Kategori arşivi: İstanbul

Darıca Hayvanat Bahçesi

Darıca’da bulunan Faruk Yalçın Hayvanat Bahçesi ve Botanik Parkı’nı çok duymuştuk ama bir fırsat bulup ziyaret edememiştik. Bugün ne yapsak diye düşündüğümüz bir cumartesi günü erkenden yola çıkıp rahatça gidip geldik. E-5’den giderken Tuzla’yı geçtikten sonra geldiğiniz Darıca kavşağından sağa ayrıldığınızda tabelaları takip ederek kolaylıkla tesise ulaşabilirsiniz.

Tesisin civarında otopark bulmak erken saatlerde çok sorun değil. Ama kalabalık geldikçe zorlaşıyor. Tesisin 100 metre kadar ilerisinde karşı tarafta kendine ait otopark alanı bulunuyor.

Oldukça büyük bir otopark alanı hazırlamışlar. Biz sabah 11 gibi orada olduğumuz için otopark epey boştu. Ama saat 3 gibi çıkarken hiç yer kalmamıştı. O nedenle erken gitmekte fayda var. Otopark ücreti biz gittiğimizde 10 TL idi.

Tesisin girişi oldukça geniş ve güzel tasarlanmış. Çok sayıda gişe mevcut, ziyaretçiler sıraya girme konusunda daha saygılı olsalar çok medeni bir şekilde girilebilir.

Giriş ücretleri değişebileceği için şuradan kontrol etmenizi tavsiye ederiz. 2018 yılı başında yetişkinler için 40 TL ücret isteniyordu. Ancak öğretmen ve polis gibi bazı memurlardan ücret alınmadığı gibi, onların eşlerinden de sadece 20 TL isteniyor. Diğer yandan, özellikle yakında oturanlar için düşünülebilecek bir yıllık abonelik seçeneği de mevcut. Sık gelecekseniz 70 TL verip bu fırsatı değerlendirebilirsiniz.

Buraya kadar anlatması güzel ama bir hayvanat bahçesi hakkında gördüğümüz hayvanların fotoğraflarından başka bir şeyler anlatmak zor olacak. Biz en iyisi bu sefer anlatmaktansa ne gördüysek gösterelim. Girince hemen solda papağanları gördük.

Meğerse burası çıkış tarafıymış, dönüp diğer tarafa geçtik. Buradan sonra yönlendirme yapmamız çok zor, pek sıralama düşünmeden anlatacağız. İlk olarak çok merak ettiğimiz Tembel Hayvan’ı gösterelim.

Camın arkasında olduğu için fotoğraf iyi çıkmadı. Ancak zaten fotoğraftan anlamak zor, arkadaşa neden tembel dendiğini aşağıdaki videodan daha iyi anlayabilirsiniz.

Bu tarafta Altın Sülün denen ve erkeği çok güzel renklere sahip olan bir sülün tipiyle karşılaştık.

Zürafa, Zebra ve Deve Kuşu aynı alanda yaşıyorlardı. Diğerleri tamam da, Zürafa beklediğimizden çok uzunmuş meğerse.

Ağır ağır hareket ediyorlar ve çok heybetliler. Boyunları da hortum gibi kıvrılıyor. Burada da bir video çekmek gerekti.

Tam karşılarında bulunan Tapir de bizi oldukça şaşırttı. Düşündüğümüzden irilermiş.

Bu civarlarda maymuna benzeyen Lemur’larla karşılaştık. Farklı tipleri topluca büyük bir kafeste yaşıyorlar ve çok sevimliler.

Gördüğümüz tüm hayvanları burada göstermemiz mümkün değilse de bazı az bulunan hayvanlardan bahsetmesek olmaz. Mesela Kızıl Panda.

Bu arkadaş da çok sevimli. Nasıl bir tatlılığı olduğunu anlayasınız diye burada da kısa bir video çektik.

Buralarda ilginç bir şekilde açıkta duran leylekleri gördük. Gidip geliyorlar mı, biz şansa mı gördük bilmiyoruz ama öylece duruyorlardı.

Leylek demişken göz alıcı renkleriyle Flamingo’ların da bir fotoğrafını paylaşalım.

Böyle sulak yerlere gelmişken iri cüsseleriyle sakin sakin duran Timsah’lardan da bahsedelim. Korkutucu bir sakinlikleri var.

Parkın en eğlenceli hayvanları olan maymunların bölgesine geldiğimizde yiyecek verilmemesi gereken hayvanlara yiyecek veren kişilerle karşılaşıyoruz. Maymunlar tabii ki yiyecek isteme konusunda uzmanlaşmışlar.

Farklı cins maymunlar ayrı kafeslerdeler. Aslına bakarsanız hapiste bu kadar çok hayvan olması insanı oldukça üzüyor ancak iyi bakıldıkları da her hallerinden belli.

Yukarıdaki küçük adada yaşayan maymun ailesinde annelerinin göbeğine sarılmış durumda bebekler de bulunuyordu. Fotoğrafta görmeniz çok zor olacağından bir video da burada çektik.

Artık iyice parkın alt köşesine gelmiştik ve büyükçe bir akvaryum yapısına girdik. İçeride bolca balık bulunan akvaryum da çok etkileyiciydi.

Büyük balıklar büyükçe akvaryumlara yerleştirilmişken daha küçükleri ayrı yerlerde bulunuyor. Çok geniş olmasa da oldukça güzel.

Akvaryum bölgesinden sonra sürüngenlerle karşılaşıyorsunuz. Çok çeşitli yılanlar var ancak heykel gibi duran şu arkadaşlar bize daha ilgi çekici geldi.

Bu bölgeden çıkınca dev gibi bir Gergedan ile karşılaştık. Belgesellerde gördüğümüzden çok daha iriymiş. Fotoğrafta yine tam anlaşılmıyor ama yanındaki kapı ile ölçeklerseniz hissedebilirsiniz. Çok kocaman.

Sonrasında sakin sakin yemlenen Lama’lar ile karşılaştık. Değişik hayvanlar.

Buraya kadar çok hayvandan bahsettik ama arada gördüğümüz siyah Jaguar’dan bahsetmedik. Oldukça sinirli görünüyordu, etrafı da çok korumalıydı, düzgün bir pozunu yakalayamadık. Onu siz gidip görürsünüz, biz büyük kedilerden Kaplan’ı gösterelim.

Öyle böyle değil, kocaman. Parmaklıklara rağmen huzursuzluk veriyor. Ama yine de bir Aslan değil. Buyrunuz.

Görmeyi en çok istediğimiz hayvanlardan olan Penguen’leri de bu civarlarda bulduk. Çok sevimli hayvanlar ve şahane yüzüyorlar.

Ancak parkın yıldızları iki Boz Ayı. Her gün 14:30 gibi bahçeye çıkan bu arkadaşlar hem sevimliler hem de ciddi atletik oldukları çok belli.

Yaklaşık 3 saat süren gezimizde burada gösterdiğimizden çok daha fazla hayvan gördük. Aynı zamanda burası bir Botanik Park ve hayvan sayısından daha fazla bitki türü olduğunu da belirtmek lazım. Ancak biz hayvanlara bakmaktan bitkilerle fazla ilgilenmediğimizi itiraf edelim. Uzmanlığımız da olmadığından yorum yapmayalım daha iyi.

Siz de bir gününüzü bu güzel parka ayırırsanız pişman olmazsınız. Çok emek olduğu belli ve ziyaretçileri memnuniyetle ağırlıyorlar. Biz girmedik ama parkın bir bölgesi de çocuklar için eğlence parkı niteliğinde tasarlanmış, orada da güzel zaman geçirilebilir.

Gürkan, Mart 2018

Aydos Ormanı

Hafta sonu gelince, hele bir de hava güneşli olunca nereye gitsek diye düşünüp duruyoruz. Bu sefer bugüne kadar nedense gitmediğimiz Aydos Ormanı’na gitmeye karar verdik. Sizin de bu güzel yerden haberiniz olsun diye de anlatalım istedik.

