Etiket arşivi: atatürk evi

Gaziantep | Zeugma Müzesi

İstanbul – Gaziantep için benim seyahat tercihim uçak oldu. Sabiha Gökçen Havalimanından Pegasus firması ile uçtum. Yıl içinde fiyatları takip ederseniz çok uyguna bilet bulabiliyorsunuz, hele hafta içi gitme şansınız oluyorsa.  İlk olarak bunu belirteyim.

Gaziantep denildiğinde ilk akla gelen haliyle yemek oluyor. Tam bir gastronomi şehri olduğu su götürmez bir gerçek. Bu bölgenin yemek konusunda haklı bir ünü var; Adana, Hatay, Mardin, Şanlıurfa ve Gaziantep.

Gaziantep için sadece yemek yenilebilecek bir yer demek şehre büyük haksızlık olur. Tabi eski dönemlerde İpek ve baharat yolunun en önemli duraklarından biri olduğu düşünülürse, yemek konusundaki gelişmişliğini açıklamak daha kolay olacaktır.

Unesco’nun yaratıcı şehirler ağı listesine gastronomi alanında girmeyi başarmış bir şehir, Gaziantep. Listeyi merak edenler ve gurur duymak isteyenler şuradan bakabilir. Unesco Yaratıcı Şehirler Listesi

Benim deneyimlediğim yerler şöyle;

Küşlemeci Halil Usta. Burası Zeugma Müzesi’nin hemen arkasında bulunuyor ve ününün hakkını kesinlikle sonuna kadar veriyor.

Adını aldığı kebap tabi ki ilk tercih olmalı, kesin ve net. Çok lezzetli küşleme yapıyor. Halil Usta’yı da işinin başında görünce hala neden bu kadar başarılı bir yer olduğunu hemen anlıyorsunuz.

Küşleme ile birlikte gelen salata da ayrıca çok güzel. Bitirirseniz korkmayın hemen tazeliyorlar ama salata ile doyma riski var :)

İmam Çağdaş. Sanırım ünü şehri aşmış lokanta burası. Şehrin merkezinde, Bakırcılar çarşısının içi denebilecek bir bölgede. Ününden dolayı da sürekli dolu.

Kuşbaşılı Ali Nazik kebabı ve havuç dilim baklavası ilk tercihler olabilir. Ünü, lezzetinin önüne geçmiş gibi geldi bana. Biraz pahalı olması da sanırım bu ünden kaynaklanıyor.

Kasap Halil Usta. Sanırım Antep’de adınız Halil ise direk kebapçı olarak hayata başlıyorsunuz :)

Tugay semtindeki lokantada her türlü kebap çeşidi menüde mevcut ama özellikle beyran çorbası ve fıstıklı pidesi ile ününün hakkını veriyor.

Çok fazla yiyerek bu lezzetten sakın mahrum kalmayın. Tatlı olarak böyle farklı bir lezzet denemediğinize eminim.

Koçak Baklava. Gaziantep dendiğinde olmazsa olmazlardan biri de tatlı. Yani baklava, bu konuda ilk söylenilen isim de Koçak Baklava.

Gaziantep’de çok yerde tatlı yedim. Baklava aldım. Kötüsüne rastlamadım diyebilirim. İçindeki fıstık oranı, şerbet miktarı, hamurunun kalınlığı, kaç kat olması gerektiği üzerine bir sürü şey dinledim. İstanbul dönüşü eşe dosta nereden alayım dediğim zaman herkes ağız birliği etmişcesine Koçak ismini verdi. Fakat açıkça söylüyorum, fiyat lezzet oranına bakarsak bu kadar farka değmediği kanaatindeyim. Evet güzel ama, sağındaki solundaki baklavacıların tadı kötü veya aralarında çok fark var denemez. Gaziantep’e gelip de bir şey yediğiniz zaman psikolojik olarak kötü gelme ihtimali yok :)

Tahmis Kahvesi. Şehre geldiğinizde Zeugma ziyaretinden önce veya sonra uğramanızı şiddetle tavsiye ettiğim Bey Mahallesi var. Restore edilen eski yerleşim yeri. Yoruldunuz, oturup şöyle bir tarihin içinde zahter (dağ kekiği) çayı olsun, menengiç kahvesi olsun, türk kahvesi olsun içmek isteyeceksiniz işte size mükemmel öneri.

Ben keşfettim dermişim. Yok yok zaten Gaziantep dendiğinde ilk söylenilen yerlerden biri de Tahmis Kahvesidir. Merkezde bulunur. Bey Mahallesine ve Bakırcılar çarşısına çok yakındır, hatta içi denebilir.

Gaziantep’in kahvesi olarak ün yapan menengiç kahvesinin ve zahter çayının en güzelini içebileceğiniz yerlerinin başında gelir. Eski binası, sunumu ile kesinlikle memnun ayrılacağınız bir mekandır.

Özellikle yukarıda gördüğünüz ikramı sizi mutlu eder. Ben hala internet üzerinde sipariş ile buradan, kuruyemiş, menengiç ve zahter alıyorum.

Bakırcılar Çarşısı. Merkez’de bulunan çarşı, zanaatkarlar yeridir. Eskinin dericileri, bakırcıları, kalaycıları burada bulunur. Şimdi şimdi turizm ile birlikte fıstıkçılar, baharatçılar veya yeme içme yerlerinin sayısı da çarşı içinde hayli çoğalmış durumda.

Bırakın herhangi bir şey almayı, burada gezmek, buranın havasını solumak bile size kendinizi iyi hissettirecektir.

Bakırcılar Çarşısı dendiği zaman büyük bir alan düşünün. İçinde hanlar, pasajlar, sokaklar var. Gezilecek çok yer var. Çarşının merkez tarafından başladığı yerde meydan var. Kolaylıkla bulabileceğiniz bir yer. Fotoğrafını da aşağıya bırakayım göz aşinalığınız olsun.

Bey Mahallesi

Zeugma Müzesi ne kadar kıymetli ise, Gaziantep’e gelip Bey Mahallesini gezmeden dönüyorsanız, şehri gezmemiş olarak da kabul edilebilirsiniz.

Kentin merkezindeki mahalle,  yıllardır atıl durumdayken, 2007 yılında Büyükşehir Belediyesi Koruma Uygulama Denetim Bürosu (KUDEB) öncülüğünde sokak sağlıklaştırma projesi ile evler restore edilerek, şimdiki haline getirdi.

Mahalle, tarihi taş konakları ve müzeleri ile tam bir turizm merkezi haline gelmiş durumda. Mahallede bulunan “Atatürk Evi”, “Oyun ve Oyuncak Müzesi”, “Hasan Süzer Etnografya Müzesi” ve “Ali İhsan Göğüs Müzesi” de ya ücretsiz olarak ya da 2 TL gibi cüzi bir ücret ile ziyaretçilere hizmet veriyor.

Atatürk Evi. Girişi 2 TL olan müze için çok büyük bir yer düşünmeyin. Yarım saatte gezip görebileceğiniz küçük bir mini müze. Bu taş evlerin içini geziyor olmak için bile ziyaret edilebilir.

Youtube kanalımızda video paylaşmıştık.

Oyun ve Oyuncak Müzesi. İstanbul da bulunan Sunay Akın Oyuncak müzesi (Yazımız mevcuttur.:) ile kardeş müze olarak hizmet veriyor.

Aynı girişten hem Ali İhsan Göğüs Müzesi’ni hem de Oyun ve Oyuncak müzesini gezebiliyorsunuz. Bu müzelerin sokağı özellikle sosyal medyada çok popüler olduğundan kesin görmüşsünüzdür.

Saklambaç oynayan çocuklar ile fotoğraflar baya baya popüler. Müze iki katlı, çok güzel eski oyuncakları görmek sizi mutlu edecektir.

Ali İhsan Göğüs Müzesi. Oyuncak müzesinin ön bölümündeki yapıda bulunuyor. Ücretsiz gezebilirsiniz. Gazeteci ve siyasetçi olan Ali İhsan Göğüs’ün yaşamını yakından tanıma şansı buluyorsunuz.

Hasan Süzer Etnografya Müzesi restorasyon çalışması sebebi ile açık olmadığı için gezme şansı bulamadım ama hepsi birbirine çok yakın yerlerde. 1-2 saat içinde tüm müze binaları gezebilirsiniz. 1-2 saat de mahalleyi gezmeye ve bir kahve, çay içmeye ayırırsanız, mutlu olarak ayrılırsınız.

Yine youtube kanalımızda Bey Mahallesi için de kısa bir videomuz var.

Bey Mahallesi için daha uzun uzun yazmaya gerek yok sanırım, eski taş evler,

binaların içine yapılmış kafeler, ki oturun biraz soluklanın iyi gelecektir.

Bu bölgede 19. yy’a ait Kurtuluş Cami’si de restore edilmiş. Burayı da görmenizi tavsiye ederim.

Dışı kadar içi de güzel bir yapı.

Gaziantep’in bir de dünyada büyüklük olarak nadir olan parkı var. Merkezden başlayan park hakikatten çok uzun, içinde oturma alanları, kafeler, spor alanları var. Zamanınız varsa dolaşmak için çok ideal.

Evet, artık gelelim asıl yerimize…

Zeugma Müzesi

Gaziantep’e, yemeye içmeye gelmiş olabilirsiniz, müze çok ilginizi çekmiyor olabilir ama burası fikrinizi değiştirecektir.

Belkıs/Zeugma Antik Kenti, Nizip İlçesi, Belkıs Köyü sınırları içerisinde Fırat Nehri’nin kıyısında kurulmuş bir kent. Aslında müzenin olduğu yer ile bir alakası yok.

Kendi döneminde nüfusu 80.000’e kadar çıkmış kent o dönem için en büyük yerleşim yerlerinden biri olarak kabul ediliyor.

Zeugma, değişik dönemlerinde değişik isimlerle anılmış.
Bilinen en eski ismi; Büyük İskender’in generallerinden Selevkos Nikator, kendi adıyla, Fırat Nehri’nin adını birleştirerek verdiği “Selevkos Euphrates ( Fırat’ın Silifkesi )” adı.

Roma hakimiyetine girdiğinde (1. yy) köprü, geçit anlamına gelen “Zeugma” adını alıyor.

80 bin kişilik nüfus size çok gelmediyse şöyle kıyaslayabilirsiniz. Antakya (Antiokheia) ile İskenderiye’den (Aleksandreia)’dan daha küçük, Atina (Athena) ile aynı büyüklükte. Pompei ve şimdi dev bir metropol olan Londra (Londinum)’dan ise birkaç kat büyük.

1987 yılında ilk kazı çalışması başlayana kadar, tam anlamıyla talan edilmiş. Dünyanın her yerinden tarihi eser hırsızları, dünyanın en nadide mozaik ve diğer eserlerini parça parça kaçırmışlar.

Tarihimizin kıymetini bilmediğimiz için ancak 1987’de arkeolojik çalışmalar başlamış fakat bu sefer de Hasankeyf’in başına gelen buranın da başına gelmiş. Baraj yapımı sebebi ile vizyonsuz, kişiliksiz, cahil cühela yöneticilerin bitmemesi, neyin daha değerli olduğunu kavrayamaması yüzünden, bu bölge de su altında kalmış.

2000 li yıllara kadar, gasp, talan devam etmiş. Korumak için o kadar geç kalınmış ki dünya üzerinde 1 tane bulunan bir heykel, sadece 6 tane bulunan mozaikler, çeşitli ülkelerin müzelerini süslemeye gitmiş.

Müzeyi gezerken bu eksik parçaları gördüğünüzde içiniz cız ediyor. Dünya’nın en büyük antik kentinden geriye kurtarabildiğimiz şeyler çokmuş gibi görünmesine rağmen aslında bir avuç.

Müze girişi 20 TL, müze kartlar geçerli. Ben 10 TL vererek kulaklık aldım kesinlikle tavsiye ediyorum. Eserleri boş boş izlemek yerine haklarında bilgi almak çok daha keyifli. Ayrıca her mozaik için numaralandırma olduğundan, nereden, ne zaman çıkartılmış, önemi ne öğreniyorsunuz.

Her şeye rağmen Gaziantep Büyükşehir Belediyesi’ne teşekkür edilmesi gerekiyor. Son dönemde çalışmalara destek vermeseler sanırım elimizde bu eserler de olmayacaktı. Ayrıca yurt dışındaki eserlerin ülkeye iadesi konusunda da hükümet ile iş birliği yaparak ciddi bir caba gösterilmiş ve geri alınan mozaikler olmuş.

Bu inanılmaz mozaiklerin hepsinin tek tek hikayeleri için şuradan da bilgi alabilirsiniz. Zeugma Mozaik Hikayeleri

Bazı mozaikler çok nadide, çok değerli. Eşi benzeri olmayanlar var, türünün tek örnekleri var. Siz yukarıda verdiğim linkten okuyabilirsiniz. Ben sadece 2-3 tanesine değinmek istiyorum.

Ares (Mars) Heykeli, müzenin en değerlilerinden biri. Roma dönemine ait 1,50 m boyunda bronz bir Mars heykeli. “Mars” Roma’da çok önemli bir tanrı. Bereketi ve gücü simgeleyen savaşçı tanrı. Yaklaşık 1800 yıl toprağın altında kalanmış bronz bir heykel. Mars heykelinin üzerinde bir de yanık izi var. Arkeologlar bunun M.S 252’de Parthlar‘ın, Zeugma’yı ele geçirerek yakıp yıkmasından kalan izler olduğunu düşünüyorlar. Şehrin tarihsel hikayesinin bir yansıması bu heykel ayrıca diğer Mars heykellerinden farklı olarak, boyutu büyük ve elinde tarım için kullanılan bir alet tutan tek mars heykeli.

Çingene Kızı (Gaia), müzemizin göz bebeği, en ünlüsü. Çok başarılı bir pazarlama faaliyeti olduğu da su götürmez. Böylesine güzel bir simge herkesin ilgi ve dikkatini çektiği gibi çok da merak uyandırıyor. Müzeyi de buna göre dizayn etmiş ve bu mozaiği görmek için büyülü bir geçitten geçirmişler.

1992 yılındaki kazılardan çıkarılan bu güzel kızımızı arkeologlar çingeneye benzetince ismi öyle kalmış. Mozaikteki asma figürlerinden yola çıkarak aslında bu kızın tanrıça Gaia olma olasılığınında yüksek olduğu düşünülüyor.

Çingene kızımız minicik ve aslında gerçek yeri tek başına değil. Büyük bir mozaiğin parçası ama ona ayrı bir önem atfedilerek, biraz gizem, biraz sihir ile müzenin popülaritesi de artsın diye onu yalnız başına bırakmışlar.

“Kahvaltı Sofrasındakiler” mozaiği de çok güzel korunmuş parçalardan oluşuyor. Üstündeki yazının dünyadaki diğer örneklerinden farklı bir anlamı var. “Oceanos ve Tethys” Mozaiği de ayrıca en etkileyici olanlarından biri.

Mozaik sanatçısının imzasını taşıması açısından, Dünya’da sadece 6 adet olduğu söyleniyor ve bu 6 mozaiğin 4 tanesi Zeugma’da. Muhteşem bir miras.

Yeni arkeolojik bulgular ve farklı mozaik örnekleri ile müze ek binası ile büyümeye devam ediyor. Müzenin tek kötü tarafı hediyelik eşyaların olduğu bölüm. Hepsi dandik, kalite ve estetikten uzak, böyle bir müzeye çok daha kaliteli ürünler yakışır. Ben çıkışta almak istedim ama alacak bir şey bulamadım. Elimde güzel bir Çingene Kızı illüstrasyonu olmadan çıktım.

Yukarıdaki fotoğrafta da gördüğünüz gibi Zeuma’yı uzaylıların yaptığını ve zıtar vorstaki Yoda’nın da bu işte parmağı olduğunu size ispatlayarak yazımı bitiriyorum.

Gaziantep’e geldiniz, yediğiniz içtiğiniz sizin olsun, gezip gördüğünü anlat dendiğinde, Zeugma’yı, Bey Mahallesi’ni, Parkını anlatabilirsiniz. Kale’yi unutmadım ama gitme fırsatı bulamadığımdan yazamadım. Afiyet olsun.

Barış, Ekim 2019

Selanik & Halkidiki

2014 yaz başında, Selanik ve Halkidiki’yi kapsayan bir tura katıldık. Selanik’te bir gece, Halkidiki’de üç gece geçirdiğimiz bu tur sayesinde Yunanistan’ı biraz tanımış olduk. Bu tur için Yunanistan’ın bize verdiği uzun süreli vize sayesinde de Prag ve Samos‘a gitmemiz kolay oldu.

Aslında Halkidiki, Selanik’in güneyindeki yarımadaların adı. Biz tam olarak, trident şeklinde olan bu üç yarımadadan batıda olanına yani Kassandra’ya gittik. Bu trident’in mitolojideki deniz tanrısı Poseidon’un asasını sembolize ettiğini de söyleyelim.

Otobüsle yaptığımız ve grup dışında gezme imkanımızın pek olmadığı bu turda, serbest gezemediğimiz için fazla detaya sahip olamadık. Ama yine de, Selanik ve Kassandra bölgesinin güzelliğini biraz olsun anladık.

Selanik’e Gidiş

İstanbul’dan saat 22:30 gibi otobüse bindik. Yolda bir mola vererek gece 1 gibi İpsala Sınır Kapısı’na vardık. Daha önce otobüsle sınır geçmediğim için bana ilginç geldi. Özel tur otobüsü olduğumuz için, rehberimiz pasaportları topladı ve toplu bir şekilde çıkış işlemini gerçekleştirdi. Otobüsü sayan polis haricinde kimseyle bir karşılaşmamız olmadı. Türk tarafından çıktıktan sonra Duty Free’ye uğradık. Fiyatlar havaalanı ile neredeyse aynıydı. Yanımıza bir kaç şey aldıktan sonra Yunan tarafı sınırına geldik.

Yunan tarafında sıkı bir kontrol var. Biz özel bir tur otobüsü olduğumuzdan pek kontrol edilmedik. Ama tarifeli otobüs seferi yapan firmaların araçları sıkı bir şekilde kontrol ediliyor. Valizler indiriliyor, içleri açılıyor. Önümüzdeki otobüslerin kontrolden geçmelerini beklemek epey zaman aldı ama sıra bize gelince hızlı geçtik. Özel araçla geçenler ayrı bir sıradan geçiyorlar ve gördüğüm kadarıyla da epey hızlı geçiyorlar. Sınır bölgesinin tümünde fotoğraf çekmek yasak.

Sınırı geçtikten sonra güzel bir otoyol ile sabah 6’ya kadar yol aldık ve sabah bir tesiste kahvaltı için mola verdik. Sonrasında saat 8 gibi Selanik’e girdik.

Selanik

Selanik, girişten itibaren düzenli bir kent olduğunu hissettiriyor. Giriş yolu çevre yolu gibi, sağda solda büyükçe mağazalar olan bir yol. Şehre yaklaştıkça yollar daralıyor ve binalar çoğalıyor. Rehberimizin açıklamaları sayesinde biraz şekillendirebildik ama tur harici gitsek de şehri kolay anlardık.

Otel giriş saatinden çok erken şehre vardığımızdan, öğlene kadar şehir turumuzu yapalım dedik ve ilk durak Aziz Dimitrios Kilisesi oldu.

Selanik-Dimitrios

Eski bir Roma hamamı üzerine kurulmuş olan bu kilise, 400 yıl kadar cami olarak kullanılmış. Sonrasında tekrar kilise haline getirilmiş. Sabah erken saat olduğu halde, işe giderken ibadet için uğrayan kişiler vardı. Yunanlar epey dindarlar gibi geldi bize.

Kiliseyi ziyaret ettikten sonra Selanik Kalesi’ne çıktık.

Selanik-Kale

Yedi Kule olarak da bilinen kale, şehrin tepesinde bir seyir terası gibi. Tüm turist otobüsleri burayı ziyaret ediyorlar. Surların arka tarafında da şehir devam ediyor.

Selanik-Kale2

Ama ön tarafta şahane bir manzara var. Tüm Selanik şehrini görebileceğiniz bu nokta, uzun seyahatin sonunda bir ferahlık hissi veriyor.

Selanik-Kaleden

Buradan bakınca tam karşıda görülen, denize inen geniş aralıktaki yuvarlak yapıyı insan merak ediyor. Kalenin önünde bir çok hediyelik eşya satıcısı var. Daha Selanik’e gelir gelmez hemen hediyelik almak insana garip geliyor ama daha sonra gördük ki en çok çeşit ve en uygun fiyatlar buradaymış. İyi ki birkaç magnet almışız.

Selanik-Kale3

Kale’den inince Atatürk’ün evini ziyarete gittik. Selanik’te özellikle Kale’ye çıkarken ve inerken geçtiğiniz mahallelerde Osmanlı etkisini rahatlıkla görüyorsunuz. Yüzyıllarca Osmanlı hakimiyetinde kalmış bu şehirde, 1917’de çıkan büyük yangın olmasa, bugüne çok daha fazla yapı kalırmış. Atatürk’ün doğduğu ev de tipik bir Osmanlı evi.

Selanik-Ataturk-1

Ev yeni restore edilmiş. Müze olarak kullanılıyor ve giriş ücretsiz. Ancak tüm turlar buraya uğradığından ve ev ahşap olduğundan, içerisi çok kalabalık olmasın diye turları teker teker içeriye alıyorlar. Rehberimizin anlattığına göre, restorasyon öncesi evde birçok eşya varmış. Ancak şu anda içerisi neredeyse boş. Birkaç küçük maket yapılmış, duvarlar bembeyaz, resimler ve yazılar var, birkaç da multimedya var. Boş bir ev haline gelmiş. Pek sevimli olmamış. Ama Atatürk’ün balmumu heykeli çok başarılı olmuş.

Selanik-Ataturk-2

İnsan mutlu oluyor Ulu Önder’i bu şekilde karşısında görünce. Özellikle küçük çocukların yoğun ilgisi derinden etkiledi beni. Keşke restorasyon daha sıcak bir sonuç verseydi. Restorasyon öncesi halini göremediğimiz için üzülmedik desek yalan olur.

Selanik-Ataturk-3

Evin bahçesi çok hoş olmuş. Evi gezdikten sonra fotoğraf çektirenler bahçeyi şenlendiriyor.

Müze ziyaretine biraz da dinlenme süresi eklendiğinden, etraftaki kafelerde demli çay içme şansı da bulunuyor. Biz müzeye girmeden önce birer bardak çay içmiş olduğumuzdan, kalkış saatine kadar civardaki sokaklara ufak bir kaçamak yaptık. İyi ki de yapmışız. Kale’den gördüğümüz yuvarlak yapıya meğerse çok yakınmışız.

Selanik-Rotunda1

Bu yapının adı Rotunda imiş. Rehberimize sorunca öğrendik ki, Roma döneminde mozole olarak yapılan, sonra kilise olan, Osmanlı döneminde Hortacı Süleyman Efendi Camii olan bu yapı, şu sıralar restorasyonda ve müze olarak kullanılacak. Bahçesindeki minare, Selanik’te kalan son minare imiş.

Selanik-Rotunda3

Bahçeye girdiğinizde çok güzel bir şadırvanla karşılaşıyorsunuz. Önce bize kapalıymış gibi geldi ama kapıdaki görevli içeriye girmenin serbest olduğunu söyleyince içeriye girdik. İçerisi iskeleler ile kaplı ve Osmanlı döneminde üzeri sıvanmış olan mozaikleri tekrar açığa çıkarıyorlar. Ya da bize öyleymiş gibi geldi çünkü içeride hiçbir bilgi ya da görevli kişi yoktu.

Selanik-Rotunda-Tavan

Kısa da olsa küçük bir tur dışı kaçamak güzel oldu. Sonradan öğrendik ki, tur zaten bu yapıya uğramayıp önünde kısa bir bilgi veriyormuş. İyi ki gelmişiz.

Rotunda’nın diğer kapısından çıkıp arka taraftan otobüse dönerken gördük ki bu bölge Selanik’in üniversiteler bölgesiymiş. Gençlerin oturduğu bir çok kafe var. Bir binanın duvarındaki şu kocaman graffiti de pek hoşumuza gitti.

Selanik-Graffiti

Sonrasında tam vaktinde otobüse yetiştik ve turumuz deniz kenarına doğru devam etti. Deniz kenarındaki en dikkat çekici yapı Beyaz Kule.

Selanik-BeyazKule-1

Beyaz Kule Selanik’teki en turistik nokta bence. Deniz kenarındaki en ihtişamlı süsü. Beyaz isminin verilmesi ile ilgili rivayetler, belki de gerçekler var ama uzmanlık alanımız değil, bu konuda bir çok kaynak bulunabiliyor.

Burada kısa bir süre durduktan sonra Aristoteles Meydanı’na gittik ve öğle yemeği için serbest zamanımız oldu. Selanik’in en canlı meydanı olan bu bölge restoranlar, mağazalar ve kafelerle dolu. Denize kadar inen bu geniş açıklıkta zaman geçirmek güzel.

Sonrasında otelimize geçtik ve odamıza yerleştiğimizde tüm gecenin yorgunluğu üstümüze çöktü. Otelden çıkıp gezmeyi planlıyorduk ama uykuya yenik düştük, akşama kadar dinlendik. Otobüsle gelmek gerçekten çok yorucu. Şehri daha çok gezmek istesek de kafamızı kaldıramadık desek yeridir.

Neyse ki akşam üstü Beyaz Kule’nin önünden kalkan bir tekne ile denizden bir tur yaptık. Selanik’i neden İzmir’e benzettikleri denizden bakınca daha iyi anlaşılıyor.

Selanik-Denizden

Ama bize göre kordon harici İzmir’e hiç benzemiyor. Deniz kenarındaki bir şehir için denize parelel binalar olması da pek garip değil aslında. Benzetme çabası ile benzetildiğini düşünüyoruz hala.

Akşam bir rum tavernasına gittik. Grup olarak giderseniz, tur ücretine dahil olsa bile, bize kalsa bu tip bir yere gitmeyin. Grup Türk olunca canlı müzik bizim de bildiğimiz rum şarkılarından oluşuyor, hatta Türkçe sözlerle söyleniyor, yemekler de fiks menü olunca lezzetsiz oluyor. Arkadaşlarla geçen zaman her türlü güzel ama bize kalsa herhangi bir taverna’ya gidip istediğinizi yiyip içseniz çok daha güzel olur. İleriki günlerde bunu anladık zaten.

Halkidiki

Ertesi sabah otelden ayrılıp Halkidiki’ye doğru yola çıktık. Yaklaşık 3 saatlik bir yolculuk sonrası, öğleye doğru, otelden önce son köy olan Kallithea köyünde mola verdik. Burada markete uğradık ve karnımızı doyurduk. Bizim tatil yerlerimizde olduğu gibi her tarafı turistlere göre tasarlanmış, deri mağazaları ve her tür yemeğin satıldığı kişiliksiz restoranları ile bu köy pek de hoşumuza gitmedi.

Bu bölgede büyük otel yok denecek kadar az. Daha sonra da gördüğümüz gibi genelde küçük pansiyonlar var. Epey eskiden yapılmış olan bizim de kaldığımız Pallini Beach Hotel, dört yıldızlı ama bana göre üç yıldız bile etmez. Grup olduğunuzda bu tip büyük otellerden başka seçeneğiniz olmuyor. Otele giriş yapıp odamıza çıktığımızda güzel bir manzara gördük ama yağmur başlamıştı.

Halkidiki-Otel-Yagmur

Aslında son gün hariç her gün yağmur yağdı. Yağmursuz bir anda bu tarafın manzarası şöyle.

Halkidiki-Otel-Manzara-2

Denizin turkuaz kısımlarında zemin kum. Çok temiz, berrak bir denizi var buranın. Biraz güneş çıktığında sahil hemen doluyor.

Halkidiki-Otel-Sahil

İncecik kum denizi bulandırmıyor. Haziran ayında sezon tam açılmamış olsa da deniz epey kalabalıktı. Temmuz ve Ağustos ayında çok kalabalık olacağına eminim. Otelde kablosuz internet sadece lobide var, yarım saati 3 €’dan kredi alıyorsunuz ama genelde çalışmıyor. Maillere bakmak tam bir eziyet oldu açıkcası. Yarım saat interneti 3 günde bitiremedik, o kadar kötüydü.

Halkidiki-Otel-Manzara

Otelin diğer tarafındaki manzara da güzel. Karşıda trident’in ikinci kolu olan yarımada görünüyor. Buraya ya kendi arabanızla gelmeli ya da buradan araba kiralayarak her iki yarımadayı da gezmeli. Çok güzel yerlerin olduğuna hiç şüphe yok.

Otelde ilk akşam açık büfe yemek yeme talihsizliğini yaşadıktan sonra, diğer iki akşam yakınlardaki Afytos köyüne gittik. Afytos çok güzel bir köy. Eski evlerle dolu.

Halkidiki-AfitosEv

Denizden yüksekte kurulmuş olan bu köyün sokaklarından geçip denize bakan yamaca geldiğinizde güzel bir manzara ile karşılaşıyorsunuz.

Halkidiki-Afitos-Manzara

Sokakları dar, köy içine araç girmiyor, turistik bir yer olmuş ama rahatsız etmiyor, çok keyif aldık. Bir çok kafe ve taverna var.

Halkidiki-Afitos-Sokak

Köyün merkezinde küçük bir kilise var. Önündeki meydan yerel halkın oturduğu kafelerle dolu.

Halkidiki-Afitos-Kilise

Balık lokantalarında çok lezzetli ahtapot, kalamar ve midye yiyebilirsiniz. Fiyatlar bize göre uygun. Her şey 7 ile 9 € arasında ve çok taze. Pişirme yönteminden ya da tazeliğinden olsa gerek hepsi çok lezzetli.

Köyde birçok taverna var ama biz en çok son akşam gittiğimiz yeri sevdik. Köye girerken okulun olduğu meydana gelmeden önceki son köşede bulunan bu tavernada çalışan Niko, her geçeni içeriye davet ediyor. Sakinliği ile çok davetkar olmayan bu mekanda bulduğumuz lezzeti hiç bir yerde bulamadık. Hele bir sahanda midye vardı ki, hala aklımızda. Tavernanın adını veremiyorum ama girişindeki şu resim giderseniz dikkatinizi çekecektir.

Halkidiki-Taverna

Bol yağmurlu Halkidiki günlerimizde son gün hava müsaade etti ve denizin tadını çıkarabildik. Sualtı fotoğrafı çekemedik ama şnorkelimizle denizin temizliğine şahit olduk. Bol balıklı ve kum tabanlı bir deniz.

Dönüş Yolu

Son gün sabah erkenden otobüsümüze binip yola çıktık. Selanik üzerinden otoyola bağlandık. Bir kaç yer daha görelim diye otoyoldan ayrılıp Kavala’ya uğradık.

Selanik-Kavala

Kavala, Osmanlı etkisinin çok daha fazla görüldüğü bir kent. Fazla zaman geçiremedik, 20 dakika kadar limanda durduktan sonra yolumuza devam ettik.

Selanik-Kavala2

Güzel bir kent. Çıkış tarafında güzel sahilleri de var. Ama kısa süreli bir ziyaret en ideali bence.

Kavala çıkışında meşhur Kavala kurabiyesi yapan bir yere uğradık. Biz bir nevi un kurabiyesi olan bu kurabiyeyi pek beğenmediğimizden almadık ama diğer yolcular kutu kutu aldılar. Seveni çok herhalde.

Öğle yemeği için yine yol üzerinde olan İskeçe’ye de uğradık.

Selanik-İskece

Meydanında güzel bir saat kulesi olan, orta büyüklükte, güzel bir kent. Pazar günü olduğu için bir çok yer kapalıydı ama karnımızı doyurup güzel birer kahve içebildik.

Burada sonra İpsala Sınır kapısına devam ettik. Yunan tarafını sorunsuzca çıktıktan sonra Yunan duty free’sine girdik. Fiyatlar çok farklı olmasa da, dönüşte bizim tarafa uğramayacağımız için son ihtiyaçlarımızı buradan karşıladık. Sonrası Türk tarafı sınır geçişi ve İstanbul.

Son Söz

Selanik ve Halkidiki’yi çok sevdik. Selanik’te bir gün geçirmek bize yetmedi. En az iki tam gün geçirilecek bir şehir. Gündüz ve gece sokakları ayrı güzel olan, kordon boyunda neşeli tavernaları olan, bir çok kez gidilebilecek bir şehir.

Halkidiki bölgesi de güzel ancak Selanik üzerinden gitmek gerekiyor ve İstanbul’dan epey uzak kalıyor. Denize girmek için bu kadar mesafe gitmeyi göze alacaksanız, gidilecek daha güzel yerler var. Yine de doğal Yunan köylerini ve tertemiz denizini görmek için bir kez de olsa gidip görmek lazım.

Gürkan, Haziran 2014

Yunanistan ile ilgili diğer yazılarımıza da göz atmak isterseniz buyrunuz ⇒ Yunanistan Yazıları