Etiket arşivi: paris

Havana (La Habana) / Küba

Saat 04:00 Atatürk Havalimanı’nda uykulu gözlerle etrafı izlerken içimdeki heyecanı bastırmaya çalışıyorum. Paris aktarmalı Havana yolculuğumuz için Air France kontuarının önünde 06:25 uçağının check in işlemini yaparken şanslı hissediyorum kendimi.

havana 1

Uzun, çok uzun bir yolculuk bizi bekliyor.  06:25’te İstanbul – Paris uçuşumuz başlıyor.

havana 2

Türkiye saati ile 09:50 de Paris’e iniş yapıyoruz. Fransa bir saat geri olduğu için burada saat 08:50.

Paris – Havana uçuşu 10:45’de, 2 saat Paris Havaalanında beklemek durumundayız. Aktarmalı uçuşların kaçınılmaz durumu. Burası ile ilgili aklımda kalan tek şey Paris Havaalanında interneti sadece 30 dakika ücretsiz kullanabilmeniz. Beni çok şaşırtmıştı.

havana 3

Paris’ten pistin yoğunluğu sebebi ile 1 saat rötarlı olarak saat 11:45’de havalanabiliyoruz. Çift katlı, yolcu otobüsü gibi tıklım tıkış ve daracık koltukları ile Air France sınıfta kalıyor.

havana 4

Sıkıntılı bir 10 saat sonunda Jose Marti – Habana Havaalanına iniyoruz.

havana 5

Havana yolculuğunuz esnasında gidiş için toplam uçakta geçireceğiniz tam 13,5 saat. Aktarma işlemleri, uçak gecikmeleri ile yolculuğunuz 16,5-17 saat sürecek. Fakat Türkiye ile Küba arasında -7 saat fark var. 06:25 te başlayan uçuşumuz Türkiye saati ile 22:30 da, Küba saati ile 15:30 da sona eriyor.

Fidel’in Ülkesi

Jose Marti’ye inince ilk dikkatimi çeken yoğun kırmızı renk oluyor. Havaalanı kırmızı ağırlıklı sarı ve eski tabii. Bu tabir tüm Küba seyahati için sanırım en açıklayıcı tabir. Fakat eski kelimesinin iyi veya kötü anlamı sizin beklentiniz ile değişiklik gösteriyor. Ben en baştan belirtmeliyim ki benim için hep iyi anlamda oldu.

havana 6

Rehberimiz uçaktan inince bizi şöyle uyardı “burada zaman sizin bildiğiniz gibi akmaz,Türkiye’de gibi düşünmeyin ve acele etmeyin. Tadını çıkarın saatlerin.” ve akabinde şuna bağladı “Pasaport kontrolü çok uzun sürebilir.” Böylelikle beklentimizi en kötüye getirdi ama o kadar uzun sürmedi veya sürdü ama heyecandan anlamamış da olabilirim :)

Yeri gelmişken tüm gezimizi organize eden El Mundo Travel firmasının değerli arkadaşlarına teşekkürlerimizi iletmeden geçmeyelim.

Küba’ya girişte vize işi biraz karışık çünkü Küba Büyükelçiliği’nin vize vermeye yetkili kıldığı acenteler var ve acenteler size vize verebiliyor. Sizin yeşil pasaportunuzun olması bile önemli değil hatta öyle durumda daha çok bekliyorsunuz diye bir konuşmaya da şahit oldum. Pasaportunuza her ülkede olduğu gibi burada da damga basıyorlar fakat ABD’ye girişte sorun olabilir gerekçesi ile elimize bir yazı tutuşturdular.

havana 7

Bunu görevliye gösterince damgalamıyor. Ben tabii ki gururla damgalattım, bir daha Komünist Küba damgası nereden bulacaksınız :)

havana 8

(Not:  Artık Amerika’ya girişte de sorun olmuyormuş, ama ne olur ne olmaz diyorsanız Küba halkı sizi anlayışla karşılıyor. En kötüsü pasaportunuzu değiştirebilirsiniz.)

Havaalanının kapısından çıkınca insan sanki 1950’ye falan çıkacak gibi hissediyor ama hiç de öyle olmuyor, araçlar ve sokaklar gayet modern, şaşırıyorum. Nerede bu klasik arabalar!  Var tabii ki ama her giden sadece onların fotoğrafını çektiği için zannediliyor ki Küba’da sadece 1950-1960 model araba var, ama öyle değil.

Hotel Nacional

Bizleri bekleyen servisimiz ile 30 dakikalık bir yolculuktan sonra Havana’nın 3 temel bölgesinden biri olan Vedado’daki Hotel Nacional‘e geliyoruz.

havana 11

Tarihin bir parçası olduğumu işte bu anda hissediyorum.

havana 10

Aman allahım kimler kalmamış ki burada, benim için onların dolaştığı yerlerde dolaşmak kutsal bir alanı gezmek gibi;

Rita Hayworth, Ernest Hemingway, Gary Cooper, Nat King Cole, Frank Sinatra, Ava Gardner, Marlon Brando, Walt Disney, John Wayne, Yuri Gagarin, Jean Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Comandante Camilo Cienfuegos ve Comandante Ernesto ‘Che’ Guevara (satranç turnuvaları sırasında), Gabriel García Márquez, Robert de Niro, Diego Armando Maradona, Geraldine Chaplin, Francis Ford Coppola, Muhammed Ali, Hugo Chavez, Oliver Stone, Steven Spielberg…

Sadece bazı isimler bunlar.

havana 12

Ayrıca The Godfather Part II yi izleyenler, oteli oradan da hatırlayacaklardır.

Otelimiz tarih kokuyor. Bunu soyut olarak değil somut olarak da söylüyorum. Zaten ahşap bir iç döşemeye sahip haliyle kokusu da bununla birleşiyor.

havana 16

Beni rahatsız etmedi.

Otelimizin girişinde büyük bir kemerli kapı var.

havana 9

Sağ tarafta resepsiyon ve odalara çıkan asansörlerin bulunduğu koridor ile puro ve rom alabileceğiniz dükkanların olduğu bölüm var.

havana 17

Özellikle asansörler çok güzeldi. Eski filmlerde görebileceğiniz kafesli içi ahşap, büyük düğmeli ve dijital bir unsuru bulunmayan asansörler.

havana 18

Sol tarafta yemek bölümü, küçük bir hediyelik eşya dükkanı, oturma gruplarının bulunduğu koridor.

havana 20

Giriş kapısının tam karşısından da arka bahçeye çıkan başkaca büyük bir kapı.

havana 21

Hemen girişten itibaren heykellerle, resimlerle süslenmiş bir alan.

havana 19

Odalar, tarihi doku korunarak modernize edilmiş gibi duruyor, ahşabın yoğunluğu ilk dikkat çeken unsur. Televizyon ve buzdolabı var. Sıcak su her zaman var, aslında bizdeki 4 yıldız bir otel kalitesi var ve Küba’nın olmazsa olmazı sallanan sandalye :)

havana 22

Burada kısaca para biriminden de bahsedelim ki, buzdolabını kullanmamanız gerekliliğini bilin :)

Kübada 2 tür para birimi var:

1. CUC (Peso Convertible ), turistlerin kullandığı, dönüştürülebilir peso ve 1 cuc=1,1974 € olan para birimi, bu da şu demek 1 cuc = 3,30 TL (Biz gezimizi 2014 Aralık ayında yaptık.) Güncel kurda 1 cuc= 0,90 € ya kadar gerilemiş. Yani 2,72 TL olmuş. (Mayıs 2015)

2. CUP (Peso Cubano), halkın kullandığı yerel para birimi, size sadece 1 cuc a satarlarlar. Başka türlü pek elinize geçemez, zira Havana’da artık herkes cuc peşinde. Çoğu yerde bu paraya ulaşabileceğinizi, halkın bu para birimi ile alışveriş ettiği yerlerde sizin de bu birimle alışveriş edebileceğinizi okuyacaksınız, en baştan söyleyeyim bunu unutun. Belki 10 yıl önce evet ama artık herkes ama herkes cuc peşinde…

Giderken yanınızda Euro götürün, dolar bozdurmak %10 komisyon sebebi ile zarar etmenize yol açar. Götürdüğünüz parayı, eğer bizim gibi otelde kalacaksanız orada bozdurabilirsiniz ya da havaalanının çıkışında sol ve sağda döviz büroları mevcut, merak etmeyin nereye giderseniz gidin aynı kur.

Otele geri dönersek en son buzdolabından uzak durun demiştim, neden? Şöyle ki küçük su otelde 2,5 CUC, otelin hemen yanındaki büfede 1,5 LT su 0,50 CUC, varın hesabını siz yapın.

Odadan manzara da şöyle, yüksek binalar eskinin mafya kumarhane ve otelleri, şimdi ise sadece oteller.

havana 23

İlk gün yorgunluğu, bu mesafe uçuşlarda muazzam oluyor. Jet-lag olmadım ama çok yoruluyor insan. Size önerim bu kadar uzun uçacaksanız 2 saat uyuyun, sadece 2 saat ve gittiğiniz yerdeki saate göre mutlaka uyumadan akşamı bekleyip öyle uykuya geçin, yoksa 2-3 gün yorgun ve sersemlemiş bir halde dolaşabilirsiniz.

Biz de şöyle bir otel etrafını turlamak için çıkıyoruz ve halkla ilk temasımız “hey turko,selamun aleykum” cümlesi ile oluyor. 5 gün boyunca en rahatsız olduğum durum işte bu, sürekli bir “hey turko” durumu “cohiba(puro), leydi ve drink” nasıl bir izlenim bırakmışız artık varın siz hesaplayın. Aslında burası ile ilgili verimli bir araştırma yapmıştım ve tedirginliğin nedeninin kendi yaşadığımız şehirler olduğunu, bu ülkede suç oranının neredeyse sıfır olduğun biliyordum, yine de insan panikliyor. Otele geri dönüyoruz.

Küba deyince aklınıza gelmesi gereken 2 şey; müzik ve dans olmalı. Otelin arka bahçesinde 4 kişilik bir müzisyen grubunun nefis konserleri eşliğinde mojito içerek ilk gecemizi noktaladık.

havana 25

2. güne sabah otelde kahvaltı ile başlıyoruz. Küba’da, bizim ülkemiz gibi gelişmiş mutfağı olan ülke insanları için sanırım en sıkıntılı durum; yemek. Kahvaltıda meyve ve yumurta ağırlıklı bir menü her gün için tercihim oldu. Küba’da yiyebileceğiniz en bol şey tropikal meyveler. Muz, avokado, mango, ananas, Fruta Bomba (çekirdekleri karpuz çekirdeğine benzeyen bir meyve). Küba’da muz iki şekilde yeniyor. Biri meyve olarak, diğeri kızartılarak. Meyveler gerçekten çok lezzetliydi, meyve suyu da keza öyle, birkaç hamur işi ağırlıklı kahvaltımı keyifle her sabah tekrarladım.

havana 26

Bugünün programı şehir turu. Otelimizin önü klasik arabalarla doluyor, bu araçlarla şehir turu atabilirsiniz, 25-30 cuc civarı bir ücret alıyorlar.

