihi bilgiye sahip değiliz, kalenin içerisine yerleştirilmiş ahşap çerçeveli notlardan anlayabildiğimiz kadarı ile daha çok askeri amaçla kullanılmış bir kale. İçerisinde ilk yapıldığında ibadethane de buluyormuş.

Kalenin içerisine küçük ahşap banklar yerleştirilmiş, buralarda oturup manzaranın tadını çıkartarak dinlenebiliyorsunuz.

Zilkale bu yoldaki son durak değil. Zilkale yolunu devam ettiğinizde Çat Yaylası, Elevit Yaylası, Polovit Yaylası ve Polovit Yaylasındaki şelaleyi de görme şansınız var. Fakat daha önce de dediğim gibi, normal bir binek araba için çok zor yollar buralar. Araç durumumuzdan dolayı bu güzelim yaylaları göremedik.

Burada önemli olduğunu düşündüğüm bir notu da ekleyeyim. Karadeniz’e yazın mahşer sıcağında bile gitmiş olsanız, aracınızda mutlaka yağmurluk ve küçük bir uzun kollu bulundurun, her an ihtiyaç duyabilirsiniz. Örnek fotoğrafımız :)

Yavaş yavaş ve sindire sindire, biraz da geldik gitmeyelim diyerek 2 saat kadar kaleyi gezip, bol bol fotoğraf çektikten sonra artık dönüşe geçme zamanıdır deyip, hüzünleniyoruz. Dönüş işini biraz erken tutmanızda fayda var zira çıkışı aşağıda gördüğünüz yoldan yapacaksınız. Dönmeye çalışanlar, acemi şoförler, yolda yürüyenler derken, araç içinde minimum yarım saat, bilginize…

Karadeniz gezinizi planlarken, geçeceğiniz yerlerde durma zamanları mutlaka ekleyin, aracıma bindim hedefime 10 dakikaya giderim demeyin, zira bu Karadeniz’in doğasına hakaret olur çünkü neredeyse 500 metrede bir durmak isteyeceksiniz.

Zilkale’den Çamlıhemşin’e doğru dönüşe geçer geçmez, yukarıda yaptığım açıklamayı yaşamaya başladık, Fırtına Deresi resmen sizi çağırıyor, “dur dinle beni” diyor.

Üzerindeki tarihi kemerli köprüler “gel gel” yapıyor :)

Velhasıl kelam, Ayder Yaylası sapağına gidene kadar 4 veya  5 kere durduk. 1 saat böyle geçti.

Yanlış anlaşılmasın bu durumu zaman kaybı olarak görmüyorum, yolculuğun en keyifli bölümleri bunlar. Koştur koştur yapmayın, bu durumları hesaba mutlaka katın hatta bu zamanları yaratın. Yeşilin, derenin tadını çıkartın.

Ayder Yaylası

Zilkale ile Ayder Yaylası arası 20 km’lik mesafe ve yaklaşık yarım saat sürüyor. Hayatınız boyunca gidebileceğiniz en yeşil, en berrak, en muhteşem yolu gideceksiniz. Doğaya aşık olacaksınız. Yaratıcı ana tabirini burada anlayacaksınız. Tepenizde atmacalar, kartallar uçacak. Dağlardan aşağıya dökülen suları seyretmeye doyamayacaksınız.

Ayder Yaylası Milli Parkı girişi 9 TL. Araç başı ücret ödeniyor. Yolun muhteşem doğası, yaylaya geldiğinizde yerini otellere bırakıyor. Bir kilometrelik bir yol boyunca, sağınızda solunuzda sadece yapı göreceksiniz. Ayder Yaylası’nı dışına doğru doğayı tekrar görebilirsiniz.

Buraya geldiğinizde turistik yerin ne demek olduğunu anlayacaksınız, bunun anlamı; doğanın yok edilerek, gelen insanlara kalacak ve yiyecek yer sağlanması demekmiş.

İnsanlar çıldırmış gibi oradan oraya koşturuyor. Dere üstünden Zipline yapıyorlar ve çok mutlular. Benim tarzım değil maalesef. Ama zipline yapmak isterseniz 15 TL’ye yapabilirsiniz.

Şahsi fikrimi sorarsanız, giriş kapısına kadar gidip dönün, inanın bir şey kaybetmemiş olursunuz. Ama derseniz ki, kaplıca var, kalacak yerim yok, zipline yapacağım, yeşil yol denen şeyi görmek için ilerleyeceğim… o zaman bir şey diyemem.

