Etiket arşivi: tatil

Saklıkent Kanyonu

Fethiye’de tatil denince akla önce deniz gelir. Deniz kenarında vakit geçirmek dinlendirici olsa da, doğanın bize sunduğu harikalardan biri olan Saklıkent Kanyonu’na günlük bir tur yapmak emin olun çok hoşunuza gidecek.

Fethiye’den arabayla bir saatlik uzaklıkta bulunan Saklıkent Milli Parkı içindeki kanyon, Kaş’a da az çok aynı uzaklıkta. Kanyonda suların içinde kayalık zeminde yürüyeceğinizden, varsa sandalet ya da deniz ayakkabısı denen plastik ayakkabılardan giyerek gitmenizi tavsiye ederiz. Yoksa da orada kiralayabilirsiniz.

Kanyonun girişinde aracınızı park edebileceğiniz geniş bir park yeri bulunuyor. Bilet alıp içeriye girdiğinizde kayalıklara asılmış bir yürüyüş yolundan geçiyorsunuz.

Saklikent-Giris1

Bu kısımda neler göreceğinizi ufak ufak hissetmeye başlıyorsunuz. Aşağıda pek gürültü yapmayan bir ırmak var ama ileriden gelen sesler merakınızı arttırıyor.

Saklikent-Giris2

Biraz ilerleyip köpüren suları gördüğünüzde bu suda nasıl yürüyeceğinizi merak ediyorsunuz.

Saklikent-Giris-Kopru

Kayalıktan ayrılan yol bir köprüyle ufak bir adaya geçiyor. Köprünün altından akan suyun debisi ve gürültüsü insanı heyecanlandırıyor.

Saklikent-Giris-Kopru2

Diğer yandan ortam iyice serinliyor. Fethiye’nin sıcağında bu kadar serin bir ortam bulmak gerçekten iyi geliyor.

Saklikent-Giris-Kopru3

Yolun geçtiği adacık, her tarafından suların aktığı, oturup dinlenebileceğiniz ahşap masaların olduğu, keyifli ve serin bir yer. Kanyonu oluşturan kanala daha girmeden, tam adacığın dibindeki su kaynağında dağdan çıkan suyu görebiliyorsunuz.

Saklikent-Su Kaynagi-1

Kaynaktan çıkan suyun ne kadar soğuk olduğunu görmeniz lazım. İçinde yürümek bile insanın ayaklarını donduruyor.

Saklikent-Su Kaynagi-2

Bu kaynaktan çıkan yüksek debili su ikiye bölünerek adacığın köprülü tarafına ve kanyon tarafına akıyor. Dolayısıyla adacıktan kanyona girerken sert ve soğuk bir su akıntısından geçmeniz gerekiyor. Bu akıntının içine sağlam iplerle bir hat çekmişler, ipe tutunarak kanyon tarafına geçiliyor.

Saklikent-Ipli Gecis-3

Herkesin beline kadar ıslanarak karşı tarafa geçtiği bu kısımdan dolayı, yanınıza suya dayanıksız eşyalarınızı almanızı tavsiye etmem. Çantanızı yukarı kaldırarak geçebilirsiniz ama zemin çok bozuk olduğundan suya düşmeniz olası.

Saklikent-Ipli Gecis-1

Bu kısımı geçtiğinizde kanyona ulaşmış oluyorsunuz. Giriştekinin aksine artık sert akan bir su kalmıyor. Sakin sakin akan küçük bir derenin kenarından ya da içinden yürüyorsunuz. Yukarıdaki ulu dağlar gerçekten çok yüksek.

Saklikent-Daglar-1

Bundan sonrasında kanyonun içlerine doğru yürümeye başlıyorsunuz.

Saklikent-Kanyon-2

Çok sakin bir parkur. Kayaların kenarından geçerek ilerliyorsunuz.

Saklikent-Kanyon-1

Kanyonlarda ilerlemek için daha sportif olmak, tırmanabilmek, derin sulardan geçebilmek gibi özelliklere sahip olmanız beklenir ama bu kanyonda bunlara ihtiyacınız yok.

Saklikent-Kanyon-3

Suyun gücünü hissedebileceğiniz, yüzyıllar içinde aşına aşına açılmış bu kanyonda açılmış yarıklar insanı gerçekten şaşırtıyor.

Saklikent-Kanyon-5

Duvarlar arasında sıkışmış kayalar düştü düşecek gibi görünüyor.

Saklikent-Kanyon-4

Kanyonda 45 dakika kadar ilerlediğinizde genişlik daralmaya başlıyor. Artık gökyüzünü rahatça göremiyorsunuz.

Saklikent-Kanyon-6

Ziyaretçilerden çoğu buralardan geri dönüyor. Biraz daha atletik olmanız gereken kısım buradan sonra başlıyor. İleride geri dönenlerin “çok güzel” dedikleri bir şelale olduğu ve oraya gitmenin biraz zor olduğu konuşuluyor. Zemin artık iyice zor yürünen bir hale geliyor.

Saklikent-Su-1

Artık yol iyice daralıyor ve güneşi göremez hale geliyorsunuz.

Saklikent-Kanyon-7

Şelale’ye varabilmek için dar bir bölgede, kaygan ve bol su akan bir noktada bir buçuk metre yükseklikte bir yere çıkmanız gerekiyor. İki kişi için çıkması epey zor. Aşağıdan birisinin kaldırıp, yukarıdan birisinin elinizden çekmesi gerekiyor. Şansımıza burayı geçmeye çalışan dört gençle karşılaştık ve herkes birbirine yardım ederek yukarıya çıktık. Şelale hemen bu yükseltinin arkasında.

Saklikent-Selale-1

Öyle çok da aman aman bir şelale değil açıkcası. Hatta şelale bile değil ama kanyonun en heyecanlı bölümü bu kısım. Kanyona gidip sakin bir yürüyüş yapmış olmak istemiyorsanız buraya kadar gidin derim. Ama gitmezseniz de pek bir şey kaybetmiş olmazsınız. Şelalenin sağ tarafına bir ip asılı, bazı gençler o ipi kullanarak yukarıya da çıkmışlardı.

Saklikent-Selale-2

Epey yüksek bir yer. Biz şelalenin altında biraz duş aldık ve tabii ki yukarıya çıkmadık. Gerçi istesek de çıkamazdık. Ama insan yine de yukarıdan gelen suyun nereden geldiğini, yukarıda daha neler olduğunu merak etmeden yapamıyor.

Saklikent-Su-3

Diğer yandan, şelalenin üstündeki gençler üstlerine çamur sürmüşlerdi. Her çamur gibi bu çamurun da iyi geldiği konuşuluyor ama çok anlamlı gelmedi bize.

Dönüşte, şelaleye çıktığımız yükseltiden aşağıya inmek de pek kolay olmadı. Suyun içinden kayarak inmek çok kolay ama düştüğünüz noktada belinize kadar suya düşüyorsunuz ve ayaklarınız yere sertçe çarpıyor. Tabi zemindeki taşların üstüne bu hızla inmek pek sağlıklı olmuyor, benim canım epey yandı. Ceren daha hafif olduğundan ve ben aşağıda bekleyip tuttuğumdan, zemine daha az çarptı. İnerken daha çok dikkat etmenizi tavsiye ederim.

Sabah 10 civarı Fethiye’den çıktığımız ve 11 gibi kanyona geldiğimizden olsa gerek, döndüğümüzde kanyon girişi daha kalabalıktı. Turist otobüsleri yeni gelmişlerdi herhalde. Dönüşte ipli geçişe geldiğimizde bu kalabalığı farkettik.

