Kategori arşivi: İstanbul

Melen Çayı’nda Rafting

İstanbul’da yaşayıp da hafta sonu ne yapsak diye düşünenler için bir alternatiften bahsetmek istiyoruz. Melen Çayı’nda 13 km uzunluğunda zorlu bir parkurda rafting yapmak. Önce ne kadar uzakta olduğunu ve asıl gideceğinizi anlatalım, sonra detaylara gireriz.

İstanbul Anadolu yakasından yaklaşık 190 km uzaklıkta olan ve ortalama iki buçuk saatte varabileceğiniz bir mesafeden bahsediyoruz. TEM’den Hendek çıkışından çıkıp E-5’den Ankara istikametine devam ediyorsunuz. Cumayeri kavşağından sola ayrılıp kuzeye devam ettiğinizde 8 km sonra Dokuzdeğirmen Köyü’ne ulaşıyorsunuz. Basit bir krokiyi aşağıda verelim.

Dokuzdeğirmen Köyü’nde birden çok rafting tesisi var. Biz kalabalık bir ekip olarak Tahura Park içindeki Body Rafting ile turumuzu gerçekleştirdik. Kendi araçlarımızla gidip geldik, kişi başı 100 TL ödedik, çok da memnun kaldık. Yönlendirme tabelalarını takip ederek rahatça gelinen tesise oldukça dik bir rampadan inilerek varılıyor.

Derenin kenarında yer alan tesisin geniş bir arazisi var ve konaklama için bungalowlar mevcut. Aşağıdaki alanda bolca park yeri mevcut. Yokuşun dik olmasından tasalanıp araçlarını yukarıda bırakanlar da vardı ancak kuru havada çıkış sıkıntılı olmuyor.

Melen Çayı’nın kenarına indiğinizde rafting yapacağınız akıntının gücünü hemen hissediyorsunuz.

Oldukça geniş bir nehir yatağı olmasına rağmen akan suyun miktarı çok fazla.

Tesisin nehir kenarında bu güzel manzaraya hakim güzel bir restoranı var. Üst katta soba yanıyor ve sevimli bir balkonu var.

Doğanın canlılığını sadece nehir ve yeşilden değil, arkanızdaki çalıların arasında hışırdayan küçük kertenkeleden de anlıyorsunuz.

Bu kadar çevreden bahsettikten sonra gelelim raftinge. Mart ayında soğuk sulara girmek için öncelikle neopren kıyafet giymeniz gerekiyor. Can yeleğinizi giyip kaskınızı da taktıktan sonra bota binmeye hazır oluyorsunuz.

Botları suya indirmeden önce yaklaşık 20 dakika süren bir güvenlik eğitimi alıyorsunuz. Nasıl kürek çekeceğinizden, suya düşerseniz ne yapmanız gerektiğine kadar oldukça detay anlatılan bu eğitimde öğrendikleriniz suda çok işinize yarıyor.

Ve sonunda suya indiğinizde mart ayında olmanın getirdiği bol su akışı sayesinde çok eğleneceğiniz bir macera başlıyor. Suyun çok ama çok soğuk olduğunu belirteyim, aşağıda bizim botun bir fotoğrafını görüyorsunuz, anlaşılacağı gibi ıslanmamak pek mümkün değil.

Bir saati geçen sürede neler yaşadığımızın kısa bir özetini aşağıdaki videoda görebilirsiniz.

Parkurun sonunda servis araçlarına binip tesise geri getiriliyorsunuz. Rafting yapmak hem çok zevkli hem de çok yorucu. İlk fırsatta denemeniz lazım.

Gürkan, Mart 2017

Motosikletle İznik

İznik, İstanbul’a yakın olan ve motosikletle gitmek için keyifli olan yerlerden birisi. Ancak okuyacaklar için baştan söyleyeyim, bu yazıda İznik hakkında detaylı bir bilgi yok, sadece nasıl gittiğimiz ve yolda neler gördüğümüz bulunmakta.

İznik’e gidiş normalde çok kolay. Feribot ile Yalova’ya geçip, Orhangazi’ye kadar devam edip, soldan İznik tarafına ayrılarak rahatça gidiliyor. Ancak biz daha virajlı, sakin ve yeşillikler içindeki yolları tercih ettiğimizden daha uzun ve keyifli bir yolu seçtik. İzmit Körfezi’ni dolanarak gittik ama onu da otoyoldan değil, Şekerpınar’dan ayrılıp dağ yolundan geçerek yaptık. Sonrasında da Karamürsel’den ayrılıp yine dağ yolundan geçerek İznik Gölü kenarına geçtik. Rotamızı aşağıdaki haritada işaretledim.

Iznik-Rota

Bu sefer turumuzu 6 motosiklet ve 7 kişi ile yaptık. Sabah Ataşehir’de buluşup kahvaltı yaptık ve güzergahımız ile yol dizilişimizi kararlaştırdık. Sonrasında TEM’den devam edip Şekerpınar çıkışından ayrılarak Balçık Köyü yoluna devam ettik.

Şekerpınar ile Kocaeli arasındaki yol Balçık, Mollafenari, Denizli ve Sevindikli köylerinden geçerek Kocaeli Üniversitesi kampüsüne varıyor. Çok keyifli bir yol. Hafta içi çok sayıda kamyon olduğu söyleniyor ama pazar günü oldukça sakindi. Bol virajlı olan yolda rahatça yol aldıktan sonra Kocaeli’ye iyice yaklaştığımız bir noktada mola verdik.

Iznik-Izmit-1

Bu noktada manzara gerçekten çok güzel, sonrasında üniversite kampüsüne gelmiş oluyorsunuz, devamında da tepeden şehire iniliyor.

Iznik-Izmit-2

İznik’e gitmek için yola çıkmış olmasaydık, etrafta görülen toprak patikalardan birine girip çok keyifli zaman geçirirdik. Ama amacımız belli olduğundan biraz dinlenip yola devam ettik. Patikaların bazıları orman yangını müdahale yolu ancak bazıları ulaşılabilir durumda.

Iznik-Izmit-3

Tepeden Kocaeli merkeze değil de Kandıra yoluna inip, Yalova yoluna devam ettik. Körfez’in alt tarafına geçtiğimizde çay içmek için bir mola vermek istedik ve sahile direk girişi olan Halıdere’de durduk.

Halidere-1

Denizin üstüne kurulmuş bir çay ocağı bulup oturduk. Lezzetli çaylarımızı içerken bu kadar yol geldikten sonra sanki boğazdaymışız gibi önümüzden geçen vapurla daha da keyiflendik.

Halidere-2

Halıdere’den ayrıldıktan sonra, Karamürsel’den İznik tabelasını takip ederek dağa doğru çıkmaya başladık. Buralarda denizden biraz yükselince binalar hemen kayboluyor ve yol yeşilliklere bürünüyor. Karapınar köyünden geçerken fotoğraf çekmek için bir mola daha verdik. Yeşilin ve körfezin güzelliğini aşağıda görebilirsiniz.

Karapinar-Manzara

Karamürsel’den İznik gölüne geçilen yol çok keyifli. Ekibimizdeki tek artçı olan sevgili Bilge Kaan’ın yolun bu kesiminde çektiği aşağıdaki videoyu teşekkürlerimizle burada paylaşalım.

Gördüğünüz gibi, köylerden, ormandan ve verimli tarlaların arasından geçen yolda bir müddet gittikten sonra bir dere kenarında mola verdik.

Iznik-Dere-2

Biz genelde asfalt yolları kullanan motosiklet sürücüleriyiz ama fırsat buldukça yoldan ayrılmaya çalışıyoruz. Bu derenin içinden bir yol geçtiğini farkedince sudan geçmeye karar verdik.

Iznik-Dere-1

Derenin içinde orta büyüklükte taşlar var. Suyun derinliği yaklaşık 20 cm ve debisi de fena değil. Arada taşlara takılsak da, dereyi geçebildik. Dereden sonraki patikadan tepeye çıkınca motosikletle şehirden uzaklaşmakla ne kadar iyi yaptığımızı anladık.

Iznik-Dere-3

Buralara gelince sanki insanın gözlerinden bir perde kalkıyor, renkleri görmeye ve doğayı koklamaya başlıyor. Aslında ne kadar yakınız buralara.

Bu moladan sonra tekrar durmadan İznik’e vardık. Pazar günü olduğundan oldukça kalabalıktı. Göl kenarına indik ve lalelerle renklenmiş küçük bir meydanda çay içtik.

Iznik-1

İznik, hristiyanlığın en önemli olaylarından İznik konsilinin toplandığı, çok önemli bir tarihe sahip olan bir kent. Bolca tarihi esere sahip ancak biz bu eserleri gezecek zamana sahip değildik. Bu nedenle bu eserlerle ilgili bilgi veremiyorum.

Göl kenarı ise kentte yaşayanlar ve ziyarete gelenler için ciddi bir nefes alma yeri olmuş.