Aydos Ormanı, Anadolu yakasında Kartal’ın yukarısındaki Uğur Mumcu mahallesi ile Sultanbeyli arasında bulunuyor. Doğuda Kurtköy’e kadar da uzanıyor. Aşağıda gördüğünüz gibi şehrin göbeğinde yer alıyor.

Ormanın hem Uğur Mumcu’nun üzerinden geçen Yakacık caddesinden hem de Sultanbeyli tarafından girişi var. Yukarıdaki haritada da görülen göl kenarına gitmek için Sultanbeyli girişi daha yakın ama orman içindeki yollar iyi durumda olduğundan çok da farketmez. Orman alanına giriş ücretli. 2017 yılı ücret tablosu aşağıdaki gibi. Biz şubat 2018’de gittik ama tablo hala geçerliydi.

Görüldüğü gibi pek de ucuz sayılmaz. Ancak içerisi çok büyük ve kalabalık zamanında bile sakin bir köşe bulunabilir olduğunu tahmin ediyoruz. Biz 5 numaralı kapıdan girdik. Girdikten sonra karşıdaki tepe korkutucu ama asfalt yol sola kıvrılıyor. Her köşede “Göle Gider” tabelaları bulunduğundan kaybolmak zor.

Buradan itibaren piknik alanları başlıyor. Biz göle gideceğiz dediğimiz için 17 lira ödeyip fiş almıştık. Girişteki görevli fişi kaybetmeyin, yukarıda sorarlar dedi, gerçekten de sordular. Tahminim girişteki piknik alanlarına gelenlerden bu bedeli almıyorlar. Ya da yanılıyorum, denemedim, yanlış söylemiş de olabilirim. Öyle ya da böyle, biraz ilerleyince yolumuzu bir keçi sürüsü kesti.

Şehirden daha 5 dakika bile uzaklaşmadan keçilerle karşılaşmak insana uzaklara gitmiş gibi hissettiriyor. Neredeyse sırf bunun için gitmeye değer. Yukarıda bahsettiğim gibi yol asfalt ve bir miktar çukurlu olsa da oldukça rahat. Biraz daha ilerleyince büyük bir açıklığa çıkılıyor.

Aramızda bu açıklığın yazın mangal dumanıyla kaplı olma ihtimali çok yüksek derken sağda solda piknik yapanları farkettik.

Fotoğraflardan anlaşıldığı gibi orman çok büyük. Ağaçların arasına geleneksel ahşap piknik masalarından yerleştirilmiş. Piknikçiler bazılarını bir araya getirmişler bazıları ise uzak aralıklarda duruyorlar. Bu masaların kullanımı ücretsiz.

Biz gittiğimizde neredeyse hepsi boştu ama yazın boş masa bulunacağını tahmin etmiyoruz. Diğer yandan ağaçların arasına araçlar rahatça girebildiğinden, masanın yanına arabasını çekenler de bulunuyordu. Biz göl tabelalarını takip edip meydandan sağa döndük ve az ileride göl ile karşılaştık.

Bu yokuştan aşağıya inen araçlar vardı ama biz cesaret edemedik ve sağa dönüp parkettik. Zaten o tarafta bir tesis varmış.

Tipik uyarı levhaları arasından göle doğru indiğinizde göl kenarında küçük bir otopark bulunuyor. Ama bizce yazın buralar hep araba dolar, trafik olur.

Sağdaki tesis genişçe bir restoran. Et yemek isterseniz deneyebilirsiniz. Sadece çay içmek isteyenlere de hizmet veriyorlar gibi görünüyordu. Yolun aşağısına indiğinizde göle varmış oluyorsunuz.

Buranın aktivitesi ise göldeki ördeklerin fotoğrafını çekmek, etrafta dolaşan horozlara bakmak ve zamanınız varsa deniz bisikleti ile gölde dolaşmak. Yarım saati 20 lira, bir saati 30 lira.

Yok ben göl kenarında yürüyüş yaparım diyorsanız maalesef bu tarafta bu pek mümkün değil. Karşı kıyıda bir yürüyüş yolu var gibiydi ama biz o tarafa geçişi bulamadık. Bu tarafta ise göl kenarı mangal masaları ile dolu.

Masaların arasından yürünebilir tabi ama zemin bir parkur gibi değil. Buraya kadar gelip de bir semaver çay içeriz diyenler için de fiyat listesini paylaşalım, belki gelirken termosta çay getirirler.

Göl kenarında biraz turladıktan sonra yukarıdaki açık alana tekrar geri döndük ve gözümüze kestirdiğimiz bir aralıktan ormana daldık.

Ne de olsa orman. İnsana huzur veren kokusu, bol oksijeni, çiğ düşmüş otları ile keyif dolu. Uzaktan TEM bağlantı yolunun gürültüsü de gelmese çok daha güzel olacak ama bu da oldukça yeterli. İlerledikçe yol da daralıp iyice patika haline geliyor.

Arazi aracı ile bu yollardan epey dolaşılabileceğini tahmin ediyoruz. Zaten sanki birileri sık sık geçiyormuş gibi görülüyor. Bu bol oksijenli yürüyüşten sonra arabamıza binip geriye döndük. Sultanbeyli tarafındaki kapıya da baktık ama bize ters olduğu için yine Uğur Mumcu tarafına döndük. Meğerse bizim girdiğimiz kapıdan daha geride dördüncü, üçüncü, ikinci ve birinci girişler bulunuyormuş. O tarafa giden yol üzerinde eğlence parkı niyetine yerleştirilmiş bir gondol vardı.

Daha da ilerlediğimizde bir de macera parkı ile karşılaştık. Muhtemelen yazın açılan bu parkın içinde ağaç tepelerinde cambazlık yaparak yürünen ve başka bazı zorluklara sahip parkurlar bulunuyordu. Güzel bir havada keyifli zaman geçirilebilir gibi görünüyordu.

Kısacası, üç saat kadar zaman geçirdiğimiz Aydos Ormanı’nın muhtemelen sadece bir kısmını görebildik. Haritada da görüldüğü gibi çok büyük bir alana yayılan bu güzel ormanın şehirin içinde yaşamaya devam etmesini umarak ayrıldık. Havalar ısınınca tekrar geleceğimizden eminiz.

Gürkan, Şubat 2018

Pera Müzesi

İstanbul’un havasını, suyunu, kavgasını, pisini, trafiğini, kalabalıklığını ve alelacele yaşamasını çekenlerinden biri olarak, bu şehirde bizi tutan iş, aş ve eğitim gibi medeni ihtiyaçlarımızın yanına, bu şehri asıl büyükşehir yapan daha medeni bir ihtiyacı karşılama özelliği ile vazgeçilmez bulmuyor muyuz? Sanat, sanat ve sanat…

Evet, bence çok alengirli olan yazıya bu girişten sonra, sömestır tatilini de bahane ederek, bir de müze kart olayı var sonra değineyim, Kadıköy’den güneşli bir günde bindik martılar ile Karaköy vapuruna ve ver elini Galata… Hop Beyoğlu, yürüyerek de çıkılabilir ama biz “tarihin ilk metrosu efendim” diye öğündüğümüz fakat üstüne tek bir çivi dahi çakmadığımız küçük, minik, mini minnacık füniküler ile çıktık Asmalımescit denilen, İstiklal Caddesi’nin kimine göre başı, kimine göre sonu olan yere.

Tabi ki, çalışmalar bitmiş ve o muhteşem İstiklal Caddesi, görüntüsü geri gelmiş durumda bizleri karşıladı. Hem de 1970’lerde gibi modern. Yazıda aslında söylemek isteğini başka türlü söyleme sanatına ne deniyordu, kinaye mi?

Yoğun bir çekirge istilasının arasından (nedenini bilmiyoruz, sanırım böyle bir konsept var) eskiden kitap fuarının yapıldığı (hey gidi hey, resmen yaşımız çıktı ortaya, evet gençler biz kitap fuarı için şehir değiştirmiyorduk, kitaplarımızı buradan alıp Taksim’de de iki bira yuvarlıyorduk. Sizin için üzgünüm :) ) TRT binasının karşısındaki Pera Müzesi’ne geliyoruz.