Akşam çökmeye başlayınca, dönüş yoluna koyuluyoruz. Bu fotoğraf tek, sanırım merkezini çekmeye içim elvermemiş.

Fırtına Deresi başta olmak üzere, Artvin’deki Çoruh Nehri’nin de bir çok kolunda rafting yapılabiliyor. Bununla ilgili özellikle Çamlıhemşin yolu üzerinde bir çok yer var. Rafting fiyatları 70 TL’den başlıyor, kahvaltı, ulaşım vb. hizmetlere göre 150-200 TL’ye kadar çıkabiliyor. Merakınız bu konu üzerindeyse en iyi kaynak tabi ki internet :)

(Rafting merakınız varsa sitemizde bir yazı da mevcut. Merak edenler için bir tık uzakta. Melen Çayı’nda Rafting)

Muhlama yemek için Çamlıhemşin çıkışında bir yol kenarı barakasında duruyoruz. Mükemmel bir çay eşliğinde, nefis bir muhlama yiyoruz. Ayrıca sahibi olan ismini unuttuğum :( abi tulum sanatçısı çıkınca ve bölgeye fazlası ile gelen Arap turistler olunca, tulum ziyafetimiz ekstra oluyor. Biz de bu duruma 150 TL’lik  Ayder Kestane Balı alarak katkı veriyoruz.

ARTVİN

Bugün evimizden 2 gün ayrılarak, Maçahel yolarına düşüyoruz. Eşim Rizeli, ben Artvinliyim. Sıra benim cennetimde.

Rize’den çıktıktan sonra, sahil yolundan Hopa istikametinde devam ediyorsunuz. Hopa’dan Artvin Merkez için yol ayrımından girip Borçka yönünde, 1,580 m rakımlı Cankurtaran Geçidi’ni tırmanmaya başlıyorsunuz. Dağların  ve yarların arasındaki bu yol, bol virajlı ve ürkütücü gelebilir. Yazın rahat ama kışa doğru çok zorlu bir yoldur. Gerçi şimdi tünel yapılıyormuş, artık doğa ile baş başa değil, hızlıca ama bir şey görmeden geçilecek. Yukarı, yukarı ve yukarı tırmanışınızı sürdürüyor daha sonra da inişe geçiyorsunuz, yaklaşık 1 saat kadar. Yol sağlı sollu yeşilin her tonunu size gösteriyor.

Borçka yoluna girdikten sonra, yol kenarlarında eski köprü ve karadeniz evleri kesinlikle size 10’ar – 15’er dakikalık molalar verdirecektir.

Aslında bu coğrafyanın en enteresan tarafı şudur ki; nereyi güzel bulduysanız orada durabilirsiniz, zira kesinlikle görülecek bir yer vardır.

Bizim için bu gezi sadece turistik bir ziyaret olmadığından, yıllardır ziyaret edemediğim asıl adı Kadapghiya olan, Çavuşlu Köyüne doğru, Borçka merkezden dönüyoruz. 20 dakikalık yolculuk Çoruh Nehri’nin kenarından yapılıyor. Şimdi barajlardan dolayı tanımakta zorlandığım yerlerde, her gördüğümüz sarı renklisine “Sarıkız” dediğimiz inekler, tüm siyahların “Karabaş” olduğu köpekler, merhaba dercesine bakıyorlar. Sanırım, yollar yüzünden, bir sürü aracın geçmesi onları hala şaşırtıyor.

Çocukluğumda, yani daha anlaşılır olması açısından 30 yıl önce, sadece fındık tarlası olan yerlerde, şimdi yol var. Gelişim iyi bir şey mi, kötü bir şey mi bilemiyorum!

Kadaphiya’da artık pek kalan yok, sayılı bir kaç ev var ve genelde yazın açılan evler. Yol ve baraj, sanki gelip, herkesi buradan alıp götürmüş gibi.

Kurban Bayramı, öncelik köyde olan teyzemde tabi ki…

Güzel teyzemin, güzel yemeklerini ve bayramın olmazsa olmazı baklavamızı yiyerek, dedemin artık sadece yengem tarafından kullanılan evine geçiyoruz.

İnsan insana aşık olur zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Bu ev kavuşamadığım aşkım gibi duruyor karşımda. Benim önünde oynadığım, fındık, çay topladığım, inek otardığım, mereklerine mısır çıkardığım yerleri şimdi o yaşlarımda olan oğlumla ziyaret ediyorum.