Iznik-2

Alabildiğine uzanan İznik Gölü, insana deniz kenarındaymış gibi hissettiriyor. Bu güzel havada masmavi suların kenarında ağaçların altında güzel zaman geçirenler vardı. Buralara gelirseniz aklınızda bulunsun, sahile arabayla girmek pek akıllıca değil, hem park yeri sıkıntısı var, hem de trafikte çok zaman kaybedersiniz.

Iznik-3

İznik’te biraz dinlendikten sonra dönüşe geçtik. Geldiğimiz yolu çok sevdiğimizden yine aynı yolu kullanmak istedik. Ancak yolun yarısından sonra Karamürsel yerine Altınova’ya çıkan bir rotaya saptık.

Dönüşte gördüğümüz Valideköprü köyüne ismini veren Valide Sultan Köprüsü’nün de üstünde geçtik. Yeni restore edilmiş bu köprüden araç geçişi yok, ancak motosikletle geçilebiliyor.

Valide-Sultan-Koprusu

Gerçekten başarılı bir restorasyon yapılmış. Bu köprünün, Kösem Sultan olarak da bilinen Valide Sultan tarafından yapıldığı söyleniyor ancak bazı kişiler aslında daha yakın tarihli olduğunu iddia ediyorlar. Biz bu karmaşaya girmeden, çok güzel bir köprü olduğunu söylemekle yetinelim.

Valideköprü ile Altınova arasındaki yol daha da güzeldi. Durup da fotoğraf çekmeye fırsat bulamadım ama derin bir vadinin kenarından geçen yol çok keyifliydi. Bu yoldan rahatça Altınova’ya çıktıktan sonrası Yalova tarafına dönüş, Topçular’dan arabalı vapura biniş, Eskihisar’a geçiş ve sonrasında evlere doğru yolculuğa devam.Bu tarafa geçtikten sonrasında ilginç bir şey yok, her zamanki gibi arabalar, trafik, kornalar ve binalar…

Gürkan, Nisan 2016

Motosikletle Kıyıköy

Şuradaki yazımızda anlattığımız gibi güvenli sürüş eğitimini Honda’da aldıktan sonra öğrendiklerimizi tecrübe etmek için yakına bir seyahat yapmak istedik. Bir pazar sabahı buluşup Kıyıköy’e gidip döndük. Anadolu yakasından ve Avrupa yakasından gelen toplam 9 motosiklet ve 11 kişi olduğumuzdan, Bahçeşehir’de buluşup kahvaltı yaptıktan sonra yola çıkmaya karar verdik. Kahvaltı sırasında hangi rotadan gideceğimizi, kimin önden gideceğini, hangi şekilde hareket edeceğimizi kararlaştırıp yola düştük.

Gidiş ve dönüş rotamızı aşağıdaki haritada işaretledim. Giderken daha yavaş bir rota olan, Çatalca – Subaşı – Saray – Kıyıköy rotasını takip ettik. Dönüşte ise Kıyıköy – Saray – Çerkezköy – Velimeşe – İstanbul rotasını yaptık.

Kıyıköy Rota

Motosikletle bu kadar kalabalık yola çıkınca, en öndeki ve en arkadaki kişilerin birbiriyle konuşabilmesi gerekiyor. Trafiğin olağan akışında grup dağılırsa arkadakinin öne haber verip yavaşlatması, ayrıca özellikle kavşaklarda herkesin geçtiğini öne haber vermesi çok önemli. Bu nedenle kaskında interkom bağlantısı olan kişiler öne ve arkaya geçerek yol boyunca grubu sağlıklı bir şekilde gideceğimiz yere ulaştırdı. Çatalca ile Subaşı arasında bir miktar trafik olsa da, Subaşı ile Saray arasındaki yol gerçekten çok keyifliydi.

Subaşı Saray Yolu

Yol tabii ki böyle dümdüz değil ama virajlarda fotoğraf çekmek biraz zor. Aşağıda biraz titreşimli olsa da Saray’a varmak üzereyken çekilmiş bazı görüntüler var.

Bilindiği gibi motosikletle seyahat etmenin en keyifli yanlarından biri yolda bolca durup dinlenmek ve sohbet etmek. Bu nedenle Bahçeşehir’den bu yana yaklaşık 120 km yol yapmış olduğumuzdan Saray çıkışında bir yol kenarı tesisinde mola verip büyük bir demlik çay içtik. Sonrasında Kıyıköy’e 40 km yol vardı ve bu yol önceki kısımdan daha da keyifliydi. Aşağıda bu yolda çekilmiş bazı görüntüler var.

Kıyıköy’den Vize tarafına giden yolu da görmek istediğimizden, köye girmeden önce Vize tarafına biraz yol yaptık. Buralarda her yol kesimi birbirinden farklı, bu taraf ise gerçekten en keyifli kesim sayılabilir. Fazla ilerlemeden köye geri dönsek de aşağıda bazı görüntüleri paylaşayım, bu yoldan da bir seyahat planlamak lazım.

Kıyıköy, eski adı Midye olan, kalesi de bulunan antik bir köy. Bugüne görünürde pek bir eser kalmamış olsa da, köyün giriş kapısı ilk anda bu tarihi hissettiriyor. Kapıdan girdikten sonra, 200 metre kadar ileriden sağa limana doğru iniliyor. Köye giriş ve liman görüntülerini aşağıda görebilirsiniz.

Kıyıköy’ün oldukça büyük bir limanı var. Balıkçı tekneleriyle dolu olan limanda motosikletleri parkedip mendireğe doğru biraz yürüyüş yaptık.

Kıyıköy Liman

Mendireğin ucuna gidildiğinde limanın büyüklüğü, sağ tarafta yukarıda köy merkezi, solda yazın çok kalabalık olacağına inandığım plaj çok güzel görünüyor.

Kıyıköy Liman

Mendireğin dış tarafına geçtiğinizde ise köyün kayalıklar üstünde yükseldiği denize bakan tarafı görüyorsunuz. Bu tarafın oldukça kayalık olduğunu, tehlikeli görünse de insanda yüzme isteği uyandırdığını belirtmeden geçmeyeyim.

Kıyıköy Liman

Yürüyüş sonrası limanın diğer tarafına geçmek için motosikletlerimize bindik ancak o tarafta nehir olduğunu, sağlam bir köprü olmadığı için karşı tarafa geçemeyeceğimizi anladık. Biz de bunun üzerine, nehire parelel giden toprak yola girdik. Bu yol biraz bozuk ve çukurlarla doluydu, su birikmiş çukurlardan geçerken biraz çamur da görmüş olduk. Asfaltta uzun yol geldikten sonra çamurdan geçmek insana iyi hissettiriyor.

Kiyikoy-OffRoad

Çamurdan çıktıktan sonra yukarıya köye çıktık ve yol bizi köyün sol tarafındaki tepeye götürdü. Çimlerin üzerinden motosikletlerimizi sürüp yolun bittiği yerde parkettik.

Kiyikoy-SolKoy1

Bu tarafın manzarası diğer taraftan daha güzeldi. Denize inen kayalıklara karşı biraz dinlendik.

Kiyikoy-SolKoy2

Kıyıköy’de gezilecek bir kaç yer daha olduğunu duymuştuk ama bu kadar yoldan sonra karnımız iyice acıktığı için bir restorana oturup yemek yemek bize çok cazip geldi. Yemekten sonra geldiğimiz yoldan dönmektense Çerkezköy üzerinden gidip otoyol sürüş mesafesini arttırmak istedik. Hazır o tarafa gitmişken, çoğu kişinin bilmediği bozasıyla ünlü Velimeşe’ye de uğradık ve birer bardak boza içtikten sonra İstanbul’a döndük.

Bu güzel turdaki tüm ekip arkadaşlarıma, ama özellikle artçı olarak katıldığı turda cesur bir şekilde cep telefonu ile arkadan bu kadar videoyu çeken Umut’a teşekkür ederim.

Gürkan, Mart 2016

 

Honda Motosiklet Eğitim Merkezi

Genelde gezi notlarından oluşan sitemizin asıl amacı “ne gördüğümüzü anlatmak” olduğundan, seyahat ile ilgili olmasa da bu yazıyı yazmak istedim. Diğer yandan motosiklet kullanan ya da kullanmak isteyen herkesin bu konuda ciddi bir eğitim alması çok faydalı olduğundan, kaynak yaratmak adına bu yazının faydalı olacağını da düşünüyorum.

Benim katıldığım eğitim, Güvenli Sürüş-2 eğitimi idi. Eğitime kayıt olmak ve diğer eğitimlerle ilgili bilgi almak için Safety-Türkiye’nin web sayfasına buradan ulaşabilirsiniz. Bu eğitim iki günlük bir eğitimdi ve Honda CBF 150 motosikletlerle verildi.