Bu klasik arabalarla tur olayı tam bir ritüel, her sabah tekrarlanıyor. 

Saat 11:00 gibi başlayan Havana turumuz hızlandırılmış video gösterimi gibi ya da fragman diyelim biz ona… Vedado bölgesinden başlayarak ilk olarak Devrim Meydanı’na oradan Centro Habana’ya ve oradan da öğle yemeği için eski Havana denilen Habana Vieja’ya geçerek sonlandı. 

havana 28

Devrim Meydanı her zaman turist kafilelerinin sabah saatleri için ilk uğrak yeri ve inanılmaz kalabalık oluyor. Ben tek başıma yaptığım turda boş bir anına denk gelerek burada güzel zaman geçirme fırsatı buldum.

Devrim Meydanı’ndan sonra bizler için çok önemli bir yere geliyoruz.

havana 31

Evet Atatürk’ümüzün büstü, o dünyaca ünlü Malecon Caddesinin üstünde gayet merkezi bir yerde, bir yanında ünlü Hintli Şair Rabindranath Tagore,

havana 32

Diğer yanında Peru’lu siyasetci ve deneme yazarı José Carlos Mariátegui…

havana 33

Burası bizim gurur kaynağımız oluyor. Hatta daha sonraki günlerde, bir coco taxi şöförüne nereli olduğumu anlatmaya çalışırken, Atatürk dedim. Evet anladım seni, büyük bir lider, bizim Castro gibi dedi.

havana 27

Daha önce de yemek ile ilgili küçük bir bilgi vermiştim. Küba için en ideal yemek balık. Et ile ilgili bir beklentiniz olmasın, hayvancılık gelişmiş olmadığından pek bir alternatif yok. Sebze meyve durumu da  sanırım iklimsel olarak pek verimli değil. İkinci bir alternatif de tavuk. Yemek konusunda vasat olan ülkenin içki konusunda bir hayli başarılı olduğunu söylemem gerek. Her zaman ve her yerde çok lezzetli mojito, daiquiri, cuba libre, pina colada içebilirsiniz, ayrıca yerli birasını ben çok beğendim. Onun da adı Bucanero.

havana 29

Mojito; şeker, limon suyu ve nane yaprakları üzerine buz, soda ve isteğe göre rom ilavesiyle hazırlanan bir içecek.

Daiquiri; Rom,Limon suyu ve şekerle hazırlanan bir kokteyl.

Cuba Libre; Rom,kola ve limonla hazırlanan kokteyl.

Pina Colada; Hindistan cevizi yağı,ananas suyu ve isteğe göre rom katılarak yapılan, özellikle Pınar Del Rio bölgesine gittiğimizde sürekli tükettiğimiz kokteyl.

havana 30

Öğle yemeğinden sonra, eski Havana’yı turlayarak, turistler için oluşturulmuş büyük bir alışveriş bölgesine gidiyoruz. Küba’nın avm’si diyelim buraya :)

havana 35

Sahil bölgesindeki prefabrik bir yapı görünümünde olan bu yapı içerisinde resimler, magnetler, kılık kıyafet ve envai çeşit yerel hediyelikler var.

havana 34

Küçük küçük dükkanlar şeklinde olan yerde en belirgin durum sıkı pazarlığın dönmesi, ne fiyat veriyorlarsa utanmayın çekinmeyin üçte biri fiyat teklifi ile başlayın pazarlığa, en kötü yarı fiyatına alırsınız.

havana 36

Buradan alınabilecek en güzel şey resim ama (büyüklüğüne göre değişse de) elle tutulur bir tablonuz olsun istiyorsanız minimum 300 cuc’u gözden çıkartmanız gerekiyor. Resim aldığınızda özel bir mühürle mühürletmeniz gerekiyor yoksa ülkeden çıkartamıyorsunuz. Bu mühürü burada basan yer mevcut.

Artık akşam oluyor ve otele dönüş vakti geliyor. Otelimizin arka bahçesinde okyanusu izleyerek, mojito içerek geceyi bitiriyoruz. Otelimizin arka bahçesi Malecon Caddesine bakıyor, 7,5 Km uzunluğundaki caddede akşamları halk toplanıyor.

havana 37

Dans edip müzik dinliyorlar. İçki içiyorlar. Geziyorlar ve çok eğleniyorlar. İsterseniz aralarına katılabilirsiniz şiddet olayı görülmüyor. İçip sapıtmayın tabii…

Dünün yorgunluğu ile birleşen bugün, tatlı bir uykuya götürüyor beni.

Pınar Del Rio

Bugünün programı Havana’ya 180 km uzaktaki Pınar Del Rio; Gezilecek, görülecek o kadar yer var ki; Unesco Dünya Mirası listesinde olan Vinales Vadisinden  mağaralara, puro fabrikalarına kadar.

havana 41

Dünyanın en kaliteli tütünlerinin yetiştiği yerlerden biri bu bölge, herkes puronun bir yerinden tutuyor mutlaka. Yolculuğumuzun ilk durağı olarak Pina Colada’sı çok ünlü bir tesiste duruyoruz. Bir köy evi ve ahırı var etrafta ve tabii ki içinde puro satılıyor.

havana 38

İnsanların yoksulluğu sizi şaşırtabilir ama burada yoksulluk tanımını siz yapıyorsunuz unutmayın. Kendi yaşadığınız coğrafya ve buraya kadar gelebilme ekonomik gücüne sahip kişi olarak bakarsanız evet yoksullar. Muş’ta kaldım bir dönem size garanti ederim orası daha yoksul.

havana 39

Burası ya herkeste var ya hiç kimsede yok bölgesi.

Bölge doğal yetişen ürünleri ile yiyecek ve içeceklerde çok lezzetli.

havana 43

Ballı pina kolada da bunlardan biri, inanılmaz bir tadı var, fiyatı 3 cuc, isterseniz içine rom da koydurabilirsiniz fiyat 5 cuc oluyor.

havana 42

Pınar Del Rio’daysak Küba dan çıkmadık, müzik ve dans her yerde ve tabii ki klasik arabalar :)

havana 40

2. Durağımız Vinales Vadisi;

havana 44

1999 yılında Unesco Dünya Mirası Listesine girmiş olana bölge, hala geleneksel tarımın yapıldığı bir yer.

havana 45

17.YY’da tarımın başladığı biliniyor. Bölge karstik bir yapı, etrafı 400 m’lik yar ve uçurumlarla çevrili. Bu uçurumların içinde de Cueva del Indio, Cueva de San Miguel ve Caverna de Santo Tomás gibi pek çok mağara var.

havana 47

Mağaralar bölgesinden önce doğal tavuk yiyeceğimiz bir mağara lokantasına geliyoruz. Burada tam bir doğallık söz konusu çünkü hayvanlar doğal ortamında besleniyor. Lokantaya giriş bir mağaradan geçerek yapılıyor.

havana 48

Şapkalı masalarımızın altında yemeğimizi yedikten sonra yürüyerek yolun karşısında bulunan Cueva del Indio mağarasına gidiyoruz.

havana 50

Mağaranın girişinde turist kafileleri için animasyon yapılıyor. Eski insanların avcılığı ve yaşayışı kısa bir gösteri ile canlandırılıyor.

havana 49

Mağaramızın bir özelliği var; içinde kayıkla gezilmesi. Kısa bir tur tabii, 8 kişilik kayıklarla 100 m kadar gidip duvar kabartmalarını izliyorsunuz.

havana 61

3-4 dakika sonra da mağaranın arka bölümünden çıkıyorsunuz. Çıkışta fotoğraf için kayık yan döndürülüyor ve bu fotoğraf ortaya çıkıyor.

havana 51

Kayıktan inince tabii ki hediyelik eşya satan bir dükkan sizi bekliyor.

havana 46

Yolculuğumuzun şimdiki durağı puro fabrikası,

havana 52

Bu arkadaş canlı manken, buradan sonrasına yani kapıdan içeriye video kamera, fotoğraf makinesi, telefon hatta çanta bile sokmak yasak.

Eğer Ferhan Şensoy üstadın Şans Kapıyı Kırınca filmindeki gibi bacak arasında puro saran genç kızlarla dolu bir fabrika olduğunu düşünüyorsanız, sizin için tam bir hayal kırıklığı olacağı kesin. Zira dörtlü sıralarda 10 sıra olarak oturmuş kızlı erkekli, teyzeli amcalı işçiler bildiğiniz elle sarıyor. Bu kadar. Buraya yapılan gezini asıl amacı da zaten bunu görmeniz değil el yapımı purolardan almanız.

Tüm Küba gezinizde size satılmaya çalışılacak olan şey; Puro. Zaten ekonomisi bu ürünle ayakta, Fidel Casto’nun sözü bile var; “Puro, benim sağlığım için zararlı ama Küba’nınki için çok yararlı” diye.

Sokaktan puro almayın. Bu kadar net. Gitmeden önce internetten bir sürü şey okuyacaksınız. Gerçek puro için fabrikaların ve devletin mağazaları her yerde var. Fiyatı ucuz diye ne aldığınızı bilmediğiniz bir şeye para ödemiş olursunuz.

