btc tarafından yazılmış tüm yazılar

Belgrad

Sava ve Tuna nehirlerinin suladığı bereketli toprakları ile Avrupa’nın orta yeri sayılabilecek, tarihsel olarak da bizi etkileyen bir yer; Belgrad.

Yazımızı uzun bulanlar için hemen buraya başlıklar için link koyalacağım. Tek tıkla merak ettiğiniz bölüme gidebilirsiniz.

 

64 adet parkı ile tamamen yemyeşil bir şehir olmasına rağmen isminin tarihsel kökeni beyaz şehir olması sizi şaşırtsa da bu fazlaca takılacağınız bir durum değil :)Hikayesi şöyle; M.Ö 4 yüzyılda Keltler bu bölgeye yerleşmek için nehir yolunu kullanıyorlar. Bu yolu kullanırken tepede bembeyaz parlayan bir şey görüyorlar, ne olduğunu anlayamadıkları için beyaz bir şehir herhalde demeye başlamışlar. Kelt dilinde Silgidun olarak geçse de 5.yy Slavlarla birlikte Beograd olarak değişiyor.Şu an 2 milyon kişinin yaşadığı Belgrad’da, Türkçe ile ortak kökenli çok fazla kelime mevcut. Özellikle yeme içme alanında. Börek, yoğurt, çorba, köfte, Türk kahvesi…Yatacak yer için de çarşaf, yorgan, yastık…Para birimi olarak Dinar kullanıyorlar ve bizim paramız daha değerli. Yuppi :)Saat olarak bizden 1 saat geride, her ne kadar artık işler otomatik olduysa da siz yine de aklınızda tutun.

Viladimir Pistalo isimli yazarın Tesla kitabını büyük bir merakla okumuştum. Tesla’yı hem merak eden, hem de büyük hayranlık duyan biri olarak, indiğimiz ve Belgrad’a ilk ayak bastığımız yerin isminin Nikola Tesla Havalimanı olması ne yalan söyleyeyim beni çok mutlu etti. (Yazın oradan Belgrad’a bi +1)

Havalimanından otobüsümüz ile yola çıktığımızda akşam saat 6 ya geliyordu ve İstanbul’u aratmayan bir trafik ile karşılaştık. Biz şehre, batı kapısı olarak bilinen Genex Kulesi’nin bulunduğu yerden girdik. Bu bölgede eski sosyalist dönemden kalma binalar da mevcut.

Doğu kapısını merak ettik, orada da Rudo Binaları varmış.

Belgrad Ulaşım

Belgrad’da toplu taşıma halk otobüsleri, tramvay ve troleybüs vasıtası ile sağlanırken, metro ulaşımı bulunmuyor. Ayrıca taksi de fiyatları uygun olduğundan yoğun olarak kullanılıyor ama bir uyarı ile zira bir rehber vasıtası ile yaptığımız gezi esnasında rehberimizin ilk yaptığı uyarı taksiler konusunda oldu.

Belgrad’da yaklaşık 10 ayrı şirkete ait taksi mevcut ve bunları birbirinden üstlerinde bulunan taxi yazısının renginden ayırt edebiliyorsunuz. Pembe, yeşil, sarı ve farklı renklerde taksiler olabiliyor. Bize önerilen pink taxi pembe kafalıydı. Bir de net bir uyarı yapıldı, otelden, bardan veya herhangi bir yerden ayrılırken taksiyi mekandan istetin diye. Bu şekilde gelen tüm taksiler dürüsttür dendi.

Beogradski, Pink taksi, Alfa taksi, Žuti taksi, Zeleni taksi, Joker taxi, Lux taxi, Maksis taksi, Taksi Bell, Naksi taksi en bildik firmalar. Bunların dışında da kaçak taksiler varmış.

Normal toplu taşımayı kullanmayı düşünürseniz Busplus kart sahibi olmanız gerekiyor. İstanbul’daki İstanbul Kart gibi bir şey. Bu bilet kişi başı olarak alınabiliyor, 3 gün istediğiniz kadar inip binme hakkı veriyor. Ha Türk olarak şöyle uyanıklık yapalım bir adet alıp, 10 kişi kullanalım derseniz, kötü haber, olmuyor. 6-7 € gibi paracığınıza kişisel olarak kıymanız gerekiyor.

Güzel bir güzergah istersek 2 numaralı tramvayı kullanmamızı önerdiler. Tramvay, Eski Belgrad (Stari Grad) olarak bilinen ve bir çok tarihi binayı barındıran şehir merkezinden geçen bir yol kullanıyormuş.

Belgrad Konaklama

Biz Holiday İnn Otel’de kaldık. Fiyatlar gideceğiniz zamana ve doluluk oranına göre değişkenlik gösterdiğinden güncel olarak bakarsınız. Sitemiz üzerinden Booking yaparak giderseniz ne mutlu bize :) Linki kolaylık olsun diye buraya bırakıyorum :) Booking

Oda manzaram yukardaki gibiydi, çok memnun kaldığımı belirtmek isterim. Tam önünden geçen bir troleybüs var.

Hemen yürüme mesafesinden büyük parklar ve büyük bir market vardı.

Bu markette özellikle çikolata ve içki fiyatları çok uygun. Kredi kartı geçiyor.

Otele çok yakın olarak, yuarıda fotoğrafını gördüğünüz Clup Tramvaj’da buraların meşhurlarındanmış. Benim fırsatım olmadı gidip görmeye ama gece gezmeyi sevenler için otele çok yakın.

Bizim otelimiz dışında, Belgrad’ta kalacak yer ile ilgili bir sorun yaşayacağınızı zannetmiyorum. Zira çok lüks otellerin yanında orta halli oteller, apart ve kiralık daire seçenekleri de fazlası ile mevcut. Bunlarla ilgili kısacık bir internet araştırması veya Booking‘den bakmanız yeterli, yazıyı bunlarla boğmaya gerek yok.

Şimdi, Belgrad ile ilgili aslında en önemli bilgi, şehrin 2 bölgeye ayrılmış olması, bu bizim Havana / Küba’da da gördüğümüz bir şeydi.

Stari Grad, yani şehrin tarihi bölgesi, eski Belgrad. Novi Beograd, yeni yerleşim yeri. Bu iki bölgeyi birbirinden Sava Nehri ayırıyor.

Siz konaklama için tercihen, Stari Grad tarafından veya yakınından bir yer tutarsanız, bizden daha az yürümüş olursunuz. Holiday İnn, her ne kadar merkez diye geçse de, merkezin merkezi olan bölge Knez Mihailova Caddesi. Bizdeki İstiklal Caddesi denebilir. Bu caddenin sonunda da geldiğinizde mutlaka uğramanız gereken, Tuna ve Sava’nın da tam önünde birleştiği Kalemegdan var. Bizim otelden buraya yürüme 30 dakika ile 45 dakika arasında bir zaman tutuyordu.

Burada bir tercih devreye giriyor ki o da size kalmış. Merkezde bir yer pahallı olabilir. Hemen merkezde kaldığınızda şehrin yaşam alanlarını, gerçek insanlarını göremez, sokaklarını, günlük yaşamını anlayamazsınız. Çok kısa süre de kalacak olsanız, bu 30-45 dakikalık yürüyüşler size şehri daha iyi tanıma şansı verip, daha yerel şeyleri görme ve tatma fırsatı da sunuyor.

Otel ve ulaşım işini hallettiğimize göre artık, şehirde nereleri gezeceğiz, akşam dışarı çıkmaya değer bir gece hayatı var mı? bunlara kısaca bakalım. Bizi instagramdan takip edenler görmüşlerdir, öne çıkan hikayeler bölümünde de Belgrad’a gelirseniz burada lokasyon ile birlikte gittiğimiz ve yemek yediğimiz yerleri de nokta atışı görebilirsiniz. Takip etmeyenler için de “daha ne bekliyorsunuz takip etsenize” diye bağır bağır bağırıyoruz, koşun sizi takip etmeye çağırıyoruz.

Peki, yukarıda da bahsetiğimiz gibi biz şehre batı tarafından giriş yaptık. Bu bölgede aslında çok fazla gezilecek bir yer yok. Tuna kenarı restoranları var, Yugaslavya Otel binası var, kumarhane var, yeşil alan var ve en büyük alışveriş merkezi olarak “usce” var.

Şehre giriş yaptığımız yerde, 2. dünya savaşı sırasında Almanlar tarafından vurulan ve şimdi metal olarak tekrar yapılmış olan mavi – beyaz bir köprüyü kullanıyoruz. Eski taş köprü halinin çok güzel olduğunu söylüyorlar.

Şehre geldikten sonra, bizdeki köylü pazarı gibi bir yere gidip, sebze meyve veya yöresel bir şeyler alayım derseniz Knez Mihailova Caddesinin girişine çok yakın Yeşil Pazar diye bir yer var, meraklısına yazayım, ben gitmedim.

Belgrad’ı İstanbul’a üç tarafı su ile çevrili olması bakımından benzetebiliriz. Tabi buradaki deniz değil, Tuna ve Tuna’ya dökülen Sava nehri. Tüm şehir bu hayat kaynaklarının üzerine inşa edilmiş.

Belgrad Gezilecek Yerler

Avrupa’nın tarihi şehirlerinin bir veya ikisini gezmiş olanlar bilir, tarihi binaları, sokakları, dükkan ve eşyaları çok iyi restorasyonlarla parlatır ve sizi hayran bıraktırırlar. Şehir merkezleri, yani turistlik yerler pırıl pırıldır. Burası da aynı öyle.

Gezilecek yerler denildiğinde aslında Stari Grad tarafını komple kastediyorlar. Bu bölge içinde de meydanlar, kalemeydan, ana caddeler, heykeller, restore edilmiş binalar, katedraller vb. var. Şahsi fikrim olarak 2 tam günlük yürüme temposu ile Belgrad çok rahatlıkla görülebilir. Fakat, kafelerde oturalım, geldiğimiz şehrin sokaklarını rahat rahat turlayıp, halk gibi parklarda spor yapalım falan derseniz, allah ne verdiyse güne gider o iş. Örnek olması için Prag yazımızı da okuyun, kaç gün oraya ayırırsanız buraya da yeter.

Belgrad Kalesi – Kalemegdan

Knez Mihailova Caddesinin başlangıcında Terazije Meydanı, bitişinde de Kalemegdan yeralıyor. Bir de bu caddenin ortasında Kral Mihailo’nun heykelinin bulunduğu Cumhuriyet Meydanı var, al sana şeytan üçgeni. Belgrad’ı gezdin bitti. Bu kadar, hadi dağılalım. :)

Belgrad Kalesi haftanın her günü, 24 saat ziyarete açık ve giriş ücretsiz, diye yazıyorum, ama rehberimiz seneye ücret alınacağını söyledi. Kalemegdan ismi ise Osmanlı döneminden geliyor, tahmin edebileceğiniz üzere kale ve meydan kelimeleri birleşimi, Sırpça’da da çokca Türkçe kelime olduğunu zaten belirtmiştim, bunu da değiştirme gereği duymamışlar.

Kaleye İstanbul Kapısından (Stambol Kapija) giriş yapıyorsunuz. 1700’lü yıllarda yapılmış ve hala orjinal hali korunuyor. Yukarıda gördüğünüz kırmızı tuğlalar Avusturya – Macaristan İmparatorluğu döneminden, beyaz tuğlalar ise Osmanlı.

Kapının üstündeki saat kulesi ise yapıldığı günden beri orjinalliğini korumayı başarmış. Avusturya döneminde yapımına başlansa da bitişi Osmanlı zamanında olmuş.

Kalede, Damat Ali Paşa’nın türbesi ve Sokullu Mehmet Paşa (Bayo Sokoloviç) çeşmesi de var.  Bu çeşme Sarı Selim’in padişah olacağını öğrenmesinin anısına yapılmış. Artık akmıyor ama korunmuş durumda.

Sokullu Mehmet Paşa, burası için çok önemli bir tarihi şahsiyet. Zira kendisi bir devşirme, Belgrad doğumlu ve onun zamanında bu bölgeye çok fazla yatırım yapıldığı söyleniyor. Onun zamanında bu bölgede savaş olmuyor. İlk patrikhaneyi de Belgrad’a o yaptırtıyor. Abisi Sırbistan’ın ilk patriği…

Sokullu’nun bir seçilme hikayesi var. Osmanlı zamanı, devşirmek için akıllı çocuklar şöyle seçiliyormuş; Çocukları uzunca bir masaya karşılıklı oturtuyorlar, ellerine de oldukça uzun saplı kepçeler veriliyor, önlerine çorba konulup hadi için bakalım deniyor. Sokullu Paşa, karşısında ki çocuğa demişki sen bana içir ben de sana, ikiside içmiş bitirmiş çorbayı, bakmışlar bu çocuk akıllı, oradan sadrazamlığa kadar gidiyor.

Kalenin önünde tüm Belgrad ayaklarınızın altında. Tuna (Danube) ve Sava nehirlerinin birleştiği nokta da tam burada.

Kalenin içini gezerken görebileceğiniz önemli yapıları şöyle sıralayalım, hepsinin tek tek fotoğtafı yok, her şeyin fotoğrafını koymak da işin tadını biraz kaçırır değil mi :)

İstanbul Kapısından girdiğinizde Askeri Müze var.

Parkın girişinin hemen sağında Anahtar Teslim Anıtı var. Küçük  beyaz bir mermer. Osmanlı’nın, Belgrad, Smederevo, Šabac ve Kladovo kalelerinin anahtarlarını Sırplara teslim etmesini tasvir ediyormuş.

Fransa’ya Şükran Anıtı (Monument of Gratitude to France), 1. Dünya savaşı sırasındaki yardımlara karşılık yapılmış, sonra küsmüşler heykeli kapatmışlar, sonra barışmışlar tekrar açmışlar, valla benim hanımla evlenme hikayeme benziyor :)

Balıkçı Çeşmesi Heykeli, Orjinali Zagrep’te, buradaki de orjinal, hadi bilin bakalım nasıl olmuş :) şöyle olmuş, heykeltıraşa demişler senin heykel Zagrep’e giderken yolda gemi battı, heykel gitti. O da bir daha yapmış. “Battığına inanıyorsunuz da yeniden yaptığıma neden inanmıyorsunuz” demiş, heykeli getirip buraya koymuşlar. (Not: şimdi anlamayan falan olur. Efendim, heykeltıraşa yanlış bilgi gelmiş, gemi memi batmamış, o yüzden Zagrep’te de var, burada da bu heykelden)

Yine parkın içinde Paşa Konağı, tahmin edin vakti zamanında burada kimler kalıyormuş.

Kalemegdan Parkı ile merkeze doğru giden yolu bağlayan kapıya, yine bizimle alakalı olarak, Türklere karşı ilk ayaklanmayı başlatan kişinin yani Karadjordje’nin ismi verilmiş. Gelince görmeden geçmeyin demiyorum zaten geçemezsiniz, mecbur buradan geçeceksiniz :)

Ha gelelim Victor Anıtına. Anıtı görünce, Türk olarak klasik espiriyi yapmayın dövüyorlar. (Aaaaa kral çıplak…:)

Sırpça Pobednik, yani Belgrad Zafer Anıtı yani Victor Heykeli, Çıplak Adam vs… I. Balkan Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğuna karşı kazandıkları zaferin anısına dikmişler dikmesine de heykel çıplak olunca Terazije Meydanına o zamanın kadınları heykeli koydurtmamış.

Neden çıplak; Ivan Meštrović heykelin yapan kişi, heykeltıraş demek istiyor ki insan çıplak doğar, o yüzden çıplak. Sağ elinde ki kılıcını yere dayamış; ben savaş istemiyorum, sol elinde güvercin tutuyor; ben barış istiyorum. Güzel bir sembolizim ama anlamıyor efendim o zamanın kadınları, bizim beyler böyle değil alın bunu uzağa koyun diyorlar.  Heykel de geliyor buraya, fakat gel görki o zaman aman gözden uzak olsun diye koydukları bu yer şimdi tüm şehirden görülen, en çok ziyaret edilen yer ve artık heykel, şehrin simgesi, hayat işte.Kadının fendi, yarım kalmış :)

Knez Mihailova Caddesi

Kalemegdan, gezimiz bittikten sonra, Karadjordje kapısından geçerek, küçük koru gibi bir alana geliyorsunuz, burada, ta sosyalizm zamanından kalma, pul, para gibi eski eşyaların satıldığı tezgahlar ile magnet falan gibi heyileliklerin satıldığı bir kaç tezgah var.

Buradan bir caddeyi karşıya geçtiğinizde Knez Mihailova Caddesine geliyorsunuz. Trafiğe kapalı alan, İstanbul’u bilenler için İstiklal Caddesi desek doğrudur. Alışveriş dükkanları, sokak satıcıları, cafeler, publar, bistrolar, sokak müzisyenleri ile gece gündüz her zaman kalabalık ve hareketli bir cadde.

Şehrin kalbi diyebiliriz. Bu cadde üzerinde biraz zaman geçirerek Belgrad’ın havasını çok daha iyi soluyabileceksiniz.  Ben burayı gezerken çok keyif aldım, turist ile halkın iç içe geçtiği bir yer.

Ayrıca ciddi bir plak merakım var, cadde üstünde plakcı bir amca buldum; Beatleslar, Rolling Stonslar, Elvisler, The Doorslar, Beethovenler, Tchaikovskiler falan derken kırka yakın plak aldım 100 € verdim. (O zaman Euro 4 TL’ydi tabi :()

Cumhuriyet Meydanı (Trg Republike)

Knez Mihailova Caddesi’nin ortalarında sayılabilecek bir yerden, Cumhuriyet Meydanı diye geçen, Trg Republike’ye çıkıyorsunuz.

Burada Kral Mihalio’nun at üstünde heykeli var. Kitapçı ve cafelerin olduğu, insanların buluşma noktası olan bir alan.

Heykelin bir tarafı Milli Müze, diğer tarafı Opera binası. Avrupa şehirlerinin ortak noktası olarak, özellikle Opera binaları muhteşem. Bakınız Lviv yazımız. 

Şimdi hazır heykel demişken sizlere extra bir bilgi verelim. Avrupa’da çokca bu heykellerden görürsünüz, komutan, kral veya paşaların at üstünde heykeli.

Efendim, bu insanların nasıl öldüklerini atın ayaklarına bakarak anlıyabiliyoruz. Atın iki ön ayağı da yerdeyse normal bir şekilde eceli ile ölmüştür. İki ayağı da havadaysa savaşta, çatışmada ölmüştür. Atın ön tek ayağı havadaysa suikaste uğramıştır.

Terazije Meydanı (Trg Terazije)

Knez Mihailova Caddesinene, Kalemegdan tarafından gelince caddenin sonu Terazije Meydanına çıkıyor ama asıl doğrusu Knez’in başlangıcı bu meydan yani caddenin sonu Kalemegdan tarafı.

Buradaki en önemli yapı Moskva Otel, yeşil döşemeleri ile pürüzsüz bir cepheye sahip olan otel bir çok ünlü kişiyi misafir etmiş. Şehrin simgelerinden biri de burası. 1906 yılında kurulmuş olan otelde kimler kalmamış ki, Albert Einstein, Robert De Niro, Milla Jovovich, Jack Nicholson, Yasser Arafat, Maxim Gorki, Brad Pitt gibi birçok ünlü ismi ağırlamış. Gitmeden önce fiyatlara ve yer durumuna bakarak sizde burada konaklayabilirsiniz.

