Etiket arşivi: türk hava yolları

Lvıv

Ukrayna’nın herhangi bir yeri ile ilgili bir yazı yazmak kanaatimce büyük bir risk almaktır. “Ön yargıyı parçalamak, atomu parçalamaktan zordur” diyor, Albert Einstein. Bizim ülkemizin bakışını yansıtan en doğru söz bu sanırım. Çabamız ön yargınızı kıracak bir yazı kaleme almak.

Bir grup seyahati olarak 12:30’da Türk Hava Yolları ile Ukrayna’nın Polonya sınırında bulunan Lviv’e seyahatimiz başlıyor.

Lviv 1

Atatürk Havaalanında rahat bir çıkış işlemleri süresi geçiriyoruz. Bu zamanın kısalması ve sorunsuz geçmesi seyahatimizi organize eden İnventive House daki arkadaşlarında çabası ile olduğu muhakkak. Yolculuğumuz 2 saat sürüyor.

lviv 2

Lviv, Ukrayna’nın en batısı ve rahatlıkla en Avrupalı şehri diyebiliriz. Havalimanından 1 saat süren bir otobüs yolculuğu ile şehir merkezine varılıyor. Otelimiz ise şehre 15 dakika yürüme mesafesinde, nefis, dev bir korunun ucundaki, 4 yıldızlı Dnister Premier Otel.

lviv 3

Otel odası gayet iyi durumdaydı, çok rahat ettiğimi söyleyebilirim. Ayrıca tur firmamızın burayı tercih etmesine merkeze uzak diye ilk başta şikayetçi olduysak da, öylesine bol bir oksijenle uyandım ki, her sabah öylesine dinç ve dinlenmiş kalktım ki sonrasından şükranlarımı sundum burasını tercih edenlere.

Lviv, Ukrayna’nın özellikle iç turizminde hayli ciddi bir yer tutuyor. Şehir başkent Kiev’den sonra en çok turist alan yer. Şehir merkezi olarak kabul edilen Rynok (Pazar) Meydanını görünce buna hiç şaşırmıyor insan, her yer sanki özenle dizayn edilmiş gibi duruyor.

Lviv 4

Şehir 2014 yılı itibari ile 758 yıllık. 1256 yılında kurulduğu söyleniyor. 2008 yılında şehir merkezi UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası olarak kabul edilmiş.

Birinci gün otele yerleştikten sonra akşam yemeğine kadar çıkıp şehrin kokusunu almaya çalıştım. Sokaklarını boş boş dolaştım. Öylesine rahat bir şehir ki Lviv, gezerken dinleniyorsunuz sanki.

Lviv 33

Ayrıca devasa şehirlerden değil, tempolu bir yürüyüşle, merkezin etrafındaki tüm sokakları 3-4 saatte gezebiliyorsunuz.

Lviv 6

Turizmden beslendiği daha ilk bakışta belli oluyor. Sokaklarının düzenli ve temiz oluşu, her ayrıntıya dikkat edilerek, tabelaların, görsel sanat ürünlerinin yerleştirilmesi, geniş araç girişi olmayan alanlar ve heykeller ile süslü köşeler…

Lviv 34

Galiçya-Volinya Prensi Danylo Halytsky’nin kurduğu söylenen bu şehre prens oğlu Leo’nun adını vermiş. Rusça’da Lvov, Ukraynaca’da Lviv kelimesi aslan anlamına geldiğinden şehirde aslanlı heykellerin oranı da oldukça fazla.

Lviv 7

Özellikle şehrin merkezindeki binaların kenarları bile çeşitli figürlerle süslenmiş.

Lviv 8

Tarihi dokunun çok iyi korunmuş ve çok iyi restore edilmiş olduğu göze çarpan ilk unsur.

Lviv 35

Bu korunmuşlukla birlikte, sokaklara görsel açıdan da estetik katan bir ekip var ve bu ekip sürekli bir şeyleri dizayn ediyor gibi. Bu durum şehrin sokaklarını gezerken, açık hava müzesindeymişsiniz ve hiç bir ayrıntıyı kaçırmamalıymışsınız gibi hissetmenize neden oluyor. Ben çok keyif aldım.

Lviv 9

Lviv’de sokaklarda o kadar fazla irili ufaklı sanat eseri ve sanat eseri diyebileceğimiz güzellikte objeler var ki, (yukarıdaki fotoğraf gibi) şehirde görsel olarak doyuyorsunuz. Aşağıdaki videoda  da House of Legends adlı binanın ünlü cephesini görebilirsiniz.

Bizim şehircilik anlayışımız ile Avrupalının şehircilik anlayışı arasındaki fark burada ortaya çıkıyor. Biz tarihi şehirlerimizi bile özensiz ve estetikten yoksun binalarla, insanların yaya olarak gezmesi gereken yerleri taşıtlarla, sokaklarımızı çirkin tabelalarla boğuyoruz. Oysa Avrupa’nın normal şehirleri bile düzenli yerleştirilmiş sanatsal objelerle ve binaların yapısı ile korunuyor. Hele, şehir tarihi bir dokuya sahipse… Misal Prag. Sadece resimleri inceleyin söylemeye çalıştığım şeyi daha iyi anlayacaksınız.

Lviv 15

İkinci güne şehre tepeden bakan bir noktadan başlıyoruz. Bu nokta şehrin yüksek yerlerinden ve tüm şehri yukarıdan görüyor. Ayrıca buraya çıkış tam bir doğa yürüyüşü gibi.

