Etiket arşivi: Beyoğlu

Pera Müzesi

İstanbul’un havasını, suyunu, kavgasını, pisini, trafiğini, kalabalıklığını ve alelacele yaşamasını çekenlerinden biri olarak, bu şehirde bizi tutan iş, aş ve eğitim gibi medeni ihtiyaçlarımızın yanına, bu şehri asıl büyükşehir yapan daha medeni bir ihtiyacı karşılama özelliği ile vazgeçilmez bulmuyor muyuz? Sanat, sanat ve sanat…

Evet, bence çok alengirli olan yazıya bu girişten sonra, sömestır tatilini de bahane ederek, bir de müze kart olayı var sonra değineyim, Kadıköy’den güneşli bir günde bindik martılar ile Karaköy vapuruna ve ver elini Galata… Hop Beyoğlu, yürüyerek de çıkılabilir ama biz “tarihin ilk metrosu efendim” diye öğündüğümüz fakat üstüne tek bir çivi dahi çakmadığımız küçük, minik, mini minnacık füniküler ile çıktık Asmalımescit denilen, İstiklal Caddesi’nin kimine göre başı, kimine göre sonu olan yere.

Tabi ki, çalışmalar bitmiş ve o muhteşem İstiklal Caddesi, görüntüsü geri gelmiş durumda bizleri karşıladı. Hem de 1970’lerde gibi modern. Yazıda aslında söylemek isteğini başka türlü söyleme sanatına ne deniyordu, kinaye mi?

Yoğun bir çekirge istilasının arasından (nedenini bilmiyoruz, sanırım böyle bir konsept var) eskiden kitap fuarının yapıldığı (hey gidi hey, resmen yaşımız çıktı ortaya, evet gençler biz kitap fuarı için şehir değiştirmiyorduk, kitaplarımızı buradan alıp Taksim’de de iki bira yuvarlıyorduk. Sizin için üzgünüm :) ) TRT binasının karşısındaki Pera Müzesi’ne geliyoruz.

Pera Müzesi, Suna ve İnan Kıraç Vakfına ait bir müze. Eğer müze+ kartınız var ise yılda bir defaya mahsus, bu 5 katlı müzeyi ücretsiz olarak ziyaret edebiliyorsunuz. Hadi gene iyisiniz!

Siz yazıyı okurken olacak sergi ile bizim yazdığımiz sergi farklılık gösterebileceğinden, ki kesin gösterir, müze ile ilgili buraya tıklayarak geniş bilgi alabilirsiniz. Pera Müzesi resmi sitesi

Benim anladığım kadarı ile çok bahtsız bir kişiyseniz müzeye girişte sizden ücret talep ediyorlar, zira para almamak için ellerinden geleni yapmışlar gibi bir hisse kapıldım.

Buradan yetkililere sesleniyorum, yok Cuma bedava, yok öyle bedava, yok böyle bedava kardeşim giriş bedava deseniz olmaz mı? Sudokuya çevirmişsiniz müzenin giriş ücretini.

Dedik bari şu montlarımızı çantalarımızı vestiyere bırakarak, müze giriş ücretini bir şekilde ödemiş olalım, demezler mi “ne münasebet, vestiyerimiz ücretsizdir” diye.

Evet, şımarıklığımızı da yaptıktan sonra, 5. kata çıkarak müzeyi dolaşmaya başlayabiliriz. Biz geldiğimizde “Look At Me” teması en üst katı süslüyor ve yukarda gördüğünüz aslında aynı olan ama farklı yaşlardaki halleri mevzu bahis bu abi “anam ne oluyor” tadında bir küçük şaşkınlıkla bizi karşılıyordu.

Şahsım adına söylüyorum, Robert De Niro abimin Heat filiminde otel odasında kötü adama söylediği “look at me” repliğini özümsemiş biri olarak, bu temanın beni etkileme şansı mevzu bahis bile olamaz. Böylece bir sanat eseri hakkındaki sanatçı intiharına neden olabilecek bu eleştirimden sonra, gezmeye devam edelim.

Espri bir yana, bir sanat yapıtının en işlevsel yanlarından birini bu çağdaş sanat koleksiyonunda bulabiliyorsunuz; kendine bakma. Farklı insanların portrelerine bakarken, kendi kendimizi de görme fırsatımız oluyor.

Beş katlı olduğunu belirttiğimiz müzenin her katı farklı bir tema üzerine kurulu. 4. katta suç mahalli foğraflarının farkı bir şekilde yorumlanması ile oluşmuş bir seçki varken, 3. katta  mimar Louis Isadore Kahn seçkisi var.

Kaliforniyalı mimarın bu sunusunu özellikle bu dala ilgi duyanların kaçırmaması gerekir.

2. kata geldiğimizde belki de müzenin en etkileyici tablosu ile karşılaşıyoruz.

Osman Hamdi Bey’e ait Kaplumbağa Terbiyecisi… Kültürel bir yakınlıktan mı yoksa çok bilirinirlikten mi olduğunu kestiremediğim bir muhteşemlik duygusu ile izledim 1906 yılı yapımı bu yağlıboya tabloyu.