Parlemento Binası

Buralara çok yakın güzel bir yapı görmek isterseniz, parlemonto binasını da görmenizi öneririz. Knez Caddesinden geldiğinizde sağınıza Moskva Otel’i alarak düz devam ediyorsunuz, ana cadde üstünde 500 metre mesafede bulunuyor. Buraya giderken Belgrad yazan meydanı ve tiyatro binasını da görebilirsiniz.

Parlamento Binası (Narodna skupština), Yugoslavya zamanın da parlemento binası olarak kullanılmış.

Gündüz ve gece görünümleri ile çok etkileyici bir yapı olan binanın önünde ki heykellerde ayrıca görülmeye değer.

ilk fırsatta devam edeceğiz. Oooo daha neler var neler, Aziz Sava, Gece Hayatı, Navi Sad, Karlofça…

 

Antalya

Antalya için, Akdeniz’in en güzel şehri desek abartmış olmayız sanırım. Aslında Antalya dendiğinde aklımıza ilk gelen deniz, kumsal, güneş yani yaz tatili olsa da, Antalya hem bir çok uygarlığa ev sahipliği yapmış olduğundan antik kentleri ile, hem de çok nadide tabiatından dolayı inanılmaz çiçek ve bitkileri ile her mevsim görülebilecek bir yer.

Bu eşsiz durumun yabancı turistlerce fark edilmiş olması ve yaz kış bu şehri ziyaret ediyor olmaları tesadüf değil tabi ki.

Ne Gördüm içinde yazını yazacağımız Antalya dışında, bir de 2 ay içinde 3 kez ziyaret ettiğim merkez Antalya ve Alanya Kalesi için şöyle her gittiğimde geliştirebileceğim bir yazı eklemek iyi olur diye düşünerek başladım yazmaya, hayırlısı…

Hadrianus Kapısı (Üç Kapılar ) / Kaleiçi

Antalya’nın merkezi dendiğinde aklınıza gelecek ilk yer, Hadrianus Kapısı olsun. Bu kapı ile girilen Kaleiçi “boşuna gelmemişiz kardeşim” dedirtecektir.

Halk arasında Üç Kapılar denilen kapı muhteşem mimarisi ile M.S. 130 yılında o zamanın Roma İmparatoru Hadrianus adına yapılmış. İki sütunlu cephe ve dört kapı sütun üstünde üç kemeri ile klasik Roma takının muhteşem görünümü ile kralı memnun ettiği kesin.

Bu muhteşem tarihe basarak Kaleiçi’ne giriş yaparken, bu kültürün bir parçası olma hissiyatını yaşıyor insan. Ürkek adımlarla 1900 yıldır burada duran taşlar, ruhunuza işliyor ve bunu hissediyorsunuz. Çiçek açan şehir diye seçilmiş olan Antalya’nın, nadide çiçeklerinin güzelliği ile bu lokasyon birbirini bütünleyebilir.

Kaleiçi cumbalı evleri, kültürel binaları, barları, lokantaları, taş döşeli dar yolları ile yazın kalabalıklığının dışında kışın veya baharda ayrı bir güzel görünüyor. Mevsim itibari ile her yer açık değil ama olan yeterli.  Kaleiçi öyle küçük bir alan değil, genel olarak üç katlı evleri bilenler için Odunpazarı veya Göynük’e benziyor.(belki de oralar buraya benziyordur :))

Kesik Minare’nin çevresi restorasyon halinde ama enteresan bir yapı. Üst bölümünün ahşap olduğu ve bir yangında kül olduğu bilinse veya kuvvetle muhtemel olsa da halk ne diyorsa o, “This is Kesik Minare” :)

Kaleiçi’nin arka kısmı tarihi limana dayanıyor. 2-3 saatlik bir dolaşma için çok güzel bir konum.

Ben 2019 şubat ayında 69,99 TL ye gidiş ve 79,99 TL’ ye dönüş bileti alarak, İstanbul’dan 2 günlüğüne gittim. Kalacak yer için o kadar çok alternatif var ki inanılmaz. Hele bu mevsimde çok ucuza kalabilirsiniz. Kaleiçi’nde bile 80-90 TL’ye pansiyonlar var. Hafta içi yapabiliyorsanız, hava durumunu takip edin şöyle biraz güneşli bir günde 2 günlüğüne gelin.

Ben geldiğimde 70 TL’ye araç kiraladım, zira Alanya’ya gitmem gerekiyordu, sizin için de Konyaaltı ve Düden Şelalesini görmek veya Side’ye gitmek için iyi olabilir. Şuradaki siteden her dönemde uygun fiyatlı kiralama yapabilirsiniz.

Neyse, limana doğru hediyelik eşya satanlar, halı-kilimciler, seramikçiler sizi baya oyalayacaktır. Yazın hepsi açık oluyormuş, şimdi (Şubat) tek tükler.

Eski limana geldiğiniz zaman tarihin içinden geçtiğiniz ve o tarihin şu an bir parçası olduğunuz hissiyatı kuvvetle sizi kuşatıyor. Zira Eduardo Galeano’nun Ve Günler Yürümeye Başladı kitabında dediği gibi “19 Ocak, bugün yarın oldu, dün ise tarih öncesi.”

Kaleiçi’ne kadar gelmişken Oyuncak Müzesi’ni de ziyaret ederek, eski hayatımızın cep telefonlarındaki oyunlardan ne kadar uzak ama eğlenceli olduğunu görebilirsiniz.

Kaleiçi’ni gezmeyi bitirdiğinizde Hadrianus Kapısı tarafı aynı zamanda tramvayın da geçtiği Işıklar Caddesi’ne çıkıyor. Çok uzun bir cadde değil, sahile kadar uzanıyor ve çok güzel diyemeyeceğim ama sevimli bulduğum heykeller var.

Tam kapının karşı tarafı, yani yolun karşısında ise öğretmen evi var.

Aynı zamanda dar sokakları ve cumbalı evleri ile bu taraf da restore edilmeyi bekliyor gibi.

Konyaaltı Plajı

Yaz da olsa kış da olsa fark etmez, hatta kışın daha iyi.  7 km uzunluğunda çok güzel çevre düzenlemesi yapılmış bu çakıl taşlı plajı gezin mutlaka. Denizin sesi ve kokusunu alın. Akşam saatleri ise bir bira için, çay için, kahve için oh miss, yaşamak bu diyeceksiniz.

Burasını benim için muhteşem mertebesine getiren, karşıda karlı dağları izlerken, önümde açık deniz ve dalga sesleri,

tenhalığı ve sessizliği oldu. Gözüm ve ruhum dinlendi.

Gözünüz yer de şöyle bir Tünek Tepe’ye çıkarak, Konyaaltı Plajına tepeden bakalım derseniz, hata etmemiş olursunuz.

Madem geldiniz çıkın tabi. Ben araçla çıktım. Bisiklet yolu buraya kadar çıkıyor, bir de teleferik var dediler. Baktınız yok, bana küfretmeyin, ayaklarınız açılmış oldu :)

Düden Şelalesi

Geldim, gördüm, açıkça söylüyorum, ilk tepkim yazıklar olsun kendime oldu. Yaş oldu 40 şimdi mi geliyorsun diye. O nasıl bir sestir, o nasıl bir görüntüdür. Instagram hesabımızı takip edenler görmüştür. 40 metreden Akdeniz’e dökülen su, büyü gibi. Sakın aman su dökülüyor işte, görmeden gideyim demeyin.

Merkeze 8 km uzakta Lara’da bulunan Aşağı Düden Şelalesi’nin olduğu bölgeye Karpuzkaldıran da deniyor.

Düden Şelalesinin altında balık tutan insanları görüp imrenmemek elde değil ama biz buralı değiliz, ne olur ne olmaz. Bu arada akşam ışıklandırılıyor, o zaman da muhteşem oluyor, bilginize.

Şelalenin tam döküldüğü yerde ahşap bir köprü var. 1 metre ötesinde fırtınalar koparken burası dupdurgun, demek ki fırtına öncesi sessizlik dedikleri şey bu.

Düden çayı boyunca, kafeler var. Buralarda oturup çayın akışını izleyerek, sesini dinleyerek dinlenebilirsiniz.

To be continued demeden önce, yemek için de bir öneri vereyim. Serik’e gelmeden Aksu’da Aslım Şimşek köfte salonunda bir tahinli piyaz ve köfte yedik, yazarken aklıma geldi canım çekti. Köfte, piyaz, salata, ayran ve tatlı masada fix menü olarak duruyor ve 30 TL fiyatı var. Bu arada merkezde de güzel yerler de varmış örnek “Köfteci Ahmet” veya “Kebap 32”, beni Antalya’nın yerlisi bir arkadaş aldı buraya kadar getirdi, dedi budur, evet oymuş. :)

Alanya Kalesi

Antalya’dan 2 saatlik bir araba seyahati ile Alanya’ya geldiğimde hava çok soğuk ve yağışlıydı. Yolda her km’de bir radar olduğundan zaten aheste aheste geldim, bir de iş için geldim falan derken aman Alanya’da bu muymuş? modunda girdim ilçeye.

Gerçi Antalya’dan çıktıktan sonra sol tarafınızda uzanan torosların, kışın karlı tepeleri ile daha da muhteşem hale gelen manzarası yolculuğu olabildiğince güzelleştiriyor.

Aslında yazın bölgenin en güzel sahillerinin uzandığı cıvıl cıvıl bir yer burası. Bölgenin tarihi M.Ö. 20.000’e kadar uzansa da Alanya’nın kuruluş tarihi kesin değil, bilinen ilk adı da Korakesium. Bizans’ta Kalanoros (güzel dağ), Anadolu Selçuklu’da ise hükümdar Allaaddin Keykubat’ın kaleyi alması ile şehrin ismi Alaiye olmuş. 1935 yılında Kenti ziyaret eden Atatürk ise Alanya adını vermiş.

Evet bu tarihsel bilgi yeter isteyenler ve meraklılar yüce bilge google’a sorsunlar. Keyifli detaylar var. Gezdiğiniz şehrin isminin Atatürk tarafından verilmiş olması insanı mutlu ediyor.

Alanya’ya direk uçuş da var aklınızda bulunsun. Fakat geze geze gelmek en güzeli. Arada Side’ye, Manavgat’a uğrarsınız. Antalya – Alanya arasındak tüm kahverengi tabelaları ziyaret edersiniz.

Ben iş için bu mevsimde geldiğimden şehir ile ilgili pek bir fikrim yok. Akşam olunca Kale dikkatimi çekti görmeden gitmeyeyim dedim ve kaleye çıktım. Çıkmak fiili burada tam yerine oturuyor zira baya baya tepe burası. Araçla en tepeye kadar çıkılabiliyor.

6 km boyunca surları olan, 100.000 m2‘lik bir alanı kaplayan bir tarih duruyor önünüzde ve Alanya’ya tam tepeden bakıyor.

Setton Llyod; Alai’yye kitabında Alanya Kalesi’ni 5 bölgeye ayırır. Birinci bölge, bir ucu Kızılkule, diğer ucu Tersane’de olan hilal şeklindedir, ikinci bölge birinci bölgenin üstündeki tepenin eğimli kısmıdır, üçüncü bölge Ehmedek’in bulunduğu ve İçkale’ye kadar uzanan bölgedir, dördüncü bölge İçkale, beşinci bölge ise Cilvarda burnunun dahil olduğu bölgedir.

1-2 saatinizi burası için ayırmanızı tavsiye ediyorum. Kaleye çıkarken çok güzel kafeler var, Alanya’ya bakarak çayınızı kahvenizi yudumlayabilirsiniz. İçki içebileceğiniz, yemek yiyebileceğiniz yerler de mevcut. Seyir için teraslar da kurulmuş. Tarih merakınız varsa zaten uğramalısınız, yoksa da meraklanabilirsiniz…

 

 

Yazının devamına Side Antik Kenti, Perge, Manavgat Şelalesi veya müzeleri eklemek umudu ile …

Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi | Ataşehir

İstanbul’un Ataşehir ilçesinde cennetten küçük bir bölüm var. Belki de sürekli önünden, yanından, sağından, solundan geçip duruyorsunuz ama içini bilmiyorsunuz.

 

Aşağıdaki krokide de göreceğiniz gibi çevre yollarının ortasında kalan (belki de bu yüzden hala var olabilen) küçük cennet bahçesi.

 

Bahçenin tarihçesi hakkında  bilgi almak isteyen olabilir diye kendi site linkini buraya bırakayım. NGBB

Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi (NGBB), 1995 yılında Ali Nihat Gökyiğit tarafından eşi Nezahat Gökyiğit adına hatıra parkı oluşturulmak amacıyla kurulmuş ve başlangıçta ‘hatıra parkı’ amacına yönelik bir bitkilendirme ve ağaçlandırma planı uygulanmıştır.”

Bizim için bu açıklama yeterli diyenler ile yazımıza devam edebiliriz. Zira birazdan fark edeceğiniz gibi, yazımızın amacı daha ziyade bahçenin doğal ve huzurlu güzelliğini size tanıtmak.

Bahçenin iki ayrı girişi var. Ataşehir ve Ümraniye girişleri.

Bu girişlerden hariç TEM bağlantısı üzerinden bir kapı görüp girmek isteyebilirsiniz ama bu kapıdan sadece gelin ve damatları alıyorlar, bu sebepledir ki evlenip gitmeniz gerek :)

Yok biz evlenmeden gitmek istiyoruz, eşimin gelinliğini güveler yedi, damatlık benim oğlanda diyorsanız, Ataşehir veya Baraj Yolu üzerinde ki Ümraniye girişi tercih edilmeli diye önemle öneriyorum. Zira biz TEM kapısından girmeyi denedik ama almadılar. Düğün yapmayacağız bizimki sadece nikah dedimse de dinlemediler, esefle kınıyorum. :)

Bahçeye biz Ataşehir tarafından çevre yolunun altlarından geçen, yukarıda fotoğrafını gördüğünüz, tünelden giriş yapıyoruz. Alın size Alice Harikalar Diyarında… Bu da  tavşan deliğimiz:)

Tünelden çıktığınızda hemen önünüze nilüfer havuzu gelecek. Daha ilk dakikadan burayı sevmeniz için yeterli bir sebep. Ha yetmez derseniz, kurbağalar var, kazlar var, mesire alanı, çocuk oyun alanı hepsi yan yana…

Adı bahçe diye gözünüzün önüne küçük bir alan gelmesin. 8 ayrı adaya ayrılmış, bir günde ancak gezebileceğiniz bir yerden bahsediyorum.

Dışarıda acımasız kapitalizm gökyüzünü yutarken, siz içeride çiçek kokuları ve kaz sesleri ile ömür boyu mutlu olacaksınız. Tamam bizim yazımızın edebiyat değeri Lewis Carroll gibi olmuyor, siz buraya takılmayın efendim, bahçeyi gezin, çiçekleri koklayın :)

Merkez Ada, Mesire Adası, Ertuğrul Adası, İstanbul Adası, Meşe Adası, Anadolu Adası, Trakya Adası ve Arboretum Adası olarak isimlendirilen ve hepsinin aslında sizin gördüğünüzden farklı işlevli  bölümlere ayrılmış olan bahçe için günlük geziciyi ilgilendiren kısmı çevresindeki yeşil ve rengarenk çiçeklerin verdiği huzur.

Ne gördüm burasını bilimsel bir yazı olarak ele almış olsaydı, burada yapılan veya yapılmaya gayret edilen şey için çok fazla bilimsel sözcük ile birlikte ne kadar değerli ve geleceğe yönelik olduğu konusunda da bir şeyler mutlaka eklerdi.

Yazılarının temel içeriği geziler olan bir site olarak, bizim değineceğimiz ve değinmeye çoktan başladığımız şey, hafta içi veya hafta sonunuzu  (bireysel olabilir, aileniz ile olabilir, ailenizde çocuk varsa olabilir, evleniyorsanız ve fotoğraf çektirecek yer arıyorsanız olabilir) keyifle değerlendirebileceğiniz güzel bir yer hakkında birkaç kelam söz söylemektir.

Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçe’sine giriş aslında ücretsiz ama bağış yapmak isterseniz, gönlünüzden ne koparsa kaidesi devreye giriyor, bu 5 TL de olabilir, 20 TL de olabilir. Gönlünüzden bir şey kopmazsa giremezsiniz denmiyor.

Bu bahçe eşinizle el ele gezmeniz, çocuklarınıza ağaçları, çiçekleri, bazı hayvanları göstermeniz için düzenlenmiş. Amacınız mangal yapmak, çizgili pijama ile plastik top peşinde koşmak, askılı atlet ile küçük tüpteki çayın posasını nereye döksek diye düşünmekse, hayır burası size göre değil, zaten bunlar yasak.

Çocuklar için yukarıda fotoğrafını koyduğum keşif bahçesi küçük ama işlevsel, hemen yanındaki mini labirent bahçe de çok eğlenceli.

Labirent bahçenin kenarındaki ahşap kuleye çıkıp şöyle tepeden etrafı seyretmek, buradan fotoğraf çekmek ayrıca keyifli.

Bu eğlenceli alanları geride bıraktıktan sonra 50 hektar üzerine kurulmuş, bazıları üzerinde özel koruma ve araştırma yapılan bitkilerden oluşan bahçeyi gezebiliriz.

Bahçe çevre yolunun adalarına kurulduğundan, buralarda bazen üst geçitler bazen de alt geçitler ile geçişler sağlanıyor.

Eğitim çalışmaları da yapıldığından, her şey o kadar mükemmel düzenlenmiş ki,bahçede çocuklar için küçük sürprizler de oluşturulmuş.

Adaları kendi isteğinize göre belli bir sırada ziyaret etmenizi tavsiye ediyorum. Fotoğraf seviyorsanız her yerde çekmek ve çektirmek isteyebilirsiniz.

Bahçedeki tüm bitkilerin isimleri türkçe ve latince olarak belirtilmiş. Merakınız varsa sadece bakmalık değil aynı zamanda çok şey de öğrenebiliyorsunuz.

Merkez Ada kısmında küçük bir havuz var. İçinde her daim kazlar yüzüyor.

Havuz kazların yüzmesi için, siz sadece fotoğraf çekip, izleyeceksiniz. Yanına mayo almış olanlarınız varsa aman ha diyeyim. :)

Havuzun kenarında bizim çok sevdiğimiz bir heykel var.

Böyle uzanıp ağaç dallarının arasından gökyüzünü seyretmek, hele bir de mevsiminde gelmişseniz  buram buram yasemin kokusunu almak.

Havuza çok yakın bir yerde mini bir nilüfer havuzu da mevcut.

Yazımızın kapak fotoğrafı buradan. Burası biraz soluklanmanız için de iyi bir nokta.

Daha görülecek çok çiçek var.

Merkez Ada kısmını bitirdikten sonra, Ngbb’nin en değerli alanlarından olan Ertuğrul Adası bölümüne geçelim.

Tavşan deliğimize doğru ilerlerken yine bir nilüfer havuzu sizi karşılayacak.

Havuzun tam karşısındaki geçitte fotoğraflar ve Ertuğrul Adasının anlatıldığı sesli yayın var.

Bu bölüm için sitesi şöyle diyor: “2005 yılında açılan Ertuğrul adası, II. Abdülhamit’in emriyle 1890 yılında gittiği Japonya’dan dönüşte, fırtınada batan Ertuğrul Firkateynindeki 527 denizcinin anısına dikilen anıta ithafen adlandırılmıştır.” 

 

Biz ne zaman geldiysek hep sakinlik ve sükûnetle bizi karşılayan bir yer bulduk.

Bu bölümü özellikle çok sevmemizin ilk sebebi bahsettiğim gibi her zaman sakin olması, ikincisi nilüfer havuzlarının olduğu bir bölümü olması.