Yasak olmasına rağmen fabrika önünde bile ceketinin içinde Cohiba kutusu ile biri gelebiliyor yanınıza. Bu satıcı 100 cuc istiyor aynı kutu fabrika mağazasında 400 cuc, çok cezbedici değil mi? Ama hiç almayın daha iyi para için sağlığınızdan olmayın.

havana 53

El sarımı orjinal purolar; Cohiba, Romeo & Julieta, Monte Cristo, Partagas …

Fabrika sarımı olarak özellikle Guantanamera sürekli karşınıza çıkar, fiyatı ucuzdur ama fabrika sarmasıdır. İlgi alanınıza giriyorsa gitmeden önce şu siteyi incelemenizi tavsiye ederim… Puroanaliz.com

Küçük bir dip not olarak da benim çok ilgimi çeken; Fidel Castro’nun Cohiba Esplendidos içtiği, Che’nin ise Monte Cristo.

havana 54

Puro fabrikasını geride bırakarak, duvar resmi diye bahsedilen bir yere geliyoruz.

havana 55

Brezilyalı ünlü ressam Diego Riviera’nın öğrencisi Leovigildo González Morillo, 1961 yılında Fidel Castro’dan buraya bir resim yapmak için izin istemiş ve o tarihten beri yenilenerek korunan bu Mural de la Prehistoria adlı, evrim teorisini anlattığı düşünülen resim ortaya çıkmış. Resim yağlı boya çalışması…

havana 56

Etrafı tamamen boş ve tertemiz, ayrıca küçük bir büfe mevcut. Yine 3 cuc’a ballı pina kolada veya 5 cuc’a rom katılmış içebilirsiniz. Her yerde aynı fiyat geçerli.

havana 57

Havana’ya dönme vakti. Dönüş için Vinales Kasabasından geçerken, burasının güzelliği bizi alıkoyuyor ve 1 saat bu kasabada mola vererek gezmeyi tercih ediyoruz.

havana 59

Burası aslında daha Küba gibi Küba, Havana sanki sadece turistlerin yaşadığı bir yer olmuşken burada insanlar hayalinizdeki Kübalı; neşeli,güler yüzlü…

havana 58

Evler tek katlı, verandalı ve tabii ki 2 adet sallanan sandalyeli. Bu olmazsa olmaz bir ev eşyası

havana 60

Ben buraya gelirken internet üzerinden yaptığım araştırmalar sonucu yanımda; silgi, kurşun kalem, tükenmez kalem, not defteri vs.. getirdim. Yolda rastgele çocuklara hediye etmek için. Öyle mutlu oluyorlar ki, çocukların gözlerindeki gülümseme hiç bir duygu ile tarif edilemiyor.

havana 62

Ben tek katlı evleri ile Vinales kasabasını çok sevdim, hayalimdeki Küba burası aslında …

havana 63

Akşam oluyor ve uzun bir geri dönüş yolumuz var. Yürümekten ayaklarımız sızlıyor. 2 saatlik yolculuk sonunda iyi bir uyku yarınki yürüme için enerji toplamamızı sağlayacak.

Devrim Müzesi

Bugünkü programımıza sabah Devrim Müzesi ile başlıyoruz. Havana’da 3 türlü taksi ulaşımı var. En çok rağbet gören tabii ki turistlerce çok kullanılan klasik araba taksileri,

havana 64

Neredeyse tüm klasik arabalar taksi zaten. Yakın mesafe 5 cuc, diğer mesafeler ne tuttururlarsa, sıkı pazarlık yapın paranız cebinizde kalsın yoksa aynı mesafeye 40 cuc’a da giden var, 5 cuc’a da varın siz hesaplayın.

havana 65

Klasik taksilerin hepsi devlete ait, normalde hepsinin taksimetre açması lazım ama açanına denk gelmedim.

Diğer bir ulaşım aracı coco taksi, tarif etmek zor şöyle bir şey:

havana 66

Bu araçlar tam olarak macera severler için :) Önde şöför oturuyor,arkada iki kişilik koltuklar var ve allah ne verdi ise gidiyorlar. Bizim bindiğimiz taksimetre açtı normalde 10 cuc’a gittiğimiz yere 4 cuc’a gittik.

havana 67

Üçüncü olarak da bici taksi denilen, bisiklet taksiler.

havana 68

İnsan gücü ile iş gören 1-1,5 cuc ücrete çok uzak mesafe olmadan giden araçlar.

Havana’da ulaşım sadece bunlar değil, aynı zamanda halkın çok yoğun kullandığı otobüsler de var. Siz de bunlardan faydalanabilirsiniz, kesinlikle bir yasak veya kısıtlama yok, fakat şartları görünce kullanmıyorsunuz; birincisi zaman değerli, ikincisi çok kalabalık.

havana 69

Artık müzeyi gezmeye başlayabiliriz. Müze Batista rejimi döneminde Batista’nın sarayı olarak kullanılmış, devrimden sonra haklın hizmetine müze olarak açılmış.

Yan cephesi

havana 74

3 cuc ücret ile giriş yapılıyor.

havana 70

Elinizdeki fazla yükleri bırakacağınız bir vestiyer mevcut ve ücretsiz.

havana 73

İki bölümden oluşuyor: bina ve bahçe

havana 72

Öncelikle müze binasını geziyoruz. Batista döneminde 1957 yılında 35 üniversite öğrencisi saraya saldırıyor ve 32 öğrenci öldürülüyor. Kurşun izleri tüm binada ve girişte sizi karşılayan Jose Marti büstünün arkasında hala duruyor.

havana 71

Müze Küba devrimini anlamanız için çok değerli bir yer. Sokaklar güzel, ama müzeyi gezmeden Küba’yı anlamak zor.

Devrim yürüyüşünün başlangıcı olan Granma çıkarmasının da Che ve Camilo Cienfuegos’lu bir balmumu heykeli konulmuş.

havana 75

Ben devrimin oluşumunu burada uzun uzun anlatmayı gerekli görmüyorum. Merak edenler internetten bilgi edinebilir.

havana 76

Müzede komutanların kullandığı silahlar, yazışmalar,

havana 79

kıyafetler, resimler,heykeller, tablolar ve

havana 77

çeşitli alet edevatlar bina bölümünde sergileniyor.

havana 78

Devrimin mimarı komutanlara her katta ve her odada bir saygı duruşu var.

havana 80

Burada şunuda belirteyim, Küba’nın hiç bir yerinde Fidel Castro’ya ait heykel, poster, afiş göremiyorsunuz. Baskın olarak Che var ve diğerleri… Castro bu benim devrimim dememiş, kendisine tapınılmasını istememiş ve özellikle hayatını kaybetmiş olan komutanları tüm ülkede yüceltmiş.

havana 81

Müze içerisinde de bu durum gözetilmiş. En az göreceğiniz kişi Fidel Castro.

havana 82

Binanın etkileyici iç avlusu, dış avlusu ve tavan süslemelerini de

havana 83

görüp bahçe bölümüne geçiyorum. Geçerken bu resimle karşılaşınca kısa süreli bir şaşkınlık yaşıyorum tabii :)

havana 84

Devrimi kaçınılmaz kıldıkları için bu dört kişiye özellikle teşekkür edilmiş. Sol baştan: Batista’ya devrimi yapmak konusundaki katkısından dolayı, George H. W. Bush’a devrimi pekiştirdiği için, Ronald Reagan’a devrimi güçlendirdiği için ve George W.Bush’a sosyalizmi vazgeçilmez kıldığı için teşekkür bir borç bilinerek buradan edilmiş. :)

havana 85

Bahçede ilk olarak bu sönmeden yanan ateşi görüyorsunuz. Devrim için ölenlerin anısına sonsuza kadar yanacak olan simgesel ateş bu.

havana 87

Hemen ateşin arkasında çok geniş olmayan bir alan var. Burada uçak, tank, füze örnekleri konulmuş.

havana 89

Komutanların kullandığı araçlar da müzede sergileniyor, Raul ve Fidel Castro’nun kullandıkları jipler ve Che’nin aracı…

havana 86

Bahçede Fidel ve devrimcileri Küba’ya taşıyan Granma Yatı da özel bir cam kafes içinde sergileniyor. Fotoğrafını çekemiyorsunuz maalesef.

Müze gezimizi bizden biri; Nazım Hikmet’in Havana Röportajı şiirinden bir bölümle bitirelim. Siz tamamını okuyun :)

956’nin kasımında
fidel de içlerinde
82 kişi granma gemisinden denize indi
956’nın kasımında küba kıyılarına sokulan granma gemisinden denize inip yarı bellerine
kadar suya gömülü
ve silâhlarını başlarının üstüne tutarak
ve ansızın
ve bir anda açılan top ve mitralyöz ateşi altında karaya çıkıp
ve karanlıkları polis köpekleri gibi koklayan araştıran ışıldaklardan sakınarak
ve sarıldınız teslim olun seslerini
ve iri kurbağaları çiğneyip bataklıklara
ve şekerkamışı tarlalarına dalarak
ve palmiyelerle hindistancevizi ağaçlarının ardı sıra tepeleri tırmananlar
sierra dağında buluştu

havana 90

fidel de içlerinde 82’nin 12’si sağ kalmıştı
fidel de içlerinde 12 kişiydiler 56’nın kasımında
fidel de içlerinde 150 kişiydiler aralığında 56’nın
fidel de içlerinde 500 kişiydiler şubatında 57’nin
fidel de içlerinde 1000 oldular 5000 oldular
fidel de içlerinde
fidel de içlerinde bir milyon yüz milyon bütün insanlık oldular
yıktılar batista’yı 959’un ocağında
ve 50 binlik orduyu
ve şekerkamışı milyonerlerini
yerlisini de yankisini de
ve tütün ve kahve milyonerlerinin
yerlisini de yankisini de
ve kışlaları
ve önlerinde cesetler çürüyen karakolları
ve eroin toptancılarını
ve kumarhaneleri
ve birleşik amerika devletleri hava deniz ve kara kuvvetlerini
ve birleşik amerika devletleri dolarını

ve küba’nın havasında ağır çiçek kokularına karışık leş kokusu dağıldı
yani birleşik amerika devletleri korkusu

ve her gün biraz daha keyifli türkü söyleyerek geçiyorum havana
sokaklarından
somos sosyalitas palante palante

Nazım Hikmet Ran – Havana Röportajı

Prado Caddesi

Devrim müzesinin hemen karşısında Generalisimo Maximo Gomez heykeli var.

havana 91

Maxsimo Gomez, Jose Marti ile birlikte 1895’te devrim için Küba’ya gelenler arasındadır. Havana’da ki muhteşem heykellerden biridir. Heykel en alttan üste kadar ayrıntılı figürlerle süslenmiştir.

havana 93

Malecon Caddesi’ne dönük durur.

havana 92

Heykelin büyüleyici atmosferini soluyarak, sol tarafa doğru yönünüzü çevirdiğinizde Havana’nın en güzel caddelerinden birine geliyorsunuz; Prado Caddesi yani Aslanlı yol.

havana 94

Cadde ismini, ortada ki yürüme yolunun kenarlarını süsleyen aslan heykellerinden alıyor. Ortada sadece yayalara ait bir yürüme yolu, sağ ve sol tarafta araçlar için yol ve Havana denilince akla ilk gelen yapılardan olan Capitol Binası’na kadar giden İspanyol Mimarisi örnekleri ile binalar.

Bu caddeyi özel kılan en önemli unsur, içinde hayat olması sanırım, ressamlar,müzik yapanlar, satıcılar, turistler ve ders gören çocuklar…

havana 96

Havana’ya geldiğinizde kendinize 2-3 saatlik bir zaman ayırın ve burada soluklanın. Oturun etrafı izleyin, kesinlikle çok keyif alacaksınız.

havana 95

Caddenin sonu sizi Opera ve Capitol Binası’na çıkartacak.

havana 97

Prado Caddesinde ki yürüyüşümüzün ardından. Hemingway’in izine düşüyoruz. Bu yolculuk için hem Prado caddesinde yorulmuş olmamızdan, hem de Bici Taksiyi merak ettiğimizden, 15-20 dakikalık bu yolu, bisiklet taksi ile gidiyoruz.

havana 98

2 kişinin bindiği araçları anlatmaya gerek yok. Resimde ki gibi. Önde sürücü arkada siz. Burada çok doğal karşılanan bir ulaşım aracı olsa da, ben önde sizi bir yere götürmeye çalışan kişinin harcadığı eforu görünce, kendimi kötü hissettim. İlk ve son binişim oldu.

havana 99

Bu kırmızı bina, Eski Havana yani Habana Vieja denilen kısmın içerisinde ünlü Amerikalı yazar Ernest Hemingway’in kaldığı otel olarak ziyaret ediliyor. Binanın orjinal ismi Ambos Mundo.