Saklikent-Ipli Gecis-2

Bu serin ve güzel kanyon turundan sonra Fethiye’ye döndüğümüzde saat 3 gibiydi. Hala denize girecek zamanımız kalmıştı. Bir tatil gününüzü harcamış olmayacağınız bu harika kanyona muhakkak gidin.

Gürkan, Ağustos 2013

Saros Körfezi

İstanbul’da yaşayan ve yazın hafta sonlarında denize girmek isteyenler için birçok seçenek mevcut. Karadeniz ve Marmara Denizi’ne ulaşmak kolay ama ikisi de Ege Denizi’nin yerini tutamaz. İstanbul’a en yakın Ege Denizi kıyısı ise, daha önce sualtı dünyasında bahsettiğimiz Saros Körfezi. Yakın olsa da birçoğumuz tarafından yeterince bilinmiyor. Biz de yeni keşfettik. Hava güzel olduğunda Saros’a kaçıyoruz.

Saros Körfezi derken, biz burada Gökçetepe ile Erikli arasından bahsedeceğiz. Körfezin bu yakasında daha başka birçok güzel yer olduğu gibi, karşı yakasında da harika yerler varmış. Biz o tarafları henüz görmedik, bildiğimiz yerleri yazıyoruz.

İstanbul’dan Saros’a gitmek yaklaşık 4 saat sürüyor. TEM otoyolundan Kınalı’ya kadar gidip, oradan Tekirdağ yoluna ayrılıyorsunuz. Sonrasında Malkara ve Keşan. Keşan’dan Çanakkale tarafına döndüğünüzde şehri çıkarken sağda Erikli ayrımını görürsünüz. Ayrıldıktan bir kilometre kadar sonra iki alternatifiniz var. Gökçetepe ya da Erikli. İkisine de yaklaşık 30 km uzaktasınız ve arabanıza çok özen gösteriyorsanız birisini seçmek zorundasınız. Çünkü Gökçetepe ile Erikli arası sahilden 10 km kadar olduğu halde aralarında düzgün bir yol yok. Toprak bir orman yolu var ve biraz bozuk. Biz bu aradaki yoldan geçtiğimiz için o yolun güzelliğinden de bahsedeceğiz, o nedenle Gökçetepe’ye devam edip anlatmaya başlıyoruz.

Keşan’dan Gökçetepe’ye inen yol çok keyifli. Ayçiçeği tarlaları içinden geçen yolun kenarında, mevsimine göre, tarlasından kavun ve karpuz satan köylüler görebilirsiniz.

Saros-Aycicegi

Gökçetepe küçük bir köy. Deniz kenarında bolca yazlık var. Aracınızı rahatça park edip denize girebilirsiniz. Ancak köyün ve yolun bittiği noktada Gökçetepe Tabiat Park‘ı var. Köy içinde durmayıp Tabiat Park’ına girmenizi tavsiye ederiz. Otomobil giriş ücreti uygun, düşünmeyin. Çam ağaçları arasından yola devam ettiğinizde muhteşem bir koya geliyorsunuz.

Saros-Gokcetepe-1

Parkta çadırla ya da karavanıyla konaklayanlar da var ama biz sadece denize girdik. Cumartesi günleri sakin oluyor ama pazar günleri epey kalabalık oluyor. Gerçi her yer böyle. Koyun sol tarafı daha sığ.

Saros-Gokcetepe-2

Sağ tarafı ise biraz daha kayalık. Ortadaki park alanının arkasında ise soyunma kabinleri ve tuvaletler, bir de kafe var.

Saros-Gokcetepe-3

Kafe olsa da tipik hazır yiyecekler sattıklarından yanınızda sandviç, içecek ve biraz meyve bulundursanız iyi olur. Yol üzerinden karpuz aldıysanız, denizde soğutup afiyetle yiyebilirsiniz.

Deniz kenarı çakıl, denize giriş kolay, deniz ayakkabısına ihtiyaç yok. Çabuk derinleşiyor ve derinlik neredeyse sabit kalıyor. Su çok berrak ve şnorkel ile çok uzak mesafeleri görebilirsiniz. Sitemizin sualtı dünyası kısmında burada çekilmiş birkaç resim göstermiştik.

Saros-Gokcetepe-4

Denizin berraklığı sizi şaşırtabilir. Deniz suyu biraz serince ama uzun süre rahatça yüzülebiliyor. İstanbul’dan sabah erken çıkıp saat 11 gibi serin ve berrak Ege Denizi’ne girebilmek zaten yeterince güzel. Burada bir tam günü geçirmek mümkün. Hiç sıkılmadan dinlenip denize girebilirsiniz.

Biz yolumuza devam edip Erikli’ye kadar gitmek istiyoruz ve Tabiat Parkı’ndan çıkar çıkmaz sola dönüp, parkın çit duvarı boyunca devam eden toprak yola giriyoruz. Yol yükselerek tekrar deniz kenarına geldiğinde az önce yüzdüğümüz koyun güzelliği tekrar önümüze çıkıyor.

Saros-Gokcetepe-5

Bu toprak yol, başta bahsettiğimiz gibi 10 km kadar devam ediyor, ta ki İbrice’de asfalta kavuşana kadar. Döne döne giden dar ve biraz da bozuk olan bu yol boyunca denize yaklaştıkça çok güzel koylarla karşılaşıyorsunuz. Biz şu güzelliği görünce arabayı yol kenarına bırakıp deniz kenarına iniyoruz.

Saros-Yol-1

Burada deniz daha da güzel. Ama açık deniz olduğundan biraz dalgalı. Ayrıca daha çabuk derinleşiyor. Ama denizin altı çok daha berrak ve canlı.

Saros-Yol-3

Yüzme konusunda bir sıkıntınız yoksa burada da denize girebilirsiniz ama yanınızda şemsiye getirmeniz lazım. Biz yarım saat kadar suda kaldıktan sonra arabaya binip yola devam ettik. Aslında pek edemedik çünkü şu güzelliğe denk geldik.

Saros-Yol-2

Buraya bir isim veren olmamış herhalde, İbrice’ye yakın koy diyenler ver. Biz arılı koy dedik çünkü toprak yoldan buraya inen patikada birçok arı vardı. Fotoğrafta deniz kenarında arabalar olduğu görülüyor ama biz inemedik, patika epey bozuk, yukarıya park edip sahile yürüdük. Arıların bol olması da bu yüzden galiba. Halkımız çöplerini oturduğu yerde bırakmayı sevdiğinden ve muhtemelen bu patika yüzünden çöplerin alınması uzun aralıklarla olduğundan, birçok sinek ve arı etrafta dolanıyor. Biz neyse ki arı sokmadan denize indik ve muhteşem denizin tadına vardık.

Burada da deniz muhteşem. Yine de biz fazla zaman geçirmeden yola devam ettik ve İbrice Limanı’na varıp asfalt yola çıktık. İbrice Limanı dalış okulları ile dolu ve teknelerle dalışa gidip gelenler var. Limanın arkasında denize girecek küçük bir yer de var ama bize gereksiz geldi, Erikli’ye doğru devam ettik.

İbrice’den çıkan asfalt yoldan giderken sola denize doğru girdiğinizde, taş kırma tesislerinin arasından geçip Uzunkum Plajı’na geliyorsunuz. Biz burayı biraz kalabalık bulup devam ettik ve muhteşem İtalyan Koyu’na geldik.

Saros-Italyan-2

Erikli Belediyesi, her iki plajdan da girişte ücret alıyor. Ücretler makul ve karşılığında plajdaki şezlong ve gölgeliklerden faydalanabiliyorsunuz. Tabii boşta kaldıysa. Kalmama olasılığı çok olduğundan yanınızda şemsiye ve plaj sandalyesi bulundursanız iyi olur. Tamamen ince kum olan bu koyun sağ tarafı epey sakinken sol tarafı daha kalabalık.