Honda-Pist-3

Cumartesi sabah 9’da Honda’nın Şekerpınar’daki fabrikasında yaklaşık dört bin metrekarelik özel pistin bulunduğu eğitim merkezinde olmak gerekiyor. Aracıyla gelmeyenler için belli merkezlerden servis de kalkıyor.

İki uzman eğitmenin verdiği eğitim önce sınıfta başlıyor. Güvenli Sürüş-2 eğitimi, bir süredir motosiklet kullanan, belli bir tecrübeye sahip kişilere verilen bir eğitim olduğundan, doğru oturuş pozisyonu ve motosiklet fiziksel kontrolleri gibi bir kaç temel konudan bahsedildikten sonra eğitimin içeriği hakkında bilgi veriliyor.

Honda-Sinif

Bu kısa teorik eğitimden sonra motosiklete binme, inme ve düşen motosikleti kaldırma teknikleri bahçede uygulamalı gösteriliyor. Sonrasında herkes güvenlik ekipmanlarınını almak üzere malzeme deposuna gidiyor. Kendi ekipmanı yanında olmayanlara kask, dizlik, (gerekirse) yağmurluk ve eldiven veriyorlar. Ancak eldivenler yün eldiven, varsa kendi eldiveninizi yanınızda getirmeniz tavsiye ederim. Ayrıca herkese üzerinde numara olan bir de yelek veriliyor. Sonra herkes bir motosiklete atlıyor ve ilk turlar başlıyor.

Bir kaç ısınma turundan sonra fren çalışması başlıyor. Pistin başından kalkıp, ikinci viteste biraz hızlandıktan sonra işaret kukasında sert fren yapılıyor ve durunca eğitmenler nerede yanlış yaptığını söylüyorlar. Yeterince motosiklette kaldıktan sonra mola veriliyor. Molada ikram olan çay ve kahvenin yanında küçük sandviçlerden de alabiliyorsunuz.

Honda-Kafe

Mola sırasında eğitmenler kukalarla pistte parkur oluşturuyorlar. Bu andan sonra sabit kalacak olan pist başı slalom hattını aşağıda görebilirsiniz.

Honda-Pist-2

6 metre aralıklarla konmuş kukalar arasından slalom ile gidip, sonrasındaki parkurda döne döne dolanıp tekrar pist başına geliniyor ve sıra beklenip tekrar çıkılıyor. Öğle yemeği saati geldiğinde servis ile fabrikanın yemekhanesine götürüyorlar ve fabrika çalışanlarıyla beraber yemek yeniyor. 3 çeşit yemek ve açık büfe salatadan oluşan yemek her iki gün de gayet başarılıydı. Yemek sonrasında tekrar servisle eğitim alanına dönülüyor ve motosikletlere atlanıyor. Parkur tabii ki yine değişmiş oluyor.

Honda-Pist-5

Bizim eğitimde ara sıra yağmur yağdığından pist bazen ıslaktı. Sonrasında akşama kadar sürekli değişen parkurda eğitmenlerin düzenli uyarılarıyla iyice tecrübe sahibi olunuyor. Sert ve dar virajlardan, eğitim aldıktan sonra ne kadar çok yatarak dönebildiğine insan kendisi bile şaşıyor. Motosikletlerin yanına eklenmiş genişletilmiş koruma demirlerini yere sürtmek bile mümkün.

İkinci günün sabahında akşam bırakılan parkurda tekrar ısınma turları atılıyor. Sonrasında eğitim sınıfında viraj alma, doğru fren yapma gibi bazı konular teorik olarak anlatılıyor.

Honda-Pist-1

İkinci günde eklenen diğer bir eğitim ise denge eğitimi. Aşağıda sağda ve solda gördüğünüz 15 metre uzunluğundaki dar metal çizgiler üzerinde birinci viteste debriyaj kavrama noktasındayken en az 20 saniye düşmeden ve çizgiden çıkmadan durmanız isteniyor. Hiç kolay değil ve 20 saniye de bitmek bilmiyor.

Honda-Denge

Bu geçiş gösterildikten sonra parkurun sonuna denge geçişi de ekleniyor ve parkuru bitiren herkes bu çizgilerden geçerek pist başına gelmeye başlıyor. Arada süre tutulduğu da oluyor ama tüyo vermek istemiyorum.

Honda-Denge-2

Bu kısımdan sonra yere konulan metal merdivenler üzerinden ayakta geçiş parkura ekleniyor. Bozuk zeminlerde motosiklet kullanmak hakkında ciddi bilgi ve tecrübe kazanılıyor.

Sonrasında pistin baş tarafındaki rampa üzerinde eğitmenler tarafından rampada duruş ve kalkış teknikleri anlatılıyor ve tabii ki parkura rampa duruş kalkışı da eklenerek turlanmaya devam ediliyor. Bu sırada artık iki günün verdiği tecrübeyle pistte dönüş hızları iyice artmış oluyor. Eğitimin başında motoru yatırmaya korkarken sonuna doğru yatarken ayağınızı bile yere sürtebiliyorsunuz.

İki günde küçücük pistte, sadece ikinci viteste toplam yaklaşık 70 km yol yapılan bu eğitim gerçekten çok faydalı. Bildiğiniz şeyler gibi gelse de, böyle kontrollü bir ortamda korkmadan motosikleti yatıra kaldıra tur atmak insana hem güven veriyor hem de limitleri anlamanızı sağlıyor.

Bu eğitimden sonra Güvenli Sürüş-3 eğitimine gelmek için 5-10,000 km yol yapmanız isteniyor. 3. eğitimin CBF 1000 ile yapıldığını hatırlatmak lazım, zaten eğitim sonunda CBF 1000 ile yapılan test sürüşünde bu motosikletlerle eğitim almak için gerçekten ciddi tecrübeye sahip olmak gerektiği anlaşılıyor.

Honda-Motorlar

Bu eğitimlere kayıtların özellikle yaz aylarında çok dolu olduğunu, bir sonraki ay eğitimlerinin kayıtlarının her ayın 15’inde öğlen 12’de açıldığını, kayıt olabilmek için bu saatlerde bilgisayarın başında beklemek gerektiğini de öğrendik, size de söylemiş olalım.

Motosiklet kullanan herkese kazasız sürüşler dilerim.

Gürkan, Şubat 2016

İstanbul Oyuncak Müzesi

Kaç yaşındasınız?

İstanbul’da bir yer var sizi çocukluğunuza geri götürüyor dersek, ne düşünürsünüz? Hayır, hayır bir zaman makinesi keşfetmedik tabii ki ama zamanda yolculuk yapabileceğiniz bir yer keşfettik :)

oy müze 2

Ünlü edebiyatçılarımızdan, şair ve yazar Sunay Akın’ın tüm çocuklara ve çocukluklarının güzel anılarını hatırlamayı sevenlere armağanı olan bir müze…

oy müze 1

23 Nisan 2005 yılında İstanbul’un Kadıköy ilçesine bağlı Göztepe semtinde, tarihi bir köşkte, zürafa heykellerinin size “hoş geldiniz” dediği Dr. Zeki Zeren sokakta kurulmuş; İstanbul Oyuncak Müzesi. 

oy müze 3

Ulaşımı çok rahat bir bölgede müze, kendi aracınız dışında, Kadıköy’den kalkan ve Göztepe’den geçen otobüsleri veya minibüsleri kullanabilirsiniz. Giriş, zamanda yolculuk için çok ucuz denilebilir. Müzenin 10. yılında bulunduğumuz 2015’te yetişkin 12 TL, İndirimli ve çocuklar 9 TL.

oy müze 4

Biz özel aracımız ile gitmeyi tercih ettik. Müzenin önünde aracımızı park ettik. Park konusunda sıkıntı yaşayacağınız bir bölge değil. Müzenin kendine ait bir otoparkı yok ama, önüne ücretsiz park edilebiliyor.

ou müze 5

Girişte jeton almaya kadar sizlere dev kurşun askerler eşlik ediyor. Jetonunuzu alarak, turnikeden geçip masal diyarına giriyorsunuz.Artık siz Alice’siniz :)

oy müze 6

Tarihi 1820 ye kadar giden oyuncakların arasında eminim kendi çocukluğunuzdan da o kadar çok şey bulacaksınız ki, çocuğunuz ile geziyorsanız o mu gezecekti siz mi, kararsız kalacaksınız.

oy müze 7

Trenler,uçaklar,arabalar,hayvanlar,insanlar,masal kahramanları,masalların kendileri,evler, iş aletleri ve aklınıza gelecek, gelmeyecek yaklaşık 3500-4000 civarında oyuncak.

oy müze 8

Köşkün tüm kat ve odaları en ergonomik şekil de dizayn edilerek ziyaretçilerine sunulmuş. Takribi 2 saat civarında sürecek olan bir ziyaret yapacaksınız. Biz buraya sadece 1-2 örnek fotoğraf koymayı daha doğru buluyoruz, çünkü hem ziyaretinizde sizi şaşırtacak şeyleri engellemek, hem de müzeye haksızlık yapmak istemeyiz.