Pera Müzesi, Suna ve İnan Kıraç Vakfına ait bir müze. Eğer müze+ kartınız var ise yılda bir defaya mahsus, bu 5 katlı müzeyi ücretsiz olarak ziyaret edebiliyorsunuz. Hadi gene iyisiniz!

Siz yazıyı okurken olacak sergi ile bizim yazdığımiz sergi farklılık gösterebileceğinden, ki kesin gösterir, müze ile ilgili buraya tıklayarak geniş bilgi alabilirsiniz. Pera Müzesi resmi sitesi

Benim anladığım kadarı ile çok bahtsız bir kişiyseniz müzeye girişte sizden ücret talep ediyorlar, zira para almamak için ellerinden geleni yapmışlar gibi bir hisse kapıldım.

Buradan yetkililere sesleniyorum, yok Cuma bedava, yok öyle bedava, yok böyle bedava kardeşim giriş bedava deseniz olmaz mı? Sudokuya çevirmişsiniz müzenin giriş ücretini.

Dedik bari şu montlarımızı çantalarımızı vestiyere bırakarak, müze giriş ücretini bir şekilde ödemiş olalım, demezler mi “ne münasebet, vestiyerimiz ücretsizdir” diye.

Evet, şımarıklığımızı da yaptıktan sonra, 5. kata çıkarak müzeyi dolaşmaya başlayabiliriz. Biz geldiğimizde “Look At Me” teması en üst katı süslüyor ve yukarda gördüğünüz aslında aynı olan ama farklı yaşlardaki halleri mevzu bahis bu abi “anam ne oluyor” tadında bir küçük şaşkınlıkla bizi karşılıyordu.

Şahsım adına söylüyorum, Robert De Niro abimin Heat filiminde otel odasında kötü adama söylediği “look at me” repliğini özümsemiş biri olarak, bu temanın beni etkileme şansı mevzu bahis bile olamaz. Böylece bir sanat eseri hakkındaki sanatçı intiharına neden olabilecek bu eleştirimden sonra, gezmeye devam edelim.

Espri bir yana, bir sanat yapıtının en işlevsel yanlarından birini bu çağdaş sanat koleksiyonunda bulabiliyorsunuz; kendine bakma. Farklı insanların portrelerine bakarken, kendi kendimizi de görme fırsatımız oluyor.

Beş katlı olduğunu belirttiğimiz müzenin her katı farklı bir tema üzerine kurulu. 4. katta suç mahalli foğraflarının farkı bir şekilde yorumlanması ile oluşmuş bir seçki varken, 3. katta  mimar Louis Isadore Kahn seçkisi var.

Kaliforniyalı mimarın bu sunusunu özellikle bu dala ilgi duyanların kaçırmaması gerekir.

2. kata geldiğimizde belki de müzenin en etkileyici tablosu ile karşılaşıyoruz.

Osman Hamdi Bey’e ait Kaplumbağa Terbiyecisi… Kültürel bir yakınlıktan mı yoksa çok bilirinirlikten mi olduğunu kestiremediğim bir muhteşemlik duygusu ile izledim 1906 yılı yapımı bu yağlıboya tabloyu.

Aynı katta bulunan “Kesişen Dünyalar” sergisinin “Elçiler ve Ressamlar” bölümü de Osmanlı ile ilgili enteresan bilgiler sunması açısından etkileyici.

Birinci kata geldiğimizde şahsen çok beğendiğim iki sergi ile karşılaştım. İlki Anadolu’da kullanılan ağırlık ve ölçüler sergisi, hep isimlerini duyduğumuz ama fiziki olarak görmediğimiz, arşın, dirhem, kantar gibi kelimelerin ete kemiğe büründüğü merdivenin sağ tarafındaki sergi.

Burası için Youtube kanalımızda bir video da var. Aşağıda izleyebilirsiniz.

Anadolu Medeniyeti tabirinin ne olduğunu anlamak için bu katı ziyaret etmenizi özellikle öneriyorum.

Aynı katta merdivenin sol tarafındaki ikinci sergi ise Osmanlı’da Kahve kültürü üzerine, fincanlar ve diğer eşyalarla ilgili.

Özellikle ” Bu fincanı siz İstanbul’a gönderin orada her şeye bir kulp takarlar” sözü hala güncelliğini koruyor gibi.

Kantarının topuzunu kaçırmadan, Pera Müzesi’ne teşekkür ederek bitirelim. Elinizdekinin kıymetini bilmeniz dileği ile …

 

Barış, Ocak 2018

Kartalkaya Kayak Merkezi

Genelde günübirlik kayak yapmaya Kartepe‘ye gitsek de, cuma gidip pazar dönmeli kayak turumuzu Kartalkaya’ya planladık. İstanbul’a daha uzak olsa da, daha çok pisti olan bu bölgede Kaya Palazzo otelde konakladık, oldukça rahat ettik.

Kartalkaya, İstanbul’dan yaklaşık 300 km uzakta ve TEM otoyolu Bolu – Doğu gişelerinden çıktıktan sonra dağa doğru yarım saat tırmanışla toplamda yaklaşık 3,5 – 4 saat kadar süren bir yolculukla varılıyor. Hava şartlarına göre değişse de, tırmanışın ilk 15 dakikasından sonra yolda kar çoğalmaya başlıyor.

Dönüşümüzde daha çok kar yağdığında daha iyi anladığımız üzere bu yolun Kartepe çıkışı gibi iyi temizlenen bir yol olmadığını belirtelim. Yol üzerinde bolca zincir satan ve takan mevcut ancak siz yanınıza zincir almadan buralara çıkmasanız iyi olur. Kartalkaya zirvesinde aslında iki farklı bölge var. Birisi çıktığınızda solda kalan Kartal Otel ve pistleri, diğeri sağda kalan Dorukkaya Otel ve Kaya Palazzo Otel pistleri. Kartal ve Kaya olarak ikiye bölünüyor gibi hissettiriyor. Aşağıdaki fotoğrafta Kartal tarafı pistleri görülüyor.

Biz Kaya tarafında kaldığımız için Kartal tarafı hakkında maalesef bilgi veremeyeceğiz. İki tarafta da çalışan ski-pass olmadığından biz sadece Kaya tarafında kayabildik. Oteller bölgesine vardığınızda sizi önce Kartal Otel karşılıyor.

Otelin önünden mecburen sağa dönünce Dorukkaya Otel’in bulunduğu bir meydana, devam edince Jandarma ve daha ilerisinde de Kaya Palazzo’nun önüne geliyorsunuz ve yol bitiyor. Açıkcası başı ile sonu arasında en çok 500 metre olan bu bölgede fazla alternatif bulunmuyor. Kaya tarafı pistlerinin birleşim noktasında bulunan Drop Lounge, Palazzo Otel’den şöyle görünüyor.

Hem yukarıda Kartal Otel’den dönünce varılan meydanda, hem de Drop’un civarında araç park edecek yer bulmak mümkün. Tek bir tesisin alanı olmadığından olsa gerek, park bedeli isteyen kimse bulunmuyor. Diğer yandan, Bolu hariç günübirlik gelinecek mesafede büyük şehir olmadığından, pazar günü bile ortalık çok kalabalık değildi ama yukarıdaki meydanda bolca tur otobüsü bulunuyordu. Cumartesi günü ise orası bile oldukça boştu. Meydan dediğimiz de şöyle bir açıklık aslında.

Gelelim otele ve pistlere. Palazzo’dan piste çıkış noktasında özellikle kayak dersi alanlar ve çocuklar için hayatı çok kolaylaştıran bir yürüyen bant sistemi bulunuyor. Gerçekten çok pratik ve hızlı bir sistem.

Bandın solunda gördüğünüz açıklık ise hafif eğimli ve geniş bir alan. Genelde ders alanlarla dolu ve alttan geçen ve ana telesiyeje giden piste inmek için herkes burayı kullanıyor. Yine de kalabalık olmuyor. Kayak bitince yine bu bandın önüne gelip sakince otele doğru çıkıyorsunuz. Aşağıdaki gibi.