Saros-Italyan-3

Bunun sebebi biraz da arabaya yakın olmak çünkü burada yiyecek ya da içecek bulabileceğiniz bir tesis olmadığından, herkes yanında getirdiklerini plaja taşıyor. Suyunuzu bile yanınızda getirmelisiniz. Ama tuvalet, duş ve soyunma kabini var. Koyun hemen arkasına akan küçük dere de plajın sağ tarafının arkasında küçük bir gölet oluşturmuş. Rüzgarsız günlerde bu tarafta rahatsız edici küçük sinekler olabiliyor.

Saros-Italyan-1

Biz sakin tarafı yani sağ tarafı seçtik. Denizin girişi ve içi kum. Şnorkel ile yüzerken sağdaki kayalık tarafta bir mürekkep balığı bile gördük. Deniz çok temiz ve berrak. Koyun arkası sazlık olduğundan, karadan esen rüzgarla denize uçuşan yapraklar denizin dibinde birikiyor. Dalga ile hareket ediyorlar ve sanki deniz yosunluymuş gibi görünüyor ama öyle değil. Tertemiz bir deniz var burada. Hem de nispeten sığ olduğundan çocuklar da rahatça yüzüyorlar. Bu yazının kapağındaki resim de buradan.

İtalyan Koyu’ndan sonra Mecidiye’nin sahili başlıyor. Peşine de Erikli plajı. Toplamda 3-4 km uzunluğunda bir plaj. Erikli sahiline de indik ama denize girmedik. Muhtemelen orası da çok güzeldir ama çok kalabalıktı.

 

İstanbul’dan günübirlik bile gidebileceğiniz bu güzel yerler henüz yeterince turistik olmamış. Erikli çok kalabalık ve her şey bulunuyor ama diğer yerler henüz bakir. Bu nedenle kendi ekipmanlarınızla gidecek şekilde hazırlanırsanız çok memnun kalacağınıza eminiz. Gece kalmak için de fazla alternatif olmadığını belirtelim. Erikli ve Mecidiye’de birçok pansiyon var ama aradığınız konforu bulamayabilirsiniz. Yine de bir kez olsun gidip görmeniz lazım.

Gürkan, Eylül 2013

 

 

Prag

Prag, Milan Kundera’nın kitaplarından sonra, görmek istediğim yerlerin başında geliyordu. Evet, nedense Kafka değil, Kundera’ydı bana Prag’ı merak ettiren, beni çeken. Çok sevgili kocam, hazır vizemiz varken hayallerin gerçek olsun dedi. Sanırım kendisi de daha önce gittiği Prag’ı tekrar görmek ve çok sevdiği Becherovka’yı tekrar içmek istiyordu.

Uzun bir tatil için zamanımız olmadığından Prag’ı bir hafta sonuna sıkıştırmalıydık. Türk Hava Yolları‘nın birikmiş Miles & Smiles milleri ile cuma akşam 16:30 uçağı ile gidip pazar akşam 19:30 uçağıyla geri dönecek şekilde biletimizi alınca bize Prag’da 2 gece ve 2 gün kalmış oldu. Kalacak ucuz, temiz, merkeze yakın bir oteli de booking.com dan ayarlayınca her şey tamam oldu.

Prag Havaalanına indiğimizde ilk dikkatimizi çeken tenhalığı ve sessizliğiydi. Hızlıca pasaport kontrolünden geçip dışarıya çıktık. Çek Cumhuriyet’i Avrupa Birliği’ne dahil ve Schengen vizesi ile giriliyor ancak para birimleri Euro değil, Çek Kronu. Cebinizde Euro veya Dolar ile gidip havaalanındaki ofislerde Kron alabilirsiniz ama biz ATM’den çekmeyi daha uygun buluyoruz. Yapı Kredi ATM kartınız ile hiç bir ücret ödemeden Prag’taki UniCredit Bank ATM’lerinden kron çekebiliyorsunuz. Türkiye’deki TL hesabınızdan o günün Merkez Bankası kuru ile kron çekmiş oluyorsunuz. Hem az az para çekerek hırsızlığa karşı korunmuş oluyorsunuz hem de Türkiye’de euro almak için, Prag’da da krona çevirmek için döviz bürolarına komisyon vermiyorsunuz. Biz havaalanındaki ATM’den 2,000 kron çekerek başladık. En büyük banknot 1,000 kron ama bozdurmak sorun olmuyor, bizim paramızla yaklaşık 100 TL yapıyor. Aslında 95 gibi ama kolay olsun diye biz hep 10’a bölerek hesapladık.

Gitmeden önce yaptığımız araştırmalarda, merkeze gitmek için en uygun olan otobüsün, Havaalanı Express (AE) olduğunu görmüştük. Yarım saatte bir olan otobüse yaklaşık 15 dk sonra binmiştik. Otobüs bileti kişi başı 60 kron ve şöförden alabiliyorsunuz ama euro ya da dolar kabul etmiyor. İlk duraktan binmenin ne kadar iyi olduğunu ikinci duraktan sonra otobüsün epey dolması ile anladık. Neredeyse tıkış tıkış olan otobüste yol boyunca kimsenin sinirlenmemesi, tartışmaması yada öfkeli sesler çıkartmaması beni epey şaşırttı. Şehir merkezine giden yollardaki üstü meyve (özellikle elma) dolu olan ağaçlardan gözümü alamadım. Yemyeşil, bol ağaçlı ve geniş araziler daha şehre girerken kendimizi iyi hissettirdi.

Son durakta indik. Bu durak ana tren istasyonunda bulunuyor. Merdivenlerle yolun altına indik ve güzel bir parkın içinden geçerek otelimize doğru yola koyulduk. Prag’da bu şekilde bir sürü geniş parkın olduğunu daha sonra gördüm. Otelin yolunda ilerlemek, o güzel binalara, binalardaki heykellere, kulelere bakıp durmamdan dolayı normalden uzun sürdü. Hatta daha bavullarımız elimizdeyken fotoğraf dahi çektirdim Gürkan’a.

Prag-Ceren

Yaklaşık 10 dakika sonra otelimiz Zlatá Váha‘ya gelmiştik. Resepsiyonda kaydımızı yaptırdıktan sonra güzel merdivenlerden odamıza çıktık. Oda yüksek tavanlıydı. Biri balkona açılan iki pencereye ve güzel ahşap pencereli bir balkona sahipti. Pencereler ve balkon giriş avlusuna bakıyordu. Banyosu yeterli konfora sahip, kabinli ve temizdi. Odada gerekli olabilecek her şey bulunuyordu. Kısacası ben çok sevmiştim.

Başlamışken otelle ilgili tüm görüşlerimizi buraya yazıp, otel konusunu kapatayım. Otel merkezi bir konumda. Toplu ulaşım araçlarına ve meydana yürüme mesafesinde. Hemen yanında bir kaç güzel bar ve restoran var. Bizim kaldığımız odada iki tek kişilik yatak bulunuyordu. Yataklar, çarşaflar ve havlular bembeyaz ve tertemizdi. Buzdolabı, klima, etajerler, masa ve elbise dolabı vardı. Kesinlikle ferah ve tıkış tıkış olmayan yüksek tavanlı rahat bir odaydı. Banyoda saç kurutma makinesi ve banyo malzemeleri bulunuyordu. Kötü yanı ise yoldan geçen tramvayın sarsıntısı odadan net bir şekilde hissediliyor. Ayrıca geceyarısı otele gelen ve avluda zaman geçirmeye karar veren yüksek sesle konuşan müşterilerin sesleri uykunuz ağır değilse sizi uyandırabilecek kadar net duyuluyor. Wi-fi odalardan güçlü bir şekilde çekiyor. Kahvaltı salonu gereken büyüklükte ve kahvaltısı iyi. Bir daha Prag’a gidersek, avluya bakmayan odalardan birinde kalmak şartıyla bu oteli tekrar tercih ederiz. Otelin önündeki parkın heykellerle süslü fıskiyeli havuzu çok ilgi çekiciydi. Çeşmesinden akan su, Prag’da her yerde olduğu gibi içilebilirdi. Her yer derken, oteldeki çeşme dahil tüm çeşmelerden akan suyu içebilirsiniz. Biz hep içtik, hiç su almadık, su bakkallarda bile 25 kron’a satılıyor.

