Etiket arşivi: hafta sonu nereye gidelim

Melen Çayı’nda Rafting

İstanbul’da yaşayıp da hafta sonu ne yapsak diye düşünenler için bir alternatiften bahsetmek istiyoruz. Melen Çayı’nda 13 km uzunluğunda zorlu bir parkurda rafting yapmak. Önce ne kadar uzakta olduğunu ve asıl gideceğinizi anlatalım, sonra detaylara gireriz.

İstanbul Anadolu yakasından yaklaşık 190 km uzaklıkta olan ve ortalama iki buçuk saatte varabileceğiniz bir mesafeden bahsediyoruz. TEM’den Hendek çıkışından çıkıp E-5’den Ankara istikametine devam ediyorsunuz. Cumayeri kavşağından sola ayrılıp kuzeye devam ettiğinizde 8 km sonra Dokuzdeğirmen Köyü’ne ulaşıyorsunuz. Basit bir krokiyi aşağıda verelim.

Dokuzdeğirmen Köyü’nde birden çok rafting tesisi var. Biz kalabalık bir ekip olarak Tahura Park içindeki Body Rafting ile turumuzu gerçekleştirdik. Kendi araçlarımızla gidip geldik, kişi başı 100 TL ödedik, çok da memnun kaldık. Yönlendirme tabelalarını takip ederek rahatça gelinen tesise oldukça dik bir rampadan inilerek varılıyor.

Derenin kenarında yer alan tesisin geniş bir arazisi var ve konaklama için bungalowlar mevcut. Aşağıdaki alanda bolca park yeri mevcut. Yokuşun dik olmasından tasalanıp araçlarını yukarıda bırakanlar da vardı ancak kuru havada çıkış sıkıntılı olmuyor.

Melen Çayı’nın kenarına indiğinizde rafting yapacağınız akıntının gücünü hemen hissediyorsunuz.

Oldukça geniş bir nehir yatağı olmasına rağmen akan suyun miktarı çok fazla.

Tesisin nehir kenarında bu güzel manzaraya hakim güzel bir restoranı var. Üst katta soba yanıyor ve sevimli bir balkonu var.

Doğanın canlılığını sadece nehir ve yeşilden değil, arkanızdaki çalıların arasında hışırdayan küçük kertenkeleden de anlıyorsunuz.

Bu kadar çevreden bahsettikten sonra gelelim raftinge. Mart ayında soğuk sulara girmek için öncelikle neopren kıyafet giymeniz gerekiyor. Can yeleğinizi giyip kaskınızı da taktıktan sonra bota binmeye hazır oluyorsunuz.

Botları suya indirmeden önce yaklaşık 20 dakika süren bir güvenlik eğitimi alıyorsunuz. Nasıl kürek çekeceğinizden, suya düşerseniz ne yapmanız gerektiğine kadar oldukça detay anlatılan bu eğitimde öğrendikleriniz suda çok işinize yarıyor.

Ve sonunda suya indiğinizde mart ayında olmanın getirdiği bol su akışı sayesinde çok eğleneceğiniz bir macera başlıyor. Suyun çok ama çok soğuk olduğunu belirteyim, aşağıda bizim botun bir fotoğrafını görüyorsunuz, anlaşılacağı gibi ıslanmamak pek mümkün değil.

Bir saati geçen sürede neler yaşadığımızın kısa bir özetini aşağıdaki videoda görebilirsiniz.

Parkurun sonunda servis araçlarına binip tesise geri getiriliyorsunuz. Rafting yapmak hem çok zevkli hem de çok yorucu. İlk fırsatta denemeniz lazım.

Gürkan, Mart 2017

Motosikletle İznik

İznik, İstanbul’a yakın olan ve motosikletle gitmek için keyifli olan yerlerden birisi. Ancak okuyacaklar için baştan söyleyeyim, bu yazıda İznik hakkında detaylı bir bilgi yok, sadece nasıl gittiğimiz ve yolda neler gördüğümüz bulunmakta.

İznik’e gidiş normalde çok kolay. Feribot ile Yalova’ya geçip, Orhangazi’ye kadar devam edip, soldan İznik tarafına ayrılarak rahatça gidiliyor. Ancak biz daha virajlı, sakin ve yeşillikler içindeki yolları tercih ettiğimizden daha uzun ve keyifli bir yolu seçtik. İzmit Körfezi’ni dolanarak gittik ama onu da otoyoldan değil, Şekerpınar’dan ayrılıp dağ yolundan geçerek yaptık. Sonrasında da Karamürsel’den ayrılıp yine dağ yolundan geçerek İznik Gölü kenarına geçtik. Rotamızı aşağıdaki haritada işaretledim.

Iznik-Rota

Bu sefer turumuzu 6 motosiklet ve 7 kişi ile yaptık. Sabah Ataşehir’de buluşup kahvaltı yaptık ve güzergahımız ile yol dizilişimizi kararlaştırdık. Sonrasında TEM’den devam edip Şekerpınar çıkışından ayrılarak Balçık Köyü yoluna devam ettik.

Şekerpınar ile Kocaeli arasındaki yol Balçık, Mollafenari, Denizli ve Sevindikli köylerinden geçerek Kocaeli Üniversitesi kampüsüne varıyor. Çok keyifli bir yol. Hafta içi çok sayıda kamyon olduğu söyleniyor ama pazar günü oldukça sakindi. Bol virajlı olan yolda rahatça yol aldıktan sonra Kocaeli’ye iyice yaklaştığımız bir noktada mola verdik.

Iznik-Izmit-1

Bu noktada manzara gerçekten çok güzel, sonrasında üniversite kampüsüne gelmiş oluyorsunuz, devamında da tepeden şehire iniliyor.

Iznik-Izmit-2

İznik’e gitmek için yola çıkmış olmasaydık, etrafta görülen toprak patikalardan birine girip çok keyifli zaman geçirirdik. Ama amacımız belli olduğundan biraz dinlenip yola devam ettik. Patikaların bazıları orman yangını müdahale yolu ancak bazıları ulaşılabilir durumda.

Iznik-Izmit-3

Tepeden Kocaeli merkeze değil de Kandıra yoluna inip, Yalova yoluna devam ettik. Körfez’in alt tarafına geçtiğimizde çay içmek için bir mola vermek istedik ve sahile direk girişi olan Halıdere’de durduk.

Halidere-1

Denizin üstüne kurulmuş bir çay ocağı bulup oturduk. Lezzetli çaylarımızı içerken bu kadar yol geldikten sonra sanki boğazdaymışız gibi önümüzden geçen vapurla daha da keyiflendik.

Halidere-2

Halıdere’den ayrıldıktan sonra, Karamürsel’den İznik tabelasını takip ederek dağa doğru çıkmaya başladık. Buralarda denizden biraz yükselince binalar hemen kayboluyor ve yol yeşilliklere bürünüyor. Karapınar köyünden geçerken fotoğraf çekmek için bir mola daha verdik. Yeşilin ve körfezin güzelliğini aşağıda görebilirsiniz.

Karapinar-Manzara

Karamürsel’den İznik gölüne geçilen yol çok keyifli. Ekibimizdeki tek artçı olan sevgili Bilge Kaan’ın yolun bu kesiminde çektiği aşağıdaki videoyu teşekkürlerimizle burada paylaşalım.

Gördüğünüz gibi, köylerden, ormandan ve verimli tarlaların arasından geçen yolda bir müddet gittikten sonra bir dere kenarında mola verdik.

Iznik-Dere-2

Biz genelde asfalt yolları kullanan motosiklet sürücüleriyiz ama fırsat buldukça yoldan ayrılmaya çalışıyoruz. Bu derenin içinden bir yol geçtiğini farkedince sudan geçmeye karar verdik.

Iznik-Dere-1

Derenin içinde orta büyüklükte taşlar var. Suyun derinliği yaklaşık 20 cm ve debisi de fena değil. Arada taşlara takılsak da, dereyi geçebildik. Dereden sonraki patikadan tepeye çıkınca motosikletle şehirden uzaklaşmakla ne kadar iyi yaptığımızı anladık.

Iznik-Dere-3

Buralara gelince sanki insanın gözlerinden bir perde kalkıyor, renkleri görmeye ve doğayı koklamaya başlıyor. Aslında ne kadar yakınız buralara.

Bu moladan sonra tekrar durmadan İznik’e vardık. Pazar günü olduğundan oldukça kalabalıktı. Göl kenarına indik ve lalelerle renklenmiş küçük bir meydanda çay içtik.

Iznik-1

İznik, hristiyanlığın en önemli olaylarından İznik konsilinin toplandığı, çok önemli bir tarihe sahip olan bir kent. Bolca tarihi esere sahip ancak biz bu eserleri gezecek zamana sahip değildik. Bu nedenle bu eserlerle ilgili bilgi veremiyorum.