Aynı katta bulunan “Kesişen Dünyalar” sergisinin “Elçiler ve Ressamlar” bölümü de Osmanlı ile ilgili enteresan bilgiler sunması açısından etkileyici.

Birinci kata geldiğimizde şahsen çok beğendiğim iki sergi ile karşılaştım. İlki Anadolu’da kullanılan ağırlık ve ölçüler sergisi, hep isimlerini duyduğumuz ama fiziki olarak görmediğimiz, arşın, dirhem, kantar gibi kelimelerin ete kemiğe büründüğü merdivenin sağ tarafındaki sergi.

Burası için Youtube kanalımızda bir video da var. Aşağıda izleyebilirsiniz.

Anadolu Medeniyeti tabirinin ne olduğunu anlamak için bu katı ziyaret etmenizi özellikle öneriyorum.

Aynı katta merdivenin sol tarafındaki ikinci sergi ise Osmanlı’da Kahve kültürü üzerine, fincanlar ve diğer eşyalarla ilgili.

Özellikle ” Bu fincanı siz İstanbul’a gönderin orada her şeye bir kulp takarlar” sözü hala güncelliğini koruyor gibi.

Kantarının topuzunu kaçırmadan, Pera Müzesi’ne teşekkür ederek bitirelim. Elinizdekinin kıymetini bilmeniz dileği ile …

 

Barış, Ocak 2018

15. İstanbul Bienali | İyi Bir Komşu

16 Eylül – 12 Kasım 2017 tarihleri arasında ziyarete açık olan olan bienalin bu seneki teması “iyi bir komşu – a good neighbour”

Şu sıralar, belki de gözünüze çarpan afişler olmuştur. Mesela; iyi bir komşu sizinle aynı gazeteyi mi okur? veya iyi bir komşu sizin gibi yaşayan birisi midir? diye soran afişler.

Not olarak buraya iliştirelim, bu afişleri ücretsiz olarak, bazı bienal mekanlarından ve İKSV’den alabiliyorsunuz.

Evet, çekilmez trafiği, bencil insanları, kalabalığı, havasının kirliliği, gürültüsü, kavgası ile çokça eleştirdiğimiz, kızdığımız İstanbul’u aslında İstanbul yapan şeylerden biri ile karşılaşınca, hafta sonlarınız ve imkanı olanlar için hafta içleri, tam bir görsel şölene dönüşebiliyor.

Bu sene sergiler avrupa yakasında 6 farklı mekanda düzenleniyor.  Burada anadolu yakasında oturan biri olarak İKSV’ye sitemlerimi de göndermeden edemeyeceğim.

Biz işin güzel yanından bakma alışkanlığımız ile devam edelim. avrupa tarafında oturuyorsanız, birbirine yakın 6 mekanın ana bölgesi Karaköy – Beyoğlu hattı.

Anadolu tarafından gidecekseniz, en güzel alternatif Kadıköy’den Karaköy Vapuru ile karşıya geçmek. Özel arabalarınızı tercih etmemenizi özellikle tavsiye ederim, zira eski İstanbul olan, Beyoğlu – Karaköy gibi yerler trafik anlamında çokca canınızı sıkabilir. Kaldı ki, alternatif ulaşımlar olan tramvay ve vapur çok rahat ve keyifli.

Böylece bienal için görsel hazırlığa da başlamış oluyorsunuz aslında. Vapurda çayınızı içip deniz havasını içinize çekiyor ve gördüğünüz manzaraya karşı herşeyi unutup, iyi ki bu şehirdeyim diyebiliyorsunuz.

Bu seneki bienal mekanları için buraya tıklayabilirsiniz

İstanbul Modern – Kılıçali Paşa

Galata Özel Rum İlkokulu – Kılıçali Paşa

Ark Kültür – Kılıçali Paşa

Pera Müzesi – Asmalı Mescit

Yoğunluk Sanatçı Atölyesi – Asmalı Mescit

ve belki de en uzak mekan olarak; Küçük Mustafa Paşa Hamamı – Fatih

Biz vapurdan indikten sonra, Asmalı Mescit için sola değil, daha birbirine yakın üç mekan olan, İstanbul Modern, Galata Rum İlkokulu ve Ark Kültür için sağa dönüp, Tophane’ye doğru yöneldik.

Planımız bu üç mekanı bir günde ziyaret etmekti. İlk olarak Galata Özel Rum İlkokulu’na girdik. İlk olarak diye başladım ama sadece oraya girebildik, zira bina bizi büyüledi, saatler nasıl geçti anlamadık bile.

Giriş için fotoğrafını yukarda gördüğünüz bir barkot veriliyor. Biz bienale 10 yaşındaki oğlumla gittik, onun için de bir barkot verdiler ve bienal bitişine kadar bu barkot ile tüm mekanlara girebileceğimiz belirttiler. Ücretini merak edenler için yazıyorum; bedava… :)

Evet, dans etmeniz bitti ise yazıya geri dönebilirsiniz :)

Bienal sitesinden alıntı yaparak Galata Özel Rum İlkokulunda eserleri sergilenen sanatçıları görmeniz için buraya tıklamanızı isteyeyim.