Çatı katında lokanta var. Burada yemek yedik. Güzel bir menu olarak; pilav,tavuk,tatlı ve içki 20 Cuc ödedik.

havana 100

Çatıdan manzara bu, öyle ihtişamlı bir manzara sunmuyor ama dinlendirici bir yönü var. Hemingway bu otelin 511 nolu odasında kalmış, biz oradayken ziyarete kapalıydı.

havana 101

Buradan çıkınca Hemingway’in Mojito içmek için sürekli gittiği La Bodeguita del Medio ya uğruyoruz. Mojitosu cidden güzel; 7 Cuc.

havana 102

Ayrıca yazar yemek yemek ve daiquiri içmek içinse Floridita isimli lokantayı tercih ediyormuş. Burada bara yaslanmış bir büstü de mevcut ve iki mekanda inanılmaz derecede kalabalık.

Sonradan fark ediyorum ki Floridiata’da fotoğraf çekmeyi unutmuşum.

Hemingway için Küba’nın ayrı bir değeri ve önemi var. Şimdi müze olan evinide ziyaret etme şansınız var. Evi Havana’ya 15 Km uzakta,fakat bizim zamanımız yok maalesef.

Havana’da Gece Hayatı

Müziğin, dansın ülkesinde gecelerin nasıl olduğunu az çok tahmin edebiliyorsunuzdur. En güzel yanının canlı müzik ile birlikte adanın en kayda değer gruplarının performanslarını izlemek olduğunu belirtmeliyim.

havana 103

Saat 23:00 te başlayan müzik saat 03:00 e kadar sürüyor. Müzik ve dans sahnenin vazgeçilmezleri.

Gidebileceğeniz ve size önerilecek en bilindik yer Casa De la Musica…

havana 104

Mekan da Küba’nın en iyi grupları sahne alıp şovlarını sunuyorlar. Büyükçe bir sahne ve önünde masalar olan mekana giriş için 5 Cuc ücret ödemeniz gerekiyor. İçeri de içki için ödeyeceğiniz ücretlerde çok astronomik değil.

Gece dolaşması için bilmeniz gereken en önemli unsurlardan biri de şu ki, özellikle grup gezileri ile birlikte bu şehre gelen erkek Türk turist için hiçbir yerde iyi şeyler duymayacaksınız, sürekli bir hayat kadını pazarlama konuşması ile karşılaşacaksınız, bu durumu üzülerek yazıyorum ama yurt dışındaki Türk erkek imajımız inanılmaz kötü.

Büyük şovları olan bir yer tercih etmeyecekseniz, irili ufaklı birçok mekan bulabilirsiniz. özellikle şurası diye yazmaya gerek yok. Üç aşağı beş yukarı tüm mekanlar birbirine benziyor.

Devrim Meydanı

Bugün Havana’yı yürüyerek dolaşıp, adım adım tadını çıkarmak istiyorum. Tüm programım içinde en keyif aldığım gün bugün oldu.

Vedado bölgesinde

 

 

Yazımız Devrim Meydanı, Eski Havana ile devam edecek.

havana 24

Hasta Siempre Comandante / SONSUZA KADAR

aprendimos a quererte (biz seni sevmeyi)
desde la historica altura (tarihin yükseklerinden öğrendik)
donde el sol de tu bravura (cesaretinin güneşi)
le puso un cerco a la muerte (ölümü kuşattığında (pusu))

aquí se queda la clara (işte burada (duruyor)
la entrañable transparencia (tatlı varlığının)
de tu querida presencia (kalbe sıcaklık veren saydamlığı)
comandante Che Guevara (kumandan Che Guevara)

Tu mano glorioso y fuerte (şanlı ve güçlü elin)
Sobre la historia dispara (tarihe ateş açar)
Cuando todo Santa Clara (bütün santa clara (halkı))
Se despierta para verte (seni görmek için uyandığında)
vienes quemando la brisa (rüzgarı yakarak gelirsin)
con soles de primavera (bahar güneşleriyle..)
para plantar la bandera (gülüşünün ışığıyla)
con la luz de tu sonrisa (bayrağı dikmek için)

como revolucionario (devrimci aşkın)
que conducía nueva empresa (seni yeni bir davaya götürüyor)
donde espera la firmesa (ki orada senin kurtarıcı kolunun)
de tu brazo libertario (gücünü (sıkılığını) bekliyorlar)

seguiremos adelante (biz mücadelemize devam edeceğiz)
como junto a tí seguimos (tıpkı sen yanımızdayken olduğu gibi)
y con fidel te decimos (ve fidel’le(Sadakatle) sana diyoruz ki)
hasta siempre comandante (sonsuza kadar, komutan)

 

 

Paris

“Paris’i mutlaka görmelisin.” diyen kocama, çok hevesli olmasam da “tamam” dedim. Romantizmin, aşkın ve başka bilimum duyguların şehri olarak lanse edilen Paris, görmek istediğim şehirlerin başında gelmiyordu. Ne kadar yanıldığımı ise görünce anladım.

Aslında bu yaz yeterince gezmiştik ve bir yere daha gitmeyi düşünmüyorduk. Ta ki emektar fotoğraf makinelerimizin yerine yeni bir tane almaya karar verene kadar. Benim bayıldığım, kocamın ise çekimser kaldığı Samsung NX Mini fotoğraf makinesi, satın alan her çifte ücretsiz Avrupa uçak bileti veriyordu. Hazır makineyi yenilemişken, bir de uçak bileti kazanmak bize cazip geldi. Makineyi aldık, büyük disiplin gerektiren tüm prosedürleri yerine getirdik, ama maalesef Samsung’un bu işi devrettiği beceriksiz ajans nedeniyle uçak bileti hakkımızı kullanamadık. Hikayesi uzun ve burası yeri değil ama insan kendini cidden kazıklanmış hissediyor. Özetle, promosyon olarak 13 TL’lik Paris bileti yerine 7 TL’lik Viyana bileti vermekte ısrarcı oldukları için, (rakamlarda hata yok, 13 ve 7 TL), Samsung’un kulaklarını biraz çınlatarak parayı bastırıp Paris biletimizi kendimiz aldık. Vergileri zaten biz ödeyecektik, gerçekten iki kişi 13 TL ve vergileri ödeyerek Sabiha Gökçen’den gidip geldik.

Cuma öğlen 12:15’de kalkan THY uçağı ile Paris Charles De Gaulle havaalanına 15:00 civarı indik. THY, Terminal 1’e iniyor. Bu terminal, ortada merkezi bir blok ile çevresinde bağlanmış uydu kapılar şeklinde. Enteresan bir yapı. Değişik kapılardan gelen yolcular tüplerden geçerek merkezde birleşiyor.

Paris-CDG Terminal 1

Havaalanında ücretsiz kablosuz internet var. Bağlandığınızda sizden isminizi, yaşınızı, e-mail adresinizi soruyor ve kolayca bağlanıyorsunuz. Gerçi sonradan Küba’ya transferi sırasında 6 saatini burada geçiren Barış ücretsiz internetin 30 dakika sürdüğünü söyledi ama bizde kesinti olmadı. İşe yarayan bir hizmet.

Charles De Gaulle havaalanı Paris’in epey dışında. Havaalanı ile şehir arasında hem otobüs hem de tren servisi var. Otobüslere Roissy Bus diyorlar, Opera’ya kadar gidiyor. Tren ise havaalanından çıkarken bir durakta duruyor, sonra Gare du Nord’a kadar durmuyor. Buradan sonrasında RER-B hattı gibi devam ediyor. Metro’ya ulaştıktan sonrası zaten kolay.

Tabi böyle yazması kolay ama bunların hiçbiri Gürkan olmasa benim bulabileceğim şeyler değildi. Terminal 1’den çıkarken, tren işareti yönlendirmelerini takip ederek küçük bir trene geliniyor. Bu küçük tren, diğer terminaller, otoparklar ve tren istasyonu arasında ücretsiz olarak sürekli gidip geliyor. Tren istasyonuna gelince Paris’e gitmek için tren bileti almak gerekiyor. Gişelerde görevliler var ama biz hep kredi kartı ile makineden bilet aldık. Bilet almak gayet kolay, İngilizce dil seçeneğini seçtikten sonra Paris – Airport CDG seçeneğini seçip, kişi sayısı seçip, kredi kartını yerleştirip, kart şifresini girerek hızlıca bilet alınıyor. Bu istasyondan Paris’e giden trenin hattını bulmak da çok kolay, yönlendirme tabelaları açık ve net. Bilet ücreti kişi başı 9,5 €. Bu biletle metroya da aktarma yapıp Paris içinde istediğiniz noktaya kadar gidebiliyorsunuz.

Havaalanı ile Gare du Nord arası yaklaşık 40 dakika sürüyor. Yolculuk sırasında şehrin dışındaki tek katlı evlerden oluşan mahallelerin arasından geçiliyor. Biz giderken trende bahşiş toplamak için akordeon ile müzik yapan birileri vardı. Bu müzik, insanı Fransa havasına sokuyor.

Gare du Nord, Paris’in kuzey tren garı. Trenden inince bir anda koşuşturan insanlar, her yöne bir sürü tabela ve bir çok yol ile karşılaştık. Aksi gibi yürüyen merdiven de bulamadık ve valizlerimizi taşımak zorunda kaldık. Otelimize varmak için önce M4’e, sonra M8’e olmak üzere 2 metro aktarması yapmamız gerekti. Diğer metro istasyonları bu kadar kalabalık değildi ama elimizde valizlerle epey yorulduk. Havaalanından çıktıktan yaklaşık bir saat sonra otelimize varmıştık.

Vardığımızda umduğumuzdan çok daha kötü bir otel ile karşılaştık. Otelde hiç zaman geçirmeden, valizleri bırakıp kendimizi dışarıya attık. Bu nedenle otel ile ilgili düşüncelerimi da daha sonra anlatacağım.

Saat 17:00 gibi otelden çıktık. Uçak ve trenden sonra hiç yeraltına inmek istemediğimizden yürümeye başladık. Gürkan güzel bir rota çizdi. Aslında hep yürümeyi planlamamıştık ama sonuçta öyle oldu, gecenin sonuna kadar gittiğimiz yerleri aşağıdaki haritada göstereyim, takibi kolay olsun.