Diyeceksiniz ki, arkadaş, bu gezi sitesi değil mi? Bize ne teyzenden, dedenin evinden… Gelsek buralarda biz ne yapacağız ki…

Haklı olduğunuz yer, evet ister istemez bu yazı duygusallık içeriyor. Haklı olmadığınız yer, bu fotoğraflar, sadece makinelerin objektifine sığdığı kadarını yansıtıyor, burası doğada eşi benzeri olmayan bir bölge ve ben özelde buralarda doğduğum için, siz de bu güzel vatanın bir ferdi olduğunuz için çok çok şanslıyız. Sadece 15 dakikalık bir duraksama için bile saatlerce yol gitmeye değer…

Borçka Karagöl

Bizim köyün en güzel taraflarından biri de, Karagöl ve Macahel gibi endemik özellikli 2 yere çok yakın olmasıdır.

Köyümüzde geçirdiğimiz 2 saatten sonra, doğal olarak teyzemin tüm ısrarlarını kırarak, önce Karagöl’e uğramak için çıkıyoruz Macahel yoluna…

Tarifi Borçka merkezden verirsek daha sağlıklı olabilir. Karagöl 30 km’lik bir mesafede, Macahel (Camili) yolu üzerinde tabelasını gördüğünüzde sağdan çıkıyorsunuz ve 6 km kadar daha yol alıyorsunuz.

Bu yol orman yolu, dar ve sağ tarafı tamamen orman. Dikkatli sürmenizde fayda var, zira çok virajlı ve bazı yerlerinde iki araba yan yana zor geçiyor.

Borçka Karagöl Tabiat Park alanına giriş için araç başına 9 TL ödüyorsunuz. Ödeme yapmak istemezseniz yaklaşık 1 km kadar yürümeniz gerekiyor.

Karadeniz’de doğa her daim sürpriz yapmayı sever, Karagöl’e geldiğimizde her yeri sis basıyor, göz gözü görmez bir durum. Gölü bile göremedik, o derece. Flora olarak eşi benzeri olmayan göl bölgesinin etrafını yürüme yolu olarak, taşlarla belirlemişler. Biz de bu yolu kullanarak ormanın içinde dolaştık.

Buradaki ağaç türleri, dünya üzerinde kendi türünde sadece bu bölgede bulunan ağaçlar. Nasıl olsa hayran kalacaksınız, bir şey yazmaya gerek yok :)

Bizim için sisin yayılmış olması mükemmel bir durum oldu, çünkü bu haliyle de burayı görme fırsatı bulduk. Sadece zararımız 9 TL, çünkü yarın Macahel dönüşünde tekrar buraya geleceğiz.

Gölün kenarında, çadır kuran gençlere çok imrensek de, bu siste Macahel yolunu nasıl geçeceğimizi düşünmek daha akıllıca.

O gelişte kullandığımız 6 km’lik yol dönüş anında, araçların da çıkması ile birlikte uzadıkça uzuyor. Anayola çıktıktan sonra sağa doğru dönüyor ve Macahel’e 30 km’lik yolun tırmanma bölgesine başlıyoruz. Başlıyoruz başlamasına da, bir sis var, göz gözü görmüyor. Yolu göremiyorum, gördüğüm sadece şerit çizgisi. Şimdi düşününce tam bir delilik, her tarafı uçurum böyle bir yolu, bu siste gitmek akıl kârı değil.Tavsiyem bu durumda Borçka’da kalın sabah geri gelin.

Macahel (Camili)

Saatte bazen 10 km hıza inerek gelmek zorunda kaldığım 30 km mesafe yüzünden yorgun argın olarak, Macahel’in merkezine iniyorum. Kalacak yer konusunda da önceden bir çalışmam olmadığı için, ne yapacağız, olmadı arabada uyuruz derken, Tema Vakfına ait yeri buluyorum.

Sabah ve akşam yemeği dahil oda fiyatı 180 TL olarak, çok da beğenerek buraya yerleşiyoruz. Hemen semaverde çay demleniyor ve akşam yemeğimiz hazırlanıyor.

Çalışanların hepsi o kadar ilgili ve güler yüzlü ki, alışık olmadığınız derecede, şaşıracaksınız. Gelen yemek ile baklava çok lezzetli ve ne kadar isterseniz o kadar veriliyor. Çay için ayrı bir parantez açmak lazım. Semaverde çay içmek, gerçekten çay içmek.