Üçüncüsü de burada dinlenebileceğiniz bir kaç yerin yan yana olması

ve çok güzel bir kokunun hem uzaklardan geliyor gibi hem de hemen yanınızdaymış gibi sizi sarması.

Bahçe için daha ne söylesek bilemiyorum. Gezerken, kendiniz keşfettikçe güzelleşen bir yer burası.

İçeride yiyecek ve içecek satılan bir bölüm yok. Siz abartısız bir şeyler getirip, yeşile yayılarak,  piknik moduna girmeden ama, atıştırabilirsiniz.

Bahçede tuvalletler mevcut bunu da belirteyim de çoluk çocuk ne yapacağız diye düşünmeyin.

Ertuğrul Adası’nın üst kısmına çıktığınızda da İstanbul Adası’nı görebilirsiniz. Burada da mini bir Galata Kulesi ve mini minnacık Boğaziçi Köprüsü ile Boğazı görebilirsiniz.

Bu bölümün fotoğraflarını kaybettim. Bir dahaki sefer çekip ekleme yaparım artık.

Siz ne kadar yaratıcı olursanız burası da size o kadar kendini gösterecektir.

Dönüş yolunda Tavuskuşlarının olduğu bir yer göreceksiniz. Merkez Ada’nin içinde Yönetim binasının alt bölümünde. Eğer siz de bizim gibi uslu olursanız böylesi bir manzara ile karşılaşabilirsiniz.

Sanırım bu kadar yazı yeterli.

Yeşilin ve kırmızının ve sarının…

Yani kısaca tüm renklerin, gittiğiniz mevsime göre size en güzel yönlerini gösterdiği bir cennet burası.

Siz de, kendinize hediye alırken, önce gözünüzü, sonra ruhunuzu doyurabileceksiniz.

Belki de içinizdeki sanatçı bir şeyler fısıldayacak size.

Keşfetmenin tadını çıkartırken, yapılan doğru şeyler için şükran duyacaksınız.

Velhasıl kelam küçük bir bahçe de olsa, umut etmekten vazgeçmemek gerektiğine sizi inandıracak.

Dünyamızın bizim sevgi ve saygımıza ihtiyacı olduğunu, bu minicik yer, bir ışık gibi içinize işleyecek. Hazır olun yeter.

Son söz, diyelim ki bizim gibi Ekim ayında geldiniz, yerlerde sarıdan kızıla bir sürü yaprak var ama siz birini bile elinize alıp yukarıdaki gibi fotoğraf çekmediniz. Bahçeden çıkartmıyorlar haberiniz olsun :)

Fotoğraflar için instagram hesabımıza, videolar için Youtube kanalımıza bakabilirsiniz.

Barış, Ekim 2018

Pera Müzesi

İstanbul’un havasını, suyunu, kavgasını, pisini, trafiğini, kalabalıklığını ve alelacele yaşamasını çekenlerinden biri olarak, bu şehirde bizi tutan iş, aş ve eğitim gibi medeni ihtiyaçlarımızın yanına, bu şehri asıl büyükşehir yapan daha medeni bir ihtiyacı karşılama özelliği ile vazgeçilmez bulmuyor muyuz? Sanat, sanat ve sanat…

Evet, bence çok alengirli olan yazıya bu girişten sonra, sömestır tatilini de bahane ederek, bir de müze kart olayı var sonra değineyim, Kadıköy’den güneşli bir günde bindik martılar ile Karaköy vapuruna ve ver elini Galata… Hop Beyoğlu, yürüyerek de çıkılabilir ama biz “tarihin ilk metrosu efendim” diye öğündüğümüz fakat üstüne tek bir çivi dahi çakmadığımız küçük, minik, mini minnacık füniküler ile çıktık Asmalımescit denilen, İstiklal Caddesi’nin kimine göre başı, kimine göre sonu olan yere.

Tabi ki, çalışmalar bitmiş ve o muhteşem İstiklal Caddesi, görüntüsü geri gelmiş durumda bizleri karşıladı. Hem de 1970’lerde gibi modern. Yazıda aslında söylemek isteğini başka türlü söyleme sanatına ne deniyordu, kinaye mi?

Yoğun bir çekirge istilasının arasından (nedenini bilmiyoruz, sanırım böyle bir konsept var) eskiden kitap fuarının yapıldığı (hey gidi hey, resmen yaşımız çıktı ortaya, evet gençler biz kitap fuarı için şehir değiştirmiyorduk, kitaplarımızı buradan alıp Taksim’de de iki bira yuvarlıyorduk. Sizin için üzgünüm :) ) TRT binasının karşısındaki Pera Müzesi’ne geliyoruz.

Pera Müzesi, Suna ve İnan Kıraç Vakfına ait bir müze. Eğer müze+ kartınız var ise yılda bir defaya mahsus, bu 5 katlı müzeyi ücretsiz olarak ziyaret edebiliyorsunuz. Hadi gene iyisiniz!

Siz yazıyı okurken olacak sergi ile bizim yazdığımiz sergi farklılık gösterebileceğinden, ki kesin gösterir, müze ile ilgili buraya tıklayarak geniş bilgi alabilirsiniz. Pera Müzesi resmi sitesi

Benim anladığım kadarı ile çok bahtsız bir kişiyseniz müzeye girişte sizden ücret talep ediyorlar, zira para almamak için ellerinden geleni yapmışlar gibi bir hisse kapıldım.

Buradan yetkililere sesleniyorum, yok Cuma bedava, yok öyle bedava, yok böyle bedava kardeşim giriş bedava deseniz olmaz mı? Sudokuya çevirmişsiniz müzenin giriş ücretini.

Dedik bari şu montlarımızı çantalarımızı vestiyere bırakarak, müze giriş ücretini bir şekilde ödemiş olalım, demezler mi “ne münasebet, vestiyerimiz ücretsizdir” diye.

Evet, şımarıklığımızı da yaptıktan sonra, 5. kata çıkarak müzeyi dolaşmaya başlayabiliriz. Biz geldiğimizde “Look At Me” teması en üst katı süslüyor ve yukarda gördüğünüz aslında aynı olan ama farklı yaşlardaki halleri mevzu bahis bu abi “anam ne oluyor” tadında bir küçük şaşkınlıkla bizi karşılıyordu.

Şahsım adına söylüyorum, Robert De Niro abimin Heat filiminde otel odasında kötü adama söylediği “look at me” repliğini özümsemiş biri olarak, bu temanın beni etkileme şansı mevzu bahis bile olamaz. Böylece bir sanat eseri hakkındaki sanatçı intiharına neden olabilecek bu eleştirimden sonra, gezmeye devam edelim.

Espri bir yana, bir sanat yapıtının en işlevsel yanlarından birini bu çağdaş sanat koleksiyonunda bulabiliyorsunuz; kendine bakma. Farklı insanların portrelerine bakarken, kendi kendimizi de görme fırsatımız oluyor.

Beş katlı olduğunu belirttiğimiz müzenin her katı farklı bir tema üzerine kurulu. 4. katta suç mahalli foğraflarının farkı bir şekilde yorumlanması ile oluşmuş bir seçki varken, 3. katta  mimar Louis Isadore Kahn seçkisi var.

Kaliforniyalı mimarın bu sunusunu özellikle bu dala ilgi duyanların kaçırmaması gerekir.

2. kata geldiğimizde belki de müzenin en etkileyici tablosu ile karşılaşıyoruz.

Osman Hamdi Bey’e ait Kaplumbağa Terbiyecisi… Kültürel bir yakınlıktan mı yoksa çok bilirinirlikten mi olduğunu kestiremediğim bir muhteşemlik duygusu ile izledim 1906 yılı yapımı bu yağlıboya tabloyu.

Aynı katta bulunan “Kesişen Dünyalar” sergisinin “Elçiler ve Ressamlar” bölümü de Osmanlı ile ilgili enteresan bilgiler sunması açısından etkileyici.

Birinci kata geldiğimizde şahsen çok beğendiğim iki sergi ile karşılaştım. İlki Anadolu’da kullanılan ağırlık ve ölçüler sergisi, hep isimlerini duyduğumuz ama fiziki olarak görmediğimiz, arşın, dirhem, kantar gibi kelimelerin ete kemiğe büründüğü merdivenin sağ tarafındaki sergi.

Burası için Youtube kanalımızda bir video da var. Aşağıda izleyebilirsiniz.

Anadolu Medeniyeti tabirinin ne olduğunu anlamak için bu katı ziyaret etmenizi özellikle öneriyorum.

Aynı katta merdivenin sol tarafındaki ikinci sergi ise Osmanlı’da Kahve kültürü üzerine, fincanlar ve diğer eşyalarla ilgili.

Özellikle ” Bu fincanı siz İstanbul’a gönderin orada her şeye bir kulp takarlar” sözü hala güncelliğini koruyor gibi.

Kantarının topuzunu kaçırmadan, Pera Müzesi’ne teşekkür ederek bitirelim. Elinizdekinin kıymetini bilmeniz dileği ile …

 

Barış, Ocak 2018

15. İstanbul Bienali | İyi Bir Komşu

16 Eylül – 12 Kasım 2017 tarihleri arasında ziyarete açık olan olan bienalin bu seneki teması “iyi bir komşu – a good neighbour”

Şu sıralar, belki de gözünüze çarpan afişler olmuştur. Mesela; iyi bir komşu sizinle aynı gazeteyi mi okur? veya iyi bir komşu sizin gibi yaşayan birisi midir? diye soran afişler.

Not olarak buraya iliştirelim, bu afişleri ücretsiz olarak, bazı bienal mekanlarından ve İKSV’den alabiliyorsunuz.

Evet, çekilmez trafiği, bencil insanları, kalabalığı, havasının kirliliği, gürültüsü, kavgası ile çokça eleştirdiğimiz, kızdığımız İstanbul’u aslında İstanbul yapan şeylerden biri ile karşılaşınca, hafta sonlarınız ve imkanı olanlar için hafta içleri, tam bir görsel şölene dönüşebiliyor.

Bu sene sergiler avrupa yakasında 6 farklı mekanda düzenleniyor.  Burada anadolu yakasında oturan biri olarak İKSV’ye sitemlerimi de göndermeden edemeyeceğim.

Biz işin güzel yanından bakma alışkanlığımız ile devam edelim. avrupa tarafında oturuyorsanız, birbirine yakın 6 mekanın ana bölgesi Karaköy – Beyoğlu hattı.

Anadolu tarafından gidecekseniz, en güzel alternatif Kadıköy’den Karaköy Vapuru ile karşıya geçmek. Özel arabalarınızı tercih etmemenizi özellikle tavsiye ederim, zira eski İstanbul olan, Beyoğlu – Karaköy gibi yerler trafik anlamında çokca canınızı sıkabilir. Kaldı ki, alternatif ulaşımlar olan tramvay ve vapur çok rahat ve keyifli.

Böylece bienal için görsel hazırlığa da başlamış oluyorsunuz aslında. Vapurda çayınızı içip deniz havasını içinize çekiyor ve gördüğünüz manzaraya karşı herşeyi unutup, iyi ki bu şehirdeyim diyebiliyorsunuz.

Bu seneki bienal mekanları için buraya tıklayabilirsiniz

İstanbul Modern – Kılıçali Paşa

Galata Özel Rum İlkokulu – Kılıçali Paşa

Ark Kültür – Kılıçali Paşa

Pera Müzesi – Asmalı Mescit

Yoğunluk Sanatçı Atölyesi – Asmalı Mescit

ve belki de en uzak mekan olarak; Küçük Mustafa Paşa Hamamı – Fatih

Biz vapurdan indikten sonra, Asmalı Mescit için sola değil, daha birbirine yakın üç mekan olan, İstanbul Modern, Galata Rum İlkokulu ve Ark Kültür için sağa dönüp, Tophane’ye doğru yöneldik.

Planımız bu üç mekanı bir günde ziyaret etmekti. İlk olarak Galata Özel Rum İlkokulu’na girdik. İlk olarak diye başladım ama sadece oraya girebildik, zira bina bizi büyüledi, saatler nasıl geçti anlamadık bile.

Giriş için fotoğrafını yukarda gördüğünüz bir barkot veriliyor. Biz bienale 10 yaşındaki oğlumla gittik, onun için de bir barkot verdiler ve bienal bitişine kadar bu barkot ile tüm mekanlara girebileceğimiz belirttiler. Ücretini merak edenler için yazıyorum; bedava… :)

Evet, dans etmeniz bitti ise yazıya geri dönebilirsiniz :)

Bienal sitesinden alıntı yaparak Galata Özel Rum İlkokulunda eserleri sergilenen sanatçıları görmeniz için buraya tıklamanızı isteyeyim.

İKSV’nin bienal genel sitesi de burada: İKSV’nin bienal sayfası

Galata Özel Rum İlköğretim Okulu, tarihi binası ve atmosferi ile başlı başına gezilecek bir yer aslında. Ben çocuk olsam burada eğitim almak isterdim dedirtiyor insana. Mekanın büyüleyiciliği ile sanatın büyüleyiciliği birleşince, belirli bir süre Dünya’dan ayrılıp Mars’ın yörüngesine girmiş gibi hissediyorsunuz kendinizi..

Çatı katı ile birlikte 4 kat olan yerde, tek tek tüm katları merak ediyorsanız, bir gününüzü ayırıp gezin diye tavsiye veriyorum sadece, zira buradan tüm eserleri yazmayacağım.

Özellikle belirtmek istediğim, kalabalık bir yerde olacaksınız, bazı odaları görebilmek için 10-15 dakika sıra beklemeniz gerekecek. Tabi bizim buraya cumartesi gittiğimizi hesaba katın, siz hafta içi gidiyorsanız belki de bu kadar kalabalık olmayacaktır.

İşte bu mavi kapılı yer için baya bekledik ama her metrekaresine değdi diyebilirim.

Tüm odaların yanında sanatçılarını belirten bir açıklama tablosu var. Girmeden önce buradan sanatçının vermek istediği mesaj veya duygu veya ona ne isim verirseniz onu anlamaya çalışıyorsunuz, sonra siz kendinize göre bir duygu yaşıyorsunuz. İşte sanat galiba tam olarak böyle bir olgu.

Sanatçı, eseri ile ilgili, onu ortaya koyuş nedenlerini ve duyguyu anlatıyor ama siz baktığınız veya duyduğunuz şeyi kendi kişisel tarih süzgeciniz içinde bambaşka yorumlayabiliyor, herkesten başka şeyler hissedebiliyorsunuz.

Burası mekanın en üst katında, kapılar ile girilen odalar ve odaların içinde gittikçe küçülen diğer kapılar, bembeyaz duvarlar. Eşim ve oğlumun çok eğlenceli buldukları bu yeri, ben ürkütücü olarak tanımladım. Benim rahatlıkla seyrettiğim bir videodan eşim inanılmaz derecede rahatsızlık duydu falan…

Sonuç olarak, sanat herkes için farklı anlam ve hissiyatı olan bir durum. Gidin, görün, hayatınıza farklı duygu ve değerler ekleyin.

İksv sayfasında bir röportaj var. Yukarıda bahsettiğim durumu örneklemesi açısından oradan alıntılama yapıyorum:

Lungiswa Gquata, 15. İstanbul Bienali’ne Coca-Cola şişeleri kırarak elde ettiği çimenlik formunda bir enstalasyonla katılıyor. İçi yeşil bir sıvıyla dolu olan bu şişelerin yan yana gelmesiyle oluşan  kesici yüzey görkemli görünüşün yansıra sanatçının yaşadığı Cape Town’daki ayrımcılık formlarını sembolize ediyor. Üzerinde koşup oynayamadığımız bu bahçenin  arkasındaki duyguyu rahatsızlık, aciliyet ve öfke olarak tanımlayan sanatçı, bu eseriyle Güney Afrika’daki ırkçılık ve soylulaştırma politikalarını tartışmaya açmakla kalmıyor, aynı zamanda izleyiciyi bu konuların evrenselliği üzerine düşünmeye davet ediyor. “

Bu esere bakarken, sanatcı ile siz karşı karşıya da gelebiyorsunuz. Neyse sanat eleştirmenliğine doğru evrilmeden bitirelim.

Biz bu hafta sadece bir tek yeri gezebildik ve oldukça keyif aldık. Çocuğunuzla birlikte gezmek isterseniz rahatlıkla gezebileceğiniz çokça yer var. Bazı odalar uygun olmayabilir, önden siz bir bakarak değerlendermesini yapın.

Galata Rum İlkokulunu gezecekseniz en üst katı mutlaka görün.

Küçük bir büfe mevcut, çayınızı, kahvenizi alarak oturabilirsiniz. Sanattan ilham alarak, kendi eserlerinizi oluşturabilirsiniz.

Önemli olan yaşadığımız hayatta, kesemize ne kadar çok ve farklı şey koyduğumuz değil mi?

Bienalin bitimine kadar diğer mekanlarla ilgili de güncellemeler yapmak niyetindeyiz, ama bizim sağımız solumuz pek belli olmaz. Siz instagramı falan takip ederseniz haberdar olursunuz. :)

Akşam çöktü ve anadolu yakasına dönüş için Karaköy – Kadıköy vapur iskelesine yürürken, şehrin bienal halini duyuyoruz. Hüzünlü bir melodi, koşturmacalar, vapur ve insan sesleri…. Youtube kanalımızdan gelsin :)

 

Barış, Ekim 2017

Kayaköy | Fethiye

Kayaköy, Muğla’nın Fethiye ilçesinde beşbin yıllık tarihi ile göz kamaştıran bir yer.

Kayaköy için Fethiye’den iki ayrı araç güzergahı var. Biz kendi aracımız ile gittik.

Fethiye merkezden buraya minibüsler de geliyor, kanıtı da aşağıdaki fotoğraf olsun :)

Kayaköy, Fethiye’nin güney kısmında yer alıyor ve Ölüdeniz’e oldukça yakın. Ölüdeniz Hisarönü yolu üzerinden Kayaköy tabelasını takip ederek gelebileceğiniz gibi, Fethiye merkezden Kayaköy tabelasını takip ederek ormanlık yoldan da gelebilirsiniz.

Her iki yol da çok keyifli, orman içerisinden, ağaç kokuları ile geliyorsunuz. İkisini de kullanmanızı öneririm.

Tarihi M.Ö. 3,000 yılı olarak öngörülen bu yerleşim yerine giriş 5 TL. Müze kartınız varsa ücretsiz girebiliyorsunuz.

Kayaköy’de o tarihten günümüze kadar ulaşmış birçok lahit, mezar, şapel ve iki kilise kalıntısı mevcut. 400’e yakın konut var ve öylesine mükemmel bir dizilim söz konusu ki hiç biri diğerinin önünü kapatmadan yamaca sıralanmış durumda.

Ören yeri içinde bulunan (Aşağı Kilise ve Yukarı Kilise) iki büyük kilisenin restorasyon çalışmaları devam ediyor. Şapelleri, okul ve gümrük binası olarak kullanılmış yapıları görebilirsiniz.

Kayaköy, Likya uygarlığından kalma kalıntıların üzerine kurulmuş bir Rum Köyü, Rumca adı Levissi…

Köyün kendi içinde hüzünlü denebilecek bir mübadele tarihi var. Rumlara karşılık, Türklerin alınarak buraya yerleştirilmesi ama Türklerin taş evlerde yaşamak istememesi ve Fethiye’nin ovalarına yayılmaları ve akabinde bu bölgede meydana gelen büyük bir deprem sonucunda bölgenin tamamem yerle bir olmasına rağmen Kayaköy’ün sağlam kalması fakat, ova köylülerinin cam çerçeve ne varsa yağmalaması ile ıssız, harabe bir hale gelen beşbin yıllık yerleşim yeri.