Prag-Meydan-1

Eşyalarımızı bıraktıktan sonra hemen sokaklara attık kendimizi, o güzel sokaklara. Şehrin en merkezi ve en turistik yeri olan Old Town Meydanına vardığımızda, Astronomik Saat Kulesinin önünde bekleyen kalabalık turist grubuna katıldık. Grubun içinde İzmir’den gelen bir anadolu lisesinin öğrencileri dahi vardı.

Prag-Saat-1

Saat kulesi 15. yüzyılda inşa edilmiş ve çeşitli onarımlarla günümüze kadar gelmiş. Dünyanın hala çalışan en eski üçüncü saati. Saat üç kısımdan oluşuyor. Altta bulunan kısımdaki panel takvimi gösteriyor. Orta kısımdaki panel güneş, ayın ve yıldızların hareketlerini, 12’ye bölünmüş zodyak ve gökyüzü haritasını gösteriyor. Asıl seyirci toplayan kısım ise en üstte. Her saat başında iskeletin elindeki zili çalmasıyla animasyon başlıyor ve kalabalıktan merak nidaları yükseliyor. Zille birlikte en üstteki iki kapak açılıyor ve o bölümdeki kuklalar soldan sağa doğru hareket ediyorlar. En önde olan kukla İsa Peygamber, ardından da havarileri geliyor.

Prag-Saat-2

Saatin en alt kısmında iki sagda iki solda olmak üzere dört kukla heykeli bulunuyor. Bu kuklalar insanlara neleri yapmamaları gerektiğini anlatıyor. Soldan en baştaki elindeki aynayla kendine bakan kukla kendini beğenmişliği sembolize ediyor. Onun yanındaki kukla elinde bir torba olan yahudi ve cimriliği temsil ediyor. Diğer taraftaki ilk kukla ise iskelet, ölümü sembolize ediyor. Yanındaki kukla ise elinde mandolini ile bir Türk, eğlence ve sefahati sembolize ediyor. Bu dördünden kaçınmamız gerekiyor, ana fikir bu. Geçiş sırasında iskelet elindeki çanı çalmakta, diğer kuklalar ise başlarını sallamaktalar. Geçiş bittiğinde ise havarilerin üstündeki horoz kısaca ötmekte. İzlemesi çok keyifli ve çok güzel bir saat gerçekten. Bu gösterinin kısa bir videosu aşağıda.

Saat hakkında epey de efsane var. Hanuş Usta’nın bu saati yaptığı ve kralın böyle güzel bir saati bir daha yapamasın diye ustanın gözlerini kör ettiği en fazla anlatılanı. Hatta Nazım Hikmet de bir şiirinde bu efsaneye atıfta bulunuyor.

Şair memleketten uzak,
Hasretten delik deşik
Eski Kent’te duruyordu.
Meydanlıkta yapayalnız
Gotik duvar üstünde
Hanuş ustanın saati
On ikiyi vuruyordu.
Ve çanları çalan ölüm
Ve yukarda öttü horoz
Şair memleketten uzak,
Hasretten delik deşik
Etrafına dalgın baktı

Saate uzun süre bakmak ve tüm ayrıntıları zihninize kaydetmek istiyorsunuz. Benim en çok hoşuma giden renklerin kullanımı ve özellikle altın yaldız rengi oldu. Bu renk Prag’ın her yerinde ve bir çok heykelde kullanılmış.

Prag-Meydan-2

Eski şehir meydanında çok güzel binalar var. Bizce en güzeli ise Tyn kilisesi.

Prag-Tyn-3

Prag’ da geçirdiğimiz kısa zamanda gündüz ve gece uzun uzun bu kiliseyi seyrettik.

Prag-Tyn-1

Şehir gerçekten dedikleri gibi bir masal şehri. Fakat bu kilise masalın içindeki masal gibi, sanki çok uzak bir zamanda ve mekanda da orada sadece görünüyor. Evet, gerçekten fazla etkilenmişim. Ertesi gün kilisenin içini de gezdik, içerisi dışarıdan göründüğü kadar ihtişamlı değil ama sadeliği yanında oldukça güzel işçiliğe sahip.

Prag-Tyn-4

Meydandaki binalarla ilgili fazla bir bilgi edinemedik. Size tavsiyem Prag’la ilgili bir kitap alarak gezmeniz olur. Belki de görülecek eserlerin fazlalığından dolayıdır, etrafta merakınızı giderecek, bilgi veren açıklama panoları yok.

Meydanda Saat Kulesi ve Tyn kilisesi haricinde Saint Nicholas kilisesi de görülmesi gereken yerlerden. Biz fırsat bulup içine giremedik. 17. yy da barok stilde inşa edilmiş çok güzel bir yapı. Üzerinde bir çok yerde olduğu gibi çeşitli heybetli heykeller var. Nedense fotoğrafını çekmemişiz ama meydanı ve iki kiliseyi de aşağıdaki videoda izleyebilirsiniz.

Meydan gece gündüz canlı. Pandomimciler, sanatçılar, müzisyenler, gençler, turistler ve gingerlar. Evet, çok fazla ginger var şehirde ve turistler de epey rağbet ediyorlar bu araçlarla şehir turu yapmaya.

Şehrin simgelerinden biri de Karl Köprüsü. Köprü Vltava nehri üzerinde inşa edilmiş ve 1402 yılında tamamlanış. Eski şehir tarafından köprüye giderken muhteşem ve haşmetli gotik stilde yapılmış kule kapısından geçiliyor. Kapının üstünde yine ihtişamlı ve hayranlık uyandıran heykeller var. Karşı kıyıdaki çıkışta da çok güzel iki kuleli bir kapı var.

Prag-Kopru-3

Bu şehirde önünüze bakabilmek gerçekten çok zor. Köprüye çıktığınızda uzakta kale manzarası hemen göze çarpıyor.Köprünün kenarları sağlı sollu heykellerle dekore edilmiş. Heykellerin arasından yürürken nereye bakacağınızı şaşırıyorsunuz çünkü gerçekten çoklar.

Prag-Kopru-2

En dikkat çeken ellenmekten parlamış olanı. Bu heykeli elleyenlerin Prag’a tekrar geleceği söyleniyormuş. Ben de epey parlattım. Maalesef heykeller hakkında bir bilgimiz yok (kesinlikle şehri tanıtan bir kitap almalı diyorum tekrar ve tekrar). Köprünün üstü de sanatçı dolu.

Prag-Kopru-1

Müzisyenler gerçekten çok iyi, özellikle klasik müzik çalanlar. En iyi gruplar akşamları çıkıyor. Hepsi oturup dakikalarca dinlenesi. Aşağıdaki kısa video bu güzelliği size de hissettirebilir.