Bu bandın alt tarafından geçen pistten sağa doğru kayarak zirveye çıkan telesiyejin önüne geliyorsunuz. Pistlerin en alt noktası burası ve pistlerdeki tek telesiyej de burada. Bunun haricinde tüm çıkışlar teleski ile yapılıyor. Neredeyse tüm pistlerin de bir şekilde bu noktada bittiğini söyleyelim.

Telesiyej dörtlü oturma düzenine sahip olduğundan önünde uzun kuyruklar oluşmuyor. Ayrıca kabinlerin korumalı olması da sert havalarda oldukça konforlu bir çıkış sağlıyor.

Tırmandıkça sol tarafta oteller görünmeye başlıyor. Pistlerin genel yerleşimini anladıkça bu manzara daha anlamlı olmaya başlıyor.

Biz kaldığımız süre boyunca yoğun sis nedeniyle güneşi görmeye pek fırsat bulamadık ve genelde zirveye yaklaştıkça aşağıdaki gibi ineceğimiz noktayı görmeye çabaladık.

Güneşin yüzünü gösterdiği bir fırsatta aynı yolculuğu aşağıda gördüğünüz manzarada yapma şansına da sahip olduk. Ama gerçekten sadece bir sefer.

Zirveye çıktığınızda soldan en zor pistlere iniliyor. Sağdan ise en keyifli pist olduğunu düşündüğümüz arka piste gidiliyor. Hem eğimi ortalamanın üstünde hem de oldukça geniş bir pist. Ama görevlilerin söylediğine göre bu pistte kaybolmak kolay olduğundan, hava sisli iken bu pist kapatılıyor. Genelde sis olduğundan biz sadece bir sefer kayabildik. Çıkışta teleski ile tekrar zirveye dönülüyor. Teleski kullanamayanlar buraya inmesinler.

Zirveden sağa ya da sola değil de direk karşıya giderseniz nispeten kolay pistlerden otele ya da Drop Lounge önüne inebiliyorsunuz.

Bu tarafa inen pistler özellikle sisli havada çok farklı gibi gelseler de aslında oldukça benzer yapıdalar. Güneşin yüzünü gösterdiği bir sabah otelden bu tarafın pistleri aşağıdaki gibi görünüyordu.

En ilgi çekici kısım olan ve telesiyejden iner inmez sola ayrılan zor pistlerden de bir kaç görüntü paylaşalım. İlk dönüşten sonra bir kavşağa geliyorsunuz.

Buradan sağa ayrılan pist oldukça dik ve epey uzun. Çok keyifli bir inişi var. Bu inişin ortalarında çekilmiş bir videoyu da burada paylaşalım.

Ancak sağa değil de tam karşıya giderseniz adının Olimpiyat olduğunu tahmin ettiğimiz çok dik bir piste geliyorsunuz. Bu pistin açık havada telesiyejden görünüşü aşağıdaki gibi. Fotoğrafta tepede sağdaki büyük kayanın solunda bir kayakçıyı görebilirsiniz. Çok dik ve zorlu bir pist. Yine de eğlenceli.

Böylece gördüğümüz kadarıyla Kaya tarafı pistlerini anlatmış olduk. Kayağa giden herkesin aklındaki ekipman kiralama işini de anlatalım. Dağa çıkarken yol üzerindeki bazı tesislerden kayak ve kıyafet kiralayabileceğiniz gibi otelin altındaki firmadan da kiralaybilirsiniz. 2018 ocak ayında fiyatlar aşağıdaki gibiydi.

Kayaktan arta kalan zamanımızda, bir de ATV turu yaptık. Paletli ATV araçlarla civardaki karlı bir yolda yapılan tur epey zevkli ancak o karlı yola gitmek için asfalttan gidip gelmenin pek de bir zevki yok. Merak eden katılabilir ancak kayak yapmaktan daha zevkli değil.

Son olarak dönüş yolundan bahsedelim. Pazar öğleden sonra dönüşe geçtiğimizde epey kar yağıyordu. Normalde açık olan yol karla kaplanmıştı ve oldukça kaygandı.

Başta dediğimiz gibi, kesinlikle zincirsiz girilmemesi gereken bu yolda pazar günü dağa çıkmaya çalışanların oluşturduğu kuyruk oldukça uzundu. Zinciri olanlar hareket edebiliyor olsalar da, zincirsiz olup yolda kalanlar yüzünden yukarıya çıkamıyorlardı.

Gürkan, Ocak 2018

 

 

Melen Çayı’nda Rafting

İstanbul’da yaşayıp da hafta sonu ne yapsak diye düşünenler için bir alternatiften bahsetmek istiyoruz. Melen Çayı’nda 13 km uzunluğunda zorlu bir parkurda rafting yapmak. Önce ne kadar uzakta olduğunu ve asıl gideceğinizi anlatalım, sonra detaylara gireriz.

İstanbul Anadolu yakasından yaklaşık 190 km uzaklıkta olan ve ortalama iki buçuk saatte varabileceğiniz bir mesafeden bahsediyoruz. TEM’den Hendek çıkışından çıkıp E-5’den Ankara istikametine devam ediyorsunuz. Cumayeri kavşağından sola ayrılıp kuzeye devam ettiğinizde 8 km sonra Dokuzdeğirmen Köyü’ne ulaşıyorsunuz. Basit bir krokiyi aşağıda verelim.

Dokuzdeğirmen Köyü’nde birden çok rafting tesisi var. Biz kalabalık bir ekip olarak Tahura Park içindeki Body Rafting ile turumuzu gerçekleştirdik. Kendi araçlarımızla gidip geldik, kişi başı 100 TL ödedik, çok da memnun kaldık. Yönlendirme tabelalarını takip ederek rahatça gelinen tesise oldukça dik bir rampadan inilerek varılıyor.

Derenin kenarında yer alan tesisin geniş bir arazisi var ve konaklama için bungalowlar mevcut. Aşağıdaki alanda bolca park yeri mevcut. Yokuşun dik olmasından tasalanıp araçlarını yukarıda bırakanlar da vardı ancak kuru havada çıkış sıkıntılı olmuyor.

Melen Çayı’nın kenarına indiğinizde rafting yapacağınız akıntının gücünü hemen hissediyorsunuz.

Oldukça geniş bir nehir yatağı olmasına rağmen akan suyun miktarı çok fazla.

Tesisin nehir kenarında bu güzel manzaraya hakim güzel bir restoranı var. Üst katta soba yanıyor ve sevimli bir balkonu var.

Doğanın canlılığını sadece nehir ve yeşilden değil, arkanızdaki çalıların arasında hışırdayan küçük kertenkeleden de anlıyorsunuz.

Bu kadar çevreden bahsettikten sonra gelelim raftinge. Mart ayında soğuk sulara girmek için öncelikle neopren kıyafet giymeniz gerekiyor. Can yeleğinizi giyip kaskınızı da taktıktan sonra bota binmeye hazır oluyorsunuz.

Botları suya indirmeden önce yaklaşık 20 dakika süren bir güvenlik eğitimi alıyorsunuz. Nasıl kürek çekeceğinizden, suya düşerseniz ne yapmanız gerektiğine kadar oldukça detay anlatılan bu eğitimde öğrendikleriniz suda çok işinize yarıyor.

Ve sonunda suya indiğinizde mart ayında olmanın getirdiği bol su akışı sayesinde çok eğleneceğiniz bir macera başlıyor. Suyun çok ama çok soğuk olduğunu belirteyim, aşağıda bizim botun bir fotoğrafını görüyorsunuz, anlaşılacağı gibi ıslanmamak pek mümkün değil.

Bir saati geçen sürede neler yaşadığımızın kısa bir özetini aşağıdaki videoda görebilirsiniz.

Parkurun sonunda servis araçlarına binip tesise geri getiriliyorsunuz. Rafting yapmak hem çok zevkli hem de çok yorucu. İlk fırsatta denemeniz lazım.

Gürkan, Mart 2017

Motosikletle İznik

İznik, İstanbul’a yakın olan ve motosikletle gitmek için keyifli olan yerlerden birisi. Ancak okuyacaklar için baştan söyleyeyim, bu yazıda İznik hakkında detaylı bir bilgi yok, sadece nasıl gittiğimiz ve yolda neler gördüğümüz bulunmakta.