Aslında tarihsel bilgi konusunda interneti kaynak olarak kullanabilirsiniz. Çok geniş kapsamlı yazılar var. Biz kısaca, buranın ruhunu anlatabilecek kadarını yazdık. Likya Uygarlığında çok önemli bir yeri olan Karmilasos’un, kendi dönemsel zenginliği; evlerin ve yolların yapısından, kültürel zenginliği; yerleşim içerisindeki kilise, şapel, okul gibi yapılarından, insani kültürlüğü ise birbirlerine saygı ve verdikleri değeri, hiç bir komşunun diğerinin alanını işgal etmemesinden görebiliyoruz.

Fethiye’ye geldiğinizde Kayaköy’e mutlaka uğrayın demiyoruz. Kayaköy’e uğramak için Fethiye’ye gelin. Tarihin ne olduğunu, içinde yürüdüğünüz zaman çok daha iyi anlıyorsunuz.

“Deniz seviyoruz biz” diyorsanız, Türkiye’deki en güzel koyların hemen dibinde bir yer. “Yürüyüş seviyorum” diyorsanız, direk Kayaköy’ün içinden geçen Likya Yolları var. Yakın koylara inen 8-10 km’lik trekking yolları. Bilgi almak isterseniz şu sitenin açıklamasını beğendim, buraya tıklayın…

Köyün içerisinde gücünüzü de test edebilirsiniz. Tepede tüm çevreye hakim bir şapel var. Oraya çıkın, çıkana kadar çok yorulacağınız kesin ama insanlığın yürüdüğü o zor yolları, şimdi yürüyor olmanın duygusu ve o tatlı yorgunluğun tepedeki muhteşem manzara ile buluştuğunuz anki hissini hiçbir şehir size vermeyecektir.

8 yaşındaki oğlum ve eşim ile dönemine göre düşündüğünüzde muhteşem döşenmiş bir taş yoldan tırmanıp, hakim tepeye ulaştığımızda yorgunluğumuz kalmadı.

Tarihin yanında oturarak bugüne baktık. Doğanın muhteşemliği ile bedenimiz gerçek anlamda dinlenmiş oldu.

Evet, tepelere de çıktıktan sonra, buradan ayrılmaya içimiz elvermedi diyebilirim. Tekrar evlerin içine girdik, son kez bakalım dedik. Karşımıza iyi korunmuş evlerden biri çıkınca şaşırdık.

Evin çevresinde bir aile var. Takı falan satıyorlar, içini gezmemize de müsade edildiğinden, dikkatli bir şekilde içine de baktık.

Burada yaşayan insanlar geliyor gözünüzün önüne, etrafta koşturan çocuklar, sevinçler, hüzünler… Herşey çok enteresan, her duygu çok insanca.

Sanırım en doğru cümleyi yazının sonuna geldiğimde kurabiliyorum. Kayaköy, size insan olduğunuzu hissettiriyor, her köşesinde tekrar ve tekrar hatırlatıyor.

Burasını bir arınma yeri olarak düşünün, etrafınızda var olan şeyleri sadece taş, sadece ağaç, sadece çalı çırpı, sadece toprak olarak görmeyin, serbest bırakın beyninizi ve kalbinizi…

Atalarımızın ayak izlerinin üzerinde yürüyoruz, bize bıraktıkları bir ruh var ve burada o ruhu hissedebiliyorsunuz.

Neyse fazla da duygusala bağlamadan bitirelim. Kayaköy gezimizden kalbimize, beynimize, ruhumuza ve yanımıza hediyeler alarak ayrılıyoruz. Sizi de bekler, sessiz ve sakince…

Barış, Temmuz 2016

Karadeniz | Rize – Artvin – Trabzon – Ordu – Sinop

Yıllardır ötelediğimiz memleket ziyaretini, uzun bayram tatilini de fırsat bilerek gerçekleştirmek için düşüyoruz yollara.

Biz sırayla anlatacağız, siz dilerseniz merak ettiğiniz şehire aşağıdaki listeden tıklayarak hızlıca ulaşabilirsiniz.

Fotoğraflarından aşık olduğumuz, yeşil ile beyazın en ihtişamlı buluşma yerlerine kavuşmak için, uzun bir araç yolculuğunu ve bayram tatillerinin vazgeçilmezi trafik çilesini de göze alarak, basıyoruz İstanbul’dan marşa. İlk hedef Rize. 1,100 Km :)

Akşam 18:00’de başlayan yolculuğumuz saat 24:00’te Ilgaz Öğretmen Evinde molaya dönüşüyor. Keza aklımızda mola vermeden gitmek gibi bir fikir yok. Ilgaz Dağları’nın eteklerinde konaklama yerimiz tek gece için bile kalınacak yer değil aslında ama fiyatı ucuz ve bu saatte başka yer bakmak istemediğimizden 8 saat geçiriyoruz. Eşim öğretmen olduğundan, 9 yaşındaki çocuğumuzla birlikte 25’er TL’den toplam 75 TL’ye kahvaltı dahil olarak geceliyoruz. Kamu çalışanıysanız 30 TL, normal vatandaş olarak ise kişi başı 35 TL olarak konaklama yapabiliyorsunuz.

İçerisi ne kadar kötü olsa da dışarısı muhteşem dağ manzarası ile her daim geçer not alabilecek bir yer.

Ilgaz1

Sabah kahvaltısının ardından Saat 09:00’da tekrar yola koyuluyoruz. Kurban Bayramına 2 gün var, Ilgaz’da Hayvan Pazarı kurulmuş, sabah saatleri olmasına rağmen epey kalabalık görünüyor.

hayvan-pazari-ilgaz

Radar radar diye o kadar korkuttukları için, hiç bir hız sınırını, 1 km bile aşmadan sürdüğümü belirtmeliyim.

samsun-yolu

Tosya, Osmancık (aman buraya çok dikkat, çakar dedikleri yol kenarı radarları çoğunlukta) ve Merzifon derken Samsun’a varıyoruz. Samsun’dan Ünye ve Fatsa ile birlikte Ordu merkeze Saat 15:30’da geliyoruz.

ORDU

Ordu merkezde mola veriyoruz. Aslında Ordu’yu o kadar beğendik ki durup, şöyle 1-2 saat geçirmek ihtiyacı duyduk. İyi ki de durmuşuz. Yemek, teleferik, Boztepe derken, Ordu’ya ayrıca gelmek lazım düşüncesi oluştu.

ordu-9

Ordu merkezde yemek için alternatifleriniz baya fazla, pidesi meşhurmuş tavsiye ediyorlar, Aktaşlar diye bir pideciye gittik ama o kadar sıra vardı ki bekleyemedik. Belediye binasının yanında, küçük bir meydanda yan yana lokantalar var, biz Kervansaray’ı tercih ettik, lezzetli ama pahallıca bir yer.

ordu-1

Yemek faslını bitirir bitirmez, tepemizin üstünden geçen teleferiklere binerek, Boztepe’ye çıkmak için 5 dakikalık bir yürüyüş yapıyoruz. Teleferik, tam Belediye Binasının karşısında, sahilde.

ordu-2

Gidiş dönüş yetişkin 10 TL, Öğrenci 8 TL, Tek yön alırsanız Tam 6, Öğrenci 5 TL.

ordu-3

2350 m. uzunluğundaki hatta, 28 kabin çalışıyor. Takribi 5 dakika gibi bir zamanda sizi 510 m. yüksekliğindeki Boztepe’ye çıkartıyor.

ordu-4

Ordu’ya komşu illerden sırf bunun için gelenler varmış. Boztepe’ye çıkıp da manzaraya karşı çayımızı içince hak verdik doğrusu.

ordu-teleferik

Teleferikle ilgili birkaç video için de Youtube kanalımızdaki teleferik listesi ilginizi çekebilir.

ordu-5

Boztepe’de yamaç paraşütü de yapma şansınız var. 175 TL kişi başı ücreti var, fakat değişkenlik gösterebilir, bağlayıcı olmasın.

ordu-7

Üstteki fotoğrafta solda uçuşa geçmiş olan arkadaşlar, altlarındaki ağaçlara çarparak seyire devam edince, biz atlamaktan vazgeçerek sadece izlemenin tadını çıkarttık.

ordu-6

Youtube kanalımızda normal bir atlayışın videosunu şuradan izleyebilirsiniz.

ordu-8

2 saatlik keyifli bir dinlenmenin ardından, trafik ile tatlandırdığımız :) yolculuğumuzun geri kalanı için tekrar yola çıkıyoruz.

RİZE

Akşam saat 20:00 civarında köyümüze varıyoruz. Giresun ve Trabzon illerini yoğun trafikte ve karanlıkta geçiyoruz. Ordu’dan sonra sahil yolu ile gittiğinizden, bolca tünel ve çift şeritli yoldan geçiyorsunuz, buralar rahat ama hız limitlerine mutlaka uymanızı tavsiye ediyorum. Şehir ve ilçe merkezleri hem radar hem de trafik anlamında sıkıntılı, tüm Türkiye’deki trafik ışığı sorunu bu yolda da mevcut.

rize1

Fakat artık bunlar geride kaldı, akşamın karanlığında Camidağı köyünün muhteşem manzarası ve ciğerlerinize çektiğiniz hava her şeyi bir anda unutturuyor.

rize2

Karadeniz gezimizin merkez üssü burası, gittiğimiz tüm yerlerde kalkışı ve dönüşü buraya yaptık. Bu bize fazlaca yola mal oldu ama sonuçta hem hepsinin ortasında hem de burası eşimin köyü olması sebebi ile bizim köyümüz, yani konaklama ücretsiz :)

rize3

Akşam güzel bir uykunun ardından, sabah daha da etkileyici olan manzaraya gözümüzü açıyoruz. Küçük balkonumuz şu an dünyadaki tartışmasız en mükemmel yer.

rize4

Bugün için yaptığımız planda Rize merkeze inmek ve köyü yaya olarak dolaşarak, dünkü yorgunluğu atmak var.

Burada şöyle bir soru gelebilir doğal olarak, bizim Karadenizde köyümüz yok, o halde biz nerede konaklayacağız diye?

İl merkezlerinde kalacak yer problemi yok, tüm illerde ve genel olarak ilçelerde konaklama yerleri mevcut. Fazlaca turistik olan yerlerde de, misal Ayder Yaylası, ya oteller ve pansiyonlar var, ya da çok yakın yerlerinde var.

Biz, git – kalacak yere geri dön, durumundan dolayı biraz fazlaca yorulduk, size tavsiyem uzaktan yakına olarak planlama yaparsanız, örneğin Artvin – Macahel’den başlayarak, planladığınız güne göre Trabzon, Ordu veya Samsun’a dönerseniz hem zamanı daha efektif kullanmış hem de daha az yorulmuş olursunuz.

rize5

Rize’ye geri dönelim; Camidağı köyünde yaya başlayan günümüz, buralara olan hasret ve özlemimizin nedenlerini bize çarpıcı olarak anlatmış oldu. Yeşilin tarif edilemez bir renk şenliği içinde her tonunu görebiliyorsunuz, köy evlerinde semaverler tütüyor ve hoşgeldiniz, hadi çaya, hadi baklavaya, hadi yemeğe ile akşamı ediyoruz.

rize6

Karadeniz’in, illerin şehir merkezleri dışındaki tüm köyleri yeşillik içerisinde ve inanılmaz dinlendirici. Önce gözünüz, sonra beyninize giden oksijen ve aldığı görselin bilgisi ile bir rahatlama yayılarak kalbiniz dinleniyor. Yeşil ve mavinin ne kadar enteresan bir etkisi var. Tabi biz fotoğraflarımıza toprağın, çiçeklerin kokusunu, etraftaki minik ve büyük canlıların sesini koyamıyoruz, artık burası siz ile beyninizin birleştirme yeteneğine kalıyor. :)

rize7

Tüm Doğu Karadeniz coğrafyasının ortak özelliği çay ve fındık ile bal, yani arıcılık.

rize8

İrili ufaklı her yerde kovanlar görmeniz mümkün. Balcılıktan memnun olan bir Karadenizli görmeniz mümkün değil :)

rize9

Tüm köylerde bu tarz binalar görebilirsiniz, bunlar çay toplama alanları.

rize10

Rize merkezi anlatmaya gerek var mı, bilmiyorum. Büyük şehirlerin alelade ilçelerinden biri gibi, düzensiz ve kalabalık, şehircilik anlayışı yok. Ordu merkezinin örnek olması gerekiyor buralara. Bu durum sanırım Ordu dışında tüm illerin merkezleri için geçerli.

rize11

Merkezde sadece bir akşam durduk. Kalot peyniri, tereyağı gibi buralara özgü ve buralarda daha doğal hallerini bulabileceğiniz yiyecekleri almak için büyük şarküteriler var. Biz annemizin tavsiyesi ile yılardır alış veriş ettiği, hatta kargo ile İstanbul’a da getirttiği Ri-Kar-Et Kopuz Gıda’dan aldık, biz memnunuz tavsiye edebiliriz.

rize12

Bir de dondurma çok lezzetli, sanırım doğal sütten dolayı, her yerin dondurması güzel.

Zilkale

Artık derin bir soluk alıp, şöyle bir arkanıza yaslanın. Buradan sonra gidip gördüğümüz yerler, aslında cenneti başka bir tarafta aramamamız gerektiğine bizi ikna etti.

zilkale-1

Rize merkeze yaklaşık 85-90 km. uzaklıktaki Zilkale, Ayder Yaylası’na çıkan yol üzerinde. Bu tarafa yapacağınız gezide aynı gün iki yeri de görebilirsiniz, biz öyle yaptık.

zilkale-5

Rize’den, Artvin istikametine çıkış yaptıktan sonra, Pazar’ı geçince Ardaşen’e gelmeden, Çamlıhemşin’e dönüş yapıyorsunuz ve Kaçkar Dağları Milli Park Alanı’na doğru yol alıyorsunuz. Bu bölge sadece 2-3 yerden ibaret değil tabi ki, yükseklerde yaylalar var ve hepsinin görülmesi gerekiyor, fakat aracınızın biraz yüksek olması ve zamanınızın daha çok olması tavsiye edilir.

zilkale-2

Ayder Yaylası ve Zilkale için önce Çamlıhemşin’e geliyorsunuz. Küçük, sevimli bir ilçe merkezi. 2-3 banka şubesi, lokanta ve alışveriş yeri var.

 

zilkale-3

Merkez’den sonra asıl sihir başlıyor, bir tarafınız Fırtına Deresi, diğer tarafınız Kaçkar Dağları ve yeşil ve bulutlar ve sis ve yağmur ve ciğerlerinizi yakan hava (yaşadığımız büyük şehirlerde ne soluduğumuzu  anlayamayacaksınız, çünkü bu hava ise, o nedir bilmiyorum).

Neyse, dağınık bir yazı oluyor, ama düzen denilen şey doğada dağınık halde bulunuyor ve doğa en güzel yaratıcı, renk ve ilham verici, yazımız da böyle darmadağın gitsin bakalım.

zilkale-4

Çamlıhemşin Merkez’den 100-200 m sonra yol çatallaşıyor. Çatalın sol tarafı Ayder Yaylası’na, sağ tarafı ise Zilkale’ye gidiyor. 15-20 dakikalık, büyük bölümü parke taşları ile döşeli tırmanışımızı bitirdiğimizde, insanoğlunun yaptığı yapı ve bu yapının yeri, sizi hayretler içinde bırakarak, Zilkale görünüyor.

Giriş 3 TL. Çocuktan ücret almadılar. Gayet güzel restore edilerek korunan bir kale ile karşı karşıyayız.

Tahmin edersiniz ki, bu bölge neredeyse her mevsim yağmurlu ve sisli.

Kaleye çıkar çıkmaz, manzaranız tam olarak üst fotoğraftaki gibi. Benim ilk tepkim donup kalmak oldu, nasıl ifade edebileceğimi bilmiyorum ama muhteşem sözcüğünün yetersiz kaldığı bir andı. Doğanın bize sunduğu manzara ile insanın burada doğaya karşı verdiği mücadeleyi hissediyor ve ikisine de hayranlık duyuyorsunuz.

Yağmur ve soğuk havaya rağmen, geniş tatilin de etkisi ile baya kalabalık bir insan topluluğu var. Türkiye’nin her yerinden burayı görmeye gelen insanlar var. Bu manzarayı görmeden önce buraya neden gelmeniz gerektiğini inanın anlayamıyorsunuz.

Kale ile ilgili geniş bir tarihi bilgiye sahip değiliz, kalenin içerisine yerleştirilmiş ahşap çerçeveli notlardan anlayabildiğimiz kadarı ile daha çok askeri amaçla kullanılmış bir kale. İçerisinde ilk yapıldığında ibadethane de buluyormuş.

Kalenin içerisine küçük ahşap banklar yerleştirilmiş, buralarda oturup manzaranın tadını çıkartarak dinlenebiliyorsunuz.

Zilkale bu yoldaki son durak değil. Zilkale yolunu devam ettiğinizde Çat Yaylası, Elevit Yaylası, Polovit Yaylası ve Polovit Yaylasındaki şelaleyi de görme şansınız var. Fakat daha önce de dediğim gibi, normal bir binek araba için çok zor yollar buralar. Araç durumumuzdan dolayı bu güzelim yaylaları göremedik.

Burada önemli olduğunu düşündüğüm bir notu da ekleyeyim. Karadeniz’e yazın mahşer sıcağında bile gitmiş olsanız, aracınızda mutlaka yağmurluk ve küçük bir uzun kollu bulundurun, her an ihtiyaç duyabilirsiniz. Örnek fotoğrafımız :)

Yavaş yavaş ve sindire sindire, biraz da geldik gitmeyelim diyerek 2 saat kadar kaleyi gezip, bol bol fotoğraf çektikten sonra artık dönüşe geçme zamanıdır deyip, hüzünleniyoruz. Dönüş işini biraz erken tutmanızda fayda var zira çıkışı aşağıda gördüğünüz yoldan yapacaksınız. Dönmeye çalışanlar, acemi şoförler, yolda yürüyenler derken, araç içinde minimum yarım saat, bilginize…

Karadeniz gezinizi planlarken, geçeceğiniz yerlerde durma zamanları mutlaka ekleyin, aracıma bindim hedefime 10 dakikaya giderim demeyin, zira bu Karadeniz’in doğasına hakaret olur çünkü neredeyse 500 metrede bir durmak isteyeceksiniz.

Zilkale’den Çamlıhemşin’e doğru dönüşe geçer geçmez, yukarıda yaptığım açıklamayı yaşamaya başladık, Fırtına Deresi resmen sizi çağırıyor, “dur dinle beni” diyor.

Üzerindeki tarihi kemerli köprüler “gel gel” yapıyor :)

Velhasıl kelam, Ayder Yaylası sapağına gidene kadar 4 veya  5 kere durduk. 1 saat böyle geçti.

Yanlış anlaşılmasın bu durumu zaman kaybı olarak görmüyorum, yolculuğun en keyifli bölümleri bunlar. Koştur koştur yapmayın, bu durumları hesaba mutlaka katın hatta bu zamanları yaratın. Yeşilin, derenin tadını çıkartın.

Ayder Yaylası

Zilkale ile Ayder Yaylası arası 20 km’lik mesafe ve yaklaşık yarım saat sürüyor. Hayatınız boyunca gidebileceğiniz en yeşil, en berrak, en muhteşem yolu gideceksiniz. Doğaya aşık olacaksınız. Yaratıcı ana tabirini burada anlayacaksınız. Tepenizde atmacalar, kartallar uçacak. Dağlardan aşağıya dökülen suları seyretmeye doyamayacaksınız.