Paris-Ilk gun rota

Otelden kısa bir yürüyüşle Opera Binası’na geldik. Yol boyunca çeşitli mağazalar ve cafelerde oturan insanlar vardı. Özellikle de bisikletin yoğun kullanımı dikkat çekiciydi.

Opera binası çok güzel bir bina. Paris’in ihtişamlı binalarından ilk olarak bu binayı gördüğüm için çok hoşuma gitti. Üzerine ünlü bestecilerin büstlerini ve yaşadıkları tarihleri yazmışlar.

Burası bir nevi şehir sakinlerinin buluşma noktası olmuş gibiydi. Merdivenlerde ve bina önünde bekleyen, toplanan bir çok kişi vardı. Binayı daha yakından görmek için sol tarafından yürümeye devam ettik. Her yönü ile çok etkileyici bir yapı. Opera’nın arkasına geçince Haussmann Bulvarı’na geldik ve yanyana duran Lafayette ve Printemps mağazalarını gördük.

Noel yaklaşmakta olduğundan, mağazaların cepheleri rengarenk süslenmişti. Bu bölgede en pahalı markaların ışıl ışıl mağazaları var. Vitrinlerdeki fiyatları görünce buralarda zaman geçirmek anlamsız geldi ve yolumuza devam ettik. Cuma akşamı kalabalığı arasında Concorde Meydanı’na ulaşacak şekilde yürümeye başladık. Karşımıza La Madeleine Kilisesi çıktı.

Dışarıdan hiç de kilise gibi görünmeyen bu yapıyı, ordusunun büyüklüğünü gösteren bir zafer tapınağı olarak Napolyon yaptırmış. Fakat Zafer Takı bu işlevi yeterince yerine getirdiğinden, sonraki yönetim bu yapıyı kiliseye çevirmiş. Gerçekten içine girdiğinizde bambaşka bir yüzü ile karşılaşıyorsunuz.

Yüksek tavanlı, geniş ve ferah bir kilise burası. Ön kapıya gelmeden önce yan kapıdan girip koridorlarında biraz dolaştığımızdan, arka odalarında müzik çalışmaları yapan birileri olduğunu gördük. Cesaret edip de açmadığımız bir kapı oysa ki kilisenin içine açılıyormuş. Yine de iyi yapmışız çünkü ana giriş kapısı çok güzel işlemelere sahip.

Medeleine Kilisesi’nin karşısındaki caddenin sonuna yürüyerek Concorde Meydanı’na vardık. Meydana çıktığımızda aşağıdaki gözalıcı çeşme ile karşılaştık.

Meydanın ortasında Luxor Dikilitaşı ve iki yanında da iki çeşme bulunuyor. Bu dikilitaş, II. Ramses’in tapınağından getirilmiş. Meydana çıktığımızda Eyfel Kulesi de uzaktan bize kendini ilk kez gösterdi.

Paris’in en büyük meydanı olan Concorde Meydanı, 1754 yılında Kral XI. Louis’in heykelini sergilemek için oluşturulmuş. Fakat Fransız devrimi sırasında heykelin yerine koyulan giyotin ile Kral XVI. Louis ve eşi Kraliçe Marie-Antoinette dahil 2.800’den fazla kişi bu meydanda öldürülmüş. Dikilitaş’ın hizasından, ihtişamlı Champs-Elysees yani bizim bildiğimiz adıyla Şanzelize bulvarı başlıyor, uzakta Zafer Takına kadar devam ediyor.

Şanzelize’nin başlangıcına Noel için bir sokak pazarı kurulmuş. Burada gördüğümüz mutlu, rahat ve huzurlu insanlarla bir arada olmak, etrafta gülen ve eğlenen yüzler görmek dahi Paris’e gelmek için yeterli bir sebep olsa gerek. Burada biraz zaman geçirdik ve ağaçların arasına kurulmuş pistteki buz pateni gösterisini izledik. Sonradan tekrar geldiğimiz bu alanı ileride daha detaylı anlatacağım.

Biraz dinlendikten ve birer bardak sıcak şarap içtikten sonra yürümeye devam ettik. Park bitip binaların başladığı noktada Grand Palais bulunuyor. Bu muhteşem yapı hem müze hem de gösteri ve sergi alanı olarak kullanılıyor.

Bulvar boyunca ünlü mağazalar ve Fransız markalar başta olmak üzere otomobil showroomları bulunuyor. Trafik ışıklarından geçerken tam ortada durup karşıda görünen Zafer Takı’nın fotoğrafını çekmek, tüm turistlerin yaptığı bir ritüel sanki.

Kalabalık bulvardaki ışıl ışıl mağazalara ve güzel binalara bakarak boylu boyunca yürüdük ve ünlü Arc de Triomphe’a vardık. Daha önce bir çok fotoğrafını görmüş olduğum bu yapıların ihtişamını gözlerimle gördüğümde anladım. Fotoğraflar bu hissi vermiyormuş.

Yapımı 30 yıl sürmüş olan bu tak, gerçekten kocaman. Her tarafını kabartmalar ve heykeller süslüyor. Tam ortasında hiç sönmeyen bir ateş var. Bu ateş, iki dünya savaşı sırasında ölen ve kimliği belirlenememiş olan askerler anısına yanıyormuş. Biz çıkmadık ama en üst katı ziyarete açık ve asansörle çıkılabiliyor.

İlk günden bu kadar yürümek Paris’i epey hissetmemi sağladı. Aslında Eyfel’e de gitmek istiyorduk ama yorgunduk ve otele dönmek istiyorduk. Paris’in güzel bir yanı, herhangi bir noktada metro’ya ulaşmak için en fazla 500 m kadar yürümeniz gerekiyor. En yakın metroya inerek otele gitmek için hangi hatları kullanmamız gerektiğine baktık. Bir çok kişiye karmaşık gelse de, aslında Paris metrosunu kullanmak gayet basit. Yeter ki hangi durakta olduğunuzu ve hangi durağa gideceğinizi bilin. Gitmeden önce Paris Metro Haritası‘nı indirebilirsiniz, ya da metro duraklarında görebilirsiniz.

Paris’te 1 ile 14 arasında numaralanmış 14 metro hattı ve A, B, C ve D olarak adlandırılmış 4 adet banliyo (RER) hattı var. Binmeniz gereken metro hattının önce numarasını öğrenmeniz gerekiyor. Sonra harita üzerinden o hattın son istasyon isimlerine bakmanız gerekiyor. Yer altında yön belirtmek mümkün olmadığından, hattın gideceğiniz yöndeki son istasyonuna giden trene binmeniz gerekiyor. Mesela, 1 numaralı hattın son istasyonları “Grande Arche de La Defense” ve “Chateau de Vincennes”. Eğer Zafer Takı’ndan Louvre Müzesi’ne doğru gidiyorsanız, “M1-Chateau de Vİncennes” yazan tabelayı takip etmeniz gerekiyor. Aşağıdaki resimde gördüğünüz gibi, birden çok metro hattının kesiştiği istasyonların koridorlarında tabelaları iyi takip etmek için gideceğiniz yönün numarasını ve adını baştan belirlemeniz çok önemli.

Metro biletini istasyondaki makineden kredi kartı ile aldık. Paris’te metroya çok binmeniz gerektiğinden, bir, iki, üç ve beş günlük Paris Visite adı verilen sınırsız metro biletleri var. Ancak bizim gibi yürümeyi seviyorsanız ve zamanınızı yer altında geçirmek istemiyorsanız, standart metro bileti de alabilirsiniz. Bir kullanımlık bilet 1,70 €. On tane metro biletini ise 13,70 €’ya alabiliyorsunuz. Biz iki defa 10’luk bilet alarak seyahatimizi tamamladık. Bu bileti de makineden seçerek rahatça alabiliyorsunuz ama az da olsa İngilizce bilmeniz gerekecektir.

Otelimize girmeden önce gece 10’a kadar açık olan bir Carrefour Mini marketine uğradık ve su aldık. Seyahatimiz sırasında bir çok su markası test ettiğimizden, bizim ağız tadımıza en uygun su markasının Volvic olduğunu söyleyebiliriz. Neredeyse en ucuz su olan Cristaline de fena değil ama Volvic daha iyi. Hatta limonlu su olan Volvic Zest de çok güzel, mutlaka deneyin. Buraya su şişesi resmi koymak çok mantıklı gelmese de, aklınızda kalsın diye koyuyorum.

Paris-Volvic-Bize uygun su markasi

Sıra geldi otelden bahsetmeye. Kazara siz de gitmeyin diye otelin adını yazmak istiyorum, Hotel des Boulevards. Seyahatimizden iki ay önce booking.com‘dan rezervasyon yapmıştık. Aslında Paris merkezine yakın uygun fiyatlı oteller arasında gecelik kahvaltı dahil 85 € oda fiyatı veren tek yer burasıydı. Bizi yanıltanın ise kahvaltı dahil demesi olduğunu ertesi sabah anladık. Kahvaltı dedikleri, bir bardak çay ya da kahve, yarım baton ekmek, bir tereyağı ve bir reçel. Hani şu plastik kutuda olanlardan. Hem de kahvaltıyı otelin resepsiyonunda, alçak bir masada, toplam 6 kişinin sıkışarak oturabileceği küçücük bir yerde veriyorlar. İlk sabahtan sonra marketten krem peynir alarak kahvaltımızı zenginleştirsek de, küçük otel ve kahvaltı kelimelerinin Paris için bir arada yazılmaması gerektiğini düşünüyoruz.

Otelin daracık koridorları, asansörü olmaması, incecik alçıpan duvarlarla ayrılmış odaları, bir buçuk kişilik olan ama çift kişilik denen yatağı, yuvarlak sosis gibi saçma sapan yastığı, normal yastık istediğimizde sadece bir tane bulabilmeleri, valizi açacak kadar genişliğe bile sahip olamayan küçüklüğü gibi tümü huzur bozan, rahat kaçıran berbat özellikleri de cabası.

İyi yanı ise, tüm otel misafirlerinin aklı başında, sessiz, güler yüzlü ve saygılı insanlar olmasıydı. Bundan olsa gerek pek gürültü duymadık. Diğer yandan temiz bir oteldi, her gün odamız temizlendi, tuvaleti küçük ama kullanışlıydı ve duşunda bol sıcak suyu vardı. Zaten her gece kilometrelerce yürüyüp bezgin bir halde otele döndüğümüzden, bebekler gibi uyuduk.

İkinci güne Eyfel Kulesi’nden başladık. Fransa’ya beş yıllığına öğretmen olarak atanan ve Le Mans’da yaşayan sevgili dostumuz Caner ile Eyfel Kulesinde buluşmaya karar vermiştik. O, sabah hızlı tren ile Paris’e geldi, biz de metroyla gittik. Eyfel’e yakın birkaç metro istasyonu olsa da, en güzel manzaraya sahip olduğu için ve aktarmasız gidebildiğimiz için M9 ile Trocadero istasyonuna gittik. İstasyondan çıktığımızda Eyfel kulesi tüm ihtişamıyla karşımızda duruyordu.