İznik’e gidiş normalde çok kolay. Feribot ile Yalova’ya geçip, Orhangazi’ye kadar devam edip, soldan İznik tarafına ayrılarak rahatça gidiliyor. Ancak biz daha virajlı, sakin ve yeşillikler içindeki yolları tercih ettiğimizden daha uzun ve keyifli bir yolu seçtik. İzmit Körfezi’ni dolanarak gittik ama onu da otoyoldan değil, Şekerpınar’dan ayrılıp dağ yolundan geçerek yaptık. Sonrasında da Karamürsel’den ayrılıp yine dağ yolundan geçerek İznik Gölü kenarına geçtik. Rotamızı aşağıdaki haritada işaretledim.

Iznik-Rota

Bu sefer turumuzu 6 motosiklet ve 7 kişi ile yaptık. Sabah Ataşehir’de buluşup kahvaltı yaptık ve güzergahımız ile yol dizilişimizi kararlaştırdık. Sonrasında TEM’den devam edip Şekerpınar çıkışından ayrılarak Balçık Köyü yoluna devam ettik.

Şekerpınar ile Kocaeli arasındaki yol Balçık, Mollafenari, Denizli ve Sevindikli köylerinden geçerek Kocaeli Üniversitesi kampüsüne varıyor. Çok keyifli bir yol. Hafta içi çok sayıda kamyon olduğu söyleniyor ama pazar günü oldukça sakindi. Bol virajlı olan yolda rahatça yol aldıktan sonra Kocaeli’ye iyice yaklaştığımız bir noktada mola verdik.

Iznik-Izmit-1

Bu noktada manzara gerçekten çok güzel, sonrasında üniversite kampüsüne gelmiş oluyorsunuz, devamında da tepeden şehire iniliyor.

Iznik-Izmit-2

İznik’e gitmek için yola çıkmış olmasaydık, etrafta görülen toprak patikalardan birine girip çok keyifli zaman geçirirdik. Ama amacımız belli olduğundan biraz dinlenip yola devam ettik. Patikaların bazıları orman yangını müdahale yolu ancak bazıları ulaşılabilir durumda.

Iznik-Izmit-3

Tepeden Kocaeli merkeze değil de Kandıra yoluna inip, Yalova yoluna devam ettik. Körfez’in alt tarafına geçtiğimizde çay içmek için bir mola vermek istedik ve sahile direk girişi olan Halıdere’de durduk.

Halidere-1

Denizin üstüne kurulmuş bir çay ocağı bulup oturduk. Lezzetli çaylarımızı içerken bu kadar yol geldikten sonra sanki boğazdaymışız gibi önümüzden geçen vapurla daha da keyiflendik.

Halidere-2

Halıdere’den ayrıldıktan sonra, Karamürsel’den İznik tabelasını takip ederek dağa doğru çıkmaya başladık. Buralarda denizden biraz yükselince binalar hemen kayboluyor ve yol yeşilliklere bürünüyor. Karapınar köyünden geçerken fotoğraf çekmek için bir mola daha verdik. Yeşilin ve körfezin güzelliğini aşağıda görebilirsiniz.

Karapinar-Manzara

Karamürsel’den İznik gölüne geçilen yol çok keyifli. Köylerden, ormandan ve verimli tarlaların arasından geçen yolda bir müddet gittikten sonra bir dere kenarında mola verdik.

Iznik-Dere-2

Biz genelde asfalt yolları kullanan motosiklet sürücüleriyiz ama fırsat buldukça yoldan ayrılmaya çalışıyoruz. Bu derenin içinden bir yol geçtiğini farkedince sudan geçmeye karar verdik.

Iznik-Dere-1

Derenin içinde orta büyüklükte taşlar var. Suyun derinliği yaklaşık 20 cm ve debisi de fena değil. Arada taşlara takılsak da, dereyi geçebildik. Dereden sonraki patikadan tepeye çıkınca motosikletle şehirden uzaklaşmakla ne kadar iyi yaptığımızı anladık.

Iznik-Dere-3

Buralara gelince sanki insanın gözlerinden bir perde kalkıyor, renkleri görmeye ve doğayı koklamaya başlıyor. Aslında ne kadar yakınız buralara.

Bu moladan sonra tekrar durmadan İznik’e vardık. Pazar günü olduğundan oldukça kalabalıktı. Göl kenarına indik ve lalelerle renklenmiş küçük bir meydanda çay içtik.

Iznik-1

İznik, hristiyanlığın en önemli olaylarından İznik konsilinin toplandığı, çok önemli bir tarihe sahip olan bir kent. Bolca tarihi esere sahip ancak biz bu eserleri gezecek zamana sahip değildik. Bu nedenle bu eserlerle ilgili bilgi veremiyorum.

Göl kenarı ise kentte yaşayanlar ve ziyarete gelenler için ciddi bir nefes alma yeri olmuş.

Iznik-2

Alabildiğine uzanan İznik Gölü, insana deniz kenarındaymış gibi hissettiriyor. Bu güzel havada masmavi suların kenarında ağaçların altında güzel zaman geçirenler vardı. Buralara gelirseniz aklınızda bulunsun, sahile arabayla girmek pek akıllıca değil, hem park yeri sıkıntısı var, hem de trafikte çok zaman kaybedersiniz.

Iznik-3

İznik’te biraz dinlendikten sonra dönüşe geçtik. Geldiğimiz yolu çok sevdiğimizden yine aynı yolu kullanmak istedik. Ancak yolun yarısından sonra Karamürsel yerine Altınova’ya çıkan bir rotaya saptık.

Dönüşte gördüğümüz Valideköprü köyüne ismini veren Valide Sultan Köprüsü’nün de üstünde geçtik. Yeni restore edilmiş bu köprüden araç geçişi yok, ancak motosikletle geçilebiliyor.

Valide-Sultan-Koprusu

Gerçekten başarılı bir restorasyon yapılmış. Bu köprünün, Kösem Sultan olarak da bilinen Valide Sultan tarafından yapıldığı söyleniyor ancak bazı kişiler aslında daha yakın tarihli olduğunu iddia ediyorlar. Biz bu karmaşaya girmeden, çok güzel bir köprü olduğunu söylemekle yetinelim.

Valideköprü ile Altınova arasındaki yol daha da güzeldi. Durup da fotoğraf çekmeye fırsat bulamadım ama derin bir vadinin kenarından geçen yol çok keyifliydi. Bu yoldan rahatça Altınova’ya çıktıktan sonrası Yalova tarafına dönüş, Topçular’dan arabalı vapura biniş, Eskihisar’a geçiş ve sonrasında evlere doğru yolculuğa devam.Bu tarafa geçtikten sonrasında ilginç bir şey yok, her zamanki gibi arabalar, trafik, kornalar ve binalar…

Gürkan, Nisan 2016

Motosikletle Kıyıköy

Şuradaki yazımızda anlattığımız gibi güvenli sürüş eğitimini Honda’da aldıktan sonra öğrendiklerimizi tecrübe etmek için yakına bir seyahat yapmak istedik. Bir pazar sabahı buluşup Kıyıköy’e gidip döndük. Anadolu yakasından ve Avrupa yakasından gelen toplam 9 motosiklet ve 11 kişi olduğumuzdan, Bahçeşehir’de buluşup kahvaltı yaptıktan sonra yola çıkmaya karar verdik. Kahvaltı sırasında hangi rotadan gideceğimizi, kimin önden gideceğini, hangi şekilde hareket edeceğimizi kararlaştırıp yola düştük.

Gidiş ve dönüş rotamızı aşağıdaki haritada işaretledim. Giderken daha yavaş bir rota olan, Çatalca – Subaşı – Saray – Kıyıköy rotasını takip ettik. Dönüşte ise Kıyıköy – Saray – Çerkezköy – Velimeşe – İstanbul rotasını yaptık.