Ayder Yaylası Milli Parkı girişi 9 TL. Araç başı ücret ödeniyor. Yolun muhteşem doğası, yaylaya geldiğinizde yerini otellere bırakıyor. Bir kilometrelik bir yol boyunca, sağınızda solunuzda sadece yapı göreceksiniz. Ayder Yaylası’nı dışına doğru doğayı tekrar görebilirsiniz.

Buraya geldiğinizde turistik yerin ne demek olduğunu anlayacaksınız, bunun anlamı; doğanın yok edilerek, gelen insanlara kalacak ve yiyecek yer sağlanması demekmiş.

İnsanlar çıldırmış gibi oradan oraya koşturuyor. Dere üstünden Zipline yapıyorlar ve çok mutlular. Benim tarzım değil maalesef. Ama zipline yapmak isterseniz 15 TL’ye yapabilirsiniz.

Şahsi fikrimi sorarsanız, giriş kapısına kadar gidip dönün, inanın bir şey kaybetmemiş olursunuz. Ama derseniz ki, kaplıca var, kalacak yerim yok, zipline yapacağım, yeşil yol denen şeyi görmek için ilerleyeceğim… o zaman bir şey diyemem.

Akşam çökmeye başlayınca, dönüş yoluna koyuluyoruz. Bu fotoğraf tek, sanırım merkezini çekmeye içim elvermemiş.

Fırtına Deresi başta olmak üzere, Artvin’deki Çoruh Nehri’nin de bir çok kolunda rafting yapılabiliyor. Bununla ilgili özellikle Çamlıhemşin yolu üzerinde bir çok yer var. Rafting fiyatları 70 TL’den başlıyor, kahvaltı, ulaşım vb. hizmetlere göre 150-200 TL’ye kadar çıkabiliyor. Merakınız bu konu üzerindeyse en iyi kaynak tabi ki internet :)

(Rafting merakınız varsa sitemizde bir yazı da mevcut. Merak edenler için bir tık uzakta. Melen Çayı’nda Rafting)

Muhlama yemek için Çamlıhemşin çıkışında bir yol kenarı barakasında duruyoruz. Mükemmel bir çay eşliğinde, nefis bir muhlama yiyoruz. Ayrıca sahibi olan ismini unuttuğum :( abi tulum sanatçısı çıkınca ve bölgeye fazlası ile gelen Arap turistler olunca, tulum ziyafetimiz ekstra oluyor. Biz de bu duruma 150 TL’lik  Ayder Kestane Balı alarak katkı veriyoruz.

ARTVİN

Bugün evimizden 2 gün ayrılarak, Maçahel yolarına düşüyoruz. Eşim Rizeli, ben Artvinliyim. Sıra benim cennetimde.

Rize’den çıktıktan sonra, sahil yolundan Hopa istikametinde devam ediyorsunuz. Hopa’dan Artvin Merkez için yol ayrımından girip Borçka yönünde, 1,580 m rakımlı Cankurtaran Geçidi’ni tırmanmaya başlıyorsunuz. Dağların  ve yarların arasındaki bu yol, bol virajlı ve ürkütücü gelebilir. Yazın rahat ama kışa doğru çok zorlu bir yoldur. Gerçi şimdi tünel yapılıyormuş, artık doğa ile baş başa değil, hızlıca ama bir şey görmeden geçilecek. Yukarı, yukarı ve yukarı tırmanışınızı sürdürüyor daha sonra da inişe geçiyorsunuz, yaklaşık 1 saat kadar. Yol sağlı sollu yeşilin her tonunu size gösteriyor.

Borçka yoluna girdikten sonra, yol kenarlarında eski köprü ve karadeniz evleri kesinlikle size 10’ar – 15’er dakikalık molalar verdirecektir.

Aslında bu coğrafyanın en enteresan tarafı şudur ki; nereyi güzel bulduysanız orada durabilirsiniz, zira kesinlikle görülecek bir yer vardır.

Bizim için bu gezi sadece turistik bir ziyaret olmadığından, yıllardır ziyaret edemediğim asıl adı Kadapghiya olan, Çavuşlu Köyüne doğru, Borçka merkezden dönüyoruz. 20 dakikalık yolculuk Çoruh Nehri’nin kenarından yapılıyor. Şimdi barajlardan dolayı tanımakta zorlandığım yerlerde, her gördüğümüz sarı renklisine “Sarıkız” dediğimiz inekler, tüm siyahların “Karabaş” olduğu köpekler, merhaba dercesine bakıyorlar. Sanırım, yollar yüzünden, bir sürü aracın geçmesi onları hala şaşırtıyor.

Çocukluğumda, yani daha anlaşılır olması açısından 30 yıl önce, sadece fındık tarlası olan yerlerde, şimdi yol var. Gelişim iyi bir şey mi, kötü bir şey mi bilemiyorum!

Kadaphiya’da artık pek kalan yok, sayılı bir kaç ev var ve genelde yazın açılan evler. Yol ve baraj, sanki gelip, herkesi buradan alıp götürmüş gibi.

Kurban Bayramı, öncelik köyde olan teyzemde tabi ki…

Güzel teyzemin, güzel yemeklerini ve bayramın olmazsa olmazı baklavamızı yiyerek, dedemin artık sadece yengem tarafından kullanılan evine geçiyoruz.

İnsan insana aşık olur zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Bu ev kavuşamadığım aşkım gibi duruyor karşımda. Benim önünde oynadığım, fındık, çay topladığım, inek otardığım, mereklerine mısır çıkardığım yerleri şimdi o yaşlarımda olan oğlumla ziyaret ediyorum.

Diyeceksiniz ki, arkadaş, bu gezi sitesi değil mi? Bize ne teyzenden, dedenin evinden… Gelsek buralarda biz ne yapacağız ki…

Haklı olduğunuz yer, evet ister istemez bu yazı duygusallık içeriyor. Haklı olmadığınız yer, bu fotoğraflar, sadece makinelerin objektifine sığdığı kadarını yansıtıyor, burası doğada eşi benzeri olmayan bir bölge ve ben özelde buralarda doğduğum için, siz de bu güzel vatanın bir ferdi olduğunuz için çok çok şanslıyız. Sadece 15 dakikalık bir duraksama için bile saatlerce yol gitmeye değer…

Borçka Karagöl

Bizim köyün en güzel taraflarından biri de, Karagöl ve Macahel gibi endemik özellikli 2 yere çok yakın olmasıdır.

Köyümüzde geçirdiğimiz 2 saatten sonra, doğal olarak teyzemin tüm ısrarlarını kırarak, önce Karagöl’e uğramak için çıkıyoruz Macahel yoluna…

Tarifi Borçka merkezden verirsek daha sağlıklı olabilir. Karagöl 30 km’lik bir mesafede, Macahel (Camili) yolu üzerinde tabelasını gördüğünüzde sağdan çıkıyorsunuz ve 6 km kadar daha yol alıyorsunuz.

Bu yol orman yolu, dar ve sağ tarafı tamamen orman. Dikkatli sürmenizde fayda var, zira çok virajlı ve bazı yerlerinde iki araba yan yana zor geçiyor.

Borçka Karagöl Tabiat Park alanına giriş için araç başına 9 TL ödüyorsunuz. Ödeme yapmak istemezseniz yaklaşık 1 km kadar yürümeniz gerekiyor.

Karadeniz’de doğa her daim sürpriz yapmayı sever, Karagöl’e geldiğimizde her yeri sis basıyor, göz gözü görmez bir durum. Gölü bile göremedik, o derece. Flora olarak eşi benzeri olmayan göl bölgesinin etrafını yürüme yolu olarak, taşlarla belirlemişler. Biz de bu yolu kullanarak ormanın içinde dolaştık.

Buradaki ağaç türleri, dünya üzerinde kendi türünde sadece bu bölgede bulunan ağaçlar. Nasıl olsa hayran kalacaksınız, bir şey yazmaya gerek yok :)

Bizim için sisin yayılmış olması mükemmel bir durum oldu, çünkü bu haliyle de burayı görme fırsatı bulduk. Sadece zararımız 9 TL, çünkü yarın Macahel dönüşünde tekrar buraya geleceğiz.

Gölün kenarında, çadır kuran gençlere çok imrensek de, bu siste Macahel yolunu nasıl geçeceğimizi düşünmek daha akıllıca.

O gelişte kullandığımız 6 km’lik yol dönüş anında, araçların da çıkması ile birlikte uzadıkça uzuyor. Anayola çıktıktan sonra sağa doğru dönüyor ve Macahel’e 30 km’lik yolun tırmanma bölgesine başlıyoruz. Başlıyoruz başlamasına da, bir sis var, göz gözü görmüyor. Yolu göremiyorum, gördüğüm sadece şerit çizgisi. Şimdi düşününce tam bir delilik, her tarafı uçurum böyle bir yolu, bu siste gitmek akıl kârı değil.Tavsiyem bu durumda Borçka’da kalın sabah geri gelin.

Macahel (Camili)

Saatte bazen 10 km hıza inerek gelmek zorunda kaldığım 30 km mesafe yüzünden yorgun argın olarak, Macahel’in merkezine iniyorum. Kalacak yer konusunda da önceden bir çalışmam olmadığı için, ne yapacağız, olmadı arabada uyuruz derken, Tema Vakfına ait yeri buluyorum.

Sabah ve akşam yemeği dahil oda fiyatı 180 TL olarak, çok da beğenerek buraya yerleşiyoruz. Hemen semaverde çay demleniyor ve akşam yemeğimiz hazırlanıyor.

Çalışanların hepsi o kadar ilgili ve güler yüzlü ki, alışık olmadığınız derecede, şaşıracaksınız. Gelen yemek ile baklava çok lezzetli ve ne kadar isterseniz o kadar veriliyor. Çay için ayrı bir parantez açmak lazım. Semaverde çay içmek, gerçekten çay içmek.

Güzel bir uykunun ardından, sol tarafı Türkiye, sağ tarafı Gürcistan olan bu manzaraya karşı kahvaltımızı yaparak köye ismini veren camiye doğru gidiyoruz.

Macahel’i (şimdiki ismi ahşap camisinden dolayı Camili) özel yapan şey, doğası. Kendine özel, yeryüzünde bir tek burada yetişen bitkiler ve özellikle Kafkas arı ırkı. Macahel aslında bahsedilen cennetin ta kendisi denilebilir.

Günübirlik ziyaret için uygun bir yer değil, yol uzak ama asıl mesele, bu özel bitki türlerini ve özel alanları görmek istiyorsanız yürümeniz gerektiği. Zira merkez sayılan, caminin olduğu bölgeden sadece etraftaki dağları görüyorsunuz, ama gerçek yaylalarda.

Buralarda en çok görmek istediğimiz yer Maral Şelalesi, fakat kısmet olmadı diyelim. 7 km’lik kötü bir yolu var, kesinlikle binek araba ile çıkmaya çalışmamanız gereken, daha doğrusu 6 km’lik taşlık yoldan sonra, 1 km yürümeniz gerekiyor. Jip kiralayayım dedim, o da olmadığı için gidemedik. Siz buraya kadar geldiyseniz, görmeden dönmeyin.

Gelelim köyümüze yeni ismini veren camimize, dış görünümü resimde gördüğünüz gibi, ahşap ve sac öylesine bir araya getirilmeye çalışılmış gibi, ama içini görmeden karar vermeyin.

II. Mahmut döneminde yapılmış olan camii, bir kaç kez yıkılmış, Arhavili ustalarca tekrar yapılmış. İç işlemeleri sanat eseri seviyesinde.

İçi huzur verici bir aydınlık ve ahşap kokusu ile dolu, tam bir köy camisi, girin oturun, kalkmak istemezsiniz.

Köylere yapılan yeni camilere anlam veremiyorum bir türlü, 30-40 haneli köye 300-400 kişilik beton cami neden yapılıyor birtürlü anlamıyorum. Camili’nin camisini görünce, bütün köylerin ibadethaneleri böyle olmalı diye düşünüyorum.

Macahel, dünyanın en güzel varlığı, seni hafızama çivi gibi çakıp çıkıyoruz yola.

Dağların arasından tekrar vuruyoruz kendimizi yollara, dün akşamki sis ile nereden geçtiğimiz, nasıl bir yol ile buraya geldiğimizi sabah daha iyi anlıyoruz. Bu yukarıdaki manzarayı yolun kenarında durarak çektim, tüm yolun bir tarafı böyle.

Dün sisten Karagöl’ü göremeden dönmüştük. 6 km gidilir tekrar diyerek sapıyoruz içeriye, şimdi her şey daha net, daha yeşil :)

Bu göl diyor ki, beni Eylül-Ekim gibi ziyaret et de bir gör bakalım, dünyada kaç renk varmış, yeşilden çıkan…

Güzelliği iyice içimize çekiyoruz, gözlerimize dolduruyoruz ki, bir daha ki gelişimize kadar yetsin bize.

Dönüşte Borçka merkezde durup, bu asma köprüden koşarak geçin, bu kadar diyorum, yapamayacak olanlar el kaldırsın :)

Bu arada bu tahtaların da bazen kırılıp ayağınızın içine girdiği oluyormuş, Borçkalıların en çok güldükleri zaman sanırım bu :)

Aslında Borçka’nın meşhur bir köprüsü vardır. 1935 yılında İsmet İnönü tarafından açılan Çelik köprü. Borçka’nın simgesi gibiydi ama şimdi yanına beton aşkımızla dolu, sıradan bir şey yapıp bu tarihi köprüyü de çürümeye terk etmişiz. Her tarihi eserin başına gelen şey burada da tecelli etmiş, ne diyelim.

TRABZON

Artvin’den Rize’ye dönüşümüz de müthiş bir yağmur ile oluyor. Karadeniz hep Karadeniz, her an ani bir yağmur ile karşı karşıya kalabiliyorsunuz, buraların yağmurundan ama, öyle bir serpiştirip geçenlerden değil. Silecekler yetişmiyor, o derece…

Akşam fırtına, sabah güneş. Annemizin misafirliğinde, sabah kahvemizi de içtikten sonra, bugünkü seyahatimiz Sümela Mastırı’na doğru 2 saatlik yolculuk.

Sümela Manastırı

Sümela Manastırı, Maçka ilçesinin Altındere (Meryemana) Vadisindeki, muhteşem sözcüğünü yavan hale getiren bir yapısı. Burası için başka bir sözcük bulunup söylenmesi lazım.

Maçka, zaten başlı başına bir doğa harikası iken, M.S 360 – 395 yıllarında, doğanın bu güzelliğini bozmadan nasıl bir yapı yapmalıyız, diye düşünmüşler, ve ortaya Sümela Manastırı çıkmış. Keşke doğanın içerisine dokunuşlarımız hep böyle olsa.

Trabzon’dan 42 Km, Maçka ilçesinden de 16 Km’lik bol yeşillik yolu geçtikten sonra, Zigana Dağları’nın bir yamacında, gözlerinize inanamayacağınız bu yapı ile karşılaşacaksınız.

Manastırın Rumca adı Sümela, Yunanca adı Panagia, aslında gerçek ismi Meryemana Manastırı.

Manastırın önünden Meryemana Deresi, diğer ismi ile Panagia Deresi akmakta, önünden derken yanıltıcı olmasın, Manastır dağın tepesinde, dere ise eteğinde :)

Rize’den 2 saat yol geldikten sonra bir sürpriz ile karşılaşıyoruz. Manastır restorasyon nedeni ile kapalı. Haliyle gezme şansımız olmadı. Sadece dış cephesini görmek için bile gidilebilecek bir yol ama, gelmişken göremediğimiz için üzülmedik de değil hani.

Manastıra en yakın nokta olan bu kayalık bölgede fotoğraf çektik, manzaranın keyfini çıkarttık ve Manastıra çıkışta bulunan tesislere inerek, dere sesi ile çayımızı içmeye başladık.

Restorasyon çalışmaları 2 yıl kadar daha devam edecek denildi ama siz illa içerisini de göreceğiz diyorsanız, bitiş tarihini tam öğrenip öyle planlama yapın.

Bizim önerimiz ise, sadece bizim gördüğümüz kadarı ile bile çok eğleneceğiniz yönünde. 

Restorasyonla ilgili Trabzon Valiliğinin teleferik yapmak gibi, etrafına tesis kurmak gibi bizce ürkütücü açıklamaları var, inşallah bu doğayı turizm adı altında ranta açıp, mahvetmezler. Zira Ayder Yaylası’nı gördükten sonra tüm turistik gelişimlere kapadım kendimi.

Neyse biz tesislere geri dönelim. Manastıra çıkan yolun 1-2 km gerisindeki tesislerde çay çok güzel, derenin yanında şırıl şırıl ses ile tam bir dinlenme fırsatı. Hediyelik bir şeyler de alabileceğiniz yerler var.

Trabzon’un doğal güzellikleri saymakla bitmez tabi ki, her ilçesi ayrı bir doğa harikası, ama yapı olarak ben üç yer eklemiştim; Sümela Manastırı, Küçük Ayasofya Camii ve Atatürk Evi. Ancak Manastır dışında diğerlerini görme fırsatı bulamadık maalesef. Manastırı da tam göremedik. Bir daha gelmek için bahanemiz oldu diyelim :)

Artık geri dönüş zamanı. Planlarımızın içerisinde bir gün de Sinop’da geçirmek var. Hem dönüşte dinlenmiş olacağız, hem de methini çok duyduğumuz ama bir türlü görme fırsatı bulamadığımız Sinop’u da görmek istiyoruz.

Çıkıyoruz dönüş yoluna, bir tarafımızda Karadeniz, bir tarafımızda yeşilliklerle yol alırken, Akçaabat tabelasını görür görmez herkes acıktığını hissediyor. Hemen en doğru bilgiyi alabileceğimiz bir Akçaabatlı bularak kısa bir bilgi alıyoruz. Sorduğu şu; meşhur yer mi arıyorsunuz, lezzetli yer mi? Biz ikinci kısımdanız tabi ki ve en güzel köfte yeme noktasına ulaşıyoruz. En güzeli gönül rahatlığı ile söylüyorum çünkü Sebat Köfte hakikaten çok lezzetli. Lezzetin yanında fiyatlar da uygun.

Bir de semaver aldık yan dükkandan, arabayı da böylece artık sinek uçmaz derecesinde doldurarak doğru Sinop’a…

SİNOP

Yazının tümünde bahsettiğim gibi, geçtiğimiz yerler öylesine güzel görünüyor ki, gayri ihtiyarı durma ihtiyacı duyuyor insan, beş dakika buranın da havasından soluyalım diyerek, tekrar Espiye sahilinde mola veriyoruz.

Rize’den Sinop’a toplam 565 km yol var, normalde yedi saatte gidilebilir ama mola, trafik derken 11 saatte ancak varıyoruz Sinop’a.

Konaklama işini yolda ayarladık, Google’dan bulduğumuz Efua Otel’i aradık, fiyat aldık. Oda fiyatı 4 Kişi için 160 TL. Öğretmen evinden bile ucuza geliyordu. Önce biraz çekindim açıkcası, gece vakti varacağız, nasıl bir yer çıkacak, konuştuğum adam nasıl biri diye.

Abi, kardeş işletmesi pırıl pırıl bir otel, kesin tavsiyemdir gidin. O kadar özenli ve temizler ki inanamazsınız, çarşafından kahvaltısına, dekorasyonundan güler yüzlülüğüne bizden tam puan aldılar. Güzel bir uykunun ardından yeni güne hazırız.