Paris-Eyfel-1

Trocadero tarafından Eyfel’e gitmek, kulenin en güzel manzaralarından birini görmek demek. Seine nehri üzerindeki köprüden geçerken, kuleye yaklaştıkça büyüklüğünü anlamaya başlıyorsunuz.

Kulenin altına geldiğinizde ise gerçekten kendinizi ufacık hissediyorsunuz.

Kuleye çıkmak için dört ayakta dört imkan var. Birisinde sadece merdiven varken, bir diğeri internetten randevulu bilet alanlara ayrılmış ve asansörlü. Biz Caner’le buluştuktan sonra diğer asansörlü olan ayağa gittik. Kasım ayında yağmurlu ve sisli bir cumartesi sabahı saat 10’da gittiğimizden kuyruk yok denecek kadar azdı. Gürkan’ın dediğine göre yaz mevsiminde kuyrukta bir iki saat geçirmek mümkünmüş.

Bileti kapıdan alabiliyorsunuz. Giderken çantanızda kesici alet ve cam şişe olmadığına dikkat edin, sıkı kontrol var. İki tip bilet var. İkinci kata kadar çıkabileceğiniz bilet kişi başı 9 €. En üst kata da çıkabileceğiniz bilet ise kişi başı 15 €. Kredi kartı ile ödeyebiliyorsunuz. İkinci kat manzarası ile en üst kat manzarasının farkını aşağıdaki iki resimden anlayabilirsiniz.

Görebileceğiniz gibi, aradaki fiyat farkına bakmadan kesinlikle en üst kata kadar çıkmanız lazım. Bindiğiniz ilk asansör çıkarken birinci kata uğruyor ve ikinci kata kadar çıkıyor. İkinci katta biraz dolaşıp fotoğraf çektik.

Paris-Eyfel-12

En güzel manzara en üst kattan olduğundan, buradaki fotoğrafların çoğu yukarıdan çekilmiş olanlar. İkinci kattan en üst kata çıkmak için uzunca bir süre kuyruk bekledik ve en üste çıktık.

Gerçekten çok yüksek. 281 metre yüksekte olmak öyle her gün hissettiğiniz bir duygu değil. Manzara şahane, Paris’in her yerini görebiliyorsunuz.

En üst katta kadehle şampanya satan bir büfe de mevcut. Sabahın erken saati olduğundan biz almadık ama ellerinde kadehlerle fotoğraf çektiren epey kişi vardı.

Paris-Eyfel-11

Kulenin dört bir yanından doya doya manzarayı seyretmek ve fotoğraf çekmek epey zaman alıyor. Zafer Takı bu kadar yüksekten bile haşmetini hissettiriyor.

Artık karnımız acıkmaya başladığından, kuleden inince ne tarafa gideceğimize karar vermeye çalıştık. Kuleden inmek için de asansörlerde kuyruk var ama çok kalabalık değil.

Eyfel Kulesi’nin neden bu kadar turisti kendine çektiğini tam olarak anlamış bir şekilde yeryüzüne indik. Asansör ile inerken Gürkan meğer aşağıdaki videoyu çekmiş.

Okuduğum bir kitapta, Eyfel’e çok yakın olan Rue Cler sokağında cumartesi günleri pazar kurulduğununu okumuştum. O tarafa gitmeye karar verdik. Yürüyüş başladığından ve tüm gün süreceğinden, nerele gittiğimizi daha rahat anlayasınız diye yine bir kroki paylaşayım. Hepsi bu değil ama metro kısmından sonra bahsedeceğim.

Paris-Ikinci gun rota

Rue Cler’e doğru yürürken arka sokakların güzelliğini daha iyi anlamaya başladık. Sessiz ve sakin sokaklar, güzel binalarla doluydu.

Kısa bir yürüyüşten sonra pazar yerine geldik. Okuduğum yazıda burada sandviçler ve taze meyveler satıldığı yazıyordu. Oysa biz daha çok ikinci el eşyaların satıldığı bir pazarla karşılaştık.

Sokakta ilerledikçe bir takım yiyecekler satanlar da var ama daha çok alıp evinize götürmeniz ve hazırlamanız gereken yiyecekler bunlar. Şu tezgahtaki deniz mahsüllerinin tadına bakamamak Gürkan’ın epey canını sıksa da yolumuza devam ettik.

Pazarda aradığımızı bulamayınca, Caner her zamanki pratikliğiyle bir marketten birkaç çeşit peynir ve bir Muscat şarabı aldı. Marketin yanındaki fırından da üç çeşit ekmek aldı. Artık iyice yaklaşmış olduğumuz Les Invalides’in köşesindeki şu güzel parka gidip, bir bankın üstünde sandviç hazırlayıp yedik. Peynirler ve şarap çok lezzetliydi.

Eyfel Kulesi’nden de görünen parlak kubbenin altında Napolyon’un mezarı bulunuyormuş. Gaziler için bir hastane ve rehabilitasyon merkezi olarak kullanılan yapıda bir de savaş müzesi bulunuyormuş. Maalesef gezemedik ama çok ilginç olduğundan eminim. Yapının etrafı hendekli tasarlanmış, kim bilir neler yaşanmıştır burada.

Karnımızı doyurduktan sonra Saint-Germain üzerinden Notre Dame Katedrali’ne doğru yürüme kararı aldık. Epey uzak olsa da metroya binmek istemedik. Bir şehri tanımanın en iyi yolu sokaklarında yürümektir ne de olsa. Les Invalides’in tam karşısında büyük bir bulvar, Seine üzerinden geçen bir köprü ve karşıda Grand Palais görünen ferah bir manzara var.

Saint-Germain bulvarına doğru kestirme bir sokaktan geçerken polis merkezi gibi bir yerin önünden geçtik. Merkezin önündeki minibüsleri görünce insan bizim polislerin araçları ile kıyaslamadan edemiyor.

Burayı biraz geçince sol tarafta bir sokakta büyükçe bir kilise olduğunu farkettik. Ortalama bir avrupa kenti için turistik bir çekim noktası olabilecek büyüklük ve güzellikteki bu kiliseye doğru döndük.

Sainte-Clotilde Basilikası olduğunu öğrendiğimiz kilise, sessiz sakin bir mahalle arasında duruyordu. Kapısı tabii ki açıktı ve içerisi de çok güzeldi. Vitrayları ve özellikle orgu çok güzeldi. Arada kalmış bu kiliseye fırsat bulursanız uğrayın bence.

Saint-Germain bulvarına çıkınca artık yürüyemez hale gelmiş bacaklarımızı dinlendirmek için bir yere oturalım dedik ve Le Rouquet adlı bir kafeye oturup birer kahve içtik. Bu bölge ünlü PSG futbol takımına ismini veren semt ve bu bulvar pahalı mağazalarla dolu. Kafeden kalkıp Notre Dame’a doğru yürümeye başladığımızda Caner’in arkadaşı Burak ile buluştuk. Paris’in her tarafında göreceğiniz kiralık bisikletiyle gelen Burak’la tanıştık fakat o bisikleti bırakacak bir istasyon bulmaya gitti. Bu bisiklet olayı epey ilgi çekici, bir ara onu da anlatacağım.

Bu güzel binalar arasında kalabalık caddede yürümektense yine sokaklara dalalım dedik ve kestirme olacak şekilde bir yerlere girdik.

Bu bölge epey turistik. Sorbonne Üniversitesi de burada olduğundan genç nüfus da epey fazla. Seine nehri üzerindeki iki adaya da yakın olduğumuzdan, etrafta turistik eşya satan mağazalar çoğalmaya başladı.

Artık iyiden iyiye Seine nehrine yaklaşmıştık. Yukarıda gördüğünüz sokağın sonuna geldiğimizde ünlü Saint-Michel çeşmesine geliverdik.

Burası turistik bir yer olsa da, Parislilerin de buluşma noktası halinde. Hazır Saint-Michel meydanından bahsederken, meydandaki tipik metro durağı girişini de sizlerle paylaşayım. Bu metro girişleri gerçekten insana Paris’te olduğunu hatırlatıyor.

Bir yandan yağmur da başlamıştı. Saint-Michel’den Cite adasına geçen köprüye geçtiğimizde uzaktan Notre Dame Katedrali göründü.

Paris şehrinin ilk kurulduğu yer olan Cite Adası’nın sembolü olmuş olan Notre Dame Katedrali’nin önünde, eskiden burada bulunan sokağın adı yazan mermer bir taş bulunuyor.

Yağmur yağdığından olsa gerek, katedralin önünde kısa bir kuyruk vardı. İçeriye girmek elbette ücretsiz ama kulelere çıkmak için bilet almak gerekiyor. Giriş kuyruğunda beklerken cephedeki detayları daha yakından görebiliyorsunuz.

İçeriye girdiğinizde dışarısı kadar içinin de güzel olduğunu anlıyorsunuz.

Hava kararmaya başladığından dışarıdan gelen ışık pek yeterli değildi ama vitraylarla süslü camlar kendini gösteriyor.

Sanki birileri yüzyıllarca burayı süslemeye çalışmış gibi. Müthiş el işçiliğine sahip eserlerle süslü her yer. Aşağıdaki resimde görülen arka plandaki derinliği gidip görmek lazım.

Dışarıya çıktığımızda yağmur dinmişti. Katedralin arkasına geçmek için yan sokağa girdiğimizde cephedeki Gargoyle denen su savaklarını yakından gördük.

Arkadaki parka geçince, katedralin diğer yüzüyle karşılaşılıyor. Bu taraftan gotik mimarinin sembolü olan payandalarla karşılaşıyorsunuz.

Parkta biraz dinlendik. Bu arada bisikletini parketmiş olan Burak da yanımıza geldi. Parkın hemen yanında bulunan Pont de l’Archeveche köprüsünün korkuluklarına herkes bir kilit asmış. Avrupa’nın bir çok şehrinde gördüğümüz bu geleneğe, hazırlıksız olduğumuzdan yine katkıda bulunamadık ama bir dahaki sefer yanımızda bir kilit götürmek isteriz.

Köprüden geçerken Seine nehri ve Notre Dame katedrali çok güzel görünüyor.

Bu kadar Notre Dame resmi fazla gelmiştir ama hava kararınca karşı kıyıdan daha ihtişamlı görünen şu resmi de kullanmadan edemeyeceğim.

Tekrar Saint-Michel’e dönerken, daha önce uğramak istediğimizi konuştuğumuz ünlü Shakespeare and Company kitapçısını bulduk. Bulduk ama içeriye giremedik çünkü önünde kuyruk vardı. Ünlü olduğundan mıdır yoksa kalitesinden midir bilemiyorum ama insanların kitapçı önünde sıra beklemesi garibime gitti.