Fakat akşamları çıkan o can sıkıcı sivrisinekler bizim için fazlasıyla rahatsızlık vericiydi. Sinekler heykellerin üstündeki örümcek ağlarını da kaplamış durumda. Ressamlar, takı satanlar ve envai çeşit satıcı. Biz avrupalı turistler gibi euro ile kazanmadığımız için el yapımı magnetler ve takılar biraz pahalı geldi. Fakat tezgahlardan birindeki takılar el yapımı, orijinal ve uygun fiyattaydı. Bir tezgahtan bana aşağıdaki küpeleri ve kolye ucunu aldık. Giderseniz bu tezgaha uğramanızı kesinlikle öneririm.

Prag-Hediye1

Köprünün nehir manzarası da çok güzel. Orada bulunduğumuz iki günde de sabah akşam köprüde bulunmaktan büyük keyif aldık.

Prag-Vltava-1

Ben yine Nazım Hikmet ile köprüyü anlatmayı bitireyim.

Pırağ’da bir yandan ağarıyor ortalık
Bir yandan da kar yağıyor
Sulusepken
Kurşuni
Pırağ’da ağır ağır aydınlanıyor barok;
Huzursuz, uzak
Ve yaldızlarında kararmış keder.
Ölen bir yıldızdan uçup gelen kuşlara benziyor.
Dördüncü Şarl Köprüsünde heykeller.

Ertesi gün Prag’da muhakkak görmeniz gereken Prag Kalesi’ne gittik. Kale’ye çıkmak için tramvay’ı kullanabilirsiniz ama biz yürüyerek çıkmayı tercih ettik. Zaten gezip görmeye geldiğimiz için bu tip yürüyüşleri çok seviyoruz.

Prag-Kale-1

Yol üzerinde yukarıdaki gibi güzel meydan ve binaları görmeyi seviyoruz. Arada bir yerlerde oturup bir şeyler içmek hoşumuza gidiyor.

Önce Kale’nin yukarısındaki Strahov Manastırı’na çıktık. Yorucuydu ama manastır’ın önündeki kendi birasını üreten Klasterni Pivovar‘da içtiğim India Pale Ale beni kendime getirdi.

Kaleye geldiğimizde girişte bir kalabalık gördük. Meğerse nöbet tutan askerlerin nöbet değişimine denk gelmişiz. Pek uzattılar ama izlemesi çok keyifliydi. Gelenek bile olsa çok turistik geldi bize.

Prag-Kale-2

Sonrasında giriş biletimizi aldık. Kalede ziyaret edeceğiniz noktaları seçerek üç farklı bilet alabiliyorsunuz. Bu biletlerin nereleri gezmenize izin verdiğini ve fiyatlarını buradan görebilirsiniz. Biz B rotası için bilet alarak kişi başı 250 kron ödedik. Rotanın ilk durağı olarak St. Vitus Katedraline girdik.

Prag-Kale-4

Aslında katedralin içine girmek için bilete ihtiyacınız yok, elbette halka açık. Ancak biletiniz yoksa kapıdan girip içine bakıp çıkıyorsunuz.

Prag-Kale-3

Ancak içini güzelce gezebilmek için daha içeriye girmek ve bunun için de biletli olmanız gerekiyor. Bence girmeniz lazım çünkü biz kilisede yaklaşık bir saat geçirdik, görülecek çok şey var. Bu kilisenin içi Tyn’in aksine dışından daha ihtişamlı.

Prag-Kale-6

Biletimizin izin verdiği diğer bina ise eski Kraliyet Sarayı idi. Bu yapının içinde görülecek olağanüstü şeyler yok ama yine de gezilebilir. Merdivenlerle çıkılan bir kaç odasının manzarası çok güzel.

Prag-Kale-5

Büyük bir davet salonu da var ama bizi çok etkilemedi çünkü Yıldız Şale’nin davet salonunu yeni görmüştük ve orası buradan daha büyük. Tabi ne de olsa bu yapı çok daha eski, o nedenle dikkat çekici.

Biletimiz ile girebildiğimiz son yer ise bir yapı değil, yapılardan oluşan bir sokak. Golden Lane denen bu sokakta eski kale çalışanlarının ve zanaatkarlarının evleri restore edilmiş ve bazıları mağaza haline getirilmiş. Epey etkileyici ve güzel bir sokak.

Prag-Kale-7

Golden Lane’e girmeden önce sol köşede cam eşyalar satan bir mağaza var. Biz aşağıya indikten sonra farkettik ama cam eşya alacaksanız en ucuz yer burası. Bizim Paşabahçe gibi bir nevi devlet kurumu gibi görünüyor. Çok hoş şeyler var.

Kaleden aşağıya inince tekrar Karl Köprüsüne doğru döndük. Yol üzerinde Franz Kafka müzesi var. Bu müzeyi zaten Karl köprüsünden karşıya geçerken Vltava nehrinin sağ kıyısında görüyorsunuz. Bahçesinde ilginç iki heykelin süslediği bir süs havuzu var. Heykeller işeyerek havuzu dolduruyorlar. Birisi bu.

Prag-Kafka-1

O heykelleri ve bahçede bulunma sebebini pek anlayamadık doğrusu, sanki Kafka’dan rol çalıyorlardı. Hediyelik eşya mağazası da bahçenin içinde. Doğrusu müze bizi hayal kırıklığına uğrattı. Klasik müze anlayışından uzaktı. Simsiyah koridorlarda yürürken sağlı sollu Kafka ile ilgili yazılar ve fotoğraflar vardı. Ancak müzedeki fotoğraflardan farkettik ki, astronomik saatin yanında gördüğümüz ve dikkatimizi çekmiş olan şu binada Kafka bir dönem yaşamış.

Prag-Kafka-2

Değişik bir cephesi olduğu için dikkatimizi çekmişti, görmeden geçmenin pek mümkün olmadığı bir yerde. Müzede fotoğraf çekmek de yasak. Çalan müzikle birlikte koridorların büründüğü hava müzede segilenenlerden daha etkileyiciydi. Kişi başı 200 kron, içinde umduğumu bulamadığım bu müze için bence fazla pahalıydı.

Gezilip görülecek yerler bittikten sonra biraz merkezden uzaklaşmaya başladık. Karl Köprüsünden kalenin görüntüsüne bakarak karşı kıyıya geçtik.

Prag-Kopru-4

Turistik yerlerde merkezi yerlerden biraz olsun uzaklaşınca şehri daha iyi tanıyoruz. Gerçi Prag’da zamanımız az olduğundan pek uzaklaşamadık ama yine de arka sokakların keyfini aldık. Vltava nehri boyunca yürürken nehir kenarında Nominanza River Restoran bizi kendine çekti.

Prag-Yemek-1

Burada nehir kenarında biraz dinlenip karnımızı doyurduk. Prag’da her yerde olduğu gibi yine iki kişi bahşiş dahil yaklaşık 50 TL ödeyip kalktık.

Nehir boyunca ilerledikçe Prag’ın güzel binaları daha çok dikkatimizi çekti.

Prag-Binalar-1

Nehrin bu tarafındaki diğer binalarla alakası olmayan tek bina, Dans Eden Ev ya da Fred and Ginger House diye takma ad verilmiş olan şu bina.

Prag-Binalar-ginger

Çok farklı bir bina ama bir de Prag’ın diğer binaları arasında olunca daha da enteresan geliyor.

National Theatre binası da nehir kenarında. Ana cephesi restorasyonda idi ama heybetli yan cephe görünüyordu.

Prag-Tiyatro

Tam tiyaro binasının karşısında, Nazım Hikmet’in Prag’da geçirdiği yıllarında çok sık gittiği Cafe Slavia bulunuyor. Elbette oraya kadar gitmişken Nazım’ın çok sevdiği bu kafeye biz de gittik. Biz de cam kenarında bir masaya oturup Nazım’ın seyredip memleketini düşündüğü manzarayı izledik.