Sinop da Türkiye’nin başka bir cennet köşesi. Doğa çok cömert davranmış, ama insanoğlu nankörlük etmiş diyebiliriz. Sinop’un en tepe noktalarından Şahin Tepesi’ne çıktık.

Tepenin manzarası yukarıdaki gibi. Etraf pislik içinde, baraklardan derme çatma bir yer yapılmış, ama kapalı mı, değil mi belli değil. İnsan üzülüyor, hem yapılaşma çirkin, hem de elinizde böyle bir yer var, çer-çöp içinde, yazık!

Tepenin sol tarafı bu şekilde, sağ tarafı da aşağıdaki gibi.

Şahin Tepesi’nde yapabileceğiniz bir şey yok, arabadan inip bir-iki fotoğraf çekersiniz o kadar. Biz de merkeze inip Sinop Kalesi’nin surlarından birine çıktık.

Bu sur tam limana bakıyor.

Diğer kısımlarını bilmiyorum ama bizim gezdiğimiz bölüm gayet güzel korunmuş ve restore edilmiş.

İçinde akşamları canlı müzik yapılan, içkinizi de içebileceğiniz bir yer bile mevcut.

Surdan biraz deniz havasını ciğerlerimize doldurarak aşağıya iniyoruz. Tam surun dibinde bir büfe var, burada bir Türk kahvesi için mutlaka, hem merkezin tatlı koşturmacasını izlersiniz, hem de bizim gibi büyükşehir yollarına düşecekseniz dinlenmiş olursunuz.

Tam limanın oralarda, birbirinden güzel restoranlar ve hediyelikçiler var. Biz el yapımı tekne yapan dükkanlara bayıldık.

Sinop’un neşe kaynakları bunlar sanırım. İçeride bir yandan satış yapılıyor, bir yandan da ahşaplar oyularak, rengarenk teknelere dönüştürülüyor. Tekneye isminizi veya teknenizin ismi ne olsun istiyorsanız onu da yazdırabiliyorsunuz.

Hediyelerimizi de alarak, Sinop’u şöyle bir arabayla gezip dönüşe geçiyoruz. Burasını yazıyoruz hafızlarımıza. Hatta bir sonraki tatil planımızı Efua Otelde mi planlasak?

Maalesef ki artık müze olan Sinop Cezaevini görmeye zamanımız yok. Yolumuz çok uzun. Artık dönme vakti, ama büyük yazar ve şairimiz Sebahattin Ali’yi yad etmeden gidemeyiz, güzel insanların büyük acılar çektiği bu mekanı ölümsüz kılan, Sinop Cezaevi’nde kaldığı dönemde yazdığı dizeler şöyle;

Maphushane Türküsü

Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül, aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül, aldırma

Dışarda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül, aldırma

Görmesen bile denizi
Yukarıya çevir gözü
Deniz dibidir gökyüzü
Aldırma gönül, aldırma

Aldırma gönül aldırma, kötüler unutulur, iyiler hep hatırlanır.

Tabi hepsini satın almadık ama artık evimizi süsleyen bir balıkçı teknemiz var. Sanırım dönüşün en güzel kısmı zihninizde getirdiğiniz anılar ve elinizdeki küçük objeler oluyor.

Barış, Eylül 2016

Kuzey Kıbrıs | Girne – Lefkoşa

Her zaman merak ettiğim Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni görme fırsatı bir grup gezisine kısmet oldu. Gezi Girne ile sınırlıydı ama ben yarım saat uzaklıktaki başkenti de gezmek istedim ve iki şehirli bir yazı ve de @negordum instagram hesabımız için bol fotoğraf fırsatı yarattım :)

İstanbul, Sabiha Gökçen Havaalanı’ndan saat 13:00’de kalkan uçağımız, saat 14:30’da Ercan Havalimanı’na iniş yaptı. Gidiş için Kimlik belgesi yani Nüfus Cüzdanınızın yanınızda olması yeterli oluyor. Beyaz bir kağıda çıkışta ve Kıbrıs’a girişte damga basıyorlar. Bu kağıdı Kıbrıs’tan çıkışta da ibraz etmeniz gerekiyor.

kıbrıs 1

Kıbrıs’a gelince ilk karşılaştığım sürpriz kullandığım Avea hattının burada kapalı olması oldu. Turkcell ve Vodafone sorunsuz olarak kullanılırken, Avea Yurt dışına açtırılarak Vodafone üzerinden kullanıyor. Yani kendi topraklarımız olarak gördüğümüz bir yerde kullanamadığım bir hattım olduğunu bu vesile ile öğrenmiş oluyorum.

kıbrıs 2

Ercan Havalimanı’ndan yaklaşık yarım saatlik bir yolculuk ile Kıbrıs’taki iki sıradağdan biri olan Beşparmak Dağlarını aşarak, Girne’deki otelimiz olan Cratos Premium’a yerleşiyoruz.

Akdeniz kıyısındaki otelimiz, 5 yıldızlı otellerin bütün hizmetini sunuyor. Oda fiyatları konusunda bilgi sahibi değilim, keza bizler misafiriz.

kıbrıs 3

Otelin, neredeyse tüm Kıbrıs otellerinde var olan Casinosuyla da tanınmış bir otel olduğunu gidince öğrenmiş oluyorum.

Akşam yemeğinin ardından, bu yaşıma kadar hiç görmediğim casinoya uğradım ve 1-2 el şansımı denedim. Burada duyduğum sözlerin en güzelleri şunlardı; “kumarda sadece oynamayanlar kazanır”, “kasa her zaman kazanır” bu sözlerin doğruluğu için içerisini görmeniz ve içerideki insanların gözlerine bakmanız yeterli. İçeride fotoğraf çekmeniz yasak, bu yüzden otelin sayfasını ziyaret ederseniz oradaki neşeli insanları göreceğinizi düşünebilirsiniz ama maalesef öyle değil tabi…

Casinolar 24 saat olarak çalışıyor, oyunlar için bir kart alıyorsunuz ve bu kartları makinelere takarak oynuyorsunuz, bu kartın içerisine istediğiniz kadar meblağ yükleyebiliyorsunuz. İstediğiniz zaman da bırakıp kartın içindeki parayı alıyorsunuz. Tabi iradeniz güçlüyse…

Casinonun içerisinde rulet masaları, poker masaları, canlı bahis için dev ekranlar ve bolca çevirmeli makineler var. Etrafınızda sürekli içki ve yiyecek servisi yapan garsonlar geziyor. Her şey ücretsiz. Bu bizim otele ait bir durum değil tüm casinolar bu şekilde. En fena tarafı kapalı alan içerisinde herkesin sigara içiyor olması, belli bir zaman sonra boğulmaya başlıyorsunuz.

İrademin güçlü olduğunu öğrenmeme yetecek kadar durduğum casinodan çıkıp odama yollanıyorum ki yarın için güçlü olabileyim.

 

kıbrıs 4

Sabah kahvaltısının ardından benim için asıl Kıbrıs gezisi başlıyor. Otelimiz Girne merkeze 5 km uzaklıkta, Normalde Çatalköy – Girne minibüsleri bu hattı kullanıyor ve 2,5 TL’ye sizi merkeze kadar götürüyor ama ben yürümeyi tercih ediyorum.

kıbrıs 5

Yürüme yolumun üzerinde Ozanköy tabelası ilgimi çekince belki bir Kıbrıs köyü görme şansım olur diye giriyorum. Fakat köy sadece tabela ismi çıkıyor, sağlı sollu vilların olduğu bir yerleşim yeri. Merkezinde bir cami, bir kilise, bir bakkal ve birkaç lokanta var o kadar.

kıbrıs 6

Girne’ye girişte bu heykel karşılıyor sizi. Kıbrıs için Özgürlük Heykeli. Ben çok beğendim. İki genç elinde zeytin dalı tutuyor. Sağ taraflarında esaretten kurtulmak için kafesini kıran bir adam ve ailesi,

kıbrıs 7

Sol yanında ise şehit olmuş eşinin başında ağıt yakan kadın,

kıbrıs 8

ve içtikleri andı koymuşlar. Hiç bir bağımsızlık bedel ödemeden kazanılamıyor.

kıbrıs 9

Girne, merkezi küçük bir kasaba. Bir ana cadde, sahil, liman ve muhteşem kaleden oluşuyor.

Sağlı sollu turistler için alış veriş dükkanları ile dolu bir mecburiyet caddesi gibi bir caddeyi yürüyerek bitiriyoruz. Yolun sonunda Niyazi Restoranda ünlü şeftali kebabını yemek için duruyoruz. Benim damak zevkime uygun gelmiyor. Restoran fiyatları normal bir kebap dükkanı fiyatlarında.

kıbrıs 10

Yemekten sonra yürüyerek sahile iniyoruz. Sahil bizi Atatürk Heykeli ile karşılıyor. Biz liman için heykelin sağına dönüyoruz.

kıbrıs 11

Limana doğru yürüken, Arhangelos Mihail İkon Müzesi’ni görüyoruz ama tadilatta olduğu için ziyaret etme fırsatımız olmuyor.

kıbrıs 12

Yolumuza devam ederek Girne dendiğinde gidilecek en güzel yere geliyoruz; Liman…

kıbrıs 13

Limanın girişinde meyhane ve lokantalar var. Limanın sol tarafı ise doğal sığınak ve muhteşem kale…

kıbrıs 14

Girne Kalesi’ne giriş ücreti Türk vatandaşları için 7 TL

kıbrıs 15

Girne’ye geldiğiniz zaman mutlaka ziyaret için zaman ayırmanız gereken bir yer olduğunu belirtmem lazım. İçinde bölümler oluşturulmuş ve her bölüm inanılmaz ilgi çekici, kalenin üstünden manzara muhteşem ve tarih içinize işleyen bir ruh gibi sarıyor sizi.

kıbrıs 16

Kale ile ilgili tarih bilgisi için internet iyi bir kaynak olarak kullanılabilir.

kıbrıs 17

Kalenin bölümlerinden ilk girdiğimiz yer; St. George Kilisesi, İlk yapımında kalenin dışında yer alan 12. YY’a ait yapı, Venedik döneminde kale içerisine dahil edilmiş. Şu an kullanılır halde değil.

kıbrıs 18

Devamında kalenin bir dönemine ismini veren Lüzinyan adına yer alan kuleye çıkıyoruz. Burası Girne ve Akdeniz manzarası için fotoğrafçıların vazgeçilmez noktası.

kıbrıs 19

Buradan Lüzinyan döneminde yapıldığı düşünülen, Sarnıç’a gidiyoruz. Kale su ihtiyacını bu karanlık ürkütücü noktadan sağlıyormuş. Tabi aklınıza İstanbul Yerebatan Sarnıcı gibi bir yer gelmesin, burası sadece büyük bir depo gibi, tek oda.

kıbrıs 20

Kalenin orta kısmında yer alan büyük bahçe alanının içindeki sarnıcı gördükten sonra yolumu Girne’ye gelmeden önce ziyaret listeme aldığım ama kalenin içinde olduğunu bilmediğim Girne Batığı’na çeviriyorum.

kıbrıs 21

M.Ö 300 yıllarından kalma bir ticaret gemisi olduğu düşünülen batık, kaledeki en güzel ziyaret noktalarından biri.

kıbrıs 22

Tarih, ete kemiğe büründüğü anda insanı muhteşem etkiliyor. Batıkla beraber bulunan şarap amforalarının da mutlaka görülmesi gerekiyor.

kıbrıs 23

Bu etkileyici tarihi geçerek Akdeniz Köyü Mezarlarının buluntularının ve maketinin olduğu bölüme geçiyorum.

kıbrıs 24

Akdeniz Köyü Mezarın yan odasında, Kırnı Köyünde bulunan Tunç Dönemine ait bir mezar ve bu mezardaki buluntular sergileniyor.

kıbrıs 25

Mezarların ve tunç dönemine ait örnek yerleşkelerin bulunduğu bölümden Venedik Kulesi’ne geçerek, tekrar Akdeniz ve Beşparmak dağlarına yaslanmış Girne’yi izliyorum.

kıbrıs 26

Girne Kalesi tam bir nefes alma yeri, hele sadece kumarhane ve ucuz içki algısı ile yaşayan bir şehir için.

kıbrıs 27

Surların etrafından, dört tarafı yürüyerek, bahçe bölümüne iniyor ve buradaki çay satan yerde dinleniyorum.

kıbrıs 28

Girne ziyaretinizde Kale’yi mutlaka programınıza almanızı öneririm, pişman olmazsınız.

kıbrıs 29

Kaleden çıkınca, limana bakan yollardan geçerek merkeze yürüyorum, hava yavaş yavaş kararıyor. Dönüş için Çatalköy minibusu saat 19:00 a kadar olduğundan kaçırmak istemiyorum. Keza adım sayara baktığımda 18000 adıma ulaşmış görünüyorum.

kıbrıs 30

Ara sokak sürprizlerini de keyifle izleyerek, yarınki Lefkoşa seferinin hayali ile otele dönüyorum.

Sabah kahvaltısının ardından buraya kadar gelmişken görmeden olmaz diyerek Lefkoşa’ya gitmek için yola çıkıyorum. Otelimizin önünden bu yöne minibüs olmadığından önce Girne’ye geçiyorum (2,5 TL), son durakta inince de Lefkoşa minibüsüne 5 TL ödeyerek biniyorum 25 Dakikalık yolculuk bittiğinde Lefkoşa’nın girişinde Girne Kapısı bizi bekliyor.

kıbrıs 31

Bu kapının bulunduğu yer Lefkoşa’nın tam merkez girişi, burada yeni bir proje olarak Nicosia Master Plan adı ile Lefkoşa’nın Türk ve Yunan kesimi için bir yürüyüş yolu yapılmış ve bu yol üzerindeki tüm tarihi yerler restore edilmeye başlanmış.

kıbrıs 32

81 eser belirlenmiş ve bu eserlerin önlerine numaraları konulmuş. Camiler, kiliseler, eski evler gibi tarihi yapılar görülmeyi hakkediyor.

kıbrıs 33

Girne Kapısını geçer geçmez sağ tarafımızda Samanbahçe Evlerini görünce yürüyüş yolumuz kendi doğası gereği belirlenmiş oluyor.

kıbrıs 34

Osmanlı tarzı ilk sosyal konut projesi olan 72 konut, sokakları ve evlerin mimarisi ile “neden bütün Kıbrıs, hatta Türkiye bu şekilde değil” diye içimden geçirmeme neden oluyor.

kıbrıs 35

Evlerin çıkışından sola dönmemin nedeni bu gördüğünüz açık kahverengi kapı oluyor ve bu saatten sonra Lefkoşa için en unutamadığım şey kapılarının güzelliği oluyor.

kıbrıs 36

Bu proje ile düzenleniş eserlerin Türk kesiminde olanlarını 2-3 saatlik bir yürüme ile görme şansınız var. Hatta yürüyüş güzergahınızı bile düşünerek yolları mavi şerit ve adımlarla süslemişler.

kıbrıs 37

Böylece tüm numaralanmış eserleri rahatça bularak görme fırsatı buluyorsunuz.

kıbrıs 38

Dünya’nın ikiye bölünmüş tek başkentinin Arasta isimli Suriçi’ndeki çarşısı işte burası, buraya gelince (beklemediğim ve bilmediğim için) karşımda Güney Kıbrıs’a geçiş sınırı olan, Lokmacı Barikatı’nı görünce birden şaşırdım.

kıbrıs 39

Kıbrıs doğumlular için sadece kimlik ile geçiş yapılabiliyormuş, ayrıca Rum tarafından buraya da aynı şekilde geçiş serbest ve özellikle oradan gelenler oluyor çünkü burası ucuz. Günübirlik gelip, alışveriş ederek dönüyorlar.

kıbrıs 40

Şemsiyeli sokak konsepti de tabii ki  olmazsa olmaz turistlik yer çalışması olarak, altında fotoğraf çektirmek isteyenler için hazır :)

kıbrıs 41

Lefkoşa gezimin en etkileyici yerlerinden birine gelmiş bulunmaktayım; Bedesten…

kıbrıs 43

800 m2 alan üzerine kurulu alanda, mahallede ismini  veren Selimiye Camii ve Aziz Nicolas Kilisesi bulunuyor. Gotik mimarinin güzel örneklerinden biri olarak ihtişamlı bir yapı.

kıbrıs 42

Kilise’ye giriş için 2 TL ücret alıyor. Şu an kullanılan bir ibadethane değil ama tarihi evrimi açısından da, yapının mimarisi açısından da görülmesi gereken bir yapı.

kıbrıs 44

14. yy da Bizans, St. Nicolas Kilisesi olarak yapılan yapı, Venedik Döneminde Yunan Ortodoks Metropolisine verilmiş, Osmanlı zamanında yapı hububat ambarı olarak kullanılırken, çatısı Ömeriye Camii’den getirilen ahşap çatı ile değiştirilmiş ve içerisine Ortaçağ mezar taşları konularak ismi Bedesten yapılmış.

kıbrıs 45

Bedesten içerisindeki Selimiye Camii de Aziz Nikolas Kilisesi de görülmesi gereken muhteşem yapılar.

Bedesten’den ayrılarak mavi şeritli ve adımlı yolda, yolumu sürdürerek başladığım noktaya tekrar geri döndüm.

kıbrıs 46

Venedik Sütünu denilen yapıya geldiğim zaman artık güneş batmıştı. Girne minibüsleri tam Girne Kapısının yanından kalkıyor. 25 Dakikalık gece yolculuğum ile otelime geri döndüm.

Sosyal medya hesaplarımızı takip ederseniz, Girne ve Lefkoşa da çekmiş olduğum diğer fotoğrafları da görebilirsiniz.

Barış, Aralık 2015

İstanbul Oyuncak Müzesi

Kaç yaşındasınız?