Otobüsten tepe noktasına 10 dakikalık yürüyüşümüz esnasında etrafımızdaki heykeller dikkatimi çekiyor. Bilgim yok maalesef ama dini objeler olduğu kesin.

Lviv 10

Tepeden şehrin görünüşü çok etkileyici değil. Şehrin içi tepesinden daha göz alıcı ise de tepe noktasının güzel kısmı yeşillik ve ağaçlık olması. Bu noktadan çektiğim fotoğraflar pek başarılı değil fakat birini daha anlaşılır olması için ekleyelim.

Lviv 11

Tepeden inişi yaya olarak yapmayı tercih ettik. Otobüsümüzü bırakarak şehrin dışından merkeze doğru yürüyüşümüz esnasında şehrin arkalarda kalmış sokaklarını da gezme şansı bulmuş olduk.Bu rota içinde benim için en güzel kısım, eski kitapların satıldığı alan oldu.

Lviv 20

Lviv’in ilk matbaasını kuran İvan Bodaroviç’in heykeli etrafında toplanan satıcı ve alıcı kitap severler, bizim sahaflar tadında.

Kitap alanının yakınlarında Meryem’in Yükselişi Kilisesi (Assumption Church) tarihi bir değere ve Romanesk tarzı diye adlandırılan çan kulesi ile de görsel bir güzelliğe sahip. Aslında yapının bulunduğu alan bir kompleks ve içinde farklı yapılar mevcut.

Lviv 21

Rehberimizin eşliğinde Lviv’in meşhur Kültür Mirası Rynok (Pazar) Meydanı”na yürüyoruz. Yürüyüşümüz esnasında ara bir sokak ve dükkan örneği aşağıdaki gibi.

Lviv 22

Meydan ile ilgili yazımızın üst kısmında kısa bir bilgi vermiştim. Hakikaten gördüğüm en güzel korunmuş ve restore edilmiş yerlerden biri.

Lviv 32

Pazar (Rynok) Meydanının dört köşesini 4 Mitolojik heykel Diana, Neptün, Adonis ve Amphitria heykelleri süslüyor.

Lviv 31

Tam ortasında ise restorasyonu tamamlanmış belediye binası var.

Lviv 5

Meydana çıkan sokaklar arnavut kaldırımı taşları ile döşenmiş ve temizliğine çok önem verildiği belli oluyor. Belediye binasını merkez aldığımızda etrafındaki tüm binalar restorasyon geçirmiş ve hala geçiriyor.

Lviv 37

Meydanın en önemli yapılarından biri de Barok,Gotik ve Rönesans mimarisinin birleşimi Latin Kilisesi (The Latin Cathedral). Ortaçağın en önemli yapılarından biri. Ben gezerken içeride ayin vardı, kenardan sessizce izledik. İçeride fotoğraf çekilmesini istemiyorlardı, çekmedim. Dışarıda da çekmediğimi daha sonra farkettim :) Sadece şu vasat resim var elimde.

Lviv 38

Meydanla ilgili tek tek her ayrıntıyı verme şansım maalesef yok ama gezebildiğimiz kadarı ile Rynok Meydanı kabaca budur. Fakat şunu söyleyebilirim tüm binalarının değişik bir hikayesi var. Bazılarına girilip en üst katına kadar çıkılabiliyor. Benim böyle bir şansım olmadı.

Artık yorulduk ve yemek saati geldi. Öğle yemeği için tur firmamiz Darwin restoranı tercih etmiş. Cok leziz bir balık ve çok iyi bir Massandra kırmızı şarabı içtik. Tercih ederseniz memnun kalırsınız. Restoranı bulmak çok kolay, çok ünlü Oil Lamp Restaurant and Muse’ün hemen yanında.

lviv 25

Lviv bu konuda kafeleri ile ünlü olduğu kadar restoranlarıyla da kayda değer bir şehir. Sizler tercihinizi, çok başarılı bulduğum Ukraine All About U sitesini inceleyerek yapabilirsiniz.

Burada Ignacy Lukasiewicz’e de kısaca değinelim. Modern anlamda gaz lambasının keşfini, yukarıda fotoğrafını gördüğünüz binada yani Lviv’de yaptığı söyleniyor.

Lviv 26

Buraya gelen herkesin yaptığını doğal olarak ben de yaptım.

Lviv 27

Öğle yemeğimizin ardından şehri gezmeyi sürdürdük, kiliselere girdik, sokaklarını gezdik. Dükkanları inceledik.

Lviv 28

Lviv beğenilmeyi hakeden bir şehir olarak tüm güzelliğini sunuyor size.

Lviv 23

Yukarıdaki fotoğraf Lviv’in meşhur çikolata dükkanının cephesi. 2014 yılından sonra belediye kararı ile kaldırılacakmış. Belediye dış cephelerde tarihi olmayan hiç bir yapılaşmaya müsaade etmiyor dediler. Lviv’e gittiğinizde buraya uğramanızı ve en üst katında kahve içip, çikolata yemenizi öneririm.

Lviv 24

En üst kata çıkış merdivenleri sizi de büyüleyebilir.

Üçüncü ve son günümüzde, sabah otobüsle hızlı bir şehir turu atıyoruz. Özellikle Aziz George Katedrali (St. George Cathedral) görülmeye değer. Yunan katolik katedrali, rokoko tarzı mimarisi ile şehre tepeden bakıyor.