Prag-Yemek-Slavia-1

 

Nazım Hikmet’in şu şiirini de hatırladık.

slavya kahvesinde oturan dostum tavfer’le,
vıltava suyuna karşı oturup,
tatlı tatlı yarenliği severim
hele sabahları hele baharda.
hele sabahları hele baharda
konuşurken dalar dalar gideriz
bir yitirir bir buluruz birbirimizi.
hele sabahları hele baharda.
prağ şehri yaldızlı bir dumandır
ve kızıl, kocaman bir elma gibi.
nezval geçer taze çıkmış kabrinden
param parça yüreği de elinde
ve orhan veli’yle karşılaşırlar
urumeli hisarından gelir o
ve telli kavağa benzer orhanım
yüreciği delik deşik onun da.
biz de aynı loncadanız biliriz tavfer
zanaatların en kanlısı şairlik
sırların sırrını öğrenmek için
yüreğini yiyeceksin, yedireceksin.
pırağ şehri yaldızlı bir dumandır
vıltava suyunun köpüklerine
martı kuşlarıyla gelir istanbul
lejyonerler köprüsüne gidelim tavfer
martı kuşlarına ekmek verelim.

Cafe Slavia’da duvarlarda oraya gelen ünlülerin fotoğrafları arasında Nazım Hikmet’in fotoğrafı da var. Ayrıca bir duvardaki şu tablo hakkında şöyle bir hikaye var.

Prag-Yemek-Slavia

Söylenen o ki, Nazım Hikmet’in günlerce dertli dertli camdan dışarı baktığını gören Prag’lı bir ressam, onun bir kadını düşündüğünü hikaye eden resmini çizmiş. Kadın Nazım Hikmet’in içtiği Absinthe renginde resmedilmiş. Doğru mu bilmiyoruz ama biz bu hikayeyi çok sevdik.

Cafe Slavia şık bir mekan. Biz çok aç olmadığımızdan, merak ettiğimiz kaz etinden bir porsiyon yedik, çok lezzetliydi. Güzel pastalardan birini seçtik, kahve ve biralarımızı da içtikten sonra tipik 50 TL’lik hesabımızı ödedik. Cafe’de Nazım’ın izini süren diğer Türklerle de tanışıp fotoğraf çektirdikten sonra yolumuza devam ettik.

Yeme içme konusunda Prag oldukça ucuz ve çeşit çok fazla. Deli gibi acıkıp her şeyi yemek istiyorduk ama özellikle ben maalesef çok yiyebilen bir insan değilim. Bir daha gidersek Cafe Slavia’da kesinlikle bir öğünden fazla yemeyi planlıyoruz.

Biralar neredeyse sudan daha ucuz ve çok çeşitli. Aslında sudan gerçekten daha ucuz. Markete girdiğimizde içki reyonu fiyatlarıyla bizi kendimizden geçirdi.

Şehir, merkezden başlayarak Prag 1, Prag 2 şeklinde bölgelere ayrılmış. Bu da oteli seçerken çok yardımcı oluyor. Biz merkezde kaldığımız için toplu ulaşımı havaalanına gidiş geliş dışında kullanmadık. Ama bunun dışında hiç kullanmasak da metro ve tramvay oldukça yaygın.

Hediyelik eşya olarak cam eşyalar, takılar ve kuklalar var. Elbette ki magnetler de. Hediyelikler yeme içme kadar ucuz değil ama pahalı olduğunu da düşünmeyin. Biz daha ucuz bulma adına epey geç aldık magnetleri. 30 kronla 90 kron arasında değişiyor fiyatları. Biz magnetle ahşap bardak altlığı aldık. Daha önce söylediğim gibi kaledeki cam atölyesi satış mağazasında cam eşyalar daha uygun fiyatlı.

Her gittiğimiz yerde olduğu gibi yine büyük bir market bulduk ve en fazla alışverişi marketten yaptık. Ambre Solaire güneş kremleri 180 krondu, yaklaşık 18 TL. Buradaki fiyatın yarısı yani. Epey baharat aldık ayrıca. Markete kesinlikle gidin deriz, çok uygun fiyatlı ürünler bulunabiliyor. Ayrıca çok çeşitli alışveriş mağazalarının olduğu Václavské náměstí caddesinde 5-6 katlı bir Bata mağazası var, kesinlikle uğrayın deriz.

Otelimize dönerken hep önünden geçtiğimiz Opera binası ve Powder Tower’ın ihtişamlı görüntüsünü de burada paylaşalım.

Prag-Opera

 

Prag’da geçirdiğimiz muhteşem iki gün sonunda havaalanına giderken Gürkan’ın macera araması sonucu havaalanına Metro ve otobüs ile gitmeye karar verdik. Metro B’nin son durağına kadar gidip 100 numaralı otobüsle havaalanına geçtik. Gittik ama son durak çok ıssız bir yerdeydi ve pazar günü olduğu için otobüs saatleri epey seyrekti. Hani otobüsü kaçırsak etrafta taksi bile bulamazdık. Yine Airport Express ile gitsek daha sağlam olurdu bizce.

Son Söz

Prag gerçekten masal gibi bir şehir. Tüm övgüleri hak ettiğini düşünüyoruz. Ucuz olması ayrıca bir övgü konusu olabilir. Gotik, romantik, büyüleyici ve zamanın durduğu bir şehir. Fırsat bulursak tekrar gitmeyi çok isteriz.

Ceren, Temmuz 2014.

 

 

 

Karaburun (İzmİr)

TATİL PLANI

Bu sene, her yıl olduğu gibi, yine koylarına günlük turlar atabileceğimiz bir yer seçimi ile tatil planına başladık. Bu yıl baba-anne ve çocuk üçlüsünden oluşan çekirdek ailemiz,  çok daha kalabalık bir kitle ile tatil planı gerçekleştirdi ve 8 kişi ile ekonomik bir tatil için planlama başladı. İzmirli arkadaşlarımın tavsiyesi ve araştırmalarım ile bu yılki “ah keşke burada yaşasak” yerimizi, İzmir/Karaburun olarak belirledik. Kalabalık bir grup için uygun yer bulmak kolay değil. Özellikle internetten ve sahibinden.com sitesinden yaptığımız araştırmalar ile bir çok telefon görüşmesi sonucu 3 katlı bir villayı tercih etmemize rağmen sığmakta yine de zorlandık diyebilirim. Karaburun – Akvaryum Sitesindeki villamız bizi ilk karşılayışında beklentilerimizin çok altında kaldı. 15 günlük 2000 TL + 200 TL su, elektrik vb. giderler için ödenen depozito tutarındaki evimiz, iyi bir temizlik ile yaşanır hale geldi.(Bu tarz bir kalacak yer seçiminde, kalacak yeri önceden görmenizi önemle tavsiye ediyorum.)

YOLCULUK

Şahsi araçlarımız ile İstanbul’un Anadolu yakasından akşam 24:00 de yolculuğumuz başladı. Biz körfezi dolaşmayarak Eskihisar’dan feribotla Topçular’a geçişi tercih ettik.

İzmir’e kadar gayet rahat bir güzergah var. İzmir’den sonraki çetrefilli yol durumu, yeni yol çalışması ile kolaylaşıyor. 2014 yazı itibari ile yol 1/3 oranında tamamlanmış durumda. Eski yolu tercih etmek isteyen sürücüler bol viraj için hazırlıklı olmalılar. Tabi bol viraj daha ilgi çekici bir manzara vadediyor. İzmir-Karaburun arası yeni yolu kullandığınızda takribi 1 saat sürüyor.  İstanbul Anadolu yakasından başlayan sürüşümüz 9 saatlik rahat bir yolculukla Karaburun’da son buluyor.