İKSV’nin bienal genel sitesi de burada: İKSV’nin bienal sayfası

Galata Özel Rum İlköğretim Okulu, tarihi binası ve atmosferi ile başlı başına gezilecek bir yer aslında. Ben çocuk olsam burada eğitim almak isterdim dedirtiyor insana. Mekanın büyüleyiciliği ile sanatın büyüleyiciliği birleşince, belirli bir süre Dünya’dan ayrılıp Mars’ın yörüngesine girmiş gibi hissediyorsunuz kendinizi..

Çatı katı ile birlikte 4 kat olan yerde, tek tek tüm katları merak ediyorsanız, bir gününüzü ayırıp gezin diye tavsiye veriyorum sadece, zira buradan tüm eserleri yazmayacağım.

Özellikle belirtmek istediğim, kalabalık bir yerde olacaksınız, bazı odaları görebilmek için 10-15 dakika sıra beklemeniz gerekecek. Tabi bizim buraya cumartesi gittiğimizi hesaba katın, siz hafta içi gidiyorsanız belki de bu kadar kalabalık olmayacaktır.

İşte bu mavi kapılı yer için baya bekledik ama her metrekaresine değdi diyebilirim.

Tüm odaların yanında sanatçılarını belirten bir açıklama tablosu var. Girmeden önce buradan sanatçının vermek istediği mesaj veya duygu veya ona ne isim verirseniz onu anlamaya çalışıyorsunuz, sonra siz kendinize göre bir duygu yaşıyorsunuz. İşte sanat galiba tam olarak böyle bir olgu.

Sanatçı, eseri ile ilgili, onu ortaya koyuş nedenlerini ve duyguyu anlatıyor ama siz baktığınız veya duyduğunuz şeyi kendi kişisel tarih süzgeciniz içinde bambaşka yorumlayabiliyor, herkesten başka şeyler hissedebiliyorsunuz.

Burası mekanın en üst katında, kapılar ile girilen odalar ve odaların içinde gittikçe küçülen diğer kapılar, bembeyaz duvarlar. Eşim ve oğlumun çok eğlenceli buldukları bu yeri, ben ürkütücü olarak tanımladım. Benim rahatlıkla seyrettiğim bir videodan eşim inanılmaz derecede rahatsızlık duydu falan…

Sonuç olarak, sanat herkes için farklı anlam ve hissiyatı olan bir durum. Gidin, görün, hayatınıza farklı duygu ve değerler ekleyin.

İksv sayfasında bir röportaj var. Yukarıda bahsettiğim durumu örneklemesi açısından oradan alıntılama yapıyorum:

Lungiswa Gquata, 15. İstanbul Bienali’ne Coca-Cola şişeleri kırarak elde ettiği çimenlik formunda bir enstalasyonla katılıyor. İçi yeşil bir sıvıyla dolu olan bu şişelerin yan yana gelmesiyle oluşan  kesici yüzey görkemli görünüşün yansıra sanatçının yaşadığı Cape Town’daki ayrımcılık formlarını sembolize ediyor. Üzerinde koşup oynayamadığımız bu bahçenin  arkasındaki duyguyu rahatsızlık, aciliyet ve öfke olarak tanımlayan sanatçı, bu eseriyle Güney Afrika’daki ırkçılık ve soylulaştırma politikalarını tartışmaya açmakla kalmıyor, aynı zamanda izleyiciyi bu konuların evrenselliği üzerine düşünmeye davet ediyor. “

Bu esere bakarken, sanatcı ile siz karşı karşıya da gelebiyorsunuz. Neyse sanat eleştirmenliğine doğru evrilmeden bitirelim.

Biz bu hafta sadece bir tek yeri gezebildik ve oldukça keyif aldık. Çocuğunuzla birlikte gezmek isterseniz rahatlıkla gezebileceğiniz çokça yer var. Bazı odalar uygun olmayabilir, önden siz bir bakarak değerlendermesini yapın.

Galata Rum İlkokulunu gezecekseniz en üst katı mutlaka görün.

Küçük bir büfe mevcut, çayınızı, kahvenizi alarak oturabilirsiniz. Sanattan ilham alarak, kendi eserlerinizi oluşturabilirsiniz.

Önemli olan yaşadığımız hayatta, kesemize ne kadar çok ve farklı şey koyduğumuz değil mi?

Bienalin bitimine kadar diğer mekanlarla ilgili de güncellemeler yapmak niyetindeyiz, ama bizim sağımız solumuz pek belli olmaz. Siz instagramı falan takip ederseniz haberdar olursunuz. :)

Akşam çöktü ve anadolu yakasına dönüş için Karaköy – Kadıköy vapur iskelesine yürürken, şehrin bienal halini duyuyoruz. Hüzünlü bir melodi, koşturmacalar, vapur ve insan sesleri…. Youtube kanalımızdan gelsin :)

 

Barış, Ekim 2017