Kıyıköy Rota

Motosikletle bu kadar kalabalık yola çıkınca, en öndeki ve en arkadaki kişilerin birbiriyle konuşabilmesi gerekiyor. Trafiğin olağan akışında grup dağılırsa arkadakinin öne haber verip yavaşlatması, ayrıca özellikle kavşaklarda herkesin geçtiğini öne haber vermesi çok önemli. Bu nedenle kaskında interkom bağlantısı olan kişiler öne ve arkaya geçerek yol boyunca grubu sağlıklı bir şekilde gideceğimiz yere ulaştırdı. Çatalca ile Subaşı arasında bir miktar trafik olsa da, Subaşı ile Saray arasındaki yol gerçekten çok keyifliydi.

Subaşı Saray Yolu

Yol tabii ki böyle dümdüz değil ama virajlarda fotoğraf çekmek biraz zor. Aşağıda biraz titreşimli olsa da Saray’a varmak üzereyken çekilmiş bazı görüntüler var.

Bilindiği gibi motosikletle seyahat etmenin en keyifli yanlarından biri yolda bolca durup dinlenmek ve sohbet etmek. Bu nedenle Bahçeşehir’den bu yana yaklaşık 120 km yol yapmış olduğumuzdan Saray çıkışında bir yol kenarı tesisinde mola verip büyük bir demlik çay içtik. Sonrasında Kıyıköy’e 40 km yol vardı ve bu yol önceki kısımdan daha da keyifliydi. Aşağıda bu yolda çekilmiş bazı görüntüler var.

Kıyıköy’den Vize tarafına giden yolu da görmek istediğimizden, köye girmeden önce Vize tarafına biraz yol yaptık. Buralarda her yol kesimi birbirinden farklı, bu taraf ise gerçekten en keyifli kesim sayılabilir. Fazla ilerlemeden köye geri dönsek de aşağıda bazı görüntüleri paylaşayım, bu yoldan da bir seyahat planlamak lazım.

Kıyıköy, eski adı Midye olan, kalesi de bulunan antik bir köy. Bugüne görünürde pek bir eser kalmamış olsa da, köyün giriş kapısı ilk anda bu tarihi hissettiriyor. Kapıdan girdikten sonra, 200 metre kadar ileriden sağa limana doğru iniliyor. Köye giriş ve liman görüntülerini aşağıda görebilirsiniz.

Kıyıköy’ün oldukça büyük bir limanı var. Balıkçı tekneleriyle dolu olan limanda motosikletleri parkedip mendireğe doğru biraz yürüyüş yaptık.

Kıyıköy Liman

Mendireğin ucuna gidildiğinde limanın büyüklüğü, sağ tarafta yukarıda köy merkezi, solda yazın çok kalabalık olacağına inandığım plaj çok güzel görünüyor.

Kıyıköy Liman

Mendireğin dış tarafına geçtiğinizde ise köyün kayalıklar üstünde yükseldiği denize bakan tarafı görüyorsunuz. Bu tarafın oldukça kayalık olduğunu, tehlikeli görünse de insanda yüzme isteği uyandırdığını belirtmeden geçmeyeyim.

Kıyıköy Liman

Yürüyüş sonrası limanın diğer tarafına geçmek için motosikletlerimize bindik ancak o tarafta nehir olduğunu, sağlam bir köprü olmadığı için karşı tarafa geçemeyeceğimizi anladık. Biz de bunun üzerine, nehire parelel giden toprak yola girdik. Bu yol biraz bozuk ve çukurlarla doluydu, su birikmiş çukurlardan geçerken biraz çamur da görmüş olduk. Asfaltta uzun yol geldikten sonra çamurdan geçmek insana iyi hissettiriyor.

Kiyikoy-OffRoad

Çamurdan çıktıktan sonra yukarıya köye çıktık ve yol bizi köyün sol tarafındaki tepeye götürdü. Çimlerin üzerinden motosikletlerimizi sürüp yolun bittiği yerde parkettik.

Kiyikoy-SolKoy1

Bu tarafın manzarası diğer taraftan daha güzeldi. Denize inen kayalıklara karşı biraz dinlendik.

Kiyikoy-SolKoy2

Kıyıköy’de gezilecek bir kaç yer daha olduğunu duymuştuk ama bu kadar yoldan sonra karnımız iyice acıktığı için bir restorana oturup yemek yemek bize çok cazip geldi. Yemekten sonra geldiğimiz yoldan dönmektense Çerkezköy üzerinden gidip otoyol sürüş mesafesini arttırmak istedik. Hazır o tarafa gitmişken, çoğu kişinin bilmediği bozasıyla ünlü Velimeşe’ye de uğradık ve birer bardak boza içtikten sonra İstanbul’a döndük.

Bu güzel turdaki tüm ekip arkadaşlarıma, ama özellikle artçı olarak katıldığı turda cesur bir şekilde cep telefonu ile arkadan bu kadar videoyu çeken Umut’a teşekkür ederim.

Gürkan, Mart 2016

 

Honda Motosiklet Eğitim Merkezi

Genelde gezi notlarından oluşan sitemizin asıl amacı “ne gördüğümüzü anlatmak” olduğundan, seyahat ile ilgili olmasa da bu yazıyı yazmak istedim. Diğer yandan motosiklet kullanan ya da kullanmak isteyen herkesin bu konuda ciddi bir eğitim alması çok faydalı olduğundan, kaynak yaratmak adına bu yazının faydalı olacağını da düşünüyorum.

Benim katıldığım eğitim, Güvenli Sürüş-2 eğitimi idi. Eğitime kayıt olmak ve diğer eğitimlerle ilgili bilgi almak için Safety-Türkiye’nin web sayfasına buradan ulaşabilirsiniz. Bu eğitim iki günlük bir eğitimdi ve Honda CBF 150 motosikletlerle verildi.

Honda-Pist-3

Cumartesi sabah 9’da Honda’nın Şekerpınar’daki fabrikasında yaklaşık dört bin metrekarelik özel pistin bulunduğu eğitim merkezinde olmak gerekiyor. Aracıyla gelmeyenler için belli merkezlerden servis de kalkıyor.

İki uzman eğitmenin verdiği eğitim önce sınıfta başlıyor. Güvenli Sürüş-2 eğitimi, bir süredir motosiklet kullanan, belli bir tecrübeye sahip kişilere verilen bir eğitim olduğundan, doğru oturuş pozisyonu ve motosiklet fiziksel kontrolleri gibi bir kaç temel konudan bahsedildikten sonra eğitimin içeriği hakkında bilgi veriliyor.

Honda-Sinif

Bu kısa teorik eğitimden sonra motosiklete binme, inme ve düşen motosikleti kaldırma teknikleri bahçede uygulamalı gösteriliyor. Sonrasında herkes güvenlik ekipmanlarınını almak üzere malzeme deposuna gidiyor. Kendi ekipmanı yanında olmayanlara kask, dizlik, (gerekirse) yağmurluk ve eldiven veriyorlar. Ancak eldivenler yün eldiven, varsa kendi eldiveninizi yanınızda getirmeniz tavsiye ederim. Ayrıca herkese üzerinde numara olan bir de yelek veriliyor. Sonra herkes bir motosiklete atlıyor ve ilk turlar başlıyor.

Bir kaç ısınma turundan sonra fren çalışması başlıyor. Pistin başından kalkıp, ikinci viteste biraz hızlandıktan sonra işaret kukasında sert fren yapılıyor ve durunca eğitmenler nerede yanlış yaptığını söylüyorlar. Yeterince motosiklette kaldıktan sonra mola veriliyor. Molada ikram olan çay ve kahvenin yanında küçük sandviçlerden de alabiliyorsunuz.

Honda-Kafe

Mola sırasında eğitmenler kukalarla pistte parkur oluşturuyorlar. Bu andan sonra sabit kalacak olan pist başı slalom hattını aşağıda görebilirsiniz.

Honda-Pist-2

6 metre aralıklarla konmuş kukalar arasından slalom ile gidip, sonrasındaki parkurda döne döne dolanıp tekrar pist başına geliniyor ve sıra beklenip tekrar çıkılıyor. Öğle yemeği saati geldiğinde servis ile fabrikanın yemekhanesine götürüyorlar ve fabrika çalışanlarıyla beraber yemek yeniyor. 3 çeşit yemek ve açık büfe salatadan oluşan yemek her iki gün de gayet başarılıydı. Yemek sonrasında tekrar servisle eğitim alanına dönülüyor ve motosikletlere atlanıyor. Parkur tabii ki yine değişmiş oluyor.