Hava kararmıştı ama gün bitmemişti. Parkta da biraz dinlenmiş olduğumuzdan, Gürkan görmemiz gereken yerlerden birine gitmemizi önerdi. Gece görmenin daha güzel olacağını tahmin ettiği Sacre Coeur Bazilikasına gitmeye karar verdik. Yakında bulunan Saint Chapelle’i dışarıdan da olsa görebilmek umuduyla önce o tarafa yürüdük. Köprüyü geçerken çektiğim Notre Dame’ın şu son resmini de koymadan geçmeyeyim.

Saint Chapelle’i maalesef göremedik. Kapanmıştı. En yakın metroya gitmek için karşı yakaya geçtik. Gece Seine nehri ve kenarındaki yapılar daha da güzel görünüyor.

Köprüyü geçince Chatelet Meydanı’na geldik. Paris’in her meydanı gibi burası da gece daha bir güzel oluyor.

Chatelet Metro istasyonundan beş metro hattı geçiyor. Sacre Coeur, Montmartre bölgesinde ve şehre hakim bir tepenin üstünde bulunyor. Normalde M2 ile Anvers istasyonuna gidip biraz tırmanmak gerekiyor. Ancak aktarma yapmadan gitmek için Gürkan bizi Chatelet’ten direk giden M4 ile Chateau Rouge istasyonuna götürdü. Tepenin bu tarafı turistik değil. İlginç bir şekilde kuaförlerle dolu bir sokaktan yukarıya doğru yürüdük. Sonra başka bir sokaktan tırmanmaya devam ettik.

Bu taraftan gitmeyi düşünenlerin bu yokuşu göze almaları lazım. Yağmur durduğu halde, kaldırım kenarından ciddi miktarda su akıyordu. İlginç bir şekilde, Gürkan bu suyun neden aktığını biliyormuş. Paris sokaklarının temizlenmesi için pompalarla yukarılara su basılır, çöpler aşağıya kadar su yardımıyla toplanırmış.Gerçekten de, sokağın üst koşesine vardığımızda bir delikten pompalanan suyu gördük. İlginçmiş.

Yolun sonunda dik bir merdiven var ve merdiveni çıkınca ünlü Sacre Coeur Basilikasına varmış olduk.

Adı Kutsal Kalp anlamına gelen bu güzel kilise, Paris’in en yüksek yerine kurulmuş. İçeriye girmek tabii ki ücretsiz. Biz gitiğimizde bir ayin vardı, o nedenle içeride biraz oturup dinlendik. Fransa’nın en büyük tavan mozaiği bu kilisedeymiş. Bu mozaik aşağıdaki resimde görünüyor.

İçerisi güzel ama bir Notre Dame değil. Kilisede bir tur atıp dışarıya çıkınca neden bu tepeye kurulmuş olduğunu daha iyi anladık. Neredeyse tüm Paris ayaklarınızın altında.

Gündüz gelip bu manzarayı bir de aydınlıkta görmek lazım diyerek, herkesin geldiği turistik taraftan aşağıya inmeye başladık. Bazilikanın ana merdiveninde gençlerin kurduğu bir grup müzik yapıyordu ve buraya kadar çıkıp yorulmuş olan turistler merdivene oturmuş müzik dinliyordu.

Artık iyice yorulduğumuzdan, önceki gece Concorde meydanında gördüğümüz panayıra gitmeye karar verdik. Anvers istasyonundan M2’ye binip bir durak ileride M12’ye aktararak Concorde istasyonuna varmak için metroya girdik.

Concorde Meydanından Champs-Elysees bulvarına girişte kurulmuş olan sokak pazarından daha önce bahsetmiştim. Burada kurulmuş olan tezgahlarda çeşit çeşit peynirler, salamlar, kekler, soğan çorbası, bitki çayları, çikolatalar, tatlılar ve sıcak şarap satılıyordu.

Şampanya satılan büyükçe bir stand epey kalabalıktı. Parkın içine doğru yayılan bu alanın sonundaki şarap tezgahında oturacak yer bulunca buraya oturduk. Peynir tabağı ve birer kadeh şarap alıp biraz dinlenme fırsatı bulduk.

Bulvar kenarındaki panayırda elbette çocuklar da düşünülmüş. Aşağıda görülen dev kaydırakta, sanki su parkındaymış gibi kayan çocuklar çok eğleniyorlardı.

Caner gece Burak’ta kalacağından, biz de epey yorgun olduğumuzdan geceyi bitirmeye karar verdik. Ama Türkiye’den Caner’e bir valiz eşya getirmiştik ve bizimle otele kadar gelmeleri gerekiyordu. Hazır bu kadar antreman yapmışken otele de yürüyerek gitmeye karar verdik.

Yol üzerinde Paris’in dört bir yanında gördüğümüz bisiklet istasyonlarından birisi ile karşılaşınca Burak’a sistemin nasıl işlediğini sorduk.

Kısa dönem kiralama için sadece kredi kartı gerekiyormuş. Özel bir kart almanıza ya da aboneliğe gerek yok. İlk kullanımda kartınızdan depozito niyetine 150 € çekiliyor. Günlük kullanım için 1,70 € ödüyorsunuz. O gün içinde istediğiniz kadar bisiklet alıp bırakabiliyorsunuz. Makineden ingilizce seçeneğini seçip kartınızı kullanarak hangi numaralı parkta duran bisikleti alacağınızı seçiyorsunuz. Ödeme gerçekleşince bisikletin park yerinin ışığı yanıyor ve bisikleti alıp gidebiliyorsunuz.

Her seferin ilk yarım saati ücretsiz. Sonraki ilk yarım saate 1 €, ikinci yarım saate 2 €, sonraki her yarım saate 4 € ücret alınıyor. Bu sisteme dahil Paris’te yaklaşık 20.000 bisiklet varmış. İstediğiniz istasyondan alıp istediğiniz yerde bırakabiliyorsunuz. Bisikleti bıraktığınızda kaç saat kullandıysanız kartınızdan ücreti çekiliyor ve çekilen depozito iade ediliyor. Daha detaylı bilgiyi Velib’in sitesinden öğrenebilirsiniz.

Bu bilgiyi de öğrendikten sonra otelimize varıp Caner’in valizini verdik ve onları metro durağına bıraktık.

Pazar gününe erkenden Louvre Müzesi’ne giderek başlamaya karar verdik. Louvre’u gezmenin ne kadar süreceğini Gürkan pek kestiremedi. Ben ise, Ahmet Kaya’nın mezarını ziyaret etmek istiyordum. Hatta şansımıza, bu pazar, yani 16 Kasım, Ahmet Kaya’nın ölüm yıl dönümüydü. Günün sonunda nerelere gidebildiğimizi yine bir harita üzerinde göstereyim.

Paris-Ucuncu gun rota

Sabah 9 gibi otelden ayrıldık. Otelimiz Louvre’a yakın olduğundan yürümeye karar verdik. Pazar sabahı olduğundan sokaklar çok sakindi.

Bu arada Paris’in merkezinde pek modern mimarili bina olmadığı halde şu aşağıdaki bina çok dikkatimizi çekti. Bu kadar modern olsa bile üstünde Art Neuveau desenleri bulunması çok ilginç gerçekten.

Kasım ayında bir pazar sabahı erkenden gelince Louvre’un girişindeki o ünlü kuyruk olmuyormuş.

Ana giriş dev bir cam piramit. Ama Louvre Sarayı’nın cephesi daha muhteşem.

Kuyruk bile beklemeden Louvre’a giriverdik. Piramit’in altına ana girişi yerleştirmişler.

Louvre’a Ekim’den Mart’a kadar her ayın ilk pazarı girişler ücretsiz. Giriş ücreti ise kişi başı 12 €. Bazı geçici sergilere de girmek isterseniz bu ücret yükseliyor ama zaten yeterince büyük bir müze olduğundan biz standart ücreti ödedik. Kredi kartı ile ödenebiliyor.

Ayrıca müzeyi gezerken dinleyebileceğiniz bir Audio Guide kiralanabiliyor. Kulaklıkla dinleyeceğiniz bu rehber bir Nintendo’ya yüklenmiş.

Audio Guide başına 5 € ücret alınıyor. Türkçe seçeneği olmadığından İngilizce bir rehber kiraladık.

Audio Guide’ın kullanımı oldukça pratik. GPS sinyali ile mi neyle bilemedik ama hangi odada olduğunuzu biliyor. O oda hakkında ya da odadaki belli başlı eserler hakkında bilgiler dinleyebiliyorsunuz.

Eğer yeterli zamanınız yoksa bu rehberden faydalanmak epey zor. Gürkan bir şekilde dinlediklerini bana da anlattı ama bir yerden sonra rehber sadece bir aksesuar halini aldı. Sadece çok merak ettiklerimizi dinledi.

Müzeyi gezmeye başlamadan önce montlarımızı vestiyere bıraktık. Vestiyer ücretsiz ve çok hızlı hizmet veriyorlar. Aklınızda olsun, zamanla sırt çantası bile ağırlık yapıyor, fazla eşyalarınızı muhakkak vestiyere bırakın. Müzeye girmeden önce yanınıza içme suyu da alın, içeride su satılıyor ama bir kaç noktada var ve gezi rotanızı bölmek istemeyebilirsiniz.Biz gezmeye kuzey kanattan başladık, doğuya doğru geçtik. Görecek çok şey var, zaman su gibi akıyor.

Müzedeki eserler hakkında bilgi verebilecek donanımımız olmadığından müze hakkında bilgi verirken çeşitli fotoğraflar paylaşmak en doğrusu.

Louvre’un en popüler eserleri güney kanatta bulunuyor. Sadece eserler değil, binanın kendisi, merdivenler, kolonlar, özellikle de tavanlar muhteşem.

Louvre Müzesi’nin web sitesinde kat planlarının olduğu güzel bir interaktif harita bulunuyor. Müzeye girerken de büyükçe bir broşür alıyorsunuz, içinde kat planları bulunuyor.

Yukarıda gördüğünüz koridor güney kanadında ve ünlü Mona Lisa tablosu bu tarafta.

Kocaman bir odanın ortasında, etrafına insanların üşüştüğü küçükçe bir tablo Mona Lisa. Büyük bir tablo beklemeyin.

Mona Lisa’yı gördükten sonra görev tamamlanmış gibi daha bir rahat geziliyor sanki. Bir şekilde görülmesi gereken, gelme amaçlarınızdan biri bu sanki.

Oysa her taraf muhteşem eserlerle dolu. Hatta sarayın kendisi bile çok güzel.

Aşağıda görülen iç avlu ve sakladığı muhteşem merdiveni beni çok etkiledi.

Mısır Medeniyeti kısmındaki mumya gerçekten dikkat çekiciydi. Mumya’nın yanındaki küplerde iç organları saklıyorlarmış.

Müzenin bulunduğu Louvre Sarayı’nın mevcut halinden çok önce yapılmış olan eski sarayın kalıntılarını da ortaya çıkarmışlar. Pek görülecek bir şey olmasa da güzel bir sunum yapmışlar.