İstanbul’da bir yer var sizi çocukluğunuza geri götürüyor dersek, ne düşünürsünüz? Hayır, hayır bir zaman makinesi keşfetmedik tabii ki ama zamanda yolculuk yapabileceğiniz bir yer keşfettik :)

oy müze 2

Ünlü edebiyatçılarımızdan, şair ve yazar Sunay Akın’ın tüm çocuklara ve çocukluklarının güzel anılarını hatırlamayı sevenlere armağanı olan bir müze…

oy müze 1

23 Nisan 2005 yılında İstanbul’un Kadıköy ilçesine bağlı Göztepe semtinde, tarihi bir köşkte, zürafa heykellerinin size “hoş geldiniz” dediği Dr. Zeki Zeren sokakta kurulmuş; İstanbul Oyuncak Müzesi. 

oy müze 3

Ulaşımı çok rahat bir bölgede müze, kendi aracınız dışında, Kadıköy’den kalkan ve Göztepe’den geçen otobüsleri veya minibüsleri kullanabilirsiniz. Giriş, zamanda yolculuk için çok ucuz denilebilir. Müzenin 10. yılında bulunduğumuz 2015’te yetişkin 12 TL, İndirimli ve çocuklar 9 TL.

oy müze 4

Biz özel aracımız ile gitmeyi tercih ettik. Müzenin önünde aracımızı park ettik. Park konusunda sıkıntı yaşayacağınız bir bölge değil. Müzenin kendine ait bir otoparkı yok ama, önüne ücretsiz park edilebiliyor.

ou müze 5

Girişte jeton almaya kadar sizlere dev kurşun askerler eşlik ediyor. Jetonunuzu alarak, turnikeden geçip masal diyarına giriyorsunuz.Artık siz Alice’siniz :)

oy müze 6

Tarihi 1820 ye kadar giden oyuncakların arasında eminim kendi çocukluğunuzdan da o kadar çok şey bulacaksınız ki, çocuğunuz ile geziyorsanız o mu gezecekti siz mi, kararsız kalacaksınız.

oy müze 7

Trenler,uçaklar,arabalar,hayvanlar,insanlar,masal kahramanları,masalların kendileri,evler, iş aletleri ve aklınıza gelecek, gelmeyecek yaklaşık 3500-4000 civarında oyuncak.

oy müze 8

Köşkün tüm kat ve odaları en ergonomik şekil de dizayn edilerek ziyaretçilerine sunulmuş. Takribi 2 saat civarında sürecek olan bir ziyaret yapacaksınız. Biz buraya sadece 1-2 örnek fotoğraf koymayı daha doğru buluyoruz, çünkü hem ziyaretinizde sizi şaşırtacak şeyleri engellemek, hem de müzeye haksızlık yapmak istemeyiz.

ay müze 9

Müze gezinizin bitiminde en alt katta oyuncaklarla süslü bir kafe var.Çay,kahve içebilir, atıştırmalık bir şeyler yiyebilirsiniz.

oy müze 10

Kapalı olan iç bölümün haricinde bir de yarı kapalı bahçe bölümü var.

ou müze 11

Müze ayrıca çocuklara yönelik olarak atölye çalışmaları da yapıyor. Bunlara çocuklarınızı götürerek güzel bir etkinlik yaptırma şansınız da var. Bu çalışmaların ücretleri farklı, müzenin internet sayfasından tarihler,etkinlikler ve ücretlerle ilgili bilgi alabilir, telefonla rezervasyon yaptırabilirsiniz.

oy müze 12

Keyifli bir gün geçirme garantili ziyaretimiz için bu kadar açıklama yeterli olacaktır. Biz çokça fotoğraf çekerek çocukluğumuzun vazgeçilmezlerine özlem ile tekrar tekrar bakma fırsatı yakaladık. Sizler de gezinizden keyif alarak, bizleri olumlu yadetmeniz umudu ile Nasrettin Hocamızın eşliğinde müzeden ayrılıyoruz.

oy müze 13

Barış, Temmuz 2015

 

 

Havana (La Habana) / Küba

Saat 04:00 Atatürk Havalimanı’nda uykulu gözlerle etrafı izlerken içimdeki heyecanı bastırmaya çalışıyorum. Paris aktarmalı Havana yolculuğumuz için Air France kontuarının önünde 06:25 uçağının check in işlemini yaparken şanslı hissediyorum kendimi.

havana 1

Uzun, çok uzun bir yolculuk bizi bekliyor.  06:25’te İstanbul – Paris uçuşumuz başlıyor.

havana 2

Türkiye saati ile 09:50 de Paris’e iniş yapıyoruz. Fransa bir saat geri olduğu için burada saat 08:50.

Paris – Havana uçuşu 10:45’de, 2 saat Paris Havaalanında beklemek durumundayız. Aktarmalı uçuşların kaçınılmaz durumu. Burası ile ilgili aklımda kalan tek şey Paris Havaalanında interneti sadece 30 dakika ücretsiz kullanabilmeniz. Beni çok şaşırtmıştı.

havana 3

Paris’ten pistin yoğunluğu sebebi ile 1 saat rötarlı olarak saat 11:45’de havalanabiliyoruz. Çift katlı, yolcu otobüsü gibi tıklım tıkış ve daracık koltukları ile Air France sınıfta kalıyor.

havana 4

Sıkıntılı bir 10 saat sonunda Jose Marti – Habana Havaalanına iniyoruz.

havana 5

Havana yolculuğunuz esnasında gidiş için toplam uçakta geçireceğiniz tam 13,5 saat. Aktarma işlemleri, uçak gecikmeleri ile yolculuğunuz 16,5-17 saat sürecek. Fakat Türkiye ile Küba arasında -7 saat fark var. 06:25 te başlayan uçuşumuz Türkiye saati ile 22:30 da, Küba saati ile 15:30 da sona eriyor.

Fidel’in Ülkesi

Jose Marti’ye inince ilk dikkatimi çeken yoğun kırmızı renk oluyor. Havaalanı kırmızı ağırlıklı sarı ve eski tabii. Bu tabir tüm Küba seyahati için sanırım en açıklayıcı tabir. Fakat eski kelimesinin iyi veya kötü anlamı sizin beklentiniz ile değişiklik gösteriyor. Ben en baştan belirtmeliyim ki benim için hep iyi anlamda oldu.

havana 6

Rehberimiz uçaktan inince bizi şöyle uyardı “burada zaman sizin bildiğiniz gibi akmaz,Türkiye’de gibi düşünmeyin ve acele etmeyin. Tadını çıkarın saatlerin.” ve akabinde şuna bağladı “Pasaport kontrolü çok uzun sürebilir.” Böylelikle beklentimizi en kötüye getirdi ama o kadar uzun sürmedi veya sürdü ama heyecandan anlamamış da olabilirim :)

Yeri gelmişken tüm gezimizi organize eden El Mundo Travel firmasının değerli arkadaşlarına teşekkürlerimizi iletmeden geçmeyelim.

Küba’ya girişte vize işi biraz karışık çünkü Küba Büyükelçiliği’nin vize vermeye yetkili kıldığı acenteler var ve acenteler size vize verebiliyor. Sizin yeşil pasaportunuzun olması bile önemli değil hatta öyle durumda daha çok bekliyorsunuz diye bir konuşmaya da şahit oldum. Pasaportunuza her ülkede olduğu gibi burada da damga basıyorlar fakat ABD’ye girişte sorun olabilir gerekçesi ile elimize bir yazı tutuşturdular.

havana 7

Bunu görevliye gösterince damgalamıyor. Ben tabii ki gururla damgalattım, bir daha Komünist Küba damgası nereden bulacaksınız :)

havana 8

(Not:  Artık Amerika’ya girişte de sorun olmuyormuş, ama ne olur ne olmaz diyorsanız Küba halkı sizi anlayışla karşılıyor. En kötüsü pasaportunuzu değiştirebilirsiniz.)

Havaalanının kapısından çıkınca insan sanki 1950’ye falan çıkacak gibi hissediyor ama hiç de öyle olmuyor, araçlar ve sokaklar gayet modern, şaşırıyorum. Nerede bu klasik arabalar!  Var tabii ki ama her giden sadece onların fotoğrafını çektiği için zannediliyor ki Küba’da sadece 1950-1960 model araba var, ama öyle değil.

Hotel Nacional

Bizleri bekleyen servisimiz ile 30 dakikalık bir yolculuktan sonra Havana’nın 3 temel bölgesinden biri olan Vedado’daki Hotel Nacional‘e geliyoruz.

havana 11

Tarihin bir parçası olduğumu işte bu anda hissediyorum.

havana 10

Aman allahım kimler kalmamış ki burada, benim için onların dolaştığı yerlerde dolaşmak kutsal bir alanı gezmek gibi;

Rita Hayworth, Ernest Hemingway, Gary Cooper, Nat King Cole, Frank Sinatra, Ava Gardner, Marlon Brando, Walt Disney, John Wayne, Yuri Gagarin, Jean Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Comandante Camilo Cienfuegos ve Comandante Ernesto ‘Che’ Guevara (satranç turnuvaları sırasında), Gabriel García Márquez, Robert de Niro, Diego Armando Maradona, Geraldine Chaplin, Francis Ford Coppola, Muhammed Ali, Hugo Chavez, Oliver Stone, Steven Spielberg…

Sadece bazı isimler bunlar.

havana 12

Ayrıca The Godfather Part II yi izleyenler, oteli oradan da hatırlayacaklardır.

Otelimiz tarih kokuyor. Bunu soyut olarak değil somut olarak da söylüyorum. Zaten ahşap bir iç döşemeye sahip haliyle kokusu da bununla birleşiyor.

havana 16

Beni rahatsız etmedi.

Otelimizin girişinde büyük bir kemerli kapı var.

havana 9

Sağ tarafta resepsiyon ve odalara çıkan asansörlerin bulunduğu koridor ile puro ve rom alabileceğiniz dükkanların olduğu bölüm var.

havana 17

Özellikle asansörler çok güzeldi. Eski filmlerde görebileceğiniz kafesli içi ahşap, büyük düğmeli ve dijital bir unsuru bulunmayan asansörler.

havana 18

Sol tarafta yemek bölümü, küçük bir hediyelik eşya dükkanı, oturma gruplarının bulunduğu koridor.

havana 20

Giriş kapısının tam karşısından da arka bahçeye çıkan başkaca büyük bir kapı.

havana 21

Hemen girişten itibaren heykellerle, resimlerle süslenmiş bir alan.

havana 19

Odalar, tarihi doku korunarak modernize edilmiş gibi duruyor, ahşabın yoğunluğu ilk dikkat çeken unsur. Televizyon ve buzdolabı var. Sıcak su her zaman var, aslında bizdeki 4 yıldız bir otel kalitesi var ve Küba’nın olmazsa olmazı sallanan sandalye :)

havana 22

Burada kısaca para biriminden de bahsedelim ki, buzdolabını kullanmamanız gerekliliğini bilin :)

Kübada 2 tür para birimi var:

1. CUC (Peso Convertible ), turistlerin kullandığı, dönüştürülebilir peso ve 1 cuc=1,1974 € olan para birimi, bu da şu demek 1 cuc = 3,30 TL (Biz gezimizi 2014 Aralık ayında yaptık.) Güncel kurda 1 cuc= 0,90 € ya kadar gerilemiş. Yani 2,72 TL olmuş. (Mayıs 2015)

2. CUP (Peso Cubano), halkın kullandığı yerel para birimi, size sadece 1 cuc a satarlarlar. Başka türlü pek elinize geçemez, zira Havana’da artık herkes cuc peşinde. Çoğu yerde bu paraya ulaşabileceğinizi, halkın bu para birimi ile alışveriş ettiği yerlerde sizin de bu birimle alışveriş edebileceğinizi okuyacaksınız, en baştan söyleyeyim bunu unutun. Belki 10 yıl önce evet ama artık herkes ama herkes cuc peşinde…

Giderken yanınızda Euro götürün, dolar bozdurmak %10 komisyon sebebi ile zarar etmenize yol açar. Götürdüğünüz parayı, eğer bizim gibi otelde kalacaksanız orada bozdurabilirsiniz ya da havaalanının çıkışında sol ve sağda döviz büroları mevcut, merak etmeyin nereye giderseniz gidin aynı kur.

Otele geri dönersek en son buzdolabından uzak durun demiştim, neden? Şöyle ki küçük su otelde 2,5 CUC, otelin hemen yanındaki büfede 1,5 LT su 0,50 CUC, varın hesabını siz yapın.

Odadan manzara da şöyle, yüksek binalar eskinin mafya kumarhane ve otelleri, şimdi ise sadece oteller.

havana 23

İlk gün yorgunluğu, bu mesafe uçuşlarda muazzam oluyor. Jet-lag olmadım ama çok yoruluyor insan. Size önerim bu kadar uzun uçacaksanız 2 saat uyuyun, sadece 2 saat ve gittiğiniz yerdeki saate göre mutlaka uyumadan akşamı bekleyip öyle uykuya geçin, yoksa 2-3 gün yorgun ve sersemlemiş bir halde dolaşabilirsiniz.

Biz de şöyle bir otel etrafını turlamak için çıkıyoruz ve halkla ilk temasımız “hey turko,selamun aleykum” cümlesi ile oluyor. 5 gün boyunca en rahatsız olduğum durum işte bu, sürekli bir “hey turko” durumu “cohiba(puro), leydi ve drink” nasıl bir izlenim bırakmışız artık varın siz hesaplayın. Aslında burası ile ilgili verimli bir araştırma yapmıştım ve tedirginliğin nedeninin kendi yaşadığımız şehirler olduğunu, bu ülkede suç oranının neredeyse sıfır olduğun biliyordum, yine de insan panikliyor. Otele geri dönüyoruz.

Küba deyince aklınıza gelmesi gereken 2 şey; müzik ve dans olmalı. Otelin arka bahçesinde 4 kişilik bir müzisyen grubunun nefis konserleri eşliğinde mojito içerek ilk gecemizi noktaladık.

havana 25

2. güne sabah otelde kahvaltı ile başlıyoruz. Küba’da, bizim ülkemiz gibi gelişmiş mutfağı olan ülke insanları için sanırım en sıkıntılı durum; yemek. Kahvaltıda meyve ve yumurta ağırlıklı bir menü her gün için tercihim oldu. Küba’da yiyebileceğiniz en bol şey tropikal meyveler. Muz, avokado, mango, ananas, Fruta Bomba (çekirdekleri karpuz çekirdeğine benzeyen bir meyve). Küba’da muz iki şekilde yeniyor. Biri meyve olarak, diğeri kızartılarak. Meyveler gerçekten çok lezzetliydi, meyve suyu da keza öyle, birkaç hamur işi ağırlıklı kahvaltımı keyifle her sabah tekrarladım.

havana 26

Bugünün programı şehir turu. Otelimizin önü klasik arabalarla doluyor, bu araçlarla şehir turu atabilirsiniz, 25-30 cuc civarı bir ücret alıyorlar.

Bu klasik arabalarla tur olayı tam bir ritüel, her sabah tekrarlanıyor. 

Saat 11:00 gibi başlayan Havana turumuz hızlandırılmış video gösterimi gibi ya da fragman diyelim biz ona… Vedado bölgesinden başlayarak ilk olarak Devrim Meydanı’na oradan Centro Habana’ya ve oradan da öğle yemeği için eski Havana denilen Habana Vieja’ya geçerek sonlandı. 

havana 28

Devrim Meydanı her zaman turist kafilelerinin sabah saatleri için ilk uğrak yeri ve inanılmaz kalabalık oluyor. Ben tek başıma yaptığım turda boş bir anına denk gelerek burada güzel zaman geçirme fırsatı buldum.

Devrim Meydanı’ndan sonra bizler için çok önemli bir yere geliyoruz.

havana 31

Evet Atatürk’ümüzün büstü, o dünyaca ünlü Malecon Caddesinin üstünde gayet merkezi bir yerde, bir yanında ünlü Hintli Şair Rabindranath Tagore,

havana 32

Diğer yanında Peru’lu siyasetci ve deneme yazarı José Carlos Mariátegui…

havana 33

Burası bizim gurur kaynağımız oluyor. Hatta daha sonraki günlerde, bir coco taxi şöförüne nereli olduğumu anlatmaya çalışırken, Atatürk dedim. Evet anladım seni, büyük bir lider, bizim Castro gibi dedi.

havana 27

Daha önce de yemek ile ilgili küçük bir bilgi vermiştim. Küba için en ideal yemek balık. Et ile ilgili bir beklentiniz olmasın, hayvancılık gelişmiş olmadığından pek bir alternatif yok. Sebze meyve durumu da  sanırım iklimsel olarak pek verimli değil. İkinci bir alternatif de tavuk. Yemek konusunda vasat olan ülkenin içki konusunda bir hayli başarılı olduğunu söylemem gerek. Her zaman ve her yerde çok lezzetli mojito, daiquiri, cuba libre, pina colada içebilirsiniz, ayrıca yerli birasını ben çok beğendim. Onun da adı Bucanero.

havana 29

Mojito; şeker, limon suyu ve nane yaprakları üzerine buz, soda ve isteğe göre rom ilavesiyle hazırlanan bir içecek.

Daiquiri; Rom,Limon suyu ve şekerle hazırlanan bir kokteyl.

Cuba Libre; Rom,kola ve limonla hazırlanan kokteyl.

Pina Colada; Hindistan cevizi yağı,ananas suyu ve isteğe göre rom katılarak yapılan, özellikle Pınar Del Rio bölgesine gittiğimizde sürekli tükettiğimiz kokteyl.

havana 30

Öğle yemeğinden sonra, eski Havana’yı turlayarak, turistler için oluşturulmuş büyük bir alışveriş bölgesine gidiyoruz. Küba’nın avm’si diyelim buraya :)

havana 35

Sahil bölgesindeki prefabrik bir yapı görünümünde olan bu yapı içerisinde resimler, magnetler, kılık kıyafet ve envai çeşit yerel hediyelikler var.

havana 34

Küçük küçük dükkanlar şeklinde olan yerde en belirgin durum sıkı pazarlığın dönmesi, ne fiyat veriyorlarsa utanmayın çekinmeyin üçte biri fiyat teklifi ile başlayın pazarlığa, en kötü yarı fiyatına alırsınız.

havana 36

Buradan alınabilecek en güzel şey resim ama (büyüklüğüne göre değişse de) elle tutulur bir tablonuz olsun istiyorsanız minimum 300 cuc’u gözden çıkartmanız gerekiyor. Resim aldığınızda özel bir mühürle mühürletmeniz gerekiyor yoksa ülkeden çıkartamıyorsunuz. Bu mühürü burada basan yer mevcut.

Artık akşam oluyor ve otele dönüş vakti geliyor. Otelimizin arka bahçesinde okyanusu izleyerek, mojito içerek geceyi bitiriyoruz. Otelimizin arka bahçesi Malecon Caddesine bakıyor, 7,5 Km uzunluğundaki caddede akşamları halk toplanıyor.

havana 37

Dans edip müzik dinliyorlar. İçki içiyorlar. Geziyorlar ve çok eğleniyorlar. İsterseniz aralarına katılabilirsiniz şiddet olayı görülmüyor. İçip sapıtmayın tabii…

Dünün yorgunluğu ile birleşen bugün, tatlı bir uykuya götürüyor beni.

Pınar Del Rio

Bugünün programı Havana’ya 180 km uzaktaki Pınar Del Rio; Gezilecek, görülecek o kadar yer var ki; Unesco Dünya Mirası listesinde olan Vinales Vadisinden  mağaralara, puro fabrikalarına kadar.

havana 41

Dünyanın en kaliteli tütünlerinin yetiştiği yerlerden biri bu bölge, herkes puronun bir yerinden tutuyor mutlaka. Yolculuğumuzun ilk durağı olarak Pina Colada’sı çok ünlü bir tesiste duruyoruz. Bir köy evi ve ahırı var etrafta ve tabii ki içinde puro satılıyor.

havana 38

İnsanların yoksulluğu sizi şaşırtabilir ama burada yoksulluk tanımını siz yapıyorsunuz unutmayın. Kendi yaşadığınız coğrafya ve buraya kadar gelebilme ekonomik gücüne sahip kişi olarak bakarsanız evet yoksullar. Muş’ta kaldım bir dönem size garanti ederim orası daha yoksul.

havana 39

Burası ya herkeste var ya hiç kimsede yok bölgesi.

Bölge doğal yetişen ürünleri ile yiyecek ve içeceklerde çok lezzetli.

havana 43

Ballı pina kolada da bunlardan biri, inanılmaz bir tadı var, fiyatı 3 cuc, isterseniz içine rom da koydurabilirsiniz fiyat 5 cuc oluyor.

havana 42

Pınar Del Rio’daysak Küba dan çıkmadık, müzik ve dans her yerde ve tabii ki klasik arabalar :)

havana 40

2. Durağımız Vinales Vadisi;

havana 44

1999 yılında Unesco Dünya Mirası Listesine girmiş olana bölge, hala geleneksel tarımın yapıldığı bir yer.

havana 45

17.YY’da tarımın başladığı biliniyor. Bölge karstik bir yapı, etrafı 400 m’lik yar ve uçurumlarla çevrili. Bu uçurumların içinde de Cueva del Indio, Cueva de San Miguel ve Caverna de Santo Tomás gibi pek çok mağara var.

havana 47

Mağaralar bölgesinden önce doğal tavuk yiyeceğimiz bir mağara lokantasına geliyoruz. Burada tam bir doğallık söz konusu çünkü hayvanlar doğal ortamında besleniyor. Lokantaya giriş bir mağaradan geçerek yapılıyor.

havana 48

Şapkalı masalarımızın altında yemeğimizi yedikten sonra yürüyerek yolun karşısında bulunan Cueva del Indio mağarasına gidiyoruz.

havana 50

Mağaranın girişinde turist kafileleri için animasyon yapılıyor. Eski insanların avcılığı ve yaşayışı kısa bir gösteri ile canlandırılıyor.

havana 49

Mağaramızın bir özelliği var; içinde kayıkla gezilmesi. Kısa bir tur tabii, 8 kişilik kayıklarla 100 m kadar gidip duvar kabartmalarını izliyorsunuz.

havana 61

3-4 dakika sonra da mağaranın arka bölümünden çıkıyorsunuz. Çıkışta fotoğraf için kayık yan döndürülüyor ve bu fotoğraf ortaya çıkıyor.

havana 51

Kayıktan inince tabii ki hediyelik eşya satan bir dükkan sizi bekliyor.

havana 46

Yolculuğumuzun şimdiki durağı puro fabrikası,

havana 52

Bu arkadaş canlı manken, buradan sonrasına yani kapıdan içeriye video kamera, fotoğraf makinesi, telefon hatta çanta bile sokmak yasak.

Eğer Ferhan Şensoy üstadın Şans Kapıyı Kırınca filmindeki gibi bacak arasında puro saran genç kızlarla dolu bir fabrika olduğunu düşünüyorsanız, sizin için tam bir hayal kırıklığı olacağı kesin. Zira dörtlü sıralarda 10 sıra olarak oturmuş kızlı erkekli, teyzeli amcalı işçiler bildiğiniz elle sarıyor. Bu kadar. Buraya yapılan gezini asıl amacı da zaten bunu görmeniz değil el yapımı purolardan almanız.

Tüm Küba gezinizde size satılmaya çalışılacak olan şey; Puro. Zaten ekonomisi bu ürünle ayakta, Fidel Casto’nun sözü bile var; “Puro, benim sağlığım için zararlı ama Küba’nınki için çok yararlı” diye.

Sokaktan puro almayın. Bu kadar net. Gitmeden önce internetten bir sürü şey okuyacaksınız. Gerçek puro için fabrikaların ve devletin mağazaları her yerde var. Fiyatı ucuz diye ne aldığınızı bilmediğiniz bir şeye para ödemiş olursunuz.

Yasak olmasına rağmen fabrika önünde bile ceketinin içinde Cohiba kutusu ile biri gelebiliyor yanınıza. Bu satıcı 100 cuc istiyor aynı kutu fabrika mağazasında 400 cuc, çok cezbedici değil mi? Ama hiç almayın daha iyi para için sağlığınızdan olmayın.

havana 53

El sarımı orjinal purolar; Cohiba, Romeo & Julieta, Monte Cristo, Partagas …

Fabrika sarımı olarak özellikle Guantanamera sürekli karşınıza çıkar, fiyatı ucuzdur ama fabrika sarmasıdır. İlgi alanınıza giriyorsa gitmeden önce şu siteyi incelemenizi tavsiye ederim… Puroanaliz.com

Küçük bir dip not olarak da benim çok ilgimi çeken; Fidel Castro’nun Cohiba Esplendidos içtiği, Che’nin ise Monte Cristo.

havana 54

Puro fabrikasını geride bırakarak, duvar resmi diye bahsedilen bir yere geliyoruz.

havana 55

Brezilyalı ünlü ressam Diego Riviera’nın öğrencisi Leovigildo González Morillo, 1961 yılında Fidel Castro’dan buraya bir resim yapmak için izin istemiş ve o tarihten beri yenilenerek korunan bu Mural de la Prehistoria adlı, evrim teorisini anlattığı düşünülen resim ortaya çıkmış. Resim yağlı boya çalışması…

havana 56

Etrafı tamamen boş ve tertemiz, ayrıca küçük bir büfe mevcut. Yine 3 cuc’a ballı pina kolada veya 5 cuc’a rom katılmış içebilirsiniz. Her yerde aynı fiyat geçerli.

havana 57

Havana’ya dönme vakti. Dönüş için Vinales Kasabasından geçerken, burasının güzelliği bizi alıkoyuyor ve 1 saat bu kasabada mola vererek gezmeyi tercih ediyoruz.

havana 59

Burası aslında daha Küba gibi Küba, Havana sanki sadece turistlerin yaşadığı bir yer olmuşken burada insanlar hayalinizdeki Kübalı; neşeli,güler yüzlü…

havana 58

Evler tek katlı, verandalı ve tabii ki 2 adet sallanan sandalyeli. Bu olmazsa olmaz bir ev eşyası

havana 60

Ben buraya gelirken internet üzerinden yaptığım araştırmalar sonucu yanımda; silgi, kurşun kalem, tükenmez kalem, not defteri vs.. getirdim. Yolda rastgele çocuklara hediye etmek için. Öyle mutlu oluyorlar ki, çocukların gözlerindeki gülümseme hiç bir duygu ile tarif edilemiyor.

havana 62

Ben tek katlı evleri ile Vinales kasabasını çok sevdim, hayalimdeki Küba burası aslında …

havana 63

Akşam oluyor ve uzun bir geri dönüş yolumuz var. Yürümekten ayaklarımız sızlıyor. 2 saatlik yolculuk sonunda iyi bir uyku yarınki yürüme için enerji toplamamızı sağlayacak.

Devrim Müzesi

Bugünkü programımıza sabah Devrim Müzesi ile başlıyoruz. Havana’da 3 türlü taksi ulaşımı var. En çok rağbet gören tabii ki turistlerce çok kullanılan klasik araba taksileri,

havana 64

Neredeyse tüm klasik arabalar taksi zaten. Yakın mesafe 5 cuc, diğer mesafeler ne tuttururlarsa, sıkı pazarlık yapın paranız cebinizde kalsın yoksa aynı mesafeye 40 cuc’a da giden var, 5 cuc’a da varın siz hesaplayın.

havana 65

Klasik taksilerin hepsi devlete ait, normalde hepsinin taksimetre açması lazım ama açanına denk gelmedim.

Diğer bir ulaşım aracı coco taksi, tarif etmek zor şöyle bir şey:

havana 66

Bu araçlar tam olarak macera severler için :) Önde şöför oturuyor,arkada iki kişilik koltuklar var ve allah ne verdi ise gidiyorlar. Bizim bindiğimiz taksimetre açtı normalde 10 cuc’a gittiğimiz yere 4 cuc’a gittik.

havana 67

Üçüncü olarak da bici taksi denilen, bisiklet taksiler.

havana 68

İnsan gücü ile iş gören 1-1,5 cuc ücrete çok uzak mesafe olmadan giden araçlar.

Havana’da ulaşım sadece bunlar değil, aynı zamanda halkın çok yoğun kullandığı otobüsler de var. Siz de bunlardan faydalanabilirsiniz, kesinlikle bir yasak veya kısıtlama yok, fakat şartları görünce kullanmıyorsunuz; birincisi zaman değerli, ikincisi çok kalabalık.

havana 69

Artık müzeyi gezmeye başlayabiliriz. Müze Batista rejimi döneminde Batista’nın sarayı olarak kullanılmış, devrimden sonra haklın hizmetine müze olarak açılmış.

Yan cephesi

havana 74

3 cuc ücret ile giriş yapılıyor.

havana 70

Elinizdeki fazla yükleri bırakacağınız bir vestiyer mevcut ve ücretsiz.

havana 73

İki bölümden oluşuyor: bina ve bahçe

havana 72

Öncelikle müze binasını geziyoruz. Batista döneminde 1957 yılında 35 üniversite öğrencisi saraya saldırıyor ve 32 öğrenci öldürülüyor. Kurşun izleri tüm binada ve girişte sizi karşılayan Jose Marti büstünün arkasında hala duruyor.

havana 71

Müze Küba devrimini anlamanız için çok değerli bir yer. Sokaklar güzel, ama müzeyi gezmeden Küba’yı anlamak zor.

Devrim yürüyüşünün başlangıcı olan Granma çıkarmasının da Che ve Camilo Cienfuegos’lu bir balmumu heykeli konulmuş.

havana 75

Ben devrimin oluşumunu burada uzun uzun anlatmayı gerekli görmüyorum. Merak edenler internetten bilgi edinebilir.

havana 76

Müzede komutanların kullandığı silahlar, yazışmalar,

havana 79

kıyafetler, resimler,heykeller, tablolar ve

havana 77

çeşitli alet edevatlar bina bölümünde sergileniyor.

havana 78

Devrimin mimarı komutanlara her katta ve her odada bir saygı duruşu var.

havana 80

Burada şunuda belirteyim, Küba’nın hiç bir yerinde Fidel Castro’ya ait heykel, poster, afiş göremiyorsunuz. Baskın olarak Che var ve diğerleri… Castro bu benim devrimim dememiş, kendisine tapınılmasını istememiş ve özellikle hayatını kaybetmiş olan komutanları tüm ülkede yüceltmiş.

havana 81

Müze içerisinde de bu durum gözetilmiş. En az göreceğiniz kişi Fidel Castro.

havana 82

Binanın etkileyici iç avlusu, dış avlusu ve tavan süslemelerini de

havana 83

görüp bahçe bölümüne geçiyorum. Geçerken bu resimle karşılaşınca kısa süreli bir şaşkınlık yaşıyorum tabii :)

havana 84

Devrimi kaçınılmaz kıldıkları için bu dört kişiye özellikle teşekkür edilmiş. Sol baştan: Batista’ya devrimi yapmak konusundaki katkısından dolayı, George H. W. Bush’a devrimi pekiştirdiği için, Ronald Reagan’a devrimi güçlendirdiği için ve George W.Bush’a sosyalizmi vazgeçilmez kıldığı için teşekkür bir borç bilinerek buradan edilmiş. :)

havana 85

Bahçede ilk olarak bu sönmeden yanan ateşi görüyorsunuz. Devrim için ölenlerin anısına sonsuza kadar yanacak olan simgesel ateş bu.

havana 87

Hemen ateşin arkasında çok geniş olmayan bir alan var. Burada uçak, tank, füze örnekleri konulmuş.

havana 89

Komutanların kullandığı araçlar da müzede sergileniyor, Raul ve Fidel Castro’nun kullandıkları jipler ve Che’nin aracı…

havana 86

Bahçede Fidel ve devrimcileri Küba’ya taşıyan Granma Yatı da özel bir cam kafes içinde sergileniyor. Fotoğrafını çekemiyorsunuz maalesef.

Müze gezimizi bizden biri; Nazım Hikmet’in Havana Röportajı şiirinden bir bölümle bitirelim. Siz tamamını okuyun :)

956’nin kasımında
fidel de içlerinde
82 kişi granma gemisinden denize indi
956’nın kasımında küba kıyılarına sokulan granma gemisinden denize inip yarı bellerine
kadar suya gömülü
ve silâhlarını başlarının üstüne tutarak
ve ansızın
ve bir anda açılan top ve mitralyöz ateşi altında karaya çıkıp
ve karanlıkları polis köpekleri gibi koklayan araştıran ışıldaklardan sakınarak
ve sarıldınız teslim olun seslerini
ve iri kurbağaları çiğneyip bataklıklara
ve şekerkamışı tarlalarına dalarak
ve palmiyelerle hindistancevizi ağaçlarının ardı sıra tepeleri tırmananlar
sierra dağında buluştu

havana 90

fidel de içlerinde 82’nin 12’si sağ kalmıştı
fidel de içlerinde 12 kişiydiler 56’nın kasımında
fidel de içlerinde 150 kişiydiler aralığında 56’nın
fidel de içlerinde 500 kişiydiler şubatında 57’nin
fidel de içlerinde 1000 oldular 5000 oldular
fidel de içlerinde
fidel de içlerinde bir milyon yüz milyon bütün insanlık oldular
yıktılar batista’yı 959’un ocağında
ve 50 binlik orduyu
ve şekerkamışı milyonerlerini
yerlisini de yankisini de
ve tütün ve kahve milyonerlerinin
yerlisini de yankisini de
ve kışlaları
ve önlerinde cesetler çürüyen karakolları
ve eroin toptancılarını
ve kumarhaneleri
ve birleşik amerika devletleri hava deniz ve kara kuvvetlerini
ve birleşik amerika devletleri dolarını

ve küba’nın havasında ağır çiçek kokularına karışık leş kokusu dağıldı
yani birleşik amerika devletleri korkusu

ve her gün biraz daha keyifli türkü söyleyerek geçiyorum havana
sokaklarından
somos sosyalitas palante palante

Nazım Hikmet Ran – Havana Röportajı

Prado Caddesi

Devrim müzesinin hemen karşısında Generalisimo Maximo Gomez heykeli var.

havana 91

Maxsimo Gomez, Jose Marti ile birlikte 1895’te devrim için Küba’ya gelenler arasındadır. Havana’da ki muhteşem heykellerden biridir. Heykel en alttan üste kadar ayrıntılı figürlerle süslenmiştir.

havana 93

Malecon Caddesi’ne dönük durur.

havana 92

Heykelin büyüleyici atmosferini soluyarak, sol tarafa doğru yönünüzü çevirdiğinizde Havana’nın en güzel caddelerinden birine geliyorsunuz; Prado Caddesi yani Aslanlı yol.

havana 94

Cadde ismini, ortada ki yürüme yolunun kenarlarını süsleyen aslan heykellerinden alıyor. Ortada sadece yayalara ait bir yürüme yolu, sağ ve sol tarafta araçlar için yol ve Havana denilince akla ilk gelen yapılardan olan Capitol Binası’na kadar giden İspanyol Mimarisi örnekleri ile binalar.

Bu caddeyi özel kılan en önemli unsur, içinde hayat olması sanırım, ressamlar,müzik yapanlar, satıcılar, turistler ve ders gören çocuklar…

havana 96

Havana’ya geldiğinizde kendinize 2-3 saatlik bir zaman ayırın ve burada soluklanın. Oturun etrafı izleyin, kesinlikle çok keyif alacaksınız.

havana 95

Caddenin sonu sizi Opera ve Capitol Binası’na çıkartacak.

havana 97

Prado Caddesinde ki yürüyüşümüzün ardından. Hemingway’in izine düşüyoruz. Bu yolculuk için hem Prado caddesinde yorulmuş olmamızdan, hem de Bici Taksiyi merak ettiğimizden, 15-20 dakikalık bu yolu, bisiklet taksi ile gidiyoruz.

havana 98

2 kişinin bindiği araçları anlatmaya gerek yok. Resimde ki gibi. Önde sürücü arkada siz. Burada çok doğal karşılanan bir ulaşım aracı olsa da, ben önde sizi bir yere götürmeye çalışan kişinin harcadığı eforu görünce, kendimi kötü hissettim. İlk ve son binişim oldu.

havana 99

Bu kırmızı bina, Eski Havana yani Habana Vieja denilen kısmın içerisinde ünlü Amerikalı yazar Ernest Hemingway’in kaldığı otel olarak ziyaret ediliyor. Binanın orjinal ismi Ambos Mundo.

Çatı katında lokanta var. Burada yemek yedik. Güzel bir menu olarak; pilav,tavuk,tatlı ve içki 20 Cuc ödedik.

havana 100

Çatıdan manzara bu, öyle ihtişamlı bir manzara sunmuyor ama dinlendirici bir yönü var. Hemingway bu otelin 511 nolu odasında kalmış, biz oradayken ziyarete kapalıydı.

havana 101

Buradan çıkınca Hemingway’in Mojito içmek için sürekli gittiği La Bodeguita del Medio ya uğruyoruz. Mojitosu cidden güzel; 7 Cuc.

havana 102

Ayrıca yazar yemek yemek ve daiquiri içmek içinse Floridita isimli lokantayı tercih ediyormuş. Burada bara yaslanmış bir büstü de mevcut ve iki mekanda inanılmaz derecede kalabalık.

Sonradan fark ediyorum ki Floridiata’da fotoğraf çekmeyi unutmuşum.

Hemingway için Küba’nın ayrı bir değeri ve önemi var. Şimdi müze olan evinide ziyaret etme şansınız var. Evi Havana’ya 15 Km uzakta,fakat bizim zamanımız yok maalesef.

Havana’da Gece Hayatı

Müziğin, dansın ülkesinde gecelerin nasıl olduğunu az çok tahmin edebiliyorsunuzdur. En güzel yanının canlı müzik ile birlikte adanın en kayda değer gruplarının performanslarını izlemek olduğunu belirtmeliyim.

havana 103

Saat 23:00 te başlayan müzik saat 03:00 e kadar sürüyor. Müzik ve dans sahnenin vazgeçilmezleri.

Gidebileceğeniz ve size önerilecek en bilindik yer Casa De la Musica…

havana 104

Mekan da Küba’nın en iyi grupları sahne alıp şovlarını sunuyorlar. Büyükçe bir sahne ve önünde masalar olan mekana giriş için 5 Cuc ücret ödemeniz gerekiyor. İçeri de içki için ödeyeceğiniz ücretlerde çok astronomik değil.

Gece dolaşması için bilmeniz gereken en önemli unsurlardan biri de şu ki, özellikle grup gezileri ile birlikte bu şehre gelen erkek Türk turist için hiçbir yerde iyi şeyler duymayacaksınız, sürekli bir hayat kadını pazarlama konuşması ile karşılaşacaksınız, bu durumu üzülerek yazıyorum ama yurt dışındaki Türk erkek imajımız inanılmaz kötü.

Büyük şovları olan bir yer tercih etmeyecekseniz, irili ufaklı birçok mekan bulabilirsiniz. özellikle şurası diye yazmaya gerek yok. Üç aşağı beş yukarı tüm mekanlar birbirine benziyor.

Devrim Meydanı

Bugün Havana’yı yürüyerek dolaşıp, adım adım tadını çıkarmak istiyorum. Tüm programım içinde en keyif aldığım gün bugün oldu.

Vedado bölgesinde

 

 

Yazımız Devrim Meydanı, Eski Havana ile devam edecek.

havana 24

Hasta Siempre Comandante / SONSUZA KADAR

aprendimos a quererte (biz seni sevmeyi)
desde la historica altura (tarihin yükseklerinden öğrendik)
donde el sol de tu bravura (cesaretinin güneşi)
le puso un cerco a la muerte (ölümü kuşattığında (pusu))

aquí se queda la clara (işte burada (duruyor)
la entrañable transparencia (tatlı varlığının)
de tu querida presencia (kalbe sıcaklık veren saydamlığı)
comandante Che Guevara (kumandan Che Guevara)

Tu mano glorioso y fuerte (şanlı ve güçlü elin)
Sobre la historia dispara (tarihe ateş açar)
Cuando todo Santa Clara (bütün santa clara (halkı))
Se despierta para verte (seni görmek için uyandığında)
vienes quemando la brisa (rüzgarı yakarak gelirsin)
con soles de primavera (bahar güneşleriyle..)
para plantar la bandera (gülüşünün ışığıyla)
con la luz de tu sonrisa (bayrağı dikmek için)

como revolucionario (devrimci aşkın)
que conducía nueva empresa (seni yeni bir davaya götürüyor)
donde espera la firmesa (ki orada senin kurtarıcı kolunun)
de tu brazo libertario (gücünü (sıkılığını) bekliyorlar)

seguiremos adelante (biz mücadelemize devam edeceğiz)
como junto a tí seguimos (tıpkı sen yanımızdayken olduğu gibi)
y con fidel te decimos (ve fidel’le(Sadakatle) sana diyoruz ki)
hasta siempre comandante (sonsuza kadar, komutan)