Göl kenarı ise kentte yaşayanlar ve ziyarete gelenler için ciddi bir nefes alma yeri olmuş.

Iznik-2

Alabildiğine uzanan İznik Gölü, insana deniz kenarındaymış gibi hissettiriyor. Bu güzel havada masmavi suların kenarında ağaçların altında güzel zaman geçirenler vardı. Buralara gelirseniz aklınızda bulunsun, sahile arabayla girmek pek akıllıca değil, hem park yeri sıkıntısı var, hem de trafikte çok zaman kaybedersiniz.

Iznik-3

İznik’te biraz dinlendikten sonra dönüşe geçtik. Geldiğimiz yolu çok sevdiğimizden yine aynı yolu kullanmak istedik. Ancak yolun yarısından sonra Karamürsel yerine Altınova’ya çıkan bir rotaya saptık.

Dönüşte gördüğümüz Valideköprü köyüne ismini veren Valide Sultan Köprüsü’nün de üstünde geçtik. Yeni restore edilmiş bu köprüden araç geçişi yok, ancak motosikletle geçilebiliyor.

Valide-Sultan-Koprusu

Gerçekten başarılı bir restorasyon yapılmış. Bu köprünün, Kösem Sultan olarak da bilinen Valide Sultan tarafından yapıldığı söyleniyor ancak bazı kişiler aslında daha yakın tarihli olduğunu iddia ediyorlar. Biz bu karmaşaya girmeden, çok güzel bir köprü olduğunu söylemekle yetinelim.

Valideköprü ile Altınova arasındaki yol daha da güzeldi. Durup da fotoğraf çekmeye fırsat bulamadım ama derin bir vadinin kenarından geçen yol çok keyifliydi. Bu yoldan rahatça Altınova’ya çıktıktan sonrası Yalova tarafına dönüş, Topçular’dan arabalı vapura biniş, Eskihisar’a geçiş ve sonrasında evlere doğru yolculuğa devam.Bu tarafa geçtikten sonrasında ilginç bir şey yok, her zamanki gibi arabalar, trafik, kornalar ve binalar…

Gürkan, Nisan 2016

Motosikletle Kıyıköy

Şuradaki yazımızda anlattığımız gibi güvenli sürüş eğitimini Honda’da aldıktan sonra öğrendiklerimizi tecrübe etmek için yakına bir seyahat yapmak istedik. Bir pazar sabahı buluşup Kıyıköy’e gidip döndük. Anadolu yakasından ve Avrupa yakasından gelen toplam 9 motosiklet ve 11 kişi olduğumuzdan, Bahçeşehir’de buluşup kahvaltı yaptıktan sonra yola çıkmaya karar verdik. Kahvaltı sırasında hangi rotadan gideceğimizi, kimin önden gideceğini, hangi şekilde hareket edeceğimizi kararlaştırıp yola düştük.

Gidiş ve dönüş rotamızı aşağıdaki haritada işaretledim. Giderken daha yavaş bir rota olan, Çatalca – Subaşı – Saray – Kıyıköy rotasını takip ettik. Dönüşte ise Kıyıköy – Saray – Çerkezköy – Velimeşe – İstanbul rotasını yaptık.

Kıyıköy Rota

Motosikletle bu kadar kalabalık yola çıkınca, en öndeki ve en arkadaki kişilerin birbiriyle konuşabilmesi gerekiyor. Trafiğin olağan akışında grup dağılırsa arkadakinin öne haber verip yavaşlatması, ayrıca özellikle kavşaklarda herkesin geçtiğini öne haber vermesi çok önemli. Bu nedenle kaskında interkom bağlantısı olan kişiler öne ve arkaya geçerek yol boyunca grubu sağlıklı bir şekilde gideceğimiz yere ulaştırdı. Çatalca ile Subaşı arasında bir miktar trafik olsa da, Subaşı ile Saray arasındaki yol gerçekten çok keyifliydi.

Subaşı Saray Yolu

Yol tabii ki böyle dümdüz değil ama virajlarda fotoğraf çekmek biraz zor. Aşağıda biraz titreşimli olsa da Saray’a varmak üzereyken çekilmiş bazı görüntüler var.

Bilindiği gibi motosikletle seyahat etmenin en keyifli yanlarından biri yolda bolca durup dinlenmek ve sohbet etmek. Bu nedenle Bahçeşehir’den bu yana yaklaşık 120 km yol yapmış olduğumuzdan Saray çıkışında bir yol kenarı tesisinde mola verip büyük bir demlik çay içtik. Sonrasında Kıyıköy’e 40 km yol vardı ve bu yol önceki kısımdan daha da keyifliydi. Aşağıda bu yolda çekilmiş bazı görüntüler var.

Kıyıköy’den Vize tarafına giden yolu da görmek istediğimizden, köye girmeden önce Vize tarafına biraz yol yaptık. Buralarda her yol kesimi birbirinden farklı, bu taraf ise gerçekten en keyifli kesim sayılabilir. Fazla ilerlemeden köye geri dönsek de aşağıda bazı görüntüleri paylaşayım, bu yoldan da bir seyahat planlamak lazım.

Kıyıköy, eski adı Midye olan, kalesi de bulunan antik bir köy. Bugüne görünürde pek bir eser kalmamış olsa da, köyün giriş kapısı ilk anda bu tarihi hissettiriyor. Kapıdan girdikten sonra, 200 metre kadar ileriden sağa limana doğru iniliyor. Köye giriş ve liman görüntülerini aşağıda görebilirsiniz.

Kıyıköy’ün oldukça büyük bir limanı var. Balıkçı tekneleriyle dolu olan limanda motosikletleri parkedip mendireğe doğru biraz yürüyüş yaptık.

Kıyıköy Liman

Mendireğin ucuna gidildiğinde limanın büyüklüğü, sağ tarafta yukarıda köy merkezi, solda yazın çok kalabalık olacağına inandığım plaj çok güzel görünüyor.

Kıyıköy Liman

Mendireğin dış tarafına geçtiğinizde ise köyün kayalıklar üstünde yükseldiği denize bakan tarafı görüyorsunuz. Bu tarafın oldukça kayalık olduğunu, tehlikeli görünse de insanda yüzme isteği uyandırdığını belirtmeden geçmeyeyim.

Kıyıköy Liman

Yürüyüş sonrası limanın diğer tarafına geçmek için motosikletlerimize bindik ancak o tarafta nehir olduğunu, sağlam bir köprü olmadığı için karşı tarafa geçemeyeceğimizi anladık. Biz de bunun üzerine, nehire parelel giden toprak yola girdik. Bu yol biraz bozuk ve çukurlarla doluydu, su birikmiş çukurlardan geçerken biraz çamur da görmüş olduk. Asfaltta uzun yol geldikten sonra çamurdan geçmek insana iyi hissettiriyor.

Kiyikoy-OffRoad

Çamurdan çıktıktan sonra yukarıya köye çıktık ve yol bizi köyün sol tarafındaki tepeye götürdü. Çimlerin üzerinden motosikletlerimizi sürüp yolun bittiği yerde parkettik.

Kiyikoy-SolKoy1

Bu tarafın manzarası diğer taraftan daha güzeldi. Denize inen kayalıklara karşı biraz dinlendik.

Kiyikoy-SolKoy2

Kıyıköy’de gezilecek bir kaç yer daha olduğunu duymuştuk ama bu kadar yoldan sonra karnımız iyice acıktığı için bir restorana oturup yemek yemek bize çok cazip geldi. Yemekten sonra geldiğimiz yoldan dönmektense Çerkezköy üzerinden gidip otoyol sürüş mesafesini arttırmak istedik. Hazır o tarafa gitmişken, çoğu kişinin bilmediği bozasıyla ünlü Velimeşe’ye de uğradık ve birer bardak boza içtikten sonra İstanbul’a döndük.

Bu güzel turdaki tüm ekip arkadaşlarıma, ama özellikle artçı olarak katıldığı turda cesur bir şekilde cep telefonu ile arkadan bu kadar videoyu çeken Umut’a teşekkür ederim.

Gürkan, Mart 2016

 

Akçakoca ve Aktaş Şelalesi

Pazar günümüz İstanbul’da geçmesin diye yine yollara düştük. Bu sefer epey uzağa, Akçakoca’ya gittik. Düzce’de kahvaltı yaparız diye yola çıkmıştık ama maalesef bulduğumuz yerler çok kalabalıktı, biz de devam edip 3 saatlik bir yolculuk sonrası Akçakoca’ya vardık. Gezdiğimiz yerleri aşağıdaki haritada görebilirsiniz.

Akcakoca

Akçakoca sakin bir sahil kasabası. Karadeniz’in güzel kıyısına yayılmış, modern ve keyifli bir yer. Çok acıkmış olduğumuzdan, sahile iner inmez bulduğumuz hoş bir kafe olan UndanKale‘de kahvaltıya oturduk, çok da memnun kaldık.

Akcakoca-1

Deniz kenarında epey doyurucu bir kahvaltıya kişi başı 15 TL ödedik. Bol peynir ve reçel çeşitli kahvaltının tek zayıf yanı zeytiniydi ama hem konforu ile hem de denize girenleri izleyerek geçirdiğimiz güzel zaman ile bizi çok memnun bıraktı.

Kahvaltıdan kalkınca Akçakoca’nın sembolü olan Ceneviz Kalesi’ne doğru yola çıktık. Yol boyunca Akçakoca’nın sahilini ve cıvıl cıvıl insanlarını izledik. Gerçekten hoş ve keyifli bir kent.

Akcakoca-Ceneviz-1

Ceneviz Kalesi’nin tarihi 1200’lü yıllara varıyormuş. Belli ki bir dönem iç avlusu düzenlenmiş. Sonra restorasyon yapılacak diye kapatmışlar ancak yıllardır bir şey yapılmadığı çok belli. İnsanlar da kapının yanındaki bir boşluktan rahatça girip çıkıyorlar.

Akçakoca Ceneviz Kalesi

İçeride piknik yapanlar, dinlenenler ve fotoğraf çekenler var. Gayet güzel bir yer, bizim çok hoşumuza gitti. Kalenin iki tarafında da plaj var. Batı tarafındaki plajda bir de tesis var.

Akçakoca Ceneviz Kalesi Plaj

Henüz Mayıs başı olsa da, denize giren epey kişi vardı. Kalenin doğu tarafındaki plaj ise bizim daha çok hoşumuza gitti. Nasıl inildiğini arayıp bulmasak da, burada şnorkelle yüzmek çok keyifli olur muhtemelen.

Akçakoca Ceneviz Kalesi

Kalenin içi ve surları epey harap durumda. Nasıl restore edileceğini bilmiyorum ama umarım (eğer yapılırsa) düzgün bir restorasyon olur.

Akçakoca Ceneviz Kalesi

Kaleden çıkınca Aktaş Şelalesi’ne doğru yola çıktık. Şelaleye Aktaş köyünden geçilerek gidiliyor. Fındık ağaçları ile dolu bir vadiden gidilen şahane bir yolu var.

Yönlendirme tabelaları çok başarılı. Her kavşakta bir tabela mevcut. Aktaş köyüne kadar iki şeritli çok düzgün bir yol var. Yol boyunca çok güzel evler var, Aktaş Köyü’ndeki şu örnek aralarından belki de en güzeli.

Akcakoca-Aktas-Selalesi-Yolu-3

Köyden sonra 3-4 km kadar bir yol daha var. Dar ve iki aracın yan yana geçmesi zor olan bu yolda bizim şansımıza karşıdan araç gelmedi ama arada açılmış olan aşağıdaki gibi geniş geçiş noktalarını aklınızda tutsanız iyi olur.

Aktaş şelalesi yolu

Yolun sonunda bir ailenin işlettiği tesise geliyorsunuz. Otopark için 5 TL alıyorlar. Geniş ve keyifli bir yer. Karadeniz tarzı yapılmış bir evleri var.

Aktaş şelalesi

Arabayı bıraktıktan sonra 700 metre uzunluğunda bir parkura giriyorsunuz. Basit bir parkur, spor ayakkabıyla gidebilirsiniz.

Aktaş Şelalesi

Girişte dikçe bir eğimle dere kenarına iniliyor. Bir kaç yerde toprak kaymasından dolayı patika daralıyor ama çok tehlikeli değil.

Aktaş Şelalesi

Derenin kenarına inerken suyun sesi artıyor, etrafta kuşlar cıvıldıyor ve güzel bir köprüye geliyorsunuz. Buranın verdiği güzel hissi biraz duyasınız diye aşağıdaki videoyu çektik.

Patika, derenin bir sağından bir solundan devam ediyor. Yol üzerinde 3-4 tane köprü var. Sağlam yapılar ve çok güzel görüntüler sunuyorlar.

Aktaş şelalesi

Orman çok sık ve her yerden yeşil fışkırıyor. Dört bir yanda orman gülleri açmış, bu güzel çiçekler kestane balını “Deli” bal yapan bitkilermiş. Yamaçlardan sular akıyor, dere güzel güzel akıyor. Huzur dolu bir yer burası.

Aktaş Şelalesi

Bizim şansımıza, derede balık tutmaya gelen bir köylü de vardı. Elindeki balık ağıyla derenin küçük gölet yaptığı bölgelerde balık tutmaya çalışıyordu.

Aktaş şelalesi

Şelaleye yaklaştıkça sanki doğa daha da güzelleşiyor. Derenin üstüne düşmüş ağaçlar sanki fotoğrafı çekilsin diye buradalar.

Aktaş şelalesi

Patikanın sonunda şelale tüm ihtişamıyla ortaya çıkıyor. Yüksek duvarlardan oluşmuş bu boşlukta serin bir vaha yaratmış. Şelalenin yüksekliğini anlayasınız diye bir video da burada çektik.

Aşağıdaki fotoğrafta görülen, şelalenin sağ duvarındaki, yukarıdan düşmüş kocaman ağaç gövdesinden anlayabileceğiniz gibi epey yüksek bir şelale bu.

Aktaş şelalesi

Şelalede biraz durup suyun sesini dinledikten sonra geriye döndük. Yukarıya çıktığımızda birer çay içtik. Derenin suyundan mı, bizim yorgunluğumuzdan mı bilmiyorum ama içtiğimiz en lezzetli çaylardan biriydi. Bu tesise bir kaç oda da yapmaktalarmış ve yakında burada gecelemek de mümkün olabilecekmiş. Arayıp sormak isteyenler, yetkili kişinin ismini ve telefonunu [email protected] adresinden sorabilirler.

Şelaleden dönünce Fakıllı Mağarası’na doğru yola düştük. Bu mağara Fakıllı köyünün içinde ve yönlendirme tabelaları yine çok başarılı. Mağaraya giriş için muhtarlık kişi başı 3 TL alıyor. Bir bahçeden girilen, epey sığ bir mağara.

Fakıllı Mağarası

Mağaranın içini ışıklandırmışlar ama bazı yerde beyaz, bazı yerde sarı ışıklar var, pek başarılı olmamış.

Fakıllı Mağarası

Betondan yürüyüş yolları ve demir parmaklıklar yapmışlar, pek doğal olmamış. Yunan kolon başlarına benzeyen oturakları olan garip dinlenme yerleri de güzel olmamış.

Fakıllı Mağarası

Mağara pek kısa. Tanıtımında 350 metre ziyarete açık alanı var demişler, muhtemelen de 350 metrekare demek istemişler çünkü içeride en fazla 100 metre yürünecek yol var. Yine de görülesi bir yer, zaten yol üstü. Beyaz oda dedikleri yerde bol damlataş var, çok hoş görünüyor.

Fakıllı Mağarası

Mağaradan çıkınca girişteki güzel bahçede oturup çay da içebilirsiniz ama söyleyelim çay pek başarılı değildi.

Mesafe uzak olunca erkenden dönüşe geçmek şart oluyor. Etrafta gezecek bir kaç yer daha varmış ama biz epey yorulduğumuzdan Akçakoca’dan ayrıldık. Belki bir gece kalıp denize de girilebilir. Düzce’ye doğru Şifalı Su denen bir su kaynağında durmayı planlasak da, çeşmenin başındaki kalabalığı görünce bundan da vazgeçtik.

Dönüş yolunda bir de Sapanca gölü kenarında gözleme yemeye durduk ama burada anlatılacak pek bir şey yok. İstanbul’da trafiğin bittiği bir saatte rahat rahat evimize dönerek bu güzel geziyi de tamamlamış olduk.

Gürkan, Mayıs 2015

Heybelİada

İstanbul’a gezmeye gelenlerin muhakkak gittiği, İstanbul’da yaşayanların ise sıkça gitmeyi ertelediği Adalar’ın en ünlüsü Büyükada. Bu nedenle genelde çok kalabalık olur. Biz Burgazada’yı daha çok ziyaret etsek de bu sefer Heybeliada’ya gitmeye karar verdik.

Heybeliada hakkında bir yazı yazınca tarihinden, kiliselerinden, ruhban okulundan, ne yenip ne içileceğinden bahsetmek lazım ama biz öyle yazmadık. Zaten öyle de yapmadık. Bol bol yürüdük, sizi de motive ederiz belki diye de yürüyüşümüzü anlattık.

Anadolu yakasında oturanlar için Adalar yolu malum Bostancı’dan geçer. Avrupa yakasındakiler ise Kabataş’ı kullanmalılar. Son zamanlarda Bostancı iskelesine sefer sayısı iyice azaltıldığından güzelim ada vapuru ile gitmek zor ama iskelenin hemen yanından kalkan motorların seferleri epey sık. Buradan kalkan iki hat var, birisi Büyükada-Heybeliada seferi, diğeri ise Kınalıada-Burgazada seferi. Güncel sefer tarifelerini Şehir Hatları ve Mavi Marmara web sitelerinden öğrenebilirsiniz.

Motora bindiğinizde her zamanki gibi martılar etrafınızda uçuyor ve İstanbul uzaklaşıyor.

Açıldıkça adalar daha belirgin hale geliyor. Nedense her seferinde tatile gidiyormuşuz duygusu doluyor içimize.

Motor sefer tipine göre ya önce Büyükada’ya uğruyor ya da direkt Heybeliada’ya gidiyor. Bizim sefer önce Büyükada’ya uğradı ve çoğu yolcu burada indi. Ancak bu seferler aynı zamanda adalardan dönüş seferi de olduğundan binenler boş yerleri dolduruyorlar. Heybeliada’ya yaklaştıkça ada daha net görünüyor.

Adaya indiğimizde her ne kadar ufak bir kalabalık olsa da, İstanbul’da alışmış olduğumuz telaş hali yavaş yavaş kaybolmaya başlıyor, insan sakinleşiyor.

Ben şöyle bir etrafta dolaşıp otursak bir şeyler içsek derken Ceren ufak ufak beni sola doğru çekiştirdi. Sol tarafta Askeri Deniz Lisesi var ve yol orada bitip sağa tepeye doğru çıkıyor. 50 metre kadar yukarıda Lozan meydanı ve parkına varıyor. Parkın arka tarafında adanın muhteşem ahşap evleri göz alıyor.

Parkın üstünde ise 1917 yılında açılmış olan Bahriye Nezareti Çeşmesi tüm güzelliği ile duruyor.

Çeşmenin önünden sağa doğru gidip bir yerde oturalım derken bir şekilde yine kandırılıyorum ve sola yokuş yukarı askeri bölgenin duvarını takip ederek yürümeye devam ediyoruz. Meğerse günümüzün güzel geçmesi bu anda başlamış. Yokuş diyorum ama aslında çok da uzun sürmüyor çıkması, rahat bir yokuş yani. Ya da işin sonunda bana öyle geliyor.

Biraz yürüyünce askeri tesisler azalıyor ve solda deniz ile Büyükada görünüyor. Burada Uçurum Kilisesi de denen Aya Yorgi Kilisesi’nin üstüne varıyorsunuz.

Manzara burada çok güzel. Kilisenin uçurum adıyla bilinmesinin sebebi uçurumun kenarında kurulmuş olmasıymış. Biraz daha ilerleyince yol uçuruma epey yaklaşıyor ve yüksekliği anlıyorsunuz.

İşte buralara kadar gelince Ceren asıl niyetini açıklıyor. Meğerse adada dağ çileklerinin olduğunu duymuş ve bulup yemeden dönmeyeceğini ilan ediyor. Meyve için neler yapabileceğini bildiğimden en yakın dağ çileğini bulup geri dönebilme umuduyla yola devam ediyorum. Karşımıza terkedilmiş halde Sanatoryum çıkıyor.

Atatürk’ün talimatıyla açılmış, yıllarca çalıştıktan sonra 2005 yılında kullanıma kapanmış. Gezilemiyor ama arka tarafına geçince ne kadar güzel bir yere yapılmış olduğu anlaşılıyor. Sanatoryum’un arkasında şahane Çam Limanı var.

Buradan bakınca ne kadar güzel olduğu pek belli olmuyor ama sonraki fotoğraflardan anlaşılacaktır. Bu limana yaz döneminde tekneler sık sık uğruyormuş. Denize de giriliyormuş ama biz pek uygun bir yer görmedik. Denizin dibi kum ama tipik Marmara yosunları bol.

Deniz seviyesine indikten sonra tabii ki tekrar bir yokuş çıkıyor önümüze.

Bu kadar yürüyünce insan bol oksijeni ne kadar özlediğini anlıyor. Bu tip yollardan genelde hep arabayla geçtiğimizden, yürümenin enerjisini unutuyoruz. Bu arada dağ çileğini henüz bulamadığımızdan, sağa sola bakınarak ilerlemek de iyice yavaşlatıyor. Zaten artık adanın tam arkasına geçmiş olduğumuzdan geri dönmek de mümkün değil, o nedenle yürüyüşe devam ediyoruz.

Faytonla geçenlere biraz özeniyorum tabi ama diğer yandan yürümek de iyi geliyor. İyice açıldık artık rahat yürüyoruz. Heybeliada diğer adalar kadar fazla yokuşu olmayan bir ada, yokuşlar uzak aralıklarla o nedenle fazla hırpalamıyor. Yukarıya çıktığımızda Çam Limanı’nın güzelliği gözlerimizin önüne seriliyor.

Koyun iki tarafındaki tepelerin bir tarafında Sanatoryum, diğer tarafında Terk-i Dünya Manastırı var.

İşte tam buraya geldiğimizde dağ çileklerini görüyoruz. Yolun az yukarısındaki bir kaç ağaçta bol meyve var ama henüz tam olmamışlar. Ceren elbette yine de tadına bakıyor ve çok memnun olmasa da bana da yediriyor.

Yoldan çıkıp ağaçların arasına girmek insana daha da iyi geliyor. Ağaçların canlılığı, renkler, havanın güzelliği hepsi birden mutluluk veriyor. Küçük pelitler açmış dallarda.

Koyun diğer tarafına geçince Terk-i Dünya Manastırına doğru sola saptık. Yoldan 300 metre kadar içeride, bir uçurumun kıyısında yapılmış.

Alışkın olduğumuz ihtişamlı yapılardan değil. Hayata veda etmek için adaya gelen bir keşişin kulubesini sonradan manastıra çevirmişler. Girişteki mezar herhalde o keşişindir. Güzel yer seçmiş kendisine.

Mezarın sol ve sağ tarafında bahçe duvarı olarak yapılmış alçak duvar dikkatimizi çekti. Duvar taşlar dizilerek yapılmış ama kullanılan taşlar arasında mermer parçaları da bulunuyor. Sanki tarihi kullanarak yapmışlar duvarı.

Basit bir bina yapılmış. Muhtemelen buranın bakımını yapan birileri burada yaşıyor çünkü bahçede sebze ekili bir çok yer var. İçeride küçük bir ışık da vardı ama etrafta kimseyi görmedik.

Rahatça girip bahçede dolaşıp, burunun en ucunda oturup yüksekten denizi seyredebiliyorsunuz. Yazın çok keyifli olur.

Buradan ayrılınca tabii ki adanın diğer tarafına doğru yürüyüp bari adayı dolaşmış olalım diyerek yola devam ettik. Artık Burgazada göründü.

Bu tarafta bir yaban hayat merkezi kurulmuş. Adalara özel bazı hayvanlar koruma altında tutuluyor. Etrafı çitlerle çevrilmiş ve insanların girmemesi umulmuş ama elbette çitler yıkılarak ilerideki düzlükte bolca piknik yapılmış. Yerlerdeki çöplerden belli oluyor. Yaban hayvanlarla ilgili bir takım tabelalar asılmış olduğundan bir şekilde ilgilenildiğini düşünüyoruz.

Bu tarafta yol denizden uzak devam ediyor. Sık bir ormanın içinden yürüyorsunuz. Yürüyüş hala çok keyifli ve insan sık sık gelmesi gerektiğini düşünüyor.

Yavaş yavaş etrafta yürüyen ve bisiklete binen kişi sayısı artıyor, dinlenenlere sorduğumuzda merkeze 20 dakika kadar yolumuz kaldığını öğreniyoruz. Bir buçuk saattir yürüyoruz ve artık yorulmaya başladık. Biraz daha ilerledikçe karşıdan Burgazada’nın merkezi görünüyor.

Artık merkeze iyice yaklaştığımız bir noktada ağaçların arasından Heybeliada Ruhban Okulu görünüyor. Heybeliada’yı yazıp da Ruhban Okulu’nu yazmamak olmaz ama o tarafa doğru yürümek bizim için artık imkansız.

Adanın o tarafında Değirmen Burnu, Heybeliada Spor Kulübü ve Ruhban Okulu var ama biz o tarafa gidemedik. Zaten Değirmen Burnu hariç diğerlerini ziyaret edemeyeceğimizden, bir sonraki ziyaretimize bıraktık.

Kent merkezine girdikçe güzelim yapılar tekrar başlıyor.

Bu tarafta adanın ünlü oteli Halki Palas Oteli var. Bir çok badire atlatmış olan bu otel şu anda Merit Otelleri tarafından işletiliyor.

Otelden biraz daha inince sağda İnönü Evi Müzesi’ne geliyoruz. Maalesef ziyaret saatini geçirdiğimizden gezemiyoruz.

Adanın renkli kısımları buralar. Güzel evlere baka baka sahile doğru iniyoruz. Bakımlı bahçelerden sarkan çiçekler çok hoş.

Sağda solda sokaklar, sokaklarda güzel evler var. Her sokağa giresi geliyor insanın ancak biz iki saatten fazla yürüdüğümüzden önlerinden geçip yolumuza devam ediyoruz..

Sonunda tekrar sahile geliyoruz. En yakın motora kırk dakika olduğundan küçük bir sahil yürüyüşü daha yapıp bir kafeye oturuyoruz ve birer çay içiyoruz. Sonrası motora biniş ve İstanbul’un telaşına dönüş.

Biz Heybeliada’ya tekrar tekrar gitmeye devam edeceğiz. Sadece pazar yürüyüşü yapmak için bile gidilebilecek bir yer burası. Sahilde yürüyeceğinize geçin Heybeliada’ya, yürüyün adanın etrafını, dönüşte motorda bir çay için, bakın ne kadar dinleneceksiniz.

Gürkan, Kasım 2014

 

Kız Kulesİ

Döner durur 360 derece de yine doyamaz bakmaya, seyreder yedi tepeli hengameyi, seyreder Ayasofya’yı, Sultan Ahmet’i, Topkapı Sarayı’nı, Galata Kulesi’ni de kime aşık bilinmez, bilinmez ona bakmak için mi dizilmiştir tüm bunlar önünü sıra, belli ki sevdadandır yıllarca uzaktan uzağa…

kiz kulesi 2

Herkes görsün beni diye gelip kurulmuş orta yerine İstanbul’un,  elini uzatsan değecek sanki, o kadar yakın ama hızla akar bu şehir önünden, bakar bakar gideriz de durmayız güzelliğinden.

kizkulesi 2a

“Bu şehr-i Sıtanbûl ki bî-misl-ü behâdır / Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır”

Bu İstanbul şehri ki misli benzeri yoktur / Bir taşına bütün Acem mülkü fedadır

Nedim

Şairimizin tüm İran’ı feda ettiği yer işte burası, her gün ıkına sıkıla, oflaya puflaya geçen hayatlarımızın yeri, hızla akan zaman sanki bu şehirde daha da hızlı… Peki duruyor muyuz hiç? Şöyle bir bakıyor muyuz etrafımıza? Bugün durduk ve şöyle bir baktık, gözümüzün önündeki güzelliğe sadece bakmışız yıllarca ve İstanbul’da yaşayanlar için keyifli bir gün, İstanbul dışından gelecekler için kesinlikle unutamayacakları bir gün gezisi…

İşte bu şehri yaşanılır kılan şeylerden biri daha… Kız Kulesi.

Üsküdar  – Harem arasındaki Salacak sahilinin tam karşısında bulunan Kız Kulesi’ne ulaşım her zaman çok hızlı olamayabilir ama nispeten rahat bir yolculuk yapacağınız da muhakkak. Zira Üsküdar’a hem vapur hem de motorla denizden ulaşım, otobüs, minibüs ve marmaray ile de karadan ulaşım mevcut. Ayrıca Harem’e feribotla geçebilir, yaya olarak Salacak’ı yürüyerek Kız Kulesi’nin önüne kadar gelebilirsiniz. Buradan motorlar sizi kuleye sevk ediyor. Bu motorların saatini denk getirebilirseniz Kabataş’tan geleni de mevcut.

kız kulesi 3

Aracınızla gelirseniz park yeri sıkıntısı çekersiniz. Şansınız varsa sahil yolundan ayrılıp iç kesimlere girip yer bulabilirseniz aracınızı park edebilirsiniz. Benim önerim özellikle Avrupa yakasından geliyorsanız toplu taşımayı kullanın.

Yetişkinler için 20 TL, 60 yaş üzeri ve öğrenciler için de 10 TL ücret ödeyerek kuleye ulaşıyorsunuz.

kız kulesi 1

1995 yılında restorasyon faaliyetine girişilen kule Hamoğlu Holding’e 49 yıllığına kiralanmış ve gündüzleri müze, akşam saat 20:00’den itibaren de restoran olarak 2002’de hizmete açılmış. Aslında 2000 yılında restorasyon tamamlanmış ama özel bir şirkete verilmesi ve yapılan çalışmanın tarihi yapının mimarisi ile ilgili açılan davalardan dolayı 2 yıl gecikmeli olarak açılmış.

kız kulesi 10

Kule özel statüsü sebebi ile halka kapalı olarak işletilemiyor. Biz restoran bölümünü kullanmadığımız için burası ile ilgili bir bilgi veremeyeceğim ama bu linkten bakabilirsiniz.

kız kulesi 4

Kulenin tarihi ile ilgili bir sürü söylenti ve efsane var. Kulenin terasına çıkarken katlar arasında bu efsanelerle ilgili resim ve bilgiler mevcut. Ayrıca ayrıntılı olarak buradan okuyabilirsiniz.

kız kulesi 5

En bilindik efsane Hero ve Leandros isimli gençlerin hikayesi. Hero, Üsküdar sırtlarındaki Afrodit tapınağında rahibedir ve evlenmesi yasaktır. Leandros bir tören için tapınağa geldiğinde birbirlerine aşık olurlar ama nasıl kavuşacaklardır. Hero Üsküdar’da Leandros ise boğazın karşı kıyısındadır. Leandros bir gece Hero’yu düşünüp boğazı seyrederken kulenin tepesinde ışık yandığını görür. Sevgilisi meşale ile ona yol göstermektedir. Yüzerek boğazı geçer ve kulede birbirlerine kavuşurlar. Her akşam süren bu sevişmeler, fırtınalı bir havada felakete dönüşür. Hero’nun elindeki meşale  rüzgardan söner ve Lenandro yolunu bulamayarak boğulur. Sabah sevgilisinin ölmüş bedenini gören Hero da boğaza atar kendini.

Bu efsaneler dışında, Battal Gazi’nin “atı alan Üsküdar’ı geçti” efsanesi, yılanlı efsane, aslanlı efsane ve şair Nazım Hikmet’e ait bir efsane de vardır. Ziyaretinizde bunlara ulaşabilirsiniz.

kız kulesi 6

Kızkulesi’nin asıl yapım amacı tam bilinemiyor ama 2.500 yıldır İstanbul’u seyrettiği tahmin ediliyor. Sanırım tüm tarihin canlı tanığı diyebiliriz bu mükemmel yapıya. M.Ö. 341 yılından itibaren mezar, kule, kale, depo, radar, su deposu, boğazdan geçen gemilerden vergi alınan bina olarak kullanıldığı belirtiliyor.

kız kulesi 8

Biz hızlıca geçerek tekrar kulenin bugününe dönüp katlar arasında gezmeyi sürdürüyoruz.

kız kulesi 9

Sanki Galata Kulesi’ne çıkıyormuş gibi uzun sürüyor çıkışımız çünkü her pencerenin önünde durup çekiyoruz manzaranın doyumsuzluğunu içimize, burası öyle bir duygu veriyor ki size sanki kaçmaması gerek hiç bir bakışın yoksa eksik kalacak bu şehre ait güzel izleniminiz.

kız kulesi 7

Kulenin en üst bölümünde teras ve kafe var. Kafede sıcak, soğuk içecekler ile atıştırmalıklar normal fiyatlardan satılıyor. Ayrıca arzu ederseniz içki servisi de var. Terasa adım attığınızda 360 derece olarak İstanbul’un doyumsuz manzarası ile karşı karşıyasınız.

kız kulesi 15

Nereden seyretmeli seni güzel İstanbul, nereden dinlemeli gözlerimiz dört açık. Döndükçe tüm boğazı seyrediyoruz keyifli keyifli. Yanımızdan geçiyor boğazın beyaz martılı işçileri…

kız kulesi 13

Bulunduğumuz yerin coşkusu ile el sallıyoruz, bulunmak istedikleri yer olarak karşılık alıyoruz insanlardan. Gülümsüyoruz karşılıklı.

kız kulesi 14

Her yerden fotoğraflar çekerek tamamlıyoruz 360 derecelik seyrimizi. Ne kadar baksak tadı yine de damağımızda kalarak.

kız kulesi 12

Çayımızı yudumluyoruz. Gitme zamanı gelmesin istiyoruz. İstiyoruz ama yeni insanları taşıyor motorlar, dedik ya hızlı akıyor bu şehirde zaman. Kız Kulesi bir an için durdursa da hayat koşuyor yanı başımızdan. Atıyoruz hafıza torbalarımıza yeni bir anımızı, daha keyifle döneceğiz artık hayatımıza.

kız kulesi 16

Biz kuleyi gezerken hava epey kötüydü, sizler gezinizi daha ılık bir İstanbul gününe ayarlarsanız daha uzun süre tadını çıkarabilirsiniz buranın. Ertelemeyin, güzel bir gün vadediyor Kız Kulesi, öylece boğazın incisi olarak bekliyor.

kız kulesi 17

Barış, Mayıs 2014

Saros Körfezi

İstanbul’da yaşayan ve yazın hafta sonlarında denize girmek isteyenler için birçok seçenek mevcut. Karadeniz ve Marmara Denizi’ne ulaşmak kolay ama ikisi de Ege Denizi’nin yerini tutamaz. İstanbul’a en yakın Ege Denizi kıyısı ise, daha önce sualtı dünyasında bahsettiğimiz Saros Körfezi. Yakın olsa da birçoğumuz tarafından yeterince bilinmiyor. Biz de yeni keşfettik. Hava güzel olduğunda Saros’a kaçıyoruz.

Saros Körfezi derken, biz burada Gökçetepe ile Erikli arasından bahsedeceğiz. Körfezin bu yakasında daha başka birçok güzel yer olduğu gibi, karşı yakasında da harika yerler varmış. Biz o tarafları henüz görmedik, bildiğimiz yerleri yazıyoruz.

İstanbul’dan Saros’a gitmek yaklaşık 4 saat sürüyor. TEM otoyolundan Kınalı’ya kadar gidip, oradan Tekirdağ yoluna ayrılıyorsunuz. Sonrasında Malkara ve Keşan. Keşan’dan Çanakkale tarafına döndüğünüzde şehri çıkarken sağda Erikli ayrımını görürsünüz. Ayrıldıktan bir kilometre kadar sonra iki alternatifiniz var. Gökçetepe ya da Erikli. İkisine de yaklaşık 30 km uzaktasınız ve arabanıza çok özen gösteriyorsanız birisini seçmek zorundasınız. Çünkü Gökçetepe ile Erikli arası sahilden 10 km kadar olduğu halde aralarında düzgün bir yol yok. Toprak bir orman yolu var ve biraz bozuk. Biz bu aradaki yoldan geçtiğimiz için o yolun güzelliğinden de bahsedeceğiz, o nedenle Gökçetepe’ye devam edip anlatmaya başlıyoruz.

Keşan’dan Gökçetepe’ye inen yol çok keyifli. Ayçiçeği tarlaları içinden geçen yolun kenarında, mevsimine göre, tarlasından kavun ve karpuz satan köylüler görebilirsiniz.

Saros-Aycicegi

Gökçetepe küçük bir köy. Deniz kenarında bolca yazlık var. Aracınızı rahatça park edip denize girebilirsiniz. Ancak köyün ve yolun bittiği noktada Gökçetepe Tabiat Park‘ı var. Köy içinde durmayıp Tabiat Park’ına girmenizi tavsiye ederiz. Otomobil giriş ücreti uygun, düşünmeyin. Çam ağaçları arasından yola devam ettiğinizde muhteşem bir koya geliyorsunuz.

Saros-Gokcetepe-1

Parkta çadırla ya da karavanıyla konaklayanlar da var ama biz sadece denize girdik. Cumartesi günleri sakin oluyor ama pazar günleri epey kalabalık oluyor. Gerçi her yer böyle. Koyun sol tarafı daha sığ.

Saros-Gokcetepe-2

Sağ tarafı ise biraz daha kayalık. Ortadaki park alanının arkasında ise soyunma kabinleri ve tuvaletler, bir de kafe var.

Saros-Gokcetepe-3

Kafe olsa da tipik hazır yiyecekler sattıklarından yanınızda sandviç, içecek ve biraz meyve bulundursanız iyi olur. Yol üzerinden karpuz aldıysanız, denizde soğutup afiyetle yiyebilirsiniz.

Deniz kenarı çakıl, denize giriş kolay, deniz ayakkabısına ihtiyaç yok. Çabuk derinleşiyor ve derinlik neredeyse sabit kalıyor. Su çok berrak ve şnorkel ile çok uzak mesafeleri görebilirsiniz. Sitemizin sualtı dünyası kısmında burada çekilmiş birkaç resim göstermiştik.

Saros-Gokcetepe-4

Denizin berraklığı sizi şaşırtabilir. Deniz suyu biraz serince ama uzun süre rahatça yüzülebiliyor. İstanbul’dan sabah erken çıkıp saat 11 gibi serin ve berrak Ege Denizi’ne girebilmek zaten yeterince güzel. Burada bir tam günü geçirmek mümkün. Hiç sıkılmadan dinlenip denize girebilirsiniz.

Biz yolumuza devam edip Erikli’ye kadar gitmek istiyoruz ve Tabiat Parkı’ndan çıkar çıkmaz sola dönüp, parkın çit duvarı boyunca devam eden toprak yola giriyoruz. Yol yükselerek tekrar deniz kenarına geldiğinde az önce yüzdüğümüz koyun güzelliği tekrar önümüze çıkıyor.

Saros-Gokcetepe-5

Bu toprak yol, başta bahsettiğimiz gibi 10 km kadar devam ediyor, ta ki İbrice’de asfalta kavuşana kadar. Döne döne giden dar ve biraz da bozuk olan bu yol boyunca denize yaklaştıkça çok güzel koylarla karşılaşıyorsunuz. Biz şu güzelliği görünce arabayı yol kenarına bırakıp deniz kenarına iniyoruz.

Saros-Yol-1

Burada deniz daha da güzel. Ama açık deniz olduğundan biraz dalgalı. Ayrıca daha çabuk derinleşiyor. Ama denizin altı çok daha berrak ve canlı.

Saros-Yol-3

Yüzme konusunda bir sıkıntınız yoksa burada da denize girebilirsiniz ama yanınızda şemsiye getirmeniz lazım. Biz yarım saat kadar suda kaldıktan sonra arabaya binip yola devam ettik. Aslında pek edemedik çünkü şu güzelliğe denk geldik.

Saros-Yol-2

Buraya bir isim veren olmamış herhalde, İbrice’ye yakın koy diyenler ver. Biz arılı koy dedik çünkü toprak yoldan buraya inen patikada birçok arı vardı. Fotoğrafta deniz kenarında arabalar olduğu görülüyor ama biz inemedik, patika epey bozuk, yukarıya park edip sahile yürüdük. Arıların bol olması da bu yüzden galiba. Halkımız çöplerini oturduğu yerde bırakmayı sevdiğinden ve muhtemelen bu patika yüzünden çöplerin alınması uzun aralıklarla olduğundan, birçok sinek ve arı etrafta dolanıyor. Biz neyse ki arı sokmadan denize indik ve muhteşem denizin tadına vardık.

Burada da deniz muhteşem. Yine de biz fazla zaman geçirmeden yola devam ettik ve İbrice Limanı’na varıp asfalt yola çıktık. İbrice Limanı dalış okulları ile dolu ve teknelerle dalışa gidip gelenler var. Limanın arkasında denize girecek küçük bir yer de var ama bize gereksiz geldi, Erikli’ye doğru devam ettik.

İbrice’den çıkan asfalt yoldan giderken sola denize doğru girdiğinizde, taş kırma tesislerinin arasından geçip Uzunkum Plajı’na geliyorsunuz. Biz burayı biraz kalabalık bulup devam ettik ve muhteşem İtalyan Koyu’na geldik.

Saros-Italyan-2

Erikli Belediyesi, her iki plajdan da girişte ücret alıyor. Ücretler makul ve karşılığında plajdaki şezlong ve gölgeliklerden faydalanabiliyorsunuz. Tabii boşta kaldıysa. Kalmama olasılığı çok olduğundan yanınızda şemsiye ve plaj sandalyesi bulundursanız iyi olur. Tamamen ince kum olan bu koyun sağ tarafı epey sakinken sol tarafı daha kalabalık.

Saros-Italyan-3

Bunun sebebi biraz da arabaya yakın olmak çünkü burada yiyecek ya da içecek bulabileceğiniz bir tesis olmadığından, herkes yanında getirdiklerini plaja taşıyor. Suyunuzu bile yanınızda getirmelisiniz. Ama tuvalet, duş ve soyunma kabini var. Koyun hemen arkasına akan küçük dere de plajın sağ tarafının arkasında küçük bir gölet oluşturmuş. Rüzgarsız günlerde bu tarafta rahatsız edici küçük sinekler olabiliyor.

Saros-Italyan-1

Biz sakin tarafı yani sağ tarafı seçtik. Denizin girişi ve içi kum. Şnorkel ile yüzerken sağdaki kayalık tarafta bir mürekkep balığı bile gördük. Deniz çok temiz ve berrak. Koyun arkası sazlık olduğundan, karadan esen rüzgarla denize uçuşan yapraklar denizin dibinde birikiyor. Dalga ile hareket ediyorlar ve sanki deniz yosunluymuş gibi görünüyor ama öyle değil. Tertemiz bir deniz var burada. Hem de nispeten sığ olduğundan çocuklar da rahatça yüzüyorlar. Bu yazının kapağındaki resim de buradan.

İtalyan Koyu’ndan sonra Mecidiye’nin sahili başlıyor. Peşine de Erikli plajı. Toplamda 3-4 km uzunluğunda bir plaj. Erikli sahiline de indik ama denize girmedik. Muhtemelen orası da çok güzeldir ama çok kalabalıktı.

 

İstanbul’dan günübirlik bile gidebileceğiniz bu güzel yerler henüz yeterince turistik olmamış. Erikli çok kalabalık ve her şey bulunuyor ama diğer yerler henüz bakir. Bu nedenle kendi ekipmanlarınızla gidecek şekilde hazırlanırsanız çok memnun kalacağınıza eminiz. Gece kalmak için de fazla alternatif olmadığını belirtelim. Erikli ve Mecidiye’de birçok pansiyon var ama aradığınız konforu bulamayabilirsiniz. Yine de bir kez olsun gidip görmeniz lazım.

Gürkan, Eylül 2013

 

 

Topkapı Sarayı

Bu güneşli pazar günü ne yapsak diye düşünüp dururken aklıma kenarda boş boş duran Müze Kart geldi. Geçen sene Efes Antik Kenti’ni gezmek için aldığımız kart bir yıldır boşta duruyor ve henüz başka bir yerde kullanamadık. Müze Kart nerelerde geçiyor diye baktığımızda Topkapı Sarayı’nda geçtiğini görünce yola düştük. Metro ile Kadıköy, oradan vapurla Karaköy, sonra da tramvay ile Gülhane durağında inip aşağıdan saraya doğru çıktık.

Aslında çok da çabuk gittik. Hafta içi İstanbul’un trafiğinde harcadığımız zamanı düşününce, hafta sonu bu tür geziler için yolda geçen zaman gerçekten çok kısa. Yolda geçen zaman da İstanbul’un en güzel yerlerinde geçince baştan sona iyi zaman geçiriliyor.

Gülhane parkından yukarı çıkarken Arkeoloji Müzesi’nin önünden geçiliyor. Eğer Müze Kart’ınız yoksa buradan alabiliyorsunuz. Topkapı Müzesi daha kalabalık olduğundan buradan alabilirsiniz. Yanımızdakilerden kartı olmayanlar Arkeoloji Müzesi’nin kapısındaki şu minibüsten kartlarını aldılar. Kart almak için kimlik yeterli.

Topkapı Müzesi‘nin giriş ücreti 30 TL, Müze Kart ise 40 TL idi. Bir yıl geçerli bir kartı almak bilet almaktan daha mantıklı.

Arkeoloji Müzesi’nden yukarı çıktığımızda sarayın önündeki güzel park ve karşıda Aya İrini ile karşılaştık.

İnsan buralara gelince sanki yaşadığı şehre ihanet ediyormuş gibi hissediyor. Bu güzellikleri ve bu birikmiş kültürü daha sık ziyaret etmemiz gerekiyor. Bu bölge turistik olmuş, bizden çok turist var. Bizim ekipte bile Topkapı Sarayı’na hiç gelmemiş olan veya yıllardır gelmemiş olanlar vardı. Çok güzel yerler, gidin, görün, güzel zaman geçireceksiniz, emin olun.

Kapıdan girmek biraz telaş oluyor. Ama içeri girdiğinizde kapının ihtişamını daha iyi anlıyorsunuz.

Bu yapının her noktasına özen gösterilmiş. Şu anda elektronik geçişler, güvenlik elemanları, turistler vs arasında pek dikkat çekmese de, tavandaki işçilik vaktinde nasıl özenle yapıldığını gösteriyor.

Girdiğiniz avluda kocaman ve çok bakımlı bir bahçe ile karşılaşıyorsunuz. Sarayın tarihini ve kullanım detaylarını çok iyi bilmiyorum, araştırıp yazabilirdim ama o kadar detay isteyene çok kaynak var. Ben hafta sonu gezmesi gibi anlatacağım. İsteyen 20 TL’ye kulaklıkla dinlenen audio guide kiralayabiliyor. Sadece saray için ama harem bölümü için ayrı kiralanıyor.

Biz kapıdan girince sağ taraftan gezmeye başladık. Bu tarafta sarayın mutfak kısmı var. Bu tip sergi alanlarında fotoğraf çekmek yasak. Flaşlı ya da flaşsız farketmiyor, tümden yasak. O nedenle fotoğraf çekmedik. Zaten çeksek de çok anlamlı değil çünkü bu ortamı görmeniz lazım. Bir çok eşya ve bol açıklayıcı görsel ile beslenmiş sergi alanlarında gezmek keyifli. Ben yine de dayanamadım, beni etkileyen şu kazanların fotoğrafını çektim.

Vaktinde ne çok kişiye yemek hazırlanıyorsa artık…

Mutfak, peşine Helvahane derken ilk avlu bitiyor ve başka bir kapıdan geçerek iç avluya geçiliyor. Çok güzel bir bahçe burası.

Geçer geçmez Arz Odası adında bir yapıdan geçip yine sağ taraftan sergilere devam ettik. Çok güzel kıyafetler ve hazineler var bu tarafta. Meşhur Kaşıkçı Elması da burada. Önünde ufak bir kalabalık oluyor, cidden çok büyük bir elmas.

Bu taraftaki sergileri geçince şahane manzaralı bir balkona çıkılıyor.

Bir taraftan bakınca karşıda Kadıköy, diğer taraftan bakınca Boğaz manzarası. Topkapı Sarayı’nın ne kadar özel bir noktada kurulmuş olduğunu burada daha iyi anlıyor insan.

Burayı da geçince en arkadaki bahçeye geliniyor. Hemen sağ tarafta Konyalı Lokantası var. Müthiş manzarası ile çok güzel bir restoran ama biz henüz acıkmadık.

Bu tarafta çok özel küçük köşkler var. İlki Sofa Köşkü. Köşkün içi çok hoş.

Küçük bir havuzun ardından Bağdat Köşkü’ne geliniyor.

Bu köşkün içi çok güzel. Çiniler ve ahşap işçiliği harika.

Mobilyaları ve köşelerdeki küçük odaları ile bu köşklerde neler yaşandığını tahmin edemeseniz de, insan düşünmeden edemiyor.

Hemen bu köşkün önünde Topkapı Sarayı’nın en ikonik görüntülerinden biri olan İftariye Kameriyesi var. Arkasında da Harem bölümü görünüyor.

Kameriye’nin manzarası yine muhteşem. Bu sefer de Haliç gözlerinizin önünde.

Bu manzaranın hemen solunda güzelim çinileri ile Sünnet Odası var. Onun karşısında da Revan Köşkü var. Onun da içi çok güzel ama kapısındaki şu detay gözüme güzel geldi.

Karşıda kutsal emanetlerin olduğu oda görünüyor. İçeride ciddi bir kalabalık var. Bu bölüme Harem tarafından giriliyor.

Bu bölgeden sonra artık dönüşe geçtik. Orta bahçenin dönüşte sağ taraftaki kısmı tamamen Harem’den oluşuyor. Harem’e ayrı bilet alınarak giriliyor. Müze Kart geçmiyor. Ben daha önce gezmiştim. Ekipte gezmeyenler vardı ama biz yine de girmedik çünkü çok kalabalıktı. Kutsal emanetleri görmeye gelen çok sayıda kişi kapılarda ve camlardan gördüğümüz kadarıyla odalarda sırada bekliyorlardı. Hafta sonu için Harem iyi bir fikir değil.

Ön bahçeye geçince sağda Divan-ı Hümayun’a geldik.

Burada yine muhteşem güzellikte bir salon var. Padişah’ın bir kafesin ardından görünmeden izlediği, bugünün bakanlar kurulu diyebileceğimiz toplantılarının yapıldığı salon çok güzel.

Bu salonun yanında şahane bir saat sergisi var. Çok enteresan saatler var. Bize Kaşıkçı Elması’ndan bile ilgi çekici geldi. Bu yapının saçak altı tavan detayını da görmek lazım.

Böyle yazınca hemen geziliyor gibi geliyor ama bu turu atmamız yaklaşık 4 saat sürdü. Saraya girerken, çıkınca bir de Arkeoloji Müzesi’ni gezeriz diyorduk ama zamanımız yetmedi. Artık ayrı bir sefer düzenleyeceğiz oraya da.

Biz bir pazarımızı Topkapı Sarayı’nda geçirdik, çok güzel vakit geçirdik. İyi ki gelmişiz. En azından dört beş yılda bir hepimizin gezmesi gereken bir yer burası. Tavsiye ederiz.

Gürkan, Eylül 2014.

Borusan | Contemporary

Hafta sonumuzu nasıl değerlendirsek diye başladığımız araştırmamız bizi müzelere yönlendirmişken,  karşımıza Borusan Contemporary  çıktı. Aslında bizim için işin cezbedici kısmı 7 yaşındaki oğlumuz için çocuk atölyesi yazan bölümdü.

Eşimin çabaları ile, büyük şehrin yararlanamadığımız nimetlerinden birinden yararlanma kararı alındı ve İstanbul’da Küçükyalı’dan Rumeli Hisarı’na yolculuk da göze alınarak, pazar günü saat 11:00’de yola çıkıverdik.

Bu bölgeyi tanıyanlar için akla gelen ilk soru tabii ki benim de aklıma geldi, gidiyoruz ama aracımızı nereye park edeceğiz. Takribi 45 dakikalık akıcı bir pazar günü trafiği ile hedefe vardık. Borusan’ın maalesef otoparkı mevcut değil. Güvenlik görevlisi hemen yanında bulunan kafenin valelerine bırakabileceğimizi belirtti. Biz de kahvaltımızı yapıp aracımızı bu kafenin valesine teslim ettik. Aslında yapacak başka bir şey yok artık ne isterse düşüncesi ile verdik ama 3 saat sonra sadece 10 TL ödeyince şimdi mutlu ve huzurlu bir şekilde yazabiliyorum.

Borusan otopark durumları

Borusan’a girişte bir bankoda gayet güler yüzlü bir personel tarafından karşılandık.  Atölye ücreti 15 TL, 1 kişiyi refakatçi olarak kabul ediyorlar, diğer kişi 10 TL ile çekirdek aile 25 TL’ye hem çocuk için mükemmel bir aktivite, ki tam 2 saat sürüyor, hem de biz büyükler için mükemmel bir müze gezisi başlamış oldu.

Borusan 1

Borusan | Contemporary aslında Borusan firmasının çalışma binası. Hafta sonları ve resmi tatillerde ziyaretçilere açılıyor bu tarihi Perili Köşk. Modern sanatın ürünleri ile süslü çalışma ofisleri bizi kıskançlıktan çatlattı diyebilirim :)

Borusan 6

“West Coast Visions: SFMOMA Medya Sanatları Koleksiyonun’dan Eserler, San Francisco Modern Sanat Müzesi(SFMOMA), Medya Sanatları Bölümü Küratörü Rudolf Frieling tarafından Borusan Contemporary için düzenlenen özel bir sergidir. 14 Haziran 2014 tarihinde Borusan Contemporary’de açılacak 16 Kasım 2014 tarihine kadar sergilenecektir.” Tanıtım kitapcığının giriş cümlesi işte böyle. Bu da şu demek ki bizim gördüğümüz eserler sizler gittiğinde değişmiş olabilir. Borusan bir konsept belirleyip belirli tarihlerde bunu sergiliyor. Takip edip, ziyaret etmek gerekiyor.

Borusan 2

Perili Köşk’ün dışı aslına uygun restore edilmiş, içi modern çalışma ofisleri olarak tasarlanmış. Öncelikle belirli sanatçılar çağrılarak, köşkte kendilerine yer belirleyip buraya eser vermeleri istenmiş. Bunlar kalıcı eserler. Diğer eserler ise değişken. Borusan’ın deposunda 2.000 eser bulunuyormuş.

 

Borusan 5

Mış’lı ve muş’lu yazmamın nedeni şu, Perili Köşk’e girdikten sonra 2. kata çıkıyorsunuz, müze bu kısımdan 9. Kat kubbeye kadar devam ediyor. Çocuğumuzu eğitmenlere teslim ettikten sonra, kendisi de bir sanatçı olan Fatma Hn. (Soyadını bizimle paylaşmadığı için yazamıyorum) 2. kattaki kafeden gezi için 10 kişilik bir grup olarak bizleri aldı ve mükemmel bilgisi ve sanatçı bakışı ile süslediği sunumu eşliğinde 9. kata kadar 2 saat süren gezimiz başlamış oldu. Haliyle Fatma Hn. ne anlattıysa bilgim o kadar. Gördüklerim ise benim yorumum.

2. Katta 2  ayrı odada sergilenen video eserler var. Tanıtım gezisinde bilgi verildikten sonra gezi bitiminde arzu ederseniz tamamını izleyebiliyorsunuz. Doug Hall’un Chrysopylae (Altın Geçit) çalışması 28 dakika sürüyor. Ben kişisel bir tercihle bunu izlemeyi tercih ettim. San Francisco’nun Golden Gate köprüsünün altından geçen konteyner yüklü devasa gemiler, ses ve görüntü ile birleştiğinde inanılmaz bir rahatlama seansı gibi oldu.

West Coast Visions temalı eserler video olarak katlar arasında ve 2., 4. ve 9. katta sergileniyor. Diğer katlardaki eserler ise fotoğraf ve resim gibi görsel sanat eserleri.

Borusan 4

Tüm renkler 1 harf olan Maurizio Nannucci’nin Move isimli eseri, bana V for Vandetta’yı anımsatsa da, eserin kendisi, yapılış yılı itibari ile filme ilham verebilir ancak.

3. kat çalışanlara ait ve tüm duvarlar sanat eserleri ile bezeli ve pencerelerin tümü boğaz manzaralı. 4. kat tekrar video bölümü, özellikle 1977 yılında yapılmış Bill Viola’ya ait “Yansıtan Havuz” çok etkileyici bir çalışma, tabi dönemini düşünürseniz. 5. kat tekrar çalışanlara ve eserlere ayrılmış.

Borusan 8

Ivan Navarro’nun “Exodo” isimli eseri bizim favorilerimizden biri oldu, derinlik, sonsuzluk, bitimsizlik ve dünyanın merkezine seyahat. Korku ve heyecan ile merak duygusunu birlikte yaşatıyor eser.

6. kat yönetim katı ve Borusan A.Ş’nin kurucu Asım Kocabıyık için özel bir oda da hazırlanmış. Çok güzel ve doyurucu bir oda. Firmanın kuruluşundan bugüne kadar olan süreyi detaylı bir şekilde öğrenebilirsiniz. Ayrıca ziyaretçiler için küçük bir sürpriz yapılarak küçük notlar bırakabilecekleri bir bölüm oluşturulmuş.

Borusan 11

Artık sona yaklaşıyoruz. 7. katta kocaman metal masalı bir çalışma odası ile devasa bir teras mevcut. Bu teras Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü tam karşıdan görüyor.

Borusan 9

8. kat, 9. kata geçiş için bir ara kat ve Beat Zoderer’in “Patch Ball No:3” isimli eserine ev sahipliği yapıyor.

Borusan 7

Kubbenin bulunduğu son kat, çalışanların kahve molası verebilmeleri için bir sanatçı tarafından tasarlanmış bir oda. Sizin için ise geçen 2 saatin tüm yorgunluğunu atabilme olanağı.

Borusan 10

Rehberimiz bizi fotoğraf çekimi ve manzaranın tadını çıkarmamız için burada bırakarak bir sonraki grup için giderken, biz boğazı seyretmeye dalıyoruz.

Borusan 12

SON SÖZ

Borusan | Contemporary, modern sanatın hakkını vererek özel bir sergi hazırlamış. Çalışma binasını nefis bir müzeye çevirmiş. İsmi gibi çağdaş bir yer oluşturmaya çabalamış ve başarmış. Biz tüm gördüklerimizi ve duyduklarımızı anlatma kabiliyetine haiz değiliz. Kendimizce bir seçki ile ön bilgi aktarımı yaptık. Umarım beğenir, gidip görmek ister ve memnun kalırsınız.

Borusan atolye sonrası

Bu arada, atölyeden çıkan ürünümüzü, 2. kat kafede, türk kahvemizi içerken keyifle seyrettik.

Barış, Ağustos 2014.

 

Saros Körfezİ

Saros Körfezi, İstanbul’a en yakın Ege Denizi kıyısı. Tertemiz denizi ile hafta sonları rahatça ulaşılabilecek bir yer.

Gökçetepe Milli Parkı, İtalyan Koyu, Erikli gibi plajları bulunuyor.

Saros Körfezinde çekilmiş bazı sualtı fotoğrafları aşağıda.

Saros-3

Saros-2

Saros-1