İslam Eserleri Sergisi olan kısım da çok güzel olmuş.

Sabah 9:30 gibi başladığımız müze gezimizi 15:30 gibi bitirdik. Yağmur başlamıştı. Daha mezarlığa gidecek, bir de Ahmet Kaya’nın mezarını bulacaktık. Hemen metroya atladık ve Pere Lachaise Mezarlığına doğru yola çıktık. Louvre durağından M1 ile Chateau de Vincennes yönüne binip Nation’a kadar gittik, oradan M2’ya aktarıp Porte Dauphine yönüne binip Philippe Auguste’de indik. Aşağıdaki haritada görüldüğü gibi, bir durak daha gidip Pere Lachaise durağında da inebilirdik.

Paris-Ahmet Kaya Mezari

Ama biz mezarlığa ana kapıdan girdik. Girdiğinizde numaraların bulunduğu bir mezarlık planı ve yanında da önemli kişilerin isimleri ile hangi adada bulunduğu ve hangi numarayla işaretlendiği bulunan bir liste var. Mezarlık planı aşağıda.

Paris-Pere Lachaise Harita

Listenin de fotoğrafı var ama buraya koysam da okunmaz. Ben yine de bir kaç kişinin numarasını burada vereyim; Jim Morrison (Ada 6, No 30), La Fontaine (Ada 25, No 58), Honore de Balzac (Ada 48, No 97), Oscar Wilde (Ada 89, No 83), Edith Piaf (Ada 97, No 71). Plandaki beyaz rakamlar ada no, siyah yuvarlak içindeki beyaz rakamlar da kişi no.

Tabi listede olmadığından Ahmet Kaya ve Yılmaz Güney’in mezarlarının ne tarafta olduğuna dair bir bilgi bulamadık. Bir yandan yağmur da şiddetini arttırmaya başladı. Önceden bir kaç sitede ne tarafta olduğunu araştırmıştık ama yukarıdaki planda işlediğim gibisini bulamadığımızdan, yürümeye başladık. Mezarlık gerçekten bizim mezarlıklardan çok farklı.

Küçüklü büyüklü kulübeler gibi mezarlar var. Kapıları var, heykelleri var. Güzel ve değişik bir yer, Paris’e gittiğinizde sadece yürüyüşe bile gitseniz olur bence.

Kasım ayı olmasından dökülen yapraklar çok güzel bir görüntü sunuyordu. Sanki mezarlık değil gibi. Mezarların bazılarına sanat eseri gibi özenilmiş.

Ahmet Kaya’nın ölüm yıldönümü olduğundan, Türkçe konuşan iki kişiyle karşılaştık, onlar ziyaret etmişler ama tarif edemediler, ama bir yön tarif ettiler. O tarafa gittiğimizde iki kişiyle daha karşılaştık, onlarla beraber biz de bulduk. Aslında ana yolun kenarında ama bulması pek kolay değil. O nedenle yukarıdaki haritada işaretlemiş olsam da, mezarın yoldan görünüşünü burada vermek istiyorum.

Üzerinde çiçekler olan mezar. Burası 71. Ada. Ama 71. adanın ana grubundan ayrı küçük bir parçası. Resimde görünen yeşil tabelada ada numarası yazmıyor, o nedenle yakından görünüşünü de vereyim.

Bu kadar veri ile siz de bulursunuz. Biraz inceleyip giderseniz çok rahat edersiniz. Bu kadar detay vermemden, yağmur altında ne kadar uğraştığımızı anlamışsınızdır. Ve sonunda Ahmet Kaya’nın mezarını bulduk.

Ahmet Kaya Mezarı Paris

Bugün epey ziyaretçisi olmuştu belli ki. Bir kaç fotoğraf çektikten sonra hava kararmaya başladığından Yılmaz Güney’in mezarını aramaya başladık. Az önceki iki kişinin yardımıyla onu da bulduk. Yukarıdaki haritaya onun yerini de işaretledim. Pere Lachaise metro durağından gelirseniz, bir merdivenle mezarlığa çıkıyorsunuz. Tam girdiğiniz noktadan yola parelel biraz yürüyünce solda görürsünüz.

Yılmaz Güney Mezarı Paris

Artık hava iyice kararmaya başlıyordu. Gürkan Jim Morrison’un da mezarına gitmek istiyordu. Giriş binasına yakın olduğundan o tarafa doğru gittik. Kapının önünden geçerken maalesef görevliler düdüklerle ziyaret saatinin bittiğini ve çıkmamız gerektiğini söylediler. O yüzden Jim Morrison’a gidemedik. Oysa ki çok yakındaydık. Aklınızda olsun, mezarlık akşam 5’de kapanıyor.

Mezarlıktan çıkınca epey ıslanmış olduğumuzdan, hemen köşedeki bir kafeye sığındık, birer kahve ve birer turta yedik. Tüm gün dinlenmemiştik, biraz da ısındık ve ne yapsak diye düşündük. Artık Paris’te son akşamımızdı ve Gürkan hala görecek çok yer olduğunu söylüyordu. Yağmur yağıyordu ve hava kararmıştı. Sonunda görülmesi gerektiğine inandığımız bir kaç yere metro ile gitmeyi planladık. Pere Lachaise metro durağından M3 ile ünlü Republique Meydanı’na gitik.

Buradan yürüyerek ünlü Bastille Meydanı’na gitmeye karar verdik. Yol üzerinde Gürkan yine bir deniz mahsülleri restoranı önünde takıldıysa da yolumuza devam ettik.

Paris-Deniz Mahsulleri

Yağmur azalmıştı ve cadde üzerindeki restoranlar ve kafeler yavaş yavaş dolmaya başlamıştı. Bir kez daha otursak kalkamayacağımızı bildiğimizden azimle yolumuza devam ettik ve Bastille Meydanı’na geldik.

Gürkan buradan M1’e binerek son durağı olan Le Defense’e gitmemizi önerdi. Metro ile gittiğimiz en uzak mesafeydi ve ne göreceğimi pek tahmin edemiyordum ama gittiğimizde gördüğüm yapıdan çok etkilendiğimi kabul edeyim.

Büyüklüğü bu fotoğraftan anlamak çok mümkün değil. Yapıya yaklaştıkça büyüklüğünden ve yüksekliğinden sanki başım döndü.

İnsan kendini ufacık hissediyor. Düz bir hat olan Concorde Meydanı, Champs-Elysees, Arc de Triomphe çizgisinin devamına yapmışlar bu binayı. Uzaktan Zafer Takı da görünüyor ama Paris’in genel klasik yapılarının aksine son derece modern gökdelenlerin olduğu bir bölge burası. Değişik bir havası var.

Buradan yine M1’e binerek, Hotel de Ville’de indik. Metrodan çıkınca, Defence’den gelip de bu binanın önüne çıkmak insanı yeniden şaşırtıyor.

Gerçekten muhteşem yapıların olduğu, gündüz ve gece ayrı güzellikte bir şehir Paris. Artık saat 8’e geldiğinden ve ayakta duracak halimiz kalmadığından, Saint-Germain bölgesinde güzel bir restoran bulmak için yürümeye başladık. Seine nehri yine bize güzel bir manzara sundu.

Gece aydınlatmaları altında Notre Dame’ın önünden geçip Saint-Michel’e geçtik. Sağdan ilk sokak olan Rue de la Huchette üzerinde bir çok güzel restoran vardı. La Bistrot de la Huchette adlı restorana karar verdik. Bir küçük kırmızı şarap, birer başlangıç, birer ana yemek ve birer tatlı aldık, toplam 50 € hesap ödedik. Yediğimiz her şey çok güzeldi ama Gürkan’a başlangıç olarak gelen şarapta pişmiş midye bizi çok şaşırttı. Bu kadar lezzetli bir midye hiç yememiştik, fotoğrafını çektik.

Paris-Sarapta Midye

Artık saat 10’a yaklaşmıştı. Metro’ya atlayıp otelimize vardık. Ertesi gün dönüş günümüzdü.

Dönüş uçağımız 14:00’de olduğundan, sabah kahvaltıdan sonra bizim için klasik olan süpermarket turumuzu yaptık. Şekerlemeler, mayonez, şarap gibi hem hediyelik, hem de Türkiye’de istediğimiz gibisini bulamadığımız, bulsak da gereksiz pahalı olan sevdiğimiz ürünleri alıp valizimize yerleştirdik.

Dönüş gününü hiç sevmiyorum. Belki de harika parkları olan, insanları güleryüzlü ve rahat, temiz ve korna sesinin olmadığı şehirlerden ayrılmak benim için zor oluyordur. Paris bir çok tarihi binaya, esere sahiplik yapması dışında çok da güzel ve yaşanılası bir şehir. Her şeyden öte çok temiz, güzel ve düzenli bir şehir. Şehir içinde karşınıza çıkan küçüklü büyüklü parklar ise ayrı bir huzur kaynağı. İnsana saygı gösterildiğinin en büyük kanıtlarından biri, şehrin her tarafında yaşamın içinde gördüğümüz engelliler. İlk önce tekerlekli sandalyedeki insanları gördüğümde bu şehirde ne çok engelli var diye düşünmüştüm. Fakat sonradan anladım ki engelli insanlar için Paris’te dışarı çıkmalarını kısıtlayacak olumsuzluklar yok. Yolda şarkı söyleyen ya da ıslık çalan, güvenle gezen kadınları görmek de keyif verici. İnsanlar takım elbiseleri ile bisiklet kullanıyorlar ve çocuklar ebeveynlerinin elini tutmadan, kırmızı ışıkta  asla bir aracın geçmeyeceğini bilmenin güveni ile karşıdan karşıya geçiyorlar. İnsanlar gerçekten şık fakat bizim anladığımız türden, her yerinde markalar yazan gösterişli bir şıklık değil bu. Süzülmüş, sade, ince bir zevk ürünü ve kişiye özel bir şıklık. Her yerde size gülümseyen ve selam veren insanlara denk gelebiliyorsunuz. Markette yerleri silen çalışan dahi siz ona bakmasanız da sizi farkedip günaydın diyor. İşte tüm bunlar benim Paris’ten ayrılmak istemememe sebep oluyor.

Havaalanına gitmek için metro durağındaki bilet makinesinden yine havaalanına kadar götürecek biletlerimizi aldık ve yaklaşık bir saatlik bir yolculuktan sonra havaalanına vardık. Check-in sonrası duty free’ye geçtiğimizde gördük ki fiyatlar çok pahalıydı. Markette 3 € ile 15 € arasında şaraplar satılıyorken, burada en ucuz şarap 13 € idi. En pahalısına bakmadık bile. İyi ki market alışverişimizi yapmışız diyerek uçağımıza bindik ve evimize doğru yola çıktık.

Ceren, Kasım 2014