Güzel bir uykunun ardından, sol tarafı Türkiye, sağ tarafı Gürcistan olan bu manzaraya karşı kahvaltımızı yaparak köye ismini veren camiye doğru gidiyoruz.

Macahel’i (şimdiki ismi ahşap camisinden dolayı Camili) özel yapan şey, doğası. Kendine özel, yeryüzünde bir tek burada yetişen bitkiler ve özellikle Kafkas arı ırkı. Macahel aslında bahsedilen cennetin ta kendisi denilebilir.

Günübirlik ziyaret için uygun bir yer değil, yol uzak ama asıl mesele, bu özel bitki türlerini ve özel alanları görmek istiyorsanız yürümeniz gerektiği. Zira merkez sayılan, caminin olduğu bölgeden sadece etraftaki dağları görüyorsunuz, ama gerçek yaylalarda.

Buralarda en çok görmek istediğimiz yer Maral Şelalesi, fakat kısmet olmadı diyelim. 7 km’lik kötü bir yolu var, kesinlikle binek araba ile çıkmaya çalışmamanız gereken, daha doğrusu 6 km’lik taşlık yoldan sonra, 1 km yürümeniz gerekiyor. Jip kiralayayım dedim, o da olmadığı için gidemedik. Siz buraya kadar geldiyseniz, görmeden dönmeyin.

Gelelim köyümüze yeni ismini veren camimize, dış görünümü resimde gördüğünüz gibi, ahşap ve sac öylesine bir araya getirilmeye çalışılmış gibi, ama içini görmeden karar vermeyin.

II. Mahmut döneminde yapılmış olan camii, bir kaç kez yıkılmış, Arhavili ustalarca tekrar yapılmış. İç işlemeleri sanat eseri seviyesinde.

İçi huzur verici bir aydınlık ve ahşap kokusu ile dolu, tam bir köy camisi, girin oturun, kalkmak istemezsiniz.

Köylere yapılan yeni camilere anlam veremiyorum bir türlü, 30-40 haneli köye 300-400 kişilik beton cami neden yapılıyor birtürlü anlamıyorum. Camili’nin camisini görünce, bütün köylerin ibadethaneleri böyle olmalı diye düşünüyorum.

Macahel, dünyanın en güzel varlığı, seni hafızama çivi gibi çakıp çıkıyoruz yola.

Dağların arasından tekrar vuruyoruz kendimizi yollara, dün akşamki sis ile nereden geçtiğimiz, nasıl bir yol ile buraya geldiğimizi sabah daha iyi anlıyoruz. Bu yukarıdaki manzarayı yolun kenarında durarak çektim, tüm yolun bir tarafı böyle.

Dün sisten Karagöl’ü göremeden dönmüştük. 6 km gidilir tekrar diyerek sapıyoruz içeriye, şimdi her şey daha net, daha yeşil :)

Bu göl diyor ki, beni Eylül-Ekim gibi ziyaret et de bir gör bakalım, dünyada kaç renk varmış, yeşilden çıkan…

Güzelliği iyice içimize çekiyoruz, gözlerimize dolduruyoruz ki, bir daha ki gelişimize kadar yetsin bize.

Dönüşte Borçka merkezde durup, bu asma köprüden koşarak geçin, bu kadar diyorum, yapamayacak olanlar el kaldırsın :)

Bu arada bu tahtaların da bazen kırılıp ayağınızın içine girdiği oluyormuş, Borçkalıların en çok güldükleri zaman sanırım bu :)

Aslında Borçka’nın meşhur bir köprüsü vardır. 1935 yılında İsmet İnönü tarafından açılan Çelik köprü. Borçka’nın simgesi gibiydi ama şimdi yanına beton aşkımızla dolu, sıradan bir şey yapıp bu tarihi köprüyü de çürümeye terk etmişiz. Her tarihi eserin başına gelen şey burada da tecelli etmiş, ne diyelim.

TRABZON

Artvin’den Rize’ye dönüşümüz de müthiş bir yağmur ile oluyor. Karadeniz hep Karadeniz, her an ani bir yağmur ile karşı karşıya kalabiliyorsunuz, buraların yağmurundan ama, öyle bir serpiştirip geçenlerden değil. Silecekler yetişmiyor, o derece…

Akşam fırtına, sabah güneş. Annemizin misafirliğinde, sabah kahvemizi de içtikten sonra, bugünkü seyahatimiz Sümela Mastırı’na doğru 2 saatlik yolculuk.