KARABURUN (Mimas)

“Büyük şehrin, küçük, el değmemiş cenneti”

Karaburun (Mimas), tanrıça Athena’nın zeytini ilk yetiştirdiği yer. Nergis Çiçeğinin yetiştiği ilk toprak. Mitolojik olarak bir çok hikayenin geçtiği yer. Ayrıca ünlü şair Homeros’un burada doğduğu varsayılmakta.

Karaburun’un yolunda 300’e yakın viraj varmış. “Yolu olmadığından gelişmedi” diyorlar. Şehir Merkezini köy gibi düşünün. Fazladan sadece Mini Tansaş, Şok ve 2 eczane var. Ziraat Bankası, İş Bankası ve Garanti Bankası paramatiği var. Petline dışında en yakın benzin istasyonu 20 km uzakta. Bu bilgiler ile giderseniz sıkıntı çekmezsiniz. Burada şöyle bir haksızlığa da neden olmayalım. Bu bahsettiklerim sayesinde her şey taze, kokusunda, tadında ve doğallığında, daha ne olsun.

Biz görkemli mitolojisinden büyülensek de sıcak yaz günlerinde tanrıları rahat bırakarak, diğer büyüleyici kısım olan denize dönelim…

Şunu da baştan söylemem lazım, benim yüzme tercihim şnorkel ile denizaltı tabiatını izleyerek yüzmek. Şnorkelsiz yüzmek söz konusu olunca, çok kirli olmamak kaydıyla, hiç bir deniz diğerinden farklı gelmiyor. Bu kişisel yüzme tercihine göre inceleyeceğim gittiğimiz koyları…

Mimoza Koyu 

İlk gün gittiğimiz Karaburun merkezdeki Mimoza koyu, bizim için tam anlamıyla hayal kırıklığı oldu. Karaburun’un en önemli koylarından olduğu için çok merak ederek gittiğimiz bir yerdi. Bayram tatilinin de etkisi ile inanılmaz bir kalabalık ve koyda bulunan iki tesisin bangır bangır disko müziği ile sadece 1 saat kadar kalabildiğimiz hayal kırıklığımızdır.

karaburun mimoza 3

Geniş bir koydur ve sağ tarafı tenhadır, fakat taşlıktır. Koyun bu kadar sağ yanına geldiğinizde, bir kaç adım sonra Bodrum Koyu olduğundan tercih o yöne doğru oluyor.

Bu arada Mimoza Koyu’nun artık mavi bayraklı olmadığını da hatırlatmak gerekiyor. Siz yine de ben sağdan sağdan bir bakayım denize derseniz, kıyıda deniz çayırlarının kaplı olması belki sizi de, ilk başta, benim gibi rahatsız edebilir. Bu rahatsızlığın bu bitkiyi yosun ile karıştırmaktan kaynaklı olduğunu belirteyim. Denizler için çok önemli fotosentez kaynakları olduklarını öğrenince, görüntü rahatsızlığım bile geçti diyebilirim. Koyda deniz sıcaklığı orta derece, değişkenlik göstermiyor. Denizaltı canlılığı yoğun, Ege’nin balık çeşitliliğine rastlayabiliyorsunuz.

karaburun mimoza 1

Düzeltme: 2015 yılı Ağustos ayında yolumuzu mecburiyetten Karaburun’a düşürmek zorunda kalınca, Mimoza Koyu’nu tekrar görme fırsatımız oldu. Sanki geçen yıl geldiğimiz yer burası değil. Tatilini 1 haftadır bu koyda geçiren arkadaşıma geçen yılı anlattığımda bana “ne içtin sen” der gibi bakıyordu. Çok güzel bir tatil geçirdiklerini ve koyun berrak ve temiz suyunda, çocukları ile çok rahat ettiklerini söylediler. Müzik ve kalabalık sadece hafta sonunda oluyormuş.

karaburun mimoza 2

Koya ait 3 fotoğrafı bu yıl (2015) çektim. Böylesine bir doğa harikasının hakkını yememek adına da düzeltme yapmak ihtiyacı duydum.

Bodrum Koyu

Karaburun’daki 12 günlük tatilimizin, çokça da yanımızdaki iki ufaklık nedeni ile 6 gününü geçirdiğimiz koy. Pişman mıyım? Hayır …

Karaburun Bodrum 5

Bodrum Koyu, yaklaşık 200 metrelik bir koy. 3 işletme ve 1 bakkal bulunuyor. İşletmelere ait şemsiye ve şezlonglar da var, belediyenin koyduğu ücretsiz şemsiyeler de. Biz Paşa Cafe & Bar’a ait olan 2 şezlong +1 şemsiye, gün boyu 15 TL olan tarafı tercih ettik. Koyun en sol tarafı. Dağınıklık için kusura bakmayın, tatil hali :)

Karaburun Bodrum 4

Sualtı tabiatı olarak kesinlikle memnun kalacağınız koy, aynı zamanda bir dalgıçlık kulübüne de ev sahipliği yapıyor. Siz yüzerken 3 metre altınızdan 4-5 kişilik dalgıç grubu geçebiliyor. Tek dalışın 70 TL, 3 günlük bröve verilerek verilen eğitimin 700 TL olduğu şeklinde bilgi aldım.

Koyun sol kısmı yaklaşık 5-6 metre ilerleyince derinleşiyor, sağa gittikçe derinlik daha yakında (3-4 m) artıyor. Suya giriş her yerde taşlık ama beni rahatsız etmedi, ayakkabısız da rahatça girilebilir. Su serin, mavi bayraklı ve tertemiz. Özellikle sabahları billur gibi oluyor. Ayrıca şnorkel yüzücüleri için balıklar, deniz kestaneleri ve midye kabukları dışında bir sürpriz olarak batırılmış küçük bir tekne var. Dip derinliği 6,5 metre. Maalesef yanımda deniz kamerası olmadığından fotoğraf koyamıyorum, gidip görmeniz gerekecek…

Kuyucak

Merkezden 1 km çıkınca Kuyucak Plajına geliyorsunuz. Mavi bayraklı koy sizlere sessizlik ve ada manzarası vadediyor. Bu küçük adamızın adı İstanbul’dan tanıdık; Büyük Ada, fakat burada yerleşim yok. Kuyucak Plajında, baraka bir tesis var, bu tesise ait 2 şezlong 1 şemsiye 7,50 TL. Alkollü, alkolsüz içecekler ile yiyecek çeşitleri mevcut. Biz tostunu çok sevdik. Ayrıca 50 m ilerisinde çok güzel bir balık lokantası var. Deniz kenarı, salaş bir yer.

Karaburun Kuyucak 1

Koyun karşısında küçük bir ada var. Güzel manzarası, rüzgarsız bir havada güzel denizi ile bütünleşiyor. Taşlık girişi biraz rahatsız etse de, sualtı tabiatı keyifli bir koy. Deniz serin, akşama doğru biraz üşüyebilirsiniz. 3-4 m sonra derinleşiyor. Derinleştikten sonra zemin kum, bolca karagöz, sivriburun karagöz, zargana, kefal görebilirsiniz.

Karaburun Kuyucak 2

İncirli Koy (Akvaryum Koyu)

Karaburun merkezin incisi, mini minnacık cenneti, adının hakkını tam anlamıyla veren akvaryumlardan ama topu topu 15 m. olan koy o kadar popüler ki iğne atsan yere düşmez durumda. Biz denizin tadını çıkarmak için sabah 08:00 de gidip 10:00 a kadar durduk. Öğleden sonraki ziyaretlerimizde ise sadece güzelliğinin tadını çıkardık.