ay müze 9

Müze gezinizin bitiminde en alt katta oyuncaklarla süslü bir kafe var.Çay,kahve içebilir, atıştırmalık bir şeyler yiyebilirsiniz.

oy müze 10

Kapalı olan iç bölümün haricinde bir de yarı kapalı bahçe bölümü var.

ou müze 11

Müze ayrıca çocuklara yönelik olarak atölye çalışmaları da yapıyor. Bunlara çocuklarınızı götürerek güzel bir etkinlik yaptırma şansınız da var. Bu çalışmaların ücretleri farklı, müzenin internet sayfasından tarihler,etkinlikler ve ücretlerle ilgili bilgi alabilir, telefonla rezervasyon yaptırabilirsiniz.

oy müze 12

Keyifli bir gün geçirme garantili ziyaretimiz için bu kadar açıklama yeterli olacaktır. Biz çokça fotoğraf çekerek çocukluğumuzun vazgeçilmezlerine özlem ile tekrar tekrar bakma fırsatı yakaladık. Sizler de gezinizden keyif alarak, bizleri olumlu yadetmeniz umudu ile Nasrettin Hocamızın eşliğinde müzeden ayrılıyoruz.

oy müze 13

Barış, Temmuz 2015

 

 

Akçakoca ve Aktaş Şelalesi

Pazar günümüz İstanbul’da geçmesin diye yine yollara düştük. Bu sefer epey uzağa, Akçakoca’ya gittik. Düzce’de kahvaltı yaparız diye yola çıkmıştık ama maalesef bulduğumuz yerler çok kalabalıktı, biz de devam edip 3 saatlik bir yolculuk sonrası Akçakoca’ya vardık. Gezdiğimiz yerleri aşağıdaki haritada görebilirsiniz.

Akcakoca

Akçakoca sakin bir sahil kasabası. Karadeniz’in güzel kıyısına yayılmış, modern ve keyifli bir yer. Çok acıkmış olduğumuzdan, sahile iner inmez bulduğumuz hoş bir kafe olan UndanKale‘de kahvaltıya oturduk, çok da memnun kaldık.

Akcakoca-1

Deniz kenarında epey doyurucu bir kahvaltıya kişi başı 15 TL ödedik. Bol peynir ve reçel çeşitli kahvaltının tek zayıf yanı zeytiniydi ama hem konforu ile hem de denize girenleri izleyerek geçirdiğimiz güzel zaman ile bizi çok memnun bıraktı.

Kahvaltıdan kalkınca Akçakoca’nın sembolü olan Ceneviz Kalesi’ne doğru yola çıktık. Yol boyunca Akçakoca’nın sahilini ve cıvıl cıvıl insanlarını izledik. Gerçekten hoş ve keyifli bir kent.

Akcakoca-Ceneviz-1

Ceneviz Kalesi’nin tarihi 1200’lü yıllara varıyormuş. Belli ki bir dönem iç avlusu düzenlenmiş. Sonra restorasyon yapılacak diye kapatmışlar ancak yıllardır bir şey yapılmadığı çok belli. İnsanlar da kapının yanındaki bir boşluktan rahatça girip çıkıyorlar.

Akçakoca Ceneviz Kalesi

İçeride piknik yapanlar, dinlenenler ve fotoğraf çekenler var. Gayet güzel bir yer, bizim çok hoşumuza gitti. Kalenin iki tarafında da plaj var. Batı tarafındaki plajda bir de tesis var.

Akçakoca Ceneviz Kalesi Plaj

Henüz Mayıs başı olsa da, denize giren epey kişi vardı. Kalenin doğu tarafındaki plaj ise bizim daha çok hoşumuza gitti. Nasıl inildiğini arayıp bulmasak da, burada şnorkelle yüzmek çok keyifli olur muhtemelen.

Akçakoca Ceneviz Kalesi

Kalenin içi ve surları epey harap durumda. Nasıl restore edileceğini bilmiyorum ama umarım (eğer yapılırsa) düzgün bir restorasyon olur.

Akçakoca Ceneviz Kalesi

Kaleden çıkınca Aktaş Şelalesi’ne doğru yola çıktık. Şelaleye Aktaş köyünden geçilerek gidiliyor. Fındık ağaçları ile dolu bir vadiden gidilen şahane bir yolu var.

Yönlendirme tabelaları çok başarılı. Her kavşakta bir tabela mevcut. Aktaş köyüne kadar iki şeritli çok düzgün bir yol var. Yol boyunca çok güzel evler var, Aktaş Köyü’ndeki şu örnek aralarından belki de en güzeli.

Akcakoca-Aktas-Selalesi-Yolu-3

Köyden sonra 3-4 km kadar bir yol daha var. Dar ve iki aracın yan yana geçmesi zor olan bu yolda bizim şansımıza karşıdan araç gelmedi ama arada açılmış olan aşağıdaki gibi geniş geçiş noktalarını aklınızda tutsanız iyi olur.

Aktaş şelalesi yolu

Yolun sonunda bir ailenin işlettiği tesise geliyorsunuz. Otopark için 5 TL alıyorlar. Geniş ve keyifli bir yer. Karadeniz tarzı yapılmış bir evleri var.

Aktaş şelalesi

Arabayı bıraktıktan sonra 700 metre uzunluğunda bir parkura giriyorsunuz. Basit bir parkur, spor ayakkabıyla gidebilirsiniz.

Aktaş Şelalesi

Girişte dikçe bir eğimle dere kenarına iniliyor. Bir kaç yerde toprak kaymasından dolayı patika daralıyor ama çok tehlikeli değil.

Aktaş Şelalesi

Derenin kenarına inerken suyun sesi artıyor, etrafta kuşlar cıvıldıyor ve güzel bir köprüye geliyorsunuz. Buranın verdiği güzel hissi biraz duyasınız diye aşağıdaki videoyu çektik.

Patika, derenin bir sağından bir solundan devam ediyor. Yol üzerinde 3-4 tane köprü var. Sağlam yapılar ve çok güzel görüntüler sunuyorlar.

Aktaş şelalesi

Orman çok sık ve her yerden yeşil fışkırıyor. Dört bir yanda orman gülleri açmış, bu güzel çiçekler kestane balını “Deli” bal yapan bitkilermiş. Yamaçlardan sular akıyor, dere güzel güzel akıyor. Huzur dolu bir yer burası.

Aktaş Şelalesi

Bizim şansımıza, derede balık tutmaya gelen bir köylü de vardı. Elindeki balık ağıyla derenin küçük gölet yaptığı bölgelerde balık tutmaya çalışıyordu.

Aktaş şelalesi

Şelaleye yaklaştıkça sanki doğa daha da güzelleşiyor. Derenin üstüne düşmüş ağaçlar sanki fotoğrafı çekilsin diye buradalar.

Aktaş şelalesi

Patikanın sonunda şelale tüm ihtişamıyla ortaya çıkıyor. Yüksek duvarlardan oluşmuş bu boşlukta serin bir vaha yaratmış. Şelalenin yüksekliğini anlayasınız diye bir video da burada çektik.

Aşağıdaki fotoğrafta görülen, şelalenin sağ duvarındaki, yukarıdan düşmüş kocaman ağaç gövdesinden anlayabileceğiniz gibi epey yüksek bir şelale bu.

Aktaş şelalesi

Şelalede biraz durup suyun sesini dinledikten sonra geriye döndük. Yukarıya çıktığımızda birer çay içtik. Derenin suyundan mı, bizim yorgunluğumuzdan mı bilmiyorum ama içtiğimiz en lezzetli çaylardan biriydi. Bu tesise bir kaç oda da yapmaktalarmış ve yakında burada gecelemek de mümkün olabilecekmiş. Arayıp sormak isteyenler, yetkili kişinin ismini ve telefonunu [email protected] adresinden sorabilirler.

Şelaleden dönünce Fakıllı Mağarası’na doğru yola düştük. Bu mağara Fakıllı köyünün içinde ve yönlendirme tabelaları yine çok başarılı. Mağaraya giriş için muhtarlık kişi başı 3 TL alıyor. Bir bahçeden girilen, epey sığ bir mağara.

Fakıllı Mağarası

Mağaranın içini ışıklandırmışlar ama bazı yerde beyaz, bazı yerde sarı ışıklar var, pek başarılı olmamış.

Fakıllı Mağarası

Betondan yürüyüş yolları ve demir parmaklıklar yapmışlar, pek doğal olmamış. Yunan kolon başlarına benzeyen oturakları olan garip dinlenme yerleri de güzel olmamış.

Fakıllı Mağarası

Mağara pek kısa. Tanıtımında 350 metre ziyarete açık alanı var demişler, muhtemelen de 350 metrekare demek istemişler çünkü içeride en fazla 100 metre yürünecek yol var. Yine de görülesi bir yer, zaten yol üstü. Beyaz oda dedikleri yerde bol damlataş var, çok hoş görünüyor.