Sümela Manastırı

Sümela Manastırı, Maçka ilçesinin Altındere (Meryemana) Vadisindeki, muhteşem sözcüğünü yavan hale getiren bir yapısı. Burası için başka bir sözcük bulunup söylenmesi lazım.

Maçka, zaten başlı başına bir doğa harikası iken, M.S 360 – 395 yıllarında, doğanın bu güzelliğini bozmadan nasıl bir yapı yapmalıyız, diye düşünmüşler, ve ortaya Sümela Manastırı çıkmış. Keşke doğanın içerisine dokunuşlarımız hep böyle olsa.

Trabzon’dan 42 Km, Maçka ilçesinden de 16 Km’lik bol yeşillik yolu geçtikten sonra, Zigana Dağları’nın bir yamacında, gözlerinize inanamayacağınız bu yapı ile karşılaşacaksınız.

Manastırın Rumca adı Sümela, Yunanca adı Panagia, aslında gerçek ismi Meryemana Manastırı.

Manastırın önünden Meryemana Deresi, diğer ismi ile Panagia Deresi akmakta, önünden derken yanıltıcı olmasın, Manastır dağın tepesinde, dere ise eteğinde :)

Rize’den 2 saat yol geldikten sonra bir sürpriz ile karşılaşıyoruz. Manastır restorasyon nedeni ile kapalı. Haliyle gezme şansımız olmadı. Sadece dış cephesini görmek için bile gidilebilecek bir yol ama, gelmişken göremediğimiz için üzülmedik de değil hani.

Manastıra en yakın nokta olan bu kayalık bölgede fotoğraf çektik, manzaranın keyfini çıkarttık ve Manastıra çıkışta bulunan tesislere inerek, dere sesi ile çayımızı içmeye başladık.

Restorasyon çalışmaları 2 yıl kadar daha devam edecek denildi ama siz illa içerisini de göreceğiz diyorsanız, bitiş tarihini tam öğrenip öyle planlama yapın.

Bizim önerimiz ise, sadece bizim gördüğümüz kadarı ile bile çok eğleneceğiniz yönünde. 

Restorasyonla ilgili Trabzon Valiliğinin teleferik yapmak gibi, etrafına tesis kurmak gibi bizce ürkütücü açıklamaları var, inşallah bu doğayı turizm adı altında ranta açıp, mahvetmezler. Zira Ayder Yaylası’nı gördükten sonra tüm turistik gelişimlere kapadım kendimi.

Neyse biz tesislere geri dönelim. Manastıra çıkan yolun 1-2 km gerisindeki tesislerde çay çok güzel, derenin yanında şırıl şırıl ses ile tam bir dinlenme fırsatı. Hediyelik bir şeyler de alabileceğiniz yerler var.

Trabzon’un doğal güzellikleri saymakla bitmez tabi ki, her ilçesi ayrı bir doğa harikası, ama yapı olarak ben üç yer eklemiştim; Sümela Manastırı, Küçük Ayasofya Camii ve Atatürk Evi. Ancak Manastır dışında diğerlerini görme fırsatı bulamadık maalesef. Manastırı da tam göremedik. Bir daha gelmek için bahanemiz oldu diyelim :)

Artık geri dönüş zamanı. Planlarımızın içerisinde bir gün de Sinop’da geçirmek var. Hem dönüşte dinlenmiş olacağız, hem de methini çok duyduğumuz ama bir türlü görme fırsatı bulamadığımız Sinop’u da görmek istiyoruz.

Çıkıyoruz dönüş yoluna, bir tarafımızda Karadeniz, bir tarafımızda yeşilliklerle yol alırken, Akçaabat tabelasını görür görmez herkes acıktığını hissediyor. Hemen en doğru bilgiyi alabileceğimiz bir Akçaabatlı bularak kısa bir bilgi alıyoruz. Sorduğu şu; meşhur yer mi arıyorsunuz, lezzetli yer mi? Biz ikinci kısımdanız tabi ki ve en güzel köfte yeme noktasına ulaşıyoruz. En güzeli gönül rahatlığı ile söylüyorum çünkü Sebat Köfte hakikaten çok lezzetli. Lezzetin yanında fiyatlar da uygun.