Honda-Pist-5

Bizim eğitimde ara sıra yağmur yağdığından pist bazen ıslaktı. Sonrasında akşama kadar sürekli değişen parkurda eğitmenlerin düzenli uyarılarıyla iyice tecrübe sahibi olunuyor. Sert ve dar virajlardan, eğitim aldıktan sonra ne kadar çok yatarak dönebildiğine insan kendisi bile şaşıyor. Motosikletlerin yanına eklenmiş genişletilmiş koruma demirlerini yere sürtmek bile mümkün.

İkinci günün sabahında akşam bırakılan parkurda tekrar ısınma turları atılıyor. Sonrasında eğitim sınıfında viraj alma, doğru fren yapma gibi bazı konular teorik olarak anlatılıyor.

Honda-Pist-1

İkinci günde eklenen diğer bir eğitim ise denge eğitimi. Aşağıda sağda ve solda gördüğünüz 15 metre uzunluğundaki dar metal çizgiler üzerinde birinci viteste debriyaj kavrama noktasındayken en az 20 saniye düşmeden ve çizgiden çıkmadan durmanız isteniyor. Hiç kolay değil ve 20 saniye de bitmek bilmiyor.

Honda-Denge

Bu geçiş gösterildikten sonra parkurun sonuna denge geçişi de ekleniyor ve parkuru bitiren herkes bu çizgilerden geçerek pist başına gelmeye başlıyor. Arada süre tutulduğu da oluyor ama tüyo vermek istemiyorum.

Honda-Denge-2

Bu kısımdan sonra yere konulan metal merdivenler üzerinden ayakta geçiş parkura ekleniyor. Bozuk zeminlerde motosiklet kullanmak hakkında ciddi bilgi ve tecrübe kazanılıyor.

Sonrasında pistin baş tarafındaki rampa üzerinde eğitmenler tarafından rampada duruş ve kalkış teknikleri anlatılıyor ve tabii ki parkura rampa duruş kalkışı da eklenerek turlanmaya devam ediliyor. Bu sırada artık iki günün verdiği tecrübeyle pistte dönüş hızları iyice artmış oluyor. Eğitimin başında motoru yatırmaya korkarken sonuna doğru yatarken ayağınızı bile yere sürtebiliyorsunuz.

İki günde küçücük pistte, sadece ikinci viteste toplam yaklaşık 70 km yol yapılan bu eğitim gerçekten çok faydalı. Bildiğiniz şeyler gibi gelse de, böyle kontrollü bir ortamda korkmadan motosikleti yatıra kaldıra tur atmak insana hem güven veriyor hem de limitleri anlamanızı sağlıyor.

Bu eğitimden sonra Güvenli Sürüş-3 eğitimine gelmek için 5-10,000 km yol yapmanız isteniyor. 3. eğitimin CBF 1000 ile yapıldığını hatırlatmak lazım, zaten eğitim sonunda CBF 1000 ile yapılan test sürüşünde bu motosikletlerle eğitim almak için gerçekten ciddi tecrübeye sahip olmak gerektiği anlaşılıyor.

Honda-Motorlar

Bu eğitimlere kayıtların özellikle yaz aylarında çok dolu olduğunu, bir sonraki ay eğitimlerinin kayıtlarının her ayın 15’inde öğlen 12’de açıldığını, kayıt olabilmek için bu saatlerde bilgisayarın başında beklemek gerektiğini de öğrendik, size de söylemiş olalım.

Motosiklet kullanan herkese kazasız sürüşler dilerim.

Gürkan, Şubat 2016

İstanbul Oyuncak Müzesi

Kaç yaşındasınız?

İstanbul’da bir yer var sizi çocukluğunuza geri götürüyor dersek, ne düşünürsünüz? Hayır, hayır bir zaman makinesi keşfetmedik tabii ki ama zamanda yolculuk yapabileceğiniz bir yer keşfettik :)

oy müze 2

Ünlü edebiyatçılarımızdan, şair ve yazar Sunay Akın’ın tüm çocuklara ve çocukluklarının güzel anılarını hatırlamayı sevenlere armağanı olan bir müze…

oy müze 1

23 Nisan 2005 yılında İstanbul’un Kadıköy ilçesine bağlı Göztepe semtinde, tarihi bir köşkte, zürafa heykellerinin size “hoş geldiniz” dediği Dr. Zeki Zeren sokakta kurulmuş; İstanbul Oyuncak Müzesi. 

oy müze 3

Ulaşımı çok rahat bir bölgede müze, kendi aracınız dışında, Kadıköy’den kalkan ve Göztepe’den geçen otobüsleri veya minibüsleri kullanabilirsiniz. Giriş, zamanda yolculuk için çok ucuz denilebilir. Müzenin 10. yılında bulunduğumuz 2015’te yetişkin 12 TL, İndirimli ve çocuklar 9 TL.

oy müze 4

Biz özel aracımız ile gitmeyi tercih ettik. Müzenin önünde aracımızı park ettik. Park konusunda sıkıntı yaşayacağınız bir bölge değil. Müzenin kendine ait bir otoparkı yok ama, önüne ücretsiz park edilebiliyor.

ou müze 5

Girişte jeton almaya kadar sizlere dev kurşun askerler eşlik ediyor. Jetonunuzu alarak, turnikeden geçip masal diyarına giriyorsunuz.Artık siz Alice’siniz :)

oy müze 6

Tarihi 1820 ye kadar giden oyuncakların arasında eminim kendi çocukluğunuzdan da o kadar çok şey bulacaksınız ki, çocuğunuz ile geziyorsanız o mu gezecekti siz mi, kararsız kalacaksınız.

oy müze 7

Trenler,uçaklar,arabalar,hayvanlar,insanlar,masal kahramanları,masalların kendileri,evler, iş aletleri ve aklınıza gelecek, gelmeyecek yaklaşık 3500-4000 civarında oyuncak.

oy müze 8

Köşkün tüm kat ve odaları en ergonomik şekil de dizayn edilerek ziyaretçilerine sunulmuş. Takribi 2 saat civarında sürecek olan bir ziyaret yapacaksınız. Biz buraya sadece 1-2 örnek fotoğraf koymayı daha doğru buluyoruz, çünkü hem ziyaretinizde sizi şaşırtacak şeyleri engellemek, hem de müzeye haksızlık yapmak istemeyiz.

ay müze 9

Müze gezinizin bitiminde en alt katta oyuncaklarla süslü bir kafe var.Çay,kahve içebilir, atıştırmalık bir şeyler yiyebilirsiniz.

oy müze 10

Kapalı olan iç bölümün haricinde bir de yarı kapalı bahçe bölümü var.

ou müze 11

Müze ayrıca çocuklara yönelik olarak atölye çalışmaları da yapıyor. Bunlara çocuklarınızı götürerek güzel bir etkinlik yaptırma şansınız da var. Bu çalışmaların ücretleri farklı, müzenin internet sayfasından tarihler,etkinlikler ve ücretlerle ilgili bilgi alabilir, telefonla rezervasyon yaptırabilirsiniz.

oy müze 12

Keyifli bir gün geçirme garantili ziyaretimiz için bu kadar açıklama yeterli olacaktır. Biz çokça fotoğraf çekerek çocukluğumuzun vazgeçilmezlerine özlem ile tekrar tekrar bakma fırsatı yakaladık. Sizler de gezinizden keyif alarak, bizleri olumlu yadetmeniz umudu ile Nasrettin Hocamızın eşliğinde müzeden ayrılıyoruz.

oy müze 13

Barış, Temmuz 2015

 

 

Akçakoca ve Aktaş Şelalesi

Pazar günümüz İstanbul’da geçmesin diye yine yollara düştük. Bu sefer epey uzağa, Akçakoca’ya gittik. Düzce’de kahvaltı yaparız diye yola çıkmıştık ama maalesef bulduğumuz yerler çok kalabalıktı, biz de devam edip 3 saatlik bir yolculuk sonrası Akçakoca’ya vardık. Gezdiğimiz yerleri aşağıdaki haritada görebilirsiniz.