Fakıllı Mağarası

Mağaradan çıkınca girişteki güzel bahçede oturup çay da içebilirsiniz ama söyleyelim çay pek başarılı değildi.

Mesafe uzak olunca erkenden dönüşe geçmek şart oluyor. Etrafta gezecek bir kaç yer daha varmış ama biz epey yorulduğumuzdan Akçakoca’dan ayrıldık. Belki bir gece kalıp denize de girilebilir. Düzce’ye doğru Şifalı Su denen bir su kaynağında durmayı planlasak da, çeşmenin başındaki kalabalığı görünce bundan da vazgeçtik.

Dönüş yolunda bir de Sapanca gölü kenarında gözleme yemeye durduk ama burada anlatılacak pek bir şey yok. İstanbul’da trafiğin bittiği bir saatte rahat rahat evimize dönerek bu güzel geziyi de tamamlamış olduk.

Gürkan, Mayıs 2015

Acarlar Longozu ve Maden Deresi

Güneşli bir tatil günü bulduk ve yine İstanbul’dan kaçtık. Uzak gibi görünen ama ulaşması karşıya geçmekten daha kolay olan bir bölgeye gitmeye karar verdik. Sakarya, Karasu, Kandıra bölgesinde aşağıda gördüğünüz rotayı gezip döndük.

Maden-Longoz

Güne güzel bir kahvaltıyla başlamak gerektiğinden, ilk durağımız Sakarya Orman Park oldu.

Orman Park

Yaklaşık 1,5 saat süren ve gayet rahat bir yolculuktan sonra bu güzel yere vardık. Şehrin içinde 18 dönümlük bir ormanın içine başarıyla bir çok mekan sığdırmışlar. Ağaçların altında güzel bir yer olmuş.

OrmanPark-2

Açık büfe kahvaltı ve Köy kahvaltısı alternatiflerinden ikincisini seçtik. Kişi başı 22,5 TL’ye aşağıda gördüğünüz masadakileri sunuyorlar. Lezzet ve içerik açısından pek köy kahvaltısı olmasa da, özellikle ormanın güzelliği ve bol oksijen ile birlikte bizi pek mutlu etti.

OrmanPark-1

Kahvaltıdan sonra Karasu Maden Deresi’ne doğru yola çıktık. Bir saat kadar süren yol çok rahat ve keyifli manzaralar sunuyor. Karasu’ya geldiğinizde sağa doğru devam ediyorsunuz, tabelalar sizi yönlendiriyor. Ana yoldan ayrıldıktan sonraki yol çok güzel.

Maden deresi yolu

Maden Deresi’nde iki tesis var. Birisi alabalık yenen bir restoran, diğeri ise Antik Maden Deresi adlı, piknik imkanı sunan bir tesis.

Maden deresi

Piknik yapılan tesise araba girişi için 10 TL istiyorlar. Biz yürüyüş için geldiğimizden tesis girişine arabayı bırakıp yürüyerek girdik. Normalde buraya park etmeye de 5 TL alıyorlarmış ama henüz kalabalık olmadığından bizden almadılar.

Maden deresi

Ormanla derenin kesiştiği çok güzel bir yer. Dere sakin sakin akarken, piknik alanında yeşillikler içinde yürüyorsunuz.

Maden deresi

Girişteki geniş açık alanda insan kalabalık bir ekiple gelip top oynamak istiyor. Yeşilin her tonu ile gökyüzü harika bir manzara sunuyor.

MadenDeresi-14

İleride mağaralar ve şelale olduğunu öğrenince hedefimiz de belli oluyor. Açıklık bitip de ağaçlar altındaki piknik alanına gelince mangal dumanları dört bir yanı sarıyor ama hızlıca yürüyerek kaçıyoruz.

Maden deresi

Derenin kenarından ilerleyince mağaralara ulaşabileceğimizi düşünüyoruz ama maalesef yol bitiyor. Meğerse ana piknik alanına gelince sola dönen yola sapmak lazımmış. Yukarıdaki patikaya çıkmak için ciddi bir yamaç tırmanışı yapıyoruz.

MadenDeresi-6

Patika üzerinden aşağıdaki manzara daha güzel görünüyor. Yukarıdan derenin görünüşünü aşağıdaki videodan görebilirsiniz.

Patika sonunda yine dere kenarına iniyor ve burada yol yeniden bitiyor. Bu noktadaki derenin güzelliğini aşağıdaki videoda görebilirsiniz.

Meğerse, patika dere kenarına inmeden sola doğru daracık başka bir patika devam ediyormuş. Daracık derken, şu kadar daracık.

MadenDeresi-8

Yine dik bir yamaçtan ama daha  kolayca çıkılan bu patikanın ucunda ilk mağaraya ulaştık.

MadenDeresi Mağara

Mağaranın içinde telefonlarımızın kamera ışığıyla önümüzü görmeye çalışarak ilerledik. Arada gün ışığı gelen, karşıdan gelen trafikle geçişme noktası işlevi gören açıklık alanlar var. Mağaranın küçüklüğünü aşağıdaki fotoğrafta görebilirsiniz.

MadenDeresi Mağara

İlk mağaranın az ilerisinde bir mağara daha var. Onu da geçtikten sonra şahane bir manzarayla karşılaştık.

MadenDeresi-13

Mağaralardan sonra şelaleye doğru devam eden patikaya patika bile denemez. Henüz sezon açılmamış olduğundan olsa gerek, o tarafa geçen de olmadığından patika pek belirsiz ve tehlikeli göründü. Zaten mağaralarda da epey yorulmuş olduğumuzdan şelaleye gitmeden geri döndük. Dönüşte paşa paşa patikadan piknik alanına doğru yürüdük.

MadenDeresi-11

Bu arada, tesisin içinde bungalowlar olduğunu da farkettik. Küçük ve büyük tip bongalowlar, geceliği 150 TL ve 200 TL’den kiralanıyormuş.

MadenDeresi Bungalow

Büyükler 2+1 imiş ve 5-6 kişi rahatça kalabilirmiş. Büyüklerde buzdolabı bile varken, küçüklerde mutfak yokmuş. Düzgün bir iletişim bilgisi alamadık ama huzurlu bir kaç gece geçirmeyi düşürseniz [email protected] mail adresinden ilgili kişi olan Sezai bey’in cep telefonu numarasını verebiliriz.

Maden deresinden çıkıp Acarlar Longozu’na doğru yola düştük. Longoz basitçe su basmış orman alanı (subasar ormanı) olarak açıklanabilir. Daha detaylı bilgiyi Orman bakanlığının ilgili sitesinden bulabilirsiniz. Türkiye’nin tek parça en büyük longozu burasıymış. Girişinde yeterince geniş ücretsiz otopark bulunuyor. Yeme içme için iki tane restoran da var.

Acarlar Longozu

Longoz’un girişi yine bol mangallı bir piknik alanı kıvamında olduğundan, beklemeden longoz üstünde kurulu olan ahşap yoldan yürümeye başladık. Gerçekten enteresan bir yer, dere değil, göl değil, orman değil.

Acarlar Longozu

Maalesef nilüferler açmamıştı ama bu insan kalabalığına rağmen suyun kenarında ördek ve kazları görmek mümkündü.

Acarlar longozu

Ahşap yol çok uzun değil ama yürümesi pek keyifli. Yolun sonundan ileriye doğru baktığımızda şu fotoğraftaki iki küçük kaplumbağayı gördük, bakalım siz görebilecek misiniz?

Acarlar longozu

Longozdan çıktığımızda iyice karnımız acıkmıştı. Geldiğimiz yoldan değil de, Kandıra üzerinden gitmeye ve o tarafta yemek yemeye karar verdik. Yaklaşık 50 dakikalık keyifli bir yolculuk sonrası Kandıra merkeze vardık ve elbette buradan muhteşem köy peyniri, manda yoğurdu, tereyağı ve çerkez peyniri aldık. Daha çok şey alacaktık ama bitiremeyiz ve bozulur diye korktuk açıkcası.

Son durak olarak yemek için Kandıra çıkışında bulunan Mavi Köşe Izgara’ya gittik.

Mavi Köşe

Bu kadar dolaşıp acıkmışken, benzerini sadece Bursa Barakfaki’de yediğimiz olağanüstü lezzetli pirzolayla birlikte, çoban salata, manda yoğurdu, bolca çay ve sıkma portakal suyu ile iki kişi tıka basa yemek yedik ve 75 TL hesap ödedik. Hatta çiğ pirzola da satıyorlardı ama ellerinde kalmadığı için alamadık. Tekrar geleceğiz artık.

Güzel bir cumartesi gezisini böylece bitirdik ve akşam 8’de evimizde olduk.

Gürkan, Mayıs 2015

 

Kartepe Kayak Merkezi

Kartepe, İstanbul’a en yakın kayak merkezi. Yaklaşık 1.500 m yüksekliğe sahip bir dağ, bu nedenle 2.000 m yükseklikte olan Uludağ’dan daha kısa bir sezona sahip. Ancak günübirlik gitmek için çok uygun. TEM’de Sapanca’ya doğru giderken hep önünden geçtiğimiz Kartepe aslında çok kolay ulaşılan bir yer. Aşağıdaki resimde tam karşıda tepesi bulutlu görülen dağ Kartepe.

Kartepe-Yol1

Kartepe’ye gitmek için İzmit-Doğu gişelerinden çıkmanız gerekiyor. Gişe tabelalarından itibaren Kartepe yönlendirmeleri başlıyor. Bu nedenle yolu tarif etmek çok gerekli değil. Anadolu yakasından 1 saatte Maşukiye köyüne, oradan da 20 dakikada Kartepe zirveye rahatça varabilirsiniz. Yol Kartepe Belediyesi tarafından çok iyi temizleniyor, bu nedenle çok sert hava koşulları yoksa zorlanmadan yukarıya çıkabilirsiniz. Yine de karlı havalarda yanınızda muhakkak zincir bulundurun.

Kartepe-Yol2

Dağda sadece bir otel var. The Green Park Kartepe. Pistlerin yatırımını yapmış olan bu otel, yukarıdaki her şeyin hizmet sağlayıcısı. Otele vardığınızda otoparka günübirlik girmek için 10 TL ücret ödüyorsunuz.

-Güncelleme- 2016 yılında otopark ücreti 20 TL olmuş. 2017 yılında da hala 20 TL.

Büyükçe bir otopark mevcut ancak hafta sonları bu otoparka girmek pek mümkün olmuyor, otele yakın yol kenarına aracınızı bırakabiliyorsunuz. Otel ana binasının hemen altında pistler başlıyor.

Kartepe-Otel1

Eskiden aşağıdaki telesiyej noktalarında skipass satılıyordu. O zamanlar otoparktan doğruca piste inip, aşağıya indikten sonra skipass alınabiliyordu. Ancak artık sistem değişmiş. Skipass kayak odasının hemen yanında bir odada satılıyor. O nedenle kayağa başlamadan önce bu noktaya uğramanız gerekiyor. Kartlar depozitolu olmuş. 30 TL nakit verip kartı alıyorsunuz. Akşam çıkarken de kartı geri götürüp paranızı geri almanız gerekiyor. 2014-2015 skipass ücret tablosu şöyle.

Kartepe-Skipass2015

-Güncelleme- 2015-2016 skipass ücret tablosu şöyle. Bu arada bir not düşelim, sömestr tatilinde hafta içi de hafta sonu fiyatlarını uyguluyorlar.

Kartepe-Skipass2016

-Güncelleme- 2016-2017 skipass ücret tablosu aşağıda.

Kayak yapacaksanız ve kendi kayak takımlarınız yoksa buradan kiralayabilirsiniz. Ancak, otelden daha ucuza, dağa çıkmadan önce Maşukiye köyündeki bir çok kayak kiralama firmasından da kiralayarak gelebilirsiniz. Kayak yapmayı bilmeyenler için burada kayak dersi alma imkanı da var. Kayakla hiç ilgilenmeyenler ise telesiyejlerle pist başlarına rahatça gidip manzarayı izleyip geri dönebilirler. Kafelerde oturup serin ve temiz havada birşeyler yiyip içebilirler.

Kartepe-Kartepe-1

Kartepe Kayak Merkezi’nde 4 ana pist var. Otel Pisti, Geyikalanı, Kartepe ve Karlıktepe. Bunlardan Karlıktepe’ye teleski ile çıkılırken, diğerlerine telesiyejle çıkılıyor. Bu pistlerin birden fazla iniş rotası bulunduğundan otelin reklamlarında daha fazla pistten bahsediliyor. Yukarıdaki resim telesiyejle Kartepe’ye çıkarken çekildi. Sağ tarafta Geyikalanı, karşıda Otel, solda da Karlıktepe çıkışları bulunuyor.

Kartepe-Geyikalan-1

Yukarıda Geyikalanı telesiyeji ve aşağıda pistin geniş bir kısmı görünüyor. Bu pist başlangıç seviyesindeki kayakçılar için çok uygun. Genelde az eğimli ve geniş.

Kartepe-Geyikalan-2

Pistin sonlarına doğru dik ve zorlu bir kısım var ancak yine de çok zorlanmadan iniliyor.

Kartepe-Geyikalan-3

Aşağıdaki video Geyikalanı pistinin orta bölgesideki geniş alanda çekildi.

Otelden aşağıya inilen ve en basit pist olan Otel pisti genelde acemiler ve ders alanlarca kullanılıyor. Bu pistte çok düşen kalkan oluyor ve bu nedenle ilk iniş haricinde pek kullanmamak daha doğru bence.

Kartepe-Geyikalan-4

Geyikalanı pistinin zirvesinde manzara oldukça güzel. Yukarıda görüldüğü gibi Sapanca gölü hemen ayaklarınızın altında. Zirvede rahat bir kafe bulunuyor. Yeme, içme çok pahalı değil.

Kartepe-Geyikalan-5

Kartepe pistinin çıkışı daha yaman. Bu tarafta telesiyejler 3 kişilik.

Kartepe-Kartepe-2

Zirveye yaklaştıkça rüzgarın ve soğuğun arttığını hissedebilirsiniz. Bu zirve çok daha zorlu pistlere sahip ve acemilerin denememesi gereken bir yer.

Kartepe-Kartepe-3

Ancak çok da uzman olmak gerekmiyor. Hızını kontrol edebilen orta ayar bir kayakçı biraz yorularak da olsa çok zorlanmadan inebilir. Aşağıdaki video Kartepe pistlerinin en soldaki en kolayından inişte çekildi.

Kartepe-Kartepe-5

Kartepe’ye çıkarken bir tarafta Sapanca gölü daha da yüksekten görülürken, diğer tarafta İzmit Körfezi de önünüzde beliriyor.

Kartepe-Kartepe-6

Bu zirvede hava şartları daha sert olduğunu her yerde hissettiriyor.

Kartepe-Kartepe-7

Yukarıdaki resim Kartepe zirvede çekildi, aşağıdaki resim de aynı gün Geyikalanı zirvede çekildi. Aradaki ısı farkı ağaçların dallarından çok net belli oluyor sanırım.

Kartepe-Geyikalan-6

İstanbul’da neredeyse deniz seviyesinde olduğumuzdan, dağa tırmanmaya başlamadan önce yukarıda havanın ne kadar değişeceğini tahmin etmeniz zor. Diğer yandan Meteoroloji de yukarının tahminini vermiyor. Benim gitmeden önce muhakkak baktığım Snow-Forecast hava tahmin sitesinin Kartepe için olan sayfasına buradan ulaşabilirsiniz.

Kayak yapmasanız bile, dağ yolu üzerindeki restoranlarda kahvaltı yapmak ya da yemek yemek için, yukarının da temiz havasından faydalanmak için, kısacası keyifli bir kaçamak için Kartepe güzel ve yakın bir tercih.

Gürkan, Mart 2015

Güncelleme, Gürkan, Ocak 2016

Joan Miro | S|S|M

Şubatın başında, hazır bahardan bir gün çalmışken İstanbul, uzun zamandır ziyaret etmek istediğimiz sergiye gitmeye karar verdik. Sakıp Sabancı Müzesi‘nde 23 Eylül 2014’den beri devam eden ünlü İspanyol, daha doğrusu Katalan ressam ve heykeltıraş Joan Miro’nun “Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar” sergisi. Serginin 8 Mart 2015’e kadar ziyarete uzatılmış olması “aman allahım kaçırmamalıyız” duygusu ile yola çıkmamıza neden oldu.

Sömestr tatili olduğundan ne kadar trafik olabilir ki diyerek şahsi arabamız ile çıktığımız yolculuk, Maltepe’den 13:00’de başladı Emirgan’da 15:00’de sonbuldu. Sizlerin bizim yanılgımıza düşmeyerek, Anadolu Yakasından Metro+Vapur+Otobüs tercihini kullanmanızı öneririm. Avrupa Yakasından gelecekler için ise Zincirlikuyu, Beşiktaş veya Sarıyer’den kalkan otobüs seferleri tercih edilebilir.

ssm 1

1927 yılında İtalyan mimar Edouard De Nari’ye yaptırılan Atlı Köşk’ün bahçesine girdiğinizde hemen karşınızdaki kulübeden müze giriş biletinizi alabilirsiniz.

ssm 2

Ziyaret Saatleri ve giriş ücretleri için yazıların üzerine tıklamanız yeterli.

ssm 3

14 yaş altındaki çocuklar ve yanında bir refakatçi müzeye ücretsiz girebildiğinden, 8 yaşındaki oğlumla bu ücretsiz giriş hakkından yararlanarak Atlı Köşk’e yöneldik. (Çarşamba günleri ise müze girişi herkese ücretsiz bilgisini tam burada vereyim.)

ssm 4

Kırmızı balıklı minik göl ve uzanmış kadın heykelinin arasındaki merdivenler müze köşke doğru çıkıyor. Merdivenleri çıkar çıkmaz sizi Anish Kapoor karşılıyor.

ssm 5

Müzeye girmeden önce şöyle bir İstanbul Boğazı’nın doyulmaz seyrine bakabilirsiniz.

ssm 7

Fatih Sultan Mehmet köprüsünden başlayan boğaziçi görüntüsü, tüm yorgunluğunuzu almak için birebir.

ssm 8

Bu manzaranın büyüsünden çıkabildiğimizde müzeyi gezmeye geldiğimizi hatırlayarak, güzel heykellerle bezenmiş müze girişine doğru yöneldik.

ssm 6

Sesli rehberlik hizmetinden faydalanmak isterseniz, tam 8 TL, indirimli 3 TL ve gruplar için 6 TL ücretle alabiliyorsunuz. Çocuklar için ücret 3 TL. Yanınızda kulaklık bulundurmanızda fayda var çünkü kulaklık vermiyorlar ve elinizde tutarak dinlemek zor olabiliyor. Sesli rehberlik hizmetini kesinlikle tavsiye ediyorum çünkü faydalı bilgilendirmeler eşliğinde eserleri daha iyi anlayarak takip edebiliyorsunuz. Cumartesi ve Pazar günleri 11:00-14:00 arası ücretsiz rehber eşliğinde de gezebileceğinizi not olarak düşelim.

Müzede ücretsiz vestiyer hizmeti mevcut. Montlarımızı ve sırt çantalarımızı bırakarak fazla yüklerimizden kurtuluyoruz. Artık büyülü bir yolculuğa hazırız.

ssm 9

Müzeye giriş “Bir ömür kronolojisi” olarak adlandırılan bölümle Miro’nun hayatının içinden geçerek yapılıyor.

ssm 11

Eserler tarih sıralaması ile değil çeşitli bölüm adları ile gruplandırılarak sunuluyor. İlk bölümün adı “Gizli Bir Dil Doğuyor”

Özel bir cam çerçeve içinde Miro’nun Andre Breton’un “Takımyıldızlar” kitabı için yaptığı taşbaskı ve röprodüksiyon eserler sunuluyor.

ssm 12

Tüm sergide eserlerin yanlarında eserin ismi, yapılış tarihi, nasıl yapıldığı ve nerede yapıldığı ile ilgili notlar Türkçe ve İngilizce olarak mevcut. Kulaklık sembolü içindeki numara ise elinizdeki cihazda tuşlamanız gereken rakamı gösteriyor.

ssm 13

Ayrıca tüm bölümlerin isimleri ve neden eserlerin bu bölüm içinde yer aldığını anlatan bir yazı her bölümün başında sunuluyor.

ssm 14

Sergide, Miro’nun ailesi tarafından ilk kez burada sergilenmesi için verilmiş bir eser de mevcut.

ssm 20

Miro’nun torununun Mayorka’daki evinden gelen,1973’te ahşap üzerine yapılmış bu eser bile, başlı başına serginin önemini ve değerini artıran bir unsur.

2. Bölümün adı “Simgeler Dünyası”.

ssm 15

Müze içerisinde flaş kullanmamak koşulu ile fotoğraf çekebiliyorsunuz. Ben de çektim ama buraya çektiğim fotoğrafların tamamını koymak, güzel bir kitabın veya filmin sonunu söylemek gibi geldiğinden sadece örnek teşkil edecek fotoğraflar koymayı uygun gördüm.

3.Bölümün adı “Form Dağarcığı / Birleştirme Heykeller”.

ssm 16

Birinci katta benim en fazla ilgimi çeken eserlerden biri 10 metrelik “Asya” isimli eserdi.

ssm 18

Eser hem sunumu hem muhteviyatı ile çok ilgi çekici.

ssm 17

Birinci katı bitirmeden 38 dakika süren ve 4.Bölüm olan “Film Odası: Joan Miro’nun Dünyası”nı izleyebilirsiniz.

ssm 19

Birinci katı bitirdikten sonra alt kata yönelebilirsiniz, daha çok Miro’nun heykellerinden oluşan bu kat ilginizi çekecektir.

ssm 21

Galeri 2’deki ilk bölümün adı “Stüdyo”.

ssm 22

Miro, eserlerini bir arada tutabilecek ve daha rahat çalışabileceği bir stüdyo isterken, 1958’de Unesco’nun Paris binası için yaptığı 2 seramik resmi Guggenheim ödülünü almış. Buradan kazandığı para ile stüdyosunun yakınındaki bir Mallorca çiflik evini alarak hayalindeki stüdyoyu yapmış. Bu evi 360 derece izlemek isterseniz buraya tıklayabilirsiniz.

ssm 24

Galeri 2’de “Nesnelerden Esinlenen Eserler” etkileyici bir alan oluşturuyor. Özellikle Kaçan Kız (1967) ve ölümünden sonra onun eserlerinden etkilenilerek yapılan Josep Royo imzalı (1989-1991) duvar halısı.

ssm 25

“Baskıyla Diyalog” ve “Kitaplar ve Şiirler” diğer bölümler.

ssm 26

“Film Odası:Miro, Bir Afişin Taşbaskısı Heykeltıraş Miro” kısa filmi, üretim aşamasındaki sanatçıyı izleme olanağı sunuyor.

ssm 27

Ve son bölüm, Miro’nun eserleri içerinde hatırı sayılır bir önem taşıyan “kişi” heykeli’ne ayrılan “Kişi Heykeli ve Üretim Aşamaları”.

ssm 28

“Kadın diye adlandırdığım, kadın denen yaratık değil; o bir evren”

Yirminci yüzyılın en önemli sanatçılarından biri olan sembollerin ve lekenin ustasının, 125 eserden oluşan renkli, sıradışı ve düşsel evrenine güzel bir ziyaret yapmış olduk.

Joan Miro, 20 Nisan 1893 yılından 25 Aralık 1983’e kadar yaşamış, hep üretmiş, evreni başka bir gözle resmetmiş, şekillendirmiş, kuralları yıkmış, kanıksanmışı reddetmiş, simgeleri şiirsel bir dille tablolaştırmış bir sanatçı olarak bize dokunmaya ve hayal gücümüzü zenginleştirmeye devam ediyor.

Kısa bir yazı ve basit bir anlatım ile bitirirken, sizler Miro ile ilgili şiirsel dili, özgürlük simgelerinden “kaçış merdiveni”ni, ayak ile oluşturduğu formları ve daha fazlasını keşfedecek, kendi içinizde bu yazıdan başka bir Joan Miro yaratacaksınız.

Barış, Şubat 2015

Heybelİada

İstanbul’a gezmeye gelenlerin muhakkak gittiği, İstanbul’da yaşayanların ise sıkça gitmeyi ertelediği Adalar’ın en ünlüsü Büyükada. Bu nedenle genelde çok kalabalık olur. Biz Burgazada’yı daha çok ziyaret etsek de bu sefer Heybeliada’ya gitmeye karar verdik.

Heybeliada hakkında bir yazı yazınca tarihinden, kiliselerinden, ruhban okulundan, ne yenip ne içileceğinden bahsetmek lazım ama biz öyle yazmadık. Zaten öyle de yapmadık. Bol bol yürüdük, sizi de motive ederiz belki diye de yürüyüşümüzü anlattık.

Anadolu yakasında oturanlar için Adalar yolu malum Bostancı’dan geçer. Avrupa yakasındakiler ise Kabataş’ı kullanmalılar. Son zamanlarda Bostancı iskelesine sefer sayısı iyice azaltıldığından güzelim ada vapuru ile gitmek zor ama iskelenin hemen yanından kalkan motorların seferleri epey sık. Buradan kalkan iki hat var, birisi Büyükada-Heybeliada seferi, diğeri ise Kınalıada-Burgazada seferi. Güncel sefer tarifelerini Şehir Hatları ve Mavi Marmara web sitelerinden öğrenebilirsiniz.

Motora bindiğinizde her zamanki gibi martılar etrafınızda uçuyor ve İstanbul uzaklaşıyor.

Açıldıkça adalar daha belirgin hale geliyor. Nedense her seferinde tatile gidiyormuşuz duygusu doluyor içimize.

Motor sefer tipine göre ya önce Büyükada’ya uğruyor ya da direkt Heybeliada’ya gidiyor. Bizim sefer önce Büyükada’ya uğradı ve çoğu yolcu burada indi. Ancak bu seferler aynı zamanda adalardan dönüş seferi de olduğundan binenler boş yerleri dolduruyorlar. Heybeliada’ya yaklaştıkça ada daha net görünüyor.

Adaya indiğimizde her ne kadar ufak bir kalabalık olsa da, İstanbul’da alışmış olduğumuz telaş hali yavaş yavaş kaybolmaya başlıyor, insan sakinleşiyor.

Ben şöyle bir etrafta dolaşıp otursak bir şeyler içsek derken Ceren ufak ufak beni sola doğru çekiştirdi. Sol tarafta Askeri Deniz Lisesi var ve yol orada bitip sağa tepeye doğru çıkıyor. 50 metre kadar yukarıda Lozan meydanı ve parkına varıyor. Parkın arka tarafında adanın muhteşem ahşap evleri göz alıyor.

Parkın üstünde ise 1917 yılında açılmış olan Bahriye Nezareti Çeşmesi tüm güzelliği ile duruyor.

Çeşmenin önünden sağa doğru gidip bir yerde oturalım derken bir şekilde yine kandırılıyorum ve sola yokuş yukarı askeri bölgenin duvarını takip ederek yürümeye devam ediyoruz. Meğerse günümüzün güzel geçmesi bu anda başlamış. Yokuş diyorum ama aslında çok da uzun sürmüyor çıkması, rahat bir yokuş yani. Ya da işin sonunda bana öyle geliyor.

Biraz yürüyünce askeri tesisler azalıyor ve solda deniz ile Büyükada görünüyor. Burada Uçurum Kilisesi de denen Aya Yorgi Kilisesi’nin üstüne varıyorsunuz.

Manzara burada çok güzel. Kilisenin uçurum adıyla bilinmesinin sebebi uçurumun kenarında kurulmuş olmasıymış. Biraz daha ilerleyince yol uçuruma epey yaklaşıyor ve yüksekliği anlıyorsunuz.

İşte buralara kadar gelince Ceren asıl niyetini açıklıyor. Meğerse adada dağ çileklerinin olduğunu duymuş ve bulup yemeden dönmeyeceğini ilan ediyor. Meyve için neler yapabileceğini bildiğimden en yakın dağ çileğini bulup geri dönebilme umuduyla yola devam ediyorum. Karşımıza terkedilmiş halde Sanatoryum çıkıyor.

Atatürk’ün talimatıyla açılmış, yıllarca çalıştıktan sonra 2005 yılında kullanıma kapanmış. Gezilemiyor ama arka tarafına geçince ne kadar güzel bir yere yapılmış olduğu anlaşılıyor. Sanatoryum’un arkasında şahane Çam Limanı var.

Buradan bakınca ne kadar güzel olduğu pek belli olmuyor ama sonraki fotoğraflardan anlaşılacaktır. Bu limana yaz döneminde tekneler sık sık uğruyormuş. Denize de giriliyormuş ama biz pek uygun bir yer görmedik. Denizin dibi kum ama tipik Marmara yosunları bol.

Deniz seviyesine indikten sonra tabii ki tekrar bir yokuş çıkıyor önümüze.

Bu kadar yürüyünce insan bol oksijeni ne kadar özlediğini anlıyor. Bu tip yollardan genelde hep arabayla geçtiğimizden, yürümenin enerjisini unutuyoruz. Bu arada dağ çileğini henüz bulamadığımızdan, sağa sola bakınarak ilerlemek de iyice yavaşlatıyor. Zaten artık adanın tam arkasına geçmiş olduğumuzdan geri dönmek de mümkün değil, o nedenle yürüyüşe devam ediyoruz.

Faytonla geçenlere biraz özeniyorum tabi ama diğer yandan yürümek de iyi geliyor. İyice açıldık artık rahat yürüyoruz. Heybeliada diğer adalar kadar fazla yokuşu olmayan bir ada, yokuşlar uzak aralıklarla o nedenle fazla hırpalamıyor. Yukarıya çıktığımızda Çam Limanı’nın güzelliği gözlerimizin önüne seriliyor.

Koyun iki tarafındaki tepelerin bir tarafında Sanatoryum, diğer tarafında Terk-i Dünya Manastırı var.

İşte tam buraya geldiğimizde dağ çileklerini görüyoruz. Yolun az yukarısındaki bir kaç ağaçta bol meyve var ama henüz tam olmamışlar. Ceren elbette yine de tadına bakıyor ve çok memnun olmasa da bana da yediriyor.

Yoldan çıkıp ağaçların arasına girmek insana daha da iyi geliyor. Ağaçların canlılığı, renkler, havanın güzelliği hepsi birden mutluluk veriyor. Küçük pelitler açmış dallarda.

Koyun diğer tarafına geçince Terk-i Dünya Manastırına doğru sola saptık. Yoldan 300 metre kadar içeride, bir uçurumun kıyısında yapılmış.

Alışkın olduğumuz ihtişamlı yapılardan değil. Hayata veda etmek için adaya gelen bir keşişin kulubesini sonradan manastıra çevirmişler. Girişteki mezar herhalde o keşişindir. Güzel yer seçmiş kendisine.

Mezarın sol ve sağ tarafında bahçe duvarı olarak yapılmış alçak duvar dikkatimizi çekti. Duvar taşlar dizilerek yapılmış ama kullanılan taşlar arasında mermer parçaları da bulunuyor. Sanki tarihi kullanarak yapmışlar duvarı.

Basit bir bina yapılmış. Muhtemelen buranın bakımını yapan birileri burada yaşıyor çünkü bahçede sebze ekili bir çok yer var. İçeride küçük bir ışık da vardı ama etrafta kimseyi görmedik.

Rahatça girip bahçede dolaşıp, burunun en ucunda oturup yüksekten denizi seyredebiliyorsunuz. Yazın çok keyifli olur.

Buradan ayrılınca tabii ki adanın diğer tarafına doğru yürüyüp bari adayı dolaşmış olalım diyerek yola devam ettik. Artık Burgazada göründü.

Bu tarafta bir yaban hayat merkezi kurulmuş. Adalara özel bazı hayvanlar koruma altında tutuluyor. Etrafı çitlerle çevrilmiş ve insanların girmemesi umulmuş ama elbette çitler yıkılarak ilerideki düzlükte bolca piknik yapılmış. Yerlerdeki çöplerden belli oluyor. Yaban hayvanlarla ilgili bir takım tabelalar asılmış olduğundan bir şekilde ilgilenildiğini düşünüyoruz.

Bu tarafta yol denizden uzak devam ediyor. Sık bir ormanın içinden yürüyorsunuz. Yürüyüş hala çok keyifli ve insan sık sık gelmesi gerektiğini düşünüyor.

Yavaş yavaş etrafta yürüyen ve bisiklete binen kişi sayısı artıyor, dinlenenlere sorduğumuzda merkeze 20 dakika kadar yolumuz kaldığını öğreniyoruz. Bir buçuk saattir yürüyoruz ve artık yorulmaya başladık. Biraz daha ilerledikçe karşıdan Burgazada’nın merkezi görünüyor.

Artık merkeze iyice yaklaştığımız bir noktada ağaçların arasından Heybeliada Ruhban Okulu görünüyor. Heybeliada’yı yazıp da Ruhban Okulu’nu yazmamak olmaz ama o tarafa doğru yürümek bizim için artık imkansız.

Adanın o tarafında Değirmen Burnu, Heybeliada Spor Kulübü ve Ruhban Okulu var ama biz o tarafa gidemedik. Zaten Değirmen Burnu hariç diğerlerini ziyaret edemeyeceğimizden, bir sonraki ziyaretimize bıraktık.

Kent merkezine girdikçe güzelim yapılar tekrar başlıyor.

Bu tarafta adanın ünlü oteli Halki Palas Oteli var. Bir çok badire atlatmış olan bu otel şu anda Merit Otelleri tarafından işletiliyor.

Otelden biraz daha inince sağda İnönü Evi Müzesi’ne geliyoruz. Maalesef ziyaret saatini geçirdiğimizden gezemiyoruz.

Adanın renkli kısımları buralar. Güzel evlere baka baka sahile doğru iniyoruz. Bakımlı bahçelerden sarkan çiçekler çok hoş.

Sağda solda sokaklar, sokaklarda güzel evler var. Her sokağa giresi geliyor insanın ancak biz iki saatten fazla yürüdüğümüzden önlerinden geçip yolumuza devam ediyoruz..

Sonunda tekrar sahile geliyoruz. En yakın motora kırk dakika olduğundan küçük bir sahil yürüyüşü daha yapıp bir kafeye oturuyoruz ve birer çay içiyoruz. Sonrası motora biniş ve İstanbul’un telaşına dönüş.

Biz Heybeliada’ya tekrar tekrar gitmeye devam edeceğiz. Sadece pazar yürüyüşü yapmak için bile gidilebilecek bir yer burası. Sahilde yürüyeceğinize geçin Heybeliada’ya, yürüyün adanın etrafını, dönüşte motorda bir çay için, bakın ne kadar dinleneceksiniz.

Gürkan, Kasım 2014