Bir de semaver aldık yan dükkandan, arabayı da böylece artık sinek uçmaz derecesinde doldurarak doğru Sinop’a…

SİNOP

Yazının tümünde bahsettiğim gibi, geçtiğimiz yerler öylesine güzel görünüyor ki, gayri ihtiyarı durma ihtiyacı duyuyor insan, beş dakika buranın da havasından soluyalım diyerek, tekrar Espiye sahilinde mola veriyoruz.

Rize’den Sinop’a toplam 565 km yol var, normalde yedi saatte gidilebilir ama mola, trafik derken 11 saatte ancak varıyoruz Sinop’a.

Konaklama işini yolda ayarladık, Google’dan bulduğumuz Efua Otel’i aradık, fiyat aldık. Oda fiyatı 4 Kişi için 160 TL. Öğretmen evinden bile ucuza geliyordu. Önce biraz çekindim açıkcası, gece vakti varacağız, nasıl bir yer çıkacak, konuştuğum adam nasıl biri diye.

Abi, kardeş işletmesi pırıl pırıl bir otel, kesin tavsiyemdir gidin. O kadar özenli ve temizler ki inanamazsınız, çarşafından kahvaltısına, dekorasyonundan güler yüzlülüğüne bizden tam puan aldılar. Güzel bir uykunun ardından yeni güne hazırız.

Sinop da Türkiye’nin başka bir cennet köşesi. Doğa çok cömert davranmış, ama insanoğlu nankörlük etmiş diyebiliriz. Sinop’un en tepe noktalarından Şahin Tepesi’ne çıktık.

Tepenin manzarası yukarıdaki gibi. Etraf pislik içinde, baraklardan derme çatma bir yer yapılmış, ama kapalı mı, değil mi belli değil. İnsan üzülüyor, hem yapılaşma çirkin, hem de elinizde böyle bir yer var, çer-çöp içinde, yazık!

Tepenin sol tarafı bu şekilde, sağ tarafı da aşağıdaki gibi.

Şahin Tepesi’nde yapabileceğiniz bir şey yok, arabadan inip bir-iki fotoğraf çekersiniz o kadar. Biz de merkeze inip Sinop Kalesi’nin surlarından birine çıktık.

Bu sur tam limana bakıyor.

Diğer kısımlarını bilmiyorum ama bizim gezdiğimiz bölüm gayet güzel korunmuş ve restore edilmiş.

İçinde akşamları canlı müzik yapılan, içkinizi de içebileceğiniz bir yer bile mevcut.

Surdan biraz deniz havasını ciğerlerimize doldurarak aşağıya iniyoruz. Tam surun dibinde bir büfe var, burada bir Türk kahvesi için mutlaka, hem merkezin tatlı koşturmacasını izlersiniz, hem de bizim gibi büyükşehir yollarına düşecekseniz dinlenmiş olursunuz.

Tam limanın oralarda, birbirinden güzel restoranlar ve hediyelikçiler var. Biz el yapımı tekne yapan dükkanlara bayıldık.

Sinop’un neşe kaynakları bunlar sanırım. İçeride bir yandan satış yapılıyor, bir yandan da ahşaplar oyularak, rengarenk teknelere dönüştürülüyor. Tekneye isminizi veya teknenizin ismi ne olsun istiyorsanız onu da yazdırabiliyorsunuz.

Hediyelerimizi de alarak, Sinop’u şöyle bir arabayla gezip dönüşe geçiyoruz. Burasını yazıyoruz hafızlarımıza. Hatta bir sonraki tatil planımızı Efua Otelde mi planlasak?

Maalesef ki artık müze olan Sinop Cezaevini görmeye zamanımız yok. Yolumuz çok uzun. Artık dönme vakti, ama büyük yazar ve şairimiz Sebahattin Ali’yi yad etmeden gidemeyiz, güzel insanların büyük acılar çektiği bu mekanı ölümsüz kılan, Sinop Cezaevi’nde kaldığı dönemde yazdığı dizeler şöyle;

Maphushane Türküsü

Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül, aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül, aldırma

Dışarda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül, aldırma

Görmesen bile denizi
Yukarıya çevir gözü
Deniz dibidir gökyüzü
Aldırma gönül, aldırma

Aldırma gönül aldırma, kötüler unutulur, iyiler hep hatırlanır.

Tabi hepsini satın almadık ama artık evimizi süsleyen bir balıkçı teknemiz var. Sanırım dönüşün en güzel kısmı zihninizde getirdiğiniz anılar ve elinizdeki küçük objeler oluyor.

Barış, Eylül 2016