Lviv 16

Ermeni Katedrali (The Armenian Cathedral) şehrin bir diğer görsel değeri. 1500’lu yıllarda yapılmış. Ağırlıklı Gotik tarz kullanılmış.

Lviv 29

Bu kilisenin şöyle bir hikayesi var, Osmanlı şehri kuşattığı zaman kulesi yıkılıyor. Orijinal çan kulesi 1571 yılında yapılmış. Yıkıldıktan sonra 19. yy’da aslına uygun olarak restore edilmiş.

Son olarak  Aziz Kilisesi (The Church of Sts. Olha and Elizabeth) 1911 yılında yapılmış. Roma ve Yunan Katolik kilise örneği.

Lviv 17

Lviv’de son gün öğle yemeğimizi, şehrin dışına Sovyetler zamanından kalma kahve ve bira tadımı için gittiğimiz Galician Restoranda yiyoruz. Turumuza bu restoranda yemek dahil olduğundan, yemek fiyatlarını bilmiyorum ama duyduklarım doğru ise şehrin en pahalı restoranı burasıymış. Pazarlık yapmadan, fiyat öğrenmeden sakın bir şey yiyip içmeyin dediler.

Bu bölge madenler gibi bir yapı içerisinde değişik bir atmosfer. Ben çok kasvetli bulduğum için beğenmedim.

Öğleden sonra Svoboda Meydanına geliyoruz. Avrupa’nın en güzel opera binalarından biri Svoboda meydanında, The Lviv Theatre of Opera and Ballet.

Lviv 30

Bina muhteşem mimarisi ile Ukrayna’nın da simgelerinden biri, dışı kadar içerisi de mükemmel işlenmiş bir yapı.

Lviv 12

Özellikle damat ve gelinler günün her saati burada. Opera’nın içini 10 grivna (yaklaşık 2,5 TL) vererek gezebiliyorsunuz.

Meydanın üzerinde Ukrayna’nın milli kahramanı Shevchenko’nun heykeli bulunuyor. Meydanın etrafı restore edilmiş sokak ve binalar ile Rynok Meydanına bağlanıyor.

Gece Hayatı

Lviv’in gece hayatı için her ne kadar canlıdır derlerse de, Ukrayna’nın diğer şehirlerindeki dev disko, kumarhane, karaoke konsepti bu şehirde yok. Ben özellikle son gece yemek yediğimiz Fashion Clup‘ı beğendim. Burası saat 22:00’ye kadar restoran olarak hizmet verdikten sonra alt katın orta alanı boşaltılarak disko bar oluyor. Bileğinize bir kağıt bant takılıyor ve kalabiliyorsunuz. Bu bant 100 grivna (25 TL). Ust katta karaoke bar var. Rynok Meydanında bulunan mekan çok büyük bir yer değil.

Diğer çok bilinen bir disko bar ise Metro Clup. Gidenler çok kalabalık olduğunu söyledi. Ben gitmedim. Merkeze 10-15 dakika mesafede.

Merkezdeki diğer bir bar ise buraya gelen herkesin dilinde olan sado-mazo kafe (Masoch Cafe). İçeride kırbaçları ile gezen kızlar var. Sabah bir şey olmuyor ama akşam saatlerinde içeri girip çıkarken kırbacı yiyorsunuz. Yiyen arkadaşım oldu, ben kapısındaki Leopold Ritter von Sacher-Masoch heykeli ile ilgilenmeyi tercih ettim. Merak da bir yere kadar sonuçta.

Gece gezmelerine düşkünseniz ve şehrin gündüz gezmeleri sizi yormuyorsa, buradan bilgi alabilirsiniz.

Son Söz

Lviv için duyduğunuz efsaneleri unutun. Özellikle %65’i kadın efsanesi gerçek dışı, böyle bir durum yok.

Türk lirası Ukrayna parasına göre 4 kat değerli, bunun ne kadar büyük bir avantaj olduğunu alışverişlerinizde göreceksiniz. Alışveriş için normal dükkanları, marketleri tercih ederseniz daha az ödersiniz. Turistlik bölgeler daha pahalı olabiliyor.

İçiniz de rahat olsun, hiç bir dükkan sizi kazıklamaya çalışmaz ve yüksek fiyat çekmez. Bu barda da böyle, kafelerde de böyle.

Taksi kullanabilirsiniz ama net söylüyorum mutlaka pazarlık yapın 50 grivna diyorsa 25 veririm deyin. 25 olmasa da 30’a gidersiniz.

Ukrayna’ya Dolar veya Euro ile gitmeniz iyi olur. TL’yi bozacak yer bulamayabilirsiniz. 1 $ = 8 Grivna, 1 € = 10 Grivna olarak bozuluyordu.(Edit 28.03.2015: bugün şöyle bir bakayım dedim, değişen siyasi durumlardan sonra  1 $ = 21 Grivna, 1 € = 23 Grivna olmuş, 100 dolarınız var ise 2100 grivna alacaksınızki ye ye bitmez :))

Paranızı varsa otelinizin döviz bürosunda ya da havalimanında bozdurun, diğer yerlerde kur farkı çok olabiliyor.

Ukrayna’da İngilizce  az biliniyor. Rusça tek hakim dil. Lviv’de İngilizce ile anlaşma olasılığınız gençlerle var. Üst yaş grubu bilmiyor. Taksiciler de genellikle çat pat seviyesinde.

Lviv 18

Lviv beni büyüledi diyebilirim. Özellikle İstanbul’da yaşayan biri için başka bir şehri beğenmek neredeyse imkansızdır. İstanbulumuz bir yana Lviv’i görmek ve 3-4 günü bu şehirde geçirmek benim gibi sizleri de memnun edecektir.

Barış, Kasım 2013

Prag

Prag, Milan Kundera’nın kitaplarından sonra, görmek istediğim yerlerin başında geliyordu. Evet, nedense Kafka değil, Kundera’ydı bana Prag’ı merak ettiren, beni çeken. Çok sevgili kocam, hazır vizemiz varken hayallerin gerçek olsun dedi. Sanırım kendisi de daha önce gittiği Prag’ı tekrar görmek ve çok sevdiği Becherovka’yı tekrar içmek istiyordu.

Uzun bir tatil için zamanımız olmadığından Prag’ı bir hafta sonuna sıkıştırmalıydık. Türk Hava Yolları‘nın birikmiş Miles & Smiles milleri ile cuma akşam 16:30 uçağı ile gidip pazar akşam 19:30 uçağıyla geri dönecek şekilde biletimizi alınca bize Prag’da 2 gece ve 2 gün kalmış oldu. Kalacak ucuz, temiz, merkeze yakın bir oteli de booking.com dan ayarlayınca her şey tamam oldu.

Prag Havaalanına indiğimizde ilk dikkatimizi çeken tenhalığı ve sessizliğiydi. Hızlıca pasaport kontrolünden geçip dışarıya çıktık. Çek Cumhuriyet’i Avrupa Birliği’ne dahil ve Schengen vizesi ile giriliyor ancak para birimleri Euro değil, Çek Kronu. Cebinizde Euro veya Dolar ile gidip havaalanındaki ofislerde Kron alabilirsiniz ama biz ATM’den çekmeyi daha uygun buluyoruz. Yapı Kredi ATM kartınız ile hiç bir ücret ödemeden Prag’taki UniCredit Bank ATM’lerinden kron çekebiliyorsunuz. Türkiye’deki TL hesabınızdan o günün Merkez Bankası kuru ile kron çekmiş oluyorsunuz. Hem az az para çekerek hırsızlığa karşı korunmuş oluyorsunuz hem de Türkiye’de euro almak için, Prag’da da krona çevirmek için döviz bürolarına komisyon vermiyorsunuz. Biz havaalanındaki ATM’den 2,000 kron çekerek başladık. En büyük banknot 1,000 kron ama bozdurmak sorun olmuyor, bizim paramızla yaklaşık 100 TL yapıyor. Aslında 95 gibi ama kolay olsun diye biz hep 10’a bölerek hesapladık.

Gitmeden önce yaptığımız araştırmalarda, merkeze gitmek için en uygun olan otobüsün, Havaalanı Express (AE) olduğunu görmüştük. Yarım saatte bir olan otobüse yaklaşık 15 dk sonra binmiştik. Otobüs bileti kişi başı 60 kron ve şöförden alabiliyorsunuz ama euro ya da dolar kabul etmiyor. İlk duraktan binmenin ne kadar iyi olduğunu ikinci duraktan sonra otobüsün epey dolması ile anladık. Neredeyse tıkış tıkış olan otobüste yol boyunca kimsenin sinirlenmemesi, tartışmaması yada öfkeli sesler çıkartmaması beni epey şaşırttı. Şehir merkezine giden yollardaki üstü meyve (özellikle elma) dolu olan ağaçlardan gözümü alamadım. Yemyeşil, bol ağaçlı ve geniş araziler daha şehre girerken kendimizi iyi hissettirdi.

Son durakta indik. Bu durak ana tren istasyonunda bulunuyor. Merdivenlerle yolun altına indik ve güzel bir parkın içinden geçerek otelimize doğru yola koyulduk. Prag’da bu şekilde bir sürü geniş parkın olduğunu daha sonra gördüm. Otelin yolunda ilerlemek, o güzel binalara, binalardaki heykellere, kulelere bakıp durmamdan dolayı normalden uzun sürdü. Hatta daha bavullarımız elimizdeyken fotoğraf dahi çektirdim Gürkan’a.

Prag-Ceren

Yaklaşık 10 dakika sonra otelimiz Zlatá Váha‘ya gelmiştik. Resepsiyonda kaydımızı yaptırdıktan sonra güzel merdivenlerden odamıza çıktık. Oda yüksek tavanlıydı. Biri balkona açılan iki pencereye ve güzel ahşap pencereli bir balkona sahipti. Pencereler ve balkon giriş avlusuna bakıyordu. Banyosu yeterli konfora sahip, kabinli ve temizdi. Odada gerekli olabilecek her şey bulunuyordu. Kısacası ben çok sevmiştim.

Başlamışken otelle ilgili tüm görüşlerimizi buraya yazıp, otel konusunu kapatayım. Otel merkezi bir konumda. Toplu ulaşım araçlarına ve meydana yürüme mesafesinde. Hemen yanında bir kaç güzel bar ve restoran var. Bizim kaldığımız odada iki tek kişilik yatak bulunuyordu. Yataklar, çarşaflar ve havlular bembeyaz ve tertemizdi. Buzdolabı, klima, etajerler, masa ve elbise dolabı vardı. Kesinlikle ferah ve tıkış tıkış olmayan yüksek tavanlı rahat bir odaydı. Banyoda saç kurutma makinesi ve banyo malzemeleri bulunuyordu. Kötü yanı ise yoldan geçen tramvayın sarsıntısı odadan net bir şekilde hissediliyor. Ayrıca geceyarısı otele gelen ve avluda zaman geçirmeye karar veren yüksek sesle konuşan müşterilerin sesleri uykunuz ağır değilse sizi uyandırabilecek kadar net duyuluyor. Wi-fi odalardan güçlü bir şekilde çekiyor. Kahvaltı salonu gereken büyüklükte ve kahvaltısı iyi. Bir daha Prag’a gidersek, avluya bakmayan odalardan birinde kalmak şartıyla bu oteli tekrar tercih ederiz. Otelin önündeki parkın heykellerle süslü fıskiyeli havuzu çok ilgi çekiciydi. Çeşmesinden akan su, Prag’da her yerde olduğu gibi içilebilirdi. Her yer derken, oteldeki çeşme dahil tüm çeşmelerden akan suyu içebilirsiniz. Biz hep içtik, hiç su almadık, su bakkallarda bile 25 kron’a satılıyor.

Prag-Meydan-1

Eşyalarımızı bıraktıktan sonra hemen sokaklara attık kendimizi, o güzel sokaklara. Şehrin en merkezi ve en turistik yeri olan Old Town Meydanına vardığımızda, Astronomik Saat Kulesinin önünde bekleyen kalabalık turist grubuna katıldık. Grubun içinde İzmir’den gelen bir anadolu lisesinin öğrencileri dahi vardı.

Prag-Saat-1

Saat kulesi 15. yüzyılda inşa edilmiş ve çeşitli onarımlarla günümüze kadar gelmiş. Dünyanın hala çalışan en eski üçüncü saati. Saat üç kısımdan oluşuyor. Altta bulunan kısımdaki panel takvimi gösteriyor. Orta kısımdaki panel güneş, ayın ve yıldızların hareketlerini, 12’ye bölünmüş zodyak ve gökyüzü haritasını gösteriyor. Asıl seyirci toplayan kısım ise en üstte. Her saat başında iskeletin elindeki zili çalmasıyla animasyon başlıyor ve kalabalıktan merak nidaları yükseliyor. Zille birlikte en üstteki iki kapak açılıyor ve o bölümdeki kuklalar soldan sağa doğru hareket ediyorlar. En önde olan kukla İsa Peygamber, ardından da havarileri geliyor.

Prag-Saat-2

Saatin en alt kısmında iki sagda iki solda olmak üzere dört kukla heykeli bulunuyor. Bu kuklalar insanlara neleri yapmamaları gerektiğini anlatıyor. Soldan en baştaki elindeki aynayla kendine bakan kukla kendini beğenmişliği sembolize ediyor. Onun yanındaki kukla elinde bir torba olan yahudi ve cimriliği temsil ediyor. Diğer taraftaki ilk kukla ise iskelet, ölümü sembolize ediyor. Yanındaki kukla ise elinde mandolini ile bir Türk, eğlence ve sefahati sembolize ediyor. Bu dördünden kaçınmamız gerekiyor, ana fikir bu. Geçiş sırasında iskelet elindeki çanı çalmakta, diğer kuklalar ise başlarını sallamaktalar. Geçiş bittiğinde ise havarilerin üstündeki horoz kısaca ötmekte. İzlemesi çok keyifli ve çok güzel bir saat gerçekten. Bu gösterinin kısa bir videosu aşağıda.

Saat hakkında epey de efsane var. Hanuş Usta’nın bu saati yaptığı ve kralın böyle güzel bir saati bir daha yapamasın diye ustanın gözlerini kör ettiği en fazla anlatılanı. Hatta Nazım Hikmet de bir şiirinde bu efsaneye atıfta bulunuyor.

Şair memleketten uzak,
Hasretten delik deşik
Eski Kent’te duruyordu.
Meydanlıkta yapayalnız
Gotik duvar üstünde
Hanuş ustanın saati
On ikiyi vuruyordu.
Ve çanları çalan ölüm
Ve yukarda öttü horoz
Şair memleketten uzak,
Hasretten delik deşik
Etrafına dalgın baktı

Saate uzun süre bakmak ve tüm ayrıntıları zihninize kaydetmek istiyorsunuz. Benim en çok hoşuma giden renklerin kullanımı ve özellikle altın yaldız rengi oldu. Bu renk Prag’ın her yerinde ve bir çok heykelde kullanılmış.

Prag-Meydan-2

Eski şehir meydanında çok güzel binalar var. Bizce en güzeli ise Tyn kilisesi.

Prag-Tyn-3

Prag’ da geçirdiğimiz kısa zamanda gündüz ve gece uzun uzun bu kiliseyi seyrettik.

Prag-Tyn-1

Şehir gerçekten dedikleri gibi bir masal şehri. Fakat bu kilise masalın içindeki masal gibi, sanki çok uzak bir zamanda ve mekanda da orada sadece görünüyor. Evet, gerçekten fazla etkilenmişim. Ertesi gün kilisenin içini de gezdik, içerisi dışarıdan göründüğü kadar ihtişamlı değil ama sadeliği yanında oldukça güzel işçiliğe sahip.

Prag-Tyn-4

Meydandaki binalarla ilgili fazla bir bilgi edinemedik. Size tavsiyem Prag’la ilgili bir kitap alarak gezmeniz olur. Belki de görülecek eserlerin fazlalığından dolayıdır, etrafta merakınızı giderecek, bilgi veren açıklama panoları yok.

Meydanda Saat Kulesi ve Tyn kilisesi haricinde Saint Nicholas kilisesi de görülmesi gereken yerlerden. Biz fırsat bulup içine giremedik. 17. yy da barok stilde inşa edilmiş çok güzel bir yapı. Üzerinde bir çok yerde olduğu gibi çeşitli heybetli heykeller var. Nedense fotoğrafını çekmemişiz ama meydanı ve iki kiliseyi de aşağıdaki videoda izleyebilirsiniz.

Meydan gece gündüz canlı. Pandomimciler, sanatçılar, müzisyenler, gençler, turistler ve gingerlar. Evet, çok fazla ginger var şehirde ve turistler de epey rağbet ediyorlar bu araçlarla şehir turu yapmaya.

Şehrin simgelerinden biri de Karl Köprüsü. Köprü Vltava nehri üzerinde inşa edilmiş ve 1402 yılında tamamlanış. Eski şehir tarafından köprüye giderken muhteşem ve haşmetli gotik stilde yapılmış kule kapısından geçiliyor. Kapının üstünde yine ihtişamlı ve hayranlık uyandıran heykeller var. Karşı kıyıdaki çıkışta da çok güzel iki kuleli bir kapı var.

Prag-Kopru-3

Bu şehirde önünüze bakabilmek gerçekten çok zor. Köprüye çıktığınızda uzakta kale manzarası hemen göze çarpıyor.Köprünün kenarları sağlı sollu heykellerle dekore edilmiş. Heykellerin arasından yürürken nereye bakacağınızı şaşırıyorsunuz çünkü gerçekten çoklar.

Prag-Kopru-2

En dikkat çeken ellenmekten parlamış olanı. Bu heykeli elleyenlerin Prag’a tekrar geleceği söyleniyormuş. Ben de epey parlattım. Maalesef heykeller hakkında bir bilgimiz yok (kesinlikle şehri tanıtan bir kitap almalı diyorum tekrar ve tekrar). Köprünün üstü de sanatçı dolu.

Prag-Kopru-1

Müzisyenler gerçekten çok iyi, özellikle klasik müzik çalanlar. En iyi gruplar akşamları çıkıyor. Hepsi oturup dakikalarca dinlenesi. Aşağıdaki kısa video bu güzelliği size de hissettirebilir.

Fakat akşamları çıkan o can sıkıcı sivrisinekler bizim için fazlasıyla rahatsızlık vericiydi. Sinekler heykellerin üstündeki örümcek ağlarını da kaplamış durumda. Ressamlar, takı satanlar ve envai çeşit satıcı. Biz avrupalı turistler gibi euro ile kazanmadığımız için el yapımı magnetler ve takılar biraz pahalı geldi. Fakat tezgahlardan birindeki takılar el yapımı, orijinal ve uygun fiyattaydı. Bir tezgahtan bana aşağıdaki küpeleri ve kolye ucunu aldık. Giderseniz bu tezgaha uğramanızı kesinlikle öneririm.

Prag-Hediye1

Köprünün nehir manzarası da çok güzel. Orada bulunduğumuz iki günde de sabah akşam köprüde bulunmaktan büyük keyif aldık.

Prag-Vltava-1

Ben yine Nazım Hikmet ile köprüyü anlatmayı bitireyim.

Pırağ’da bir yandan ağarıyor ortalık
Bir yandan da kar yağıyor
Sulusepken
Kurşuni
Pırağ’da ağır ağır aydınlanıyor barok;
Huzursuz, uzak
Ve yaldızlarında kararmış keder.
Ölen bir yıldızdan uçup gelen kuşlara benziyor.
Dördüncü Şarl Köprüsünde heykeller.

Ertesi gün Prag’da muhakkak görmeniz gereken Prag Kalesi’ne gittik. Kale’ye çıkmak için tramvay’ı kullanabilirsiniz ama biz yürüyerek çıkmayı tercih ettik. Zaten gezip görmeye geldiğimiz için bu tip yürüyüşleri çok seviyoruz.

Prag-Kale-1

Yol üzerinde yukarıdaki gibi güzel meydan ve binaları görmeyi seviyoruz. Arada bir yerlerde oturup bir şeyler içmek hoşumuza gidiyor.

Önce Kale’nin yukarısındaki Strahov Manastırı’na çıktık. Yorucuydu ama manastır’ın önündeki kendi birasını üreten Klasterni Pivovar‘da içtiğim India Pale Ale beni kendime getirdi.

Kaleye geldiğimizde girişte bir kalabalık gördük. Meğerse nöbet tutan askerlerin nöbet değişimine denk gelmişiz. Pek uzattılar ama izlemesi çok keyifliydi. Gelenek bile olsa çok turistik geldi bize.

Prag-Kale-2

Sonrasında giriş biletimizi aldık. Kalede ziyaret edeceğiniz noktaları seçerek üç farklı bilet alabiliyorsunuz. Bu biletlerin nereleri gezmenize izin verdiğini ve fiyatlarını buradan görebilirsiniz. Biz B rotası için bilet alarak kişi başı 250 kron ödedik. Rotanın ilk durağı olarak St. Vitus Katedraline girdik.

Prag-Kale-4

Aslında katedralin içine girmek için bilete ihtiyacınız yok, elbette halka açık. Ancak biletiniz yoksa kapıdan girip içine bakıp çıkıyorsunuz.

Prag-Kale-3

Ancak içini güzelce gezebilmek için daha içeriye girmek ve bunun için de biletli olmanız gerekiyor. Bence girmeniz lazım çünkü biz kilisede yaklaşık bir saat geçirdik, görülecek çok şey var. Bu kilisenin içi Tyn’in aksine dışından daha ihtişamlı.

Prag-Kale-6

Biletimizin izin verdiği diğer bina ise eski Kraliyet Sarayı idi. Bu yapının içinde görülecek olağanüstü şeyler yok ama yine de gezilebilir. Merdivenlerle çıkılan bir kaç odasının manzarası çok güzel.

Prag-Kale-5

Büyük bir davet salonu da var ama bizi çok etkilemedi çünkü Yıldız Şale’nin davet salonunu yeni görmüştük ve orası buradan daha büyük. Tabi ne de olsa bu yapı çok daha eski, o nedenle dikkat çekici.

Biletimiz ile girebildiğimiz son yer ise bir yapı değil, yapılardan oluşan bir sokak. Golden Lane denen bu sokakta eski kale çalışanlarının ve zanaatkarlarının evleri restore edilmiş ve bazıları mağaza haline getirilmiş. Epey etkileyici ve güzel bir sokak.

Prag-Kale-7

Golden Lane’e girmeden önce sol köşede cam eşyalar satan bir mağaza var. Biz aşağıya indikten sonra farkettik ama cam eşya alacaksanız en ucuz yer burası. Bizim Paşabahçe gibi bir nevi devlet kurumu gibi görünüyor. Çok hoş şeyler var.

Kaleden aşağıya inince tekrar Karl Köprüsüne doğru döndük. Yol üzerinde Franz Kafka müzesi var. Bu müzeyi zaten Karl köprüsünden karşıya geçerken Vltava nehrinin sağ kıyısında görüyorsunuz. Bahçesinde ilginç iki heykelin süslediği bir süs havuzu var. Heykeller işeyerek havuzu dolduruyorlar. Birisi bu.

Prag-Kafka-1

O heykelleri ve bahçede bulunma sebebini pek anlayamadık doğrusu, sanki Kafka’dan rol çalıyorlardı. Hediyelik eşya mağazası da bahçenin içinde. Doğrusu müze bizi hayal kırıklığına uğrattı. Klasik müze anlayışından uzaktı. Simsiyah koridorlarda yürürken sağlı sollu Kafka ile ilgili yazılar ve fotoğraflar vardı. Ancak müzedeki fotoğraflardan farkettik ki, astronomik saatin yanında gördüğümüz ve dikkatimizi çekmiş olan şu binada Kafka bir dönem yaşamış.

Prag-Kafka-2

Değişik bir cephesi olduğu için dikkatimizi çekmişti, görmeden geçmenin pek mümkün olmadığı bir yerde. Müzede fotoğraf çekmek de yasak. Çalan müzikle birlikte koridorların büründüğü hava müzede segilenenlerden daha etkileyiciydi. Kişi başı 200 kron, içinde umduğumu bulamadığım bu müze için bence fazla pahalıydı.

Gezilip görülecek yerler bittikten sonra biraz merkezden uzaklaşmaya başladık. Karl Köprüsünden kalenin görüntüsüne bakarak karşı kıyıya geçtik.

Prag-Kopru-4

Turistik yerlerde merkezi yerlerden biraz olsun uzaklaşınca şehri daha iyi tanıyoruz. Gerçi Prag’da zamanımız az olduğundan pek uzaklaşamadık ama yine de arka sokakların keyfini aldık. Vltava nehri boyunca yürürken nehir kenarında Nominanza River Restoran bizi kendine çekti.

Prag-Yemek-1

Burada nehir kenarında biraz dinlenip karnımızı doyurduk. Prag’da her yerde olduğu gibi yine iki kişi bahşiş dahil yaklaşık 50 TL ödeyip kalktık.

Nehir boyunca ilerledikçe Prag’ın güzel binaları daha çok dikkatimizi çekti.

Prag-Binalar-1

Nehrin bu tarafındaki diğer binalarla alakası olmayan tek bina, Dans Eden Ev ya da Fred and Ginger House diye takma ad verilmiş olan şu bina.

Prag-Binalar-ginger

Çok farklı bir bina ama bir de Prag’ın diğer binaları arasında olunca daha da enteresan geliyor.

National Theatre binası da nehir kenarında. Ana cephesi restorasyonda idi ama heybetli yan cephe görünüyordu.

Prag-Tiyatro

Tam tiyaro binasının karşısında, Nazım Hikmet’in Prag’da geçirdiği yıllarında çok sık gittiği Cafe Slavia bulunuyor. Elbette oraya kadar gitmişken Nazım’ın çok sevdiği bu kafeye biz de gittik. Biz de cam kenarında bir masaya oturup Nazım’ın seyredip memleketini düşündüğü manzarayı izledik.

Prag-Yemek-Slavia-1

 

Nazım Hikmet’in şu şiirini de hatırladık.

slavya kahvesinde oturan dostum tavfer’le,
vıltava suyuna karşı oturup,
tatlı tatlı yarenliği severim
hele sabahları hele baharda.
hele sabahları hele baharda
konuşurken dalar dalar gideriz
bir yitirir bir buluruz birbirimizi.
hele sabahları hele baharda.
prağ şehri yaldızlı bir dumandır
ve kızıl, kocaman bir elma gibi.
nezval geçer taze çıkmış kabrinden
param parça yüreği de elinde
ve orhan veli’yle karşılaşırlar
urumeli hisarından gelir o
ve telli kavağa benzer orhanım
yüreciği delik deşik onun da.
biz de aynı loncadanız biliriz tavfer
zanaatların en kanlısı şairlik
sırların sırrını öğrenmek için
yüreğini yiyeceksin, yedireceksin.
pırağ şehri yaldızlı bir dumandır
vıltava suyunun köpüklerine
martı kuşlarıyla gelir istanbul
lejyonerler köprüsüne gidelim tavfer
martı kuşlarına ekmek verelim.

Cafe Slavia’da duvarlarda oraya gelen ünlülerin fotoğrafları arasında Nazım Hikmet’in fotoğrafı da var. Ayrıca bir duvardaki şu tablo hakkında şöyle bir hikaye var.

Prag-Yemek-Slavia

Söylenen o ki, Nazım Hikmet’in günlerce dertli dertli camdan dışarı baktığını gören Prag’lı bir ressam, onun bir kadını düşündüğünü hikaye eden resmini çizmiş. Kadın Nazım Hikmet’in içtiği Absinthe renginde resmedilmiş. Doğru mu bilmiyoruz ama biz bu hikayeyi çok sevdik.

Cafe Slavia şık bir mekan. Biz çok aç olmadığımızdan, merak ettiğimiz kaz etinden bir porsiyon yedik, çok lezzetliydi. Güzel pastalardan birini seçtik, kahve ve biralarımızı da içtikten sonra tipik 50 TL’lik hesabımızı ödedik. Cafe’de Nazım’ın izini süren diğer Türklerle de tanışıp fotoğraf çektirdikten sonra yolumuza devam ettik.

Yeme içme konusunda Prag oldukça ucuz ve çeşit çok fazla. Deli gibi acıkıp her şeyi yemek istiyorduk ama özellikle ben maalesef çok yiyebilen bir insan değilim. Bir daha gidersek Cafe Slavia’da kesinlikle bir öğünden fazla yemeyi planlıyoruz.

Biralar neredeyse sudan daha ucuz ve çok çeşitli. Aslında sudan gerçekten daha ucuz. Markete girdiğimizde içki reyonu fiyatlarıyla bizi kendimizden geçirdi.

Şehir, merkezden başlayarak Prag 1, Prag 2 şeklinde bölgelere ayrılmış. Bu da oteli seçerken çok yardımcı oluyor. Biz merkezde kaldığımız için toplu ulaşımı havaalanına gidiş geliş dışında kullanmadık. Ama bunun dışında hiç kullanmasak da metro ve tramvay oldukça yaygın.

Hediyelik eşya olarak cam eşyalar, takılar ve kuklalar var. Elbette ki magnetler de. Hediyelikler yeme içme kadar ucuz değil ama pahalı olduğunu da düşünmeyin. Biz daha ucuz bulma adına epey geç aldık magnetleri. 30 kronla 90 kron arasında değişiyor fiyatları. Biz magnetle ahşap bardak altlığı aldık. Daha önce söylediğim gibi kaledeki cam atölyesi satış mağazasında cam eşyalar daha uygun fiyatlı.

Her gittiğimiz yerde olduğu gibi yine büyük bir market bulduk ve en fazla alışverişi marketten yaptık. Ambre Solaire güneş kremleri 180 krondu, yaklaşık 18 TL. Buradaki fiyatın yarısı yani. Epey baharat aldık ayrıca. Markete kesinlikle gidin deriz, çok uygun fiyatlı ürünler bulunabiliyor. Ayrıca çok çeşitli alışveriş mağazalarının olduğu Václavské náměstí caddesinde 5-6 katlı bir Bata mağazası var, kesinlikle uğrayın deriz.

Otelimize dönerken hep önünden geçtiğimiz Opera binası ve Powder Tower’ın ihtişamlı görüntüsünü de burada paylaşalım.

Prag-Opera

 

Prag’da geçirdiğimiz muhteşem iki gün sonunda havaalanına giderken Gürkan’ın macera araması sonucu havaalanına Metro ve otobüs ile gitmeye karar verdik. Metro B’nin son durağına kadar gidip 100 numaralı otobüsle havaalanına geçtik. Gittik ama son durak çok ıssız bir yerdeydi ve pazar günü olduğu için otobüs saatleri epey seyrekti. Hani otobüsü kaçırsak etrafta taksi bile bulamazdık. Yine Airport Express ile gitsek daha sağlam olurdu bizce.

Son Söz

Prag gerçekten masal gibi bir şehir. Tüm övgüleri hak ettiğini düşünüyoruz. Ucuz olması ayrıca bir övgü konusu olabilir. Gotik, romantik, büyüleyici ve zamanın durduğu bir şehir. Fırsat bulursak tekrar gitmeyi çok isteriz.

Ceren, Temmuz 2014.