Akcakoca

Akçakoca sakin bir sahil kasabası. Karadeniz’in güzel kıyısına yayılmış, modern ve keyifli bir yer. Çok acıkmış olduğumuzdan, sahile iner inmez bulduğumuz hoş bir kafe olan UndanKale‘de kahvaltıya oturduk, çok da memnun kaldık.

Akcakoca-1

Deniz kenarında epey doyurucu bir kahvaltıya kişi başı 15 TL ödedik. Bol peynir ve reçel çeşitli kahvaltının tek zayıf yanı zeytiniydi ama hem konforu ile hem de denize girenleri izleyerek geçirdiğimiz güzel zaman ile bizi çok memnun bıraktı.

Kahvaltıdan kalkınca Akçakoca’nın sembolü olan Ceneviz Kalesi’ne doğru yola çıktık. Yol boyunca Akçakoca’nın sahilini ve cıvıl cıvıl insanlarını izledik. Gerçekten hoş ve keyifli bir kent.

Akcakoca-Ceneviz-1

Ceneviz Kalesi’nin tarihi 1200’lü yıllara varıyormuş. Belli ki bir dönem iç avlusu düzenlenmiş. Sonra restorasyon yapılacak diye kapatmışlar ancak yıllardır bir şey yapılmadığı çok belli. İnsanlar da kapının yanındaki bir boşluktan rahatça girip çıkıyorlar.

Akçakoca Ceneviz Kalesi

İçeride piknik yapanlar, dinlenenler ve fotoğraf çekenler var. Gayet güzel bir yer, bizim çok hoşumuza gitti. Kalenin iki tarafında da plaj var. Batı tarafındaki plajda bir de tesis var.

Akçakoca Ceneviz Kalesi Plaj

Henüz Mayıs başı olsa da, denize giren epey kişi vardı. Kalenin doğu tarafındaki plaj ise bizim daha çok hoşumuza gitti. Nasıl inildiğini arayıp bulmasak da, burada şnorkelle yüzmek çok keyifli olur muhtemelen.

Akçakoca Ceneviz Kalesi

Kalenin içi ve surları epey harap durumda. Nasıl restore edileceğini bilmiyorum ama umarım (eğer yapılırsa) düzgün bir restorasyon olur.

Akçakoca Ceneviz Kalesi

Kaleden çıkınca Aktaş Şelalesi’ne doğru yola çıktık. Şelaleye Aktaş köyünden geçilerek gidiliyor. Fındık ağaçları ile dolu bir vadiden gidilen şahane bir yolu var.

Yönlendirme tabelaları çok başarılı. Her kavşakta bir tabela mevcut. Aktaş köyüne kadar iki şeritli çok düzgün bir yol var. Yol boyunca çok güzel evler var, Aktaş Köyü’ndeki şu örnek aralarından belki de en güzeli.

Akcakoca-Aktas-Selalesi-Yolu-3

Köyden sonra 3-4 km kadar bir yol daha var. Dar ve iki aracın yan yana geçmesi zor olan bu yolda bizim şansımıza karşıdan araç gelmedi ama arada açılmış olan aşağıdaki gibi geniş geçiş noktalarını aklınızda tutsanız iyi olur.

Aktaş şelalesi yolu

Yolun sonunda bir ailenin işlettiği tesise geliyorsunuz. Otopark için 5 TL alıyorlar. Geniş ve keyifli bir yer. Karadeniz tarzı yapılmış bir evleri var.

Aktaş şelalesi

Arabayı bıraktıktan sonra 700 metre uzunluğunda bir parkura giriyorsunuz. Basit bir parkur, spor ayakkabıyla gidebilirsiniz.

Aktaş Şelalesi

Girişte dikçe bir eğimle dere kenarına iniliyor. Bir kaç yerde toprak kaymasından dolayı patika daralıyor ama çok tehlikeli değil.

Aktaş Şelalesi

Derenin kenarına inerken suyun sesi artıyor, etrafta kuşlar cıvıldıyor ve güzel bir köprüye geliyorsunuz. Buranın verdiği güzel hissi biraz duyasınız diye aşağıdaki videoyu çektik.

Patika, derenin bir sağından bir solundan devam ediyor. Yol üzerinde 3-4 tane köprü var. Sağlam yapılar ve çok güzel görüntüler sunuyorlar.

Aktaş şelalesi

Orman çok sık ve her yerden yeşil fışkırıyor. Dört bir yanda orman gülleri açmış, bu güzel çiçekler kestane balını “Deli” bal yapan bitkilermiş. Yamaçlardan sular akıyor, dere güzel güzel akıyor. Huzur dolu bir yer burası.

Aktaş Şelalesi

Bizim şansımıza, derede balık tutmaya gelen bir köylü de vardı. Elindeki balık ağıyla derenin küçük gölet yaptığı bölgelerde balık tutmaya çalışıyordu.

Aktaş şelalesi

Şelaleye yaklaştıkça sanki doğa daha da güzelleşiyor. Derenin üstüne düşmüş ağaçlar sanki fotoğrafı çekilsin diye buradalar.

Aktaş şelalesi

Patikanın sonunda şelale tüm ihtişamıyla ortaya çıkıyor. Yüksek duvarlardan oluşmuş bu boşlukta serin bir vaha yaratmış. Şelalenin yüksekliğini anlayasınız diye bir video da burada çektik.

Aşağıdaki fotoğrafta görülen, şelalenin sağ duvarındaki, yukarıdan düşmüş kocaman ağaç gövdesinden anlayabileceğiniz gibi epey yüksek bir şelale bu.

Aktaş şelalesi

Şelalede biraz durup suyun sesini dinledikten sonra geriye döndük. Yukarıya çıktığımızda birer çay içtik. Derenin suyundan mı, bizim yorgunluğumuzdan mı bilmiyorum ama içtiğimiz en lezzetli çaylardan biriydi. Bu tesise bir kaç oda da yapmaktalarmış ve yakında burada gecelemek de mümkün olabilecekmiş. Arayıp sormak isteyenler, yetkili kişinin ismini ve telefonunu [email protected] adresinden sorabilirler.

Şelaleden dönünce Fakıllı Mağarası’na doğru yola düştük. Bu mağara Fakıllı köyünün içinde ve yönlendirme tabelaları yine çok başarılı. Mağaraya giriş için muhtarlık kişi başı 3 TL alıyor. Bir bahçeden girilen, epey sığ bir mağara.

Fakıllı Mağarası

Mağaranın içini ışıklandırmışlar ama bazı yerde beyaz, bazı yerde sarı ışıklar var, pek başarılı olmamış.

Fakıllı Mağarası

Betondan yürüyüş yolları ve demir parmaklıklar yapmışlar, pek doğal olmamış. Yunan kolon başlarına benzeyen oturakları olan garip dinlenme yerleri de güzel olmamış.

Fakıllı Mağarası

Mağara pek kısa. Tanıtımında 350 metre ziyarete açık alanı var demişler, muhtemelen de 350 metrekare demek istemişler çünkü içeride en fazla 100 metre yürünecek yol var. Yine de görülesi bir yer, zaten yol üstü. Beyaz oda dedikleri yerde bol damlataş var, çok hoş görünüyor.

Fakıllı Mağarası

Mağaradan çıkınca girişteki güzel bahçede oturup çay da içebilirsiniz ama söyleyelim çay pek başarılı değildi.

Mesafe uzak olunca erkenden dönüşe geçmek şart oluyor. Etrafta gezecek bir kaç yer daha varmış ama biz epey yorulduğumuzdan Akçakoca’dan ayrıldık. Belki bir gece kalıp denize de girilebilir. Düzce’ye doğru Şifalı Su denen bir su kaynağında durmayı planlasak da, çeşmenin başındaki kalabalığı görünce bundan da vazgeçtik.

Dönüş yolunda bir de Sapanca gölü kenarında gözleme yemeye durduk ama burada anlatılacak pek bir şey yok. İstanbul’da trafiğin bittiği bir saatte rahat rahat evimize dönerek bu güzel geziyi de tamamlamış olduk.

Gürkan, Mayıs 2015