Karaburun incirlikoy 1

Girişi kum, biz sabah girdiğimizde 2-3 kişi olduğundan çok sakin, durgun ve berraktı. Kalabalık arttıkça kıyı bulanıklaşıyor. Sualtı ise inanılmaz. Şnorkeli çıkartmak istemedim. Balıklar, midyeler, çeşitli deniz canlıları, kayalık alanlar. Bu minik koyda tüm Karaburun’daki balıklar var desem çok az abartmış olurum.

Karaburun İncirli

Karaburun’un en lüks sahili burası diyebilirim. Çimenlik alanlar, armut oturmalar, şezlonglar vs. Kazıklanmadan gönül rahatlığı ile yiyecek içecek siparişi verebilirsiniz, fiyatlar makul. Şemsiye ve 2 şezlong 15 TL, armutlar 5 TL gün boyu kiralık.

Bu arada zamanı gelmişken Karaburun Belediyesinin bir uygulamasını çok takdir ettim, hangi koya giderseniz gidin, orada hangi işletme olursa olsun, mutlaka ücretsiz şemsiye koyulmuş ve kimse tarafından rahatsız edilmeden bu hizmetten faydalanabiliyorsunuz. Hatta bazı işletmeler oralara da servis yapıyor.

Dolungaz

Karaburun merkezden Bozköy istikametine giderken 3 km kadar sonra Dolungaz diye eski bir tabela görüyorsunuz. Eğer burası ile ilgili bir bilginiz yoksa asla merak edip gireceğinizi zannetmiyorum. Biz bilinçli bir hareketle tabelayı görür görmez sağa dönüyoruz. Toprak yol nereye kadar müsaade edecek diye düşünürken bir deniz manzarası çıkıyor ki karşınıza; “Gemliğe doğru / denizi göreceksin / sakın şaşırma.” diyen Orhan Veli Kanık’a sevgi, saygı ve özlemlerimizi gönderiyoruz.

Karaburun dolungaz 1

Dolungaz aslında Karaburun’un kamping alanı. Çadırınızı alıp gelebilirsiniz. Ya da prefabrik yapılarda kalabilirsiniz, internette kısa bir araştırma ile kamping için bilgi sahibi olabilirsiniz. Dolungazda herhangi bir tesis mevcut değil, kamp alanı girişi paralı olduğundan biz girmedik.

karaburun dolungaz 2

Arabamızı üst yola park ettik ve keçi yolundan bu yukarıda gördüğünüz muhteşem denize indik. Sahil epey taşlık, ayakkabı şart diyebilirim. Koyun sağ kısmındaki kayalık beni daha çok cezbetti ve ben oradan suya girdim.

Karaburun dolungaz 3

Girerken de çıkarken de bu kısmı kullandım ve dubaların halatlarına tutunarak bir rodeocu gibi dalgalara karşı durmak inanılmaz keyif verdi.

Deniz, kayaların olduğu bölümde çok dalgalı ama koyun içinde rahat yüzebiliyorsunuz. Kıyıdaki taşlık kısım 4-5 metre sonra kumlaşıyor. Koyun solunda ve sağındaki kayalık kısımlar çok keyifli bir şnorkel deneyimi sağlıyor fakat dalgalı olduğundan çok dikkatli olmak gerekiyor.

karaburun dolungaz 4

Dolungaz’ı, eğer kamp için kullanmayacaksanız, 2-3 saatliğine değerlendirebilirsiniz. Her gün gelseniz de sıkılmayacağınız bir eğlencelik.

Kaynarpınar

Karaburun ile Mordoğan arasındaki İncecik köyüne bağlı iskele, küçük sahili ile sizi kendine aşık edebilir. Karaburun merkezden 15 dakikalık bir araba sürüşü ile vardığımız sahil beldesi, tam bir mini Karaburun. Bakkal, tüpçü, balık lokantası, fırın…

İzmirli arkadaşlarımızla buluştuğumuz mini sahil, yürüyerek bile girebileceğiniz mini bir mağaraya sahip. Sürekli mini diye yazıyorum fakat hakikatten doğa burada büyüyecek bir bebek gibi duruyor.

karaburun kaynarpınar 1

İşte sahili, tam boy bu kadar. Mağaramız da hemen orada. Sahilin arka planı bir insan boyu kadar örme duvar ve ağaçlar doğal gölgelik oluyor. Hoş bir sürpriz olarak bir ardıç ağacı var. Ardıç ağacı enstrüman yapımcıları için çok değerli, ayrıca enstrüman yapımcısı arkadaşımdan  öğrendiğime göre  üzerinizde bir dalı bulunursa veya yurt dışına çıkartmaya çalışırsanız ceza alıyormuşsunuz. Tambur yapımcısı arkadaşımın yalancısıyım. Bu sürprizin mutluluğunun yanında denizin sürü sürü balıklar ile bizi karşılaması ise apayrı bir keyif oldu. Denizden kayalıklar istikametinde yüzdüğünüzde hem gizli, irili ufaklı mağaralar keşfediyorsunuz hem de 10 insan gitse dolacak minyatür bir koyu.

Bir Karaburun klasiği olarak giriş taşlık, su serin ama pırıl pırıl, her koyda size yaşattığı yüzme keyfi burada da aynı. Kaynarpınar’ın girişi itibari ile sağ bölümü bu sahil, sol bölümü ise balık lokantası, araları 150 metre.karaburun kaynarpınar 2

Arkadaşlarımızın tavsiyesi ile Kaynarpınar İskele Balık Lokantasında akşam yemeğimizi yedik. Denizde de sık sık rastladığımız lidaki balığı ile kefal tercihimiz oldu. Yolunuz buraya düşerse, ki düşürün mutlaka, taze Karaburun balıklarını mutlaka tadın. Lokanta,size lüks ya da meşhurluk vadetmiyor, ama uygun fiyata lezzet sunuyor. Kesin bilgi :)

karaburun kaynarpınar 3

Kahvenizi de bu manzarada içebilir, benden daha iyi resimler de çekebilirsiniz. Sadece bir teşekkür yeterli olur :)

Hamzabükü

Deniz, kirlenmemek için gökyüzünün bile rengini almamış, öyle berrak. Hamzabükü’nü ilk gördüğümde ki yorumum bu oldu.

karaburun hamzabuku 1a

Hamzabükü, Karaburun merkeze 15 km uzaklıktaki Sarpıncık Köyü’ne bağlı, Sarpıncık Köyü’ne giderken eski Rum taş evlerinden oluşan dağ köylerini de görebiliyorsunuz.

Karaburun Dag Koyu

Köyden 5 km uzaklıktaki deniz kenarına inen epey dolambaçlı bir yol var, nispeten rahat, fakat merak etmeyin değecek.

karaburun hamzabuku 6

Büke neredeyse tam ortadan giriş yapılıyor. Sol tarafında 3 tane tek katlı yapı var. Sağ tarafı kayalıklardan oluşuyor. Kayalıklara çıkma denememiz de oldu, zor bir tırmanış ama imkansız değil. İmkansız olmaması tehlikeli olmadığı anlamına gelmiyor tabii…

karaburun hamzabuku 2

Plaj öğlen birde bomboştu, daha sonra üst resimde fark etmiş olacağınız ya da şu an bakarak fark ettiğiniz kırmızı şemsiyeli 5 genç geldi o kadar. Koyda hiçbir tesis yok, tüm yiyecek içeceklerinizi yanınızda götürmeniz gerekiyor. Elbette şemsiyenizi de.

Plaj küçük çakıl taşlarından oluşuyor. Denize giriş ise nispeten daha büyük taşlarla dolu, bu durum girişi biraz zorlaştırıyor. Su çok enteresan bir şekilde yüzeyde sıcak, daldığınızda dipte soğuk. Ayrıca yüzerken de soğuk akıntılardan geçiyorsunuz. Özellikle sağ bölümdeki kayalıkların tam önünde çok soğuk kısa