Etiket arşivi: Hafta sonu nereye gitsek

Darlık Baraj Gölü | Şile

Yine bir hafta sonu, yakınlarda bir orman bulup nefes alsak diye yollara düştük. Aklımıza önce şurada anlatmış olduğumuz Aydos geldi ama oraya yeni gitmiş olduğumuz için direksiyonu Şile’ye çevirdik. Darlık baraj gölünün kenarında bir yürüyüş yolu olduğunu duymuştuk ve baraj bentinin bulunduğu Korucu köyüne doğru yola çıktık. İstanbul’dan ve hafriyat kamyonlarından uzaklaştıkça zaten yol güzelleşiyor, bir de köylere doğru ayrılınca hep özlediğimiz ağaçlarla karşılaştık.

Yol üzerindeki birkaç köyü geçtikten sonra Korucu köye vardık ve biraz dinlenmek için köy camisinin bulunduğu meydanda soldaki kahveye oturduk. Kahvenin sahibi de köyün muhtarı çıkınca, çaylarımızı içerken göl kenarına nasıl gidileceğini de öğrenmiş olduk.

Aslında oldukça basit, yukarıda gördüğünüz gibi köyden düz devam edince karşınıza çıkan İSKİ baraj girişinden sola dönüyorsunuz. Zaten başka yol yok. Biraz ileride asfalt yol bir tepeyi geçince toprak yola dönüşüyor ve baraj gölü sizi karşılıyor.

Toprak yoldan arabayla rahatça ilerlemek mümkün. Normal bir binek arabadan bahsediyorum. Yol genelde oldukça düzgün ama yağmur sonrası kayganlaşabilir.

Ancak bazı noktalarda bozuk kısımlar var ve özellikle içinde ne işe yaradığını bilmediğimiz vana benzeri ekipmanların bulunduğu beton kapakların bazıları yerinden oynamış olduğundan dikkat etmek gerekebilir.

Biz zaten yürümek için geldiğimizden uygun bir yere arabamızı parkedip yürümeye başladık. Sonbaharın tonları ile yeşilin canlılığı hemen etrafımızı kapladı.

Biraz ilerleyince sağ tarafta göl kenarına inen yolun ilerisinde birçok aracın parketmiş olduğunu ve aşağıda bolca kamp çadırı olduğunu farkettik. Yürüyüşe devam ettiğimiz için kampçıların yanına inmedik ama bazılarıyla yürürken karşılaştık.

İlerledikçe gölü ve kampçıları başka açılardan da görebildik. Muhtar bize yaz aylarında gölde yüzenler olduğundan da bahsetmişti, gerçekten özellikle kamp yapanların olduğu bölgede göle girilebilecek bolca nokta bulunuyor. Yine de biz söylemiş olalım, baraj göllerinde yüzmek her zaman yasaktır, burada da öyle ve gerçekten tehlikeli olabilir, dikkat etmek lazım.

Yürüyüşe devam ettikçe orman daha da sıklaşıyor ama yol hep temiz ve konforlu. Az ileride yol çatal olunca biz sağa doğru gölün kenarını takip ederek gitmeyi tercih ettik. Sol tarafı da merak etmedik değil ama artık bir sonraki sefere.

Ormanda gözlerimiz dağ çileği aradı ama maalesef bulamadık. Bunun yerine bazı noktalarda az da olsa böğürtlen bulduk. Gelen giden biraz fazla olsa eminim bunları da bulamazdık.

İlerledikçe yeşilin şiddeti daha da arttı. Sağa sola orman içine giren bazı patikalar da bulunuyor ama oralarda yürümek için daha donanımlı olmak lazım, bizim gibi günlük kıyafetlerle gelenlere uygun olmaz.

Yavaş yavaş yürüyerek manzaraya çok hakim olan bir tepeye varılıyor. Burada da kamp yapanlar vardı ve oldukça da keyifli görünüyorlardı.

E şu manzaraya karşı oturup semaverden çay içmek kesin çok keyiflidir. Kamp sevenlerin buraları çok beğeneceklerinden eminim.

Yoldan pek araç geçmediğinden sarkan dallar rahat rahat gelişmiş. Bu durum yürüyüşü daha da keyifli hale getiriyor.

İlerledikçe daha dik yamaçlardan yürüyorsunuz ve ağaçlar müsaade ettiğinde göl görünüyor. Göl ile çok içi içe olmayan ama uzağında da kalmayan bir parkur.

Biz çok fazla yorulmadan yürüyüşümüzü tamamladık. Bu parkurdan biraz batısında kalan Saklıgöl’e geçiş olduğundan bahsedenler var ama biz denemedik. Dönüş yolunda bir de şansımıza taze nane bulduk, mis gibi oldu.

Şile uzak gibi görünse de yaz ayları haricinde yolu kalabalık olmadığından rahatça gidip gelinebiliyor. Biz açıkcası bu kadar sakin ve rahat bir orman yolu beklemiyorduk, arada sırada gitmeye karar verdik. Bizce siz de gidin.

Gürkan, Ekim 2018

Darıca Hayvanat Bahçesi

Darıca’da bulunan Faruk Yalçın Hayvanat Bahçesi ve Botanik Parkı’nı çok duymuştuk ama bir fırsat bulup ziyaret edememiştik. Bugün ne yapsak diye düşündüğümüz bir cumartesi günü erkenden yola çıkıp rahatça gidip geldik. E-5’den giderken Tuzla’yı geçtikten sonra geldiğiniz Darıca kavşağından sağa ayrıldığınızda tabelaları takip ederek kolaylıkla tesise ulaşabilirsiniz.

Tesisin civarında otopark bulmak erken saatlerde çok sorun değil. Ama kalabalık geldikçe zorlaşıyor. Tesisin 100 metre kadar ilerisinde karşı tarafta kendine ait otopark alanı bulunuyor.

Oldukça büyük bir otopark alanı hazırlamışlar. Biz sabah 11 gibi orada olduğumuz için otopark epey boştu. Ama saat 3 gibi çıkarken hiç yer kalmamıştı. O nedenle erken gitmekte fayda var. Otopark ücreti biz gittiğimizde 10 TL idi.

Tesisin girişi oldukça geniş ve güzel tasarlanmış. Çok sayıda gişe mevcut, ziyaretçiler sıraya girme konusunda daha saygılı olsalar çok medeni bir şekilde girilebilir.

Giriş ücretleri değişebileceği için şuradan kontrol etmenizi tavsiye ederiz. 2018 yılı başında yetişkinler için 40 TL ücret isteniyordu. Ancak öğretmen ve polis gibi bazı memurlardan ücret alınmadığı gibi, onların eşlerinden de sadece 20 TL isteniyor. Diğer yandan, özellikle yakında oturanlar için düşünülebilecek bir yıllık abonelik seçeneği de mevcut. Sık gelecekseniz 70 TL verip bu fırsatı değerlendirebilirsiniz.

Buraya kadar anlatması güzel ama bir hayvanat bahçesi hakkında gördüğümüz hayvanların fotoğraflarından başka bir şeyler anlatmak zor olacak. Biz en iyisi bu sefer anlatmaktansa ne gördüysek gösterelim. Girince hemen solda papağanları gördük.

Meğerse burası çıkış tarafıymış, dönüp diğer tarafa geçtik. Buradan sonra yönlendirme yapmamız çok zor, pek sıralama düşünmeden anlatacağız. İlk olarak çok merak ettiğimiz Tembel Hayvan’ı gösterelim.

Camın arkasında olduğu için fotoğraf iyi çıkmadı. Ancak zaten fotoğraftan anlamak zor, arkadaşa neden tembel dendiğini aşağıdaki videodan daha iyi anlayabilirsiniz.

Bu tarafta Altın Sülün denen ve erkeği çok güzel renklere sahip olan bir sülün tipiyle karşılaştık.

Zürafa, Zebra ve Deve Kuşu aynı alanda yaşıyorlardı. Diğerleri tamam da, Zürafa beklediğimizden çok uzunmuş meğerse.

Ağır ağır hareket ediyorlar ve çok heybetliler. Boyunları da hortum gibi kıvrılıyor. Burada da bir video çekmek gerekti.

Tam karşılarında bulunan Tapir de bizi oldukça şaşırttı. Düşündüğümüzden irilermiş.

Bu civarlarda maymuna benzeyen Lemur’larla karşılaştık. Farklı tipleri topluca büyük bir kafeste yaşıyorlar ve çok sevimliler.

Gördüğümüz tüm hayvanları burada göstermemiz mümkün değilse de bazı az bulunan hayvanlardan bahsetmesek olmaz. Mesela Kızıl Panda.

Bu arkadaş da çok sevimli. Nasıl bir tatlılığı olduğunu anlayasınız diye burada da kısa bir video çektik.

Buralarda ilginç bir şekilde açıkta duran leylekleri gördük. Gidip geliyorlar mı, biz şansa mı gördük bilmiyoruz ama öylece duruyorlardı.

Leylek demişken göz alıcı renkleriyle Flamingo’ların da bir fotoğrafını paylaşalım.

Böyle sulak yerlere gelmişken iri cüsseleriyle sakin sakin duran Timsah’lardan da bahsedelim. Korkutucu bir sakinlikleri var.

Parkın en eğlenceli hayvanları olan maymunların bölgesine geldiğimizde yiyecek verilmemesi gereken hayvanlara yiyecek veren kişilerle karşılaşıyoruz. Maymunlar tabii ki yiyecek isteme konusunda uzmanlaşmışlar.

Farklı cins maymunlar ayrı kafeslerdeler. Aslına bakarsanız hapiste bu kadar çok hayvan olması insanı oldukça üzüyor ancak iyi bakıldıkları da her hallerinden belli.

Yukarıdaki küçük adada yaşayan maymun ailesinde annelerinin göbeğine sarılmış durumda bebekler de bulunuyordu. Fotoğrafta görmeniz çok zor olacağından bir video da burada çektik.

Artık iyice parkın alt köşesine gelmiştik ve büyükçe bir akvaryum yapısına girdik. İçeride bolca balık bulunan akvaryum da çok etkileyiciydi.

Büyük balıklar büyükçe akvaryumlara yerleştirilmişken daha küçükleri ayrı yerlerde bulunuyor. Çok geniş olmasa da oldukça güzel.

Akvaryum bölgesinden sonra sürüngenlerle karşılaşıyorsunuz. Çok çeşitli yılanlar var ancak heykel gibi duran şu arkadaşlar bize daha ilgi çekici geldi.

Bu bölgeden çıkınca dev gibi bir Gergedan ile karşılaştık. Belgesellerde gördüğümüzden çok daha iriymiş. Fotoğrafta yine tam anlaşılmıyor ama yanındaki kapı ile ölçeklerseniz hissedebilirsiniz. Çok kocaman.

Sonrasında sakin sakin yemlenen Lama’lar ile karşılaştık. Değişik hayvanlar.

Buraya kadar çok hayvandan bahsettik ama arada gördüğümüz siyah Jaguar’dan bahsetmedik. Oldukça sinirli görünüyordu, etrafı da çok korumalıydı, düzgün bir pozunu yakalayamadık. Onu siz gidip görürsünüz, biz büyük kedilerden Kaplan’ı gösterelim.

Öyle böyle değil, kocaman. Parmaklıklara rağmen huzursuzluk veriyor. Ama yine de bir Aslan değil. Buyrunuz.

Görmeyi en çok istediğimiz hayvanlardan olan Penguen’leri de bu civarlarda bulduk. Çok sevimli hayvanlar ve şahane yüzüyorlar.

Ancak parkın yıldızları iki Boz Ayı. Her gün 14:30 gibi bahçeye çıkan bu arkadaşlar hem sevimliler hem de ciddi atletik oldukları çok belli.

Yaklaşık 3 saat süren gezimizde burada gösterdiğimizden çok daha fazla hayvan gördük. Aynı zamanda burası bir Botanik Park ve hayvan sayısından daha fazla bitki türü olduğunu da belirtmek lazım. Ancak biz hayvanlara bakmaktan bitkilerle fazla ilgilenmediğimizi itiraf edelim. Uzmanlığımız da olmadığından yorum yapmayalım daha iyi.

Siz de bir gününüzü bu güzel parka ayırırsanız pişman olmazsınız. Çok emek olduğu belli ve ziyaretçileri memnuniyetle ağırlıyorlar. Biz girmedik ama parkın bir bölgesi de çocuklar için eğlence parkı niteliğinde tasarlanmış, orada da güzel zaman geçirilebilir.

Gürkan, Mart 2018

Pera Müzesi

İstanbul’un havasını, suyunu, kavgasını, pisini, trafiğini, kalabalıklığını ve alelacele yaşamasını çekenlerinden biri olarak, bu şehirde bizi tutan iş, aş ve eğitim gibi medeni ihtiyaçlarımızın yanına, bu şehri asıl büyükşehir yapan daha medeni bir ihtiyacı karşılama özelliği ile vazgeçilmez bulmuyor muyuz? Sanat, sanat ve sanat…

Evet, bence çok alengirli olan yazıya bu girişten sonra, sömestır tatilini de bahane ederek, bir de müze kart olayı var sonra değineyim, Kadıköy’den güneşli bir günde bindik martılar ile Karaköy vapuruna ve ver elini Galata… Hop Beyoğlu, yürüyerek de çıkılabilir ama biz “tarihin ilk metrosu efendim” diye öğündüğümüz fakat üstüne tek bir çivi dahi çakmadığımız küçük, minik, mini minnacık füniküler ile çıktık Asmalımescit denilen, İstiklal Caddesi’nin kimine göre başı, kimine göre sonu olan yere.

Tabi ki, çalışmalar bitmiş ve o muhteşem İstiklal Caddesi, görüntüsü geri gelmiş durumda bizleri karşıladı. Hem de 1970’lerde gibi modern. Yazıda aslında söylemek isteğini başka türlü söyleme sanatına ne deniyordu, kinaye mi?

Yoğun bir çekirge istilasının arasından (nedenini bilmiyoruz, sanırım böyle bir konsept var) eskiden kitap fuarının yapıldığı (hey gidi hey, resmen yaşımız çıktı ortaya, evet gençler biz kitap fuarı için şehir değiştirmiyorduk, kitaplarımızı buradan alıp Taksim’de de iki bira yuvarlıyorduk. Sizin için üzgünüm :) ) TRT binasının karşısındaki Pera Müzesi’ne geliyoruz.

Pera Müzesi, Suna ve İnan Kıraç Vakfına ait bir müze. Eğer müze+ kartınız var ise yılda bir defaya mahsus, bu 5 katlı müzeyi ücretsiz olarak ziyaret edebiliyorsunuz. Hadi gene iyisiniz!

Siz yazıyı okurken olacak sergi ile bizim yazdığımiz sergi farklılık gösterebileceğinden, ki kesin gösterir, müze ile ilgili buraya tıklayarak geniş bilgi alabilirsiniz. Pera Müzesi resmi sitesi

Benim anladığım kadarı ile çok bahtsız bir kişiyseniz müzeye girişte sizden ücret talep ediyorlar, zira para almamak için ellerinden geleni yapmışlar gibi bir hisse kapıldım.

Buradan yetkililere sesleniyorum, yok Cuma bedava, yok öyle bedava, yok böyle bedava kardeşim giriş bedava deseniz olmaz mı? Sudokuya çevirmişsiniz müzenin giriş ücretini.

Dedik bari şu montlarımızı çantalarımızı vestiyere bırakarak, müze giriş ücretini bir şekilde ödemiş olalım, demezler mi “ne münasebet, vestiyerimiz ücretsizdir” diye.

Evet, şımarıklığımızı da yaptıktan sonra, 5. kata çıkarak müzeyi dolaşmaya başlayabiliriz. Biz geldiğimizde “Look At Me” teması en üst katı süslüyor ve yukarda gördüğünüz aslında aynı olan ama farklı yaşlardaki halleri mevzu bahis bu abi “anam ne oluyor” tadında bir küçük şaşkınlıkla bizi karşılıyordu.

Şahsım adına söylüyorum, Robert De Niro abimin Heat filiminde otel odasında kötü adama söylediği “look at me” repliğini özümsemiş biri olarak, bu temanın beni etkileme şansı mevzu bahis bile olamaz. Böylece bir sanat eseri hakkındaki sanatçı intiharına neden olabilecek bu eleştirimden sonra, gezmeye devam edelim.

Espri bir yana, bir sanat yapıtının en işlevsel yanlarından birini bu çağdaş sanat koleksiyonunda bulabiliyorsunuz; kendine bakma. Farklı insanların portrelerine bakarken, kendi kendimizi de görme fırsatımız oluyor.

Beş katlı olduğunu belirttiğimiz müzenin her katı farklı bir tema üzerine kurulu. 4. katta suç mahalli foğraflarının farkı bir şekilde yorumlanması ile oluşmuş bir seçki varken, 3. katta  mimar Louis Isadore Kahn seçkisi var.

Kaliforniyalı mimarın bu sunusunu özellikle bu dala ilgi duyanların kaçırmaması gerekir.

2. kata geldiğimizde belki de müzenin en etkileyici tablosu ile karşılaşıyoruz.

Osman Hamdi Bey’e ait Kaplumbağa Terbiyecisi… Kültürel bir yakınlıktan mı yoksa çok bilirinirlikten mi olduğunu kestiremediğim bir muhteşemlik duygusu ile izledim 1906 yılı yapımı bu yağlıboya tabloyu.

Aynı katta bulunan “Kesişen Dünyalar” sergisinin “Elçiler ve Ressamlar” bölümü de Osmanlı ile ilgili enteresan bilgiler sunması açısından etkileyici.

Birinci kata geldiğimizde şahsen çok beğendiğim iki sergi ile karşılaştım. İlki Anadolu’da kullanılan ağırlık ve ölçüler sergisi, hep isimlerini duyduğumuz ama fiziki olarak görmediğimiz, arşın, dirhem, kantar gibi kelimelerin ete kemiğe büründüğü merdivenin sağ tarafındaki sergi.

Burası için Youtube kanalımızda bir video da var. Aşağıda izleyebilirsiniz.

Anadolu Medeniyeti tabirinin ne olduğunu anlamak için bu katı ziyaret etmenizi özellikle öneriyorum.

Aynı katta merdivenin sol tarafındaki ikinci sergi ise Osmanlı’da Kahve kültürü üzerine, fincanlar ve diğer eşyalarla ilgili.

Özellikle ” Bu fincanı siz İstanbul’a gönderin orada her şeye bir kulp takarlar” sözü hala güncelliğini koruyor gibi.

Kantarının topuzunu kaçırmadan, Pera Müzesi’ne teşekkür ederek bitirelim. Elinizdekinin kıymetini bilmeniz dileği ile …

 

Barış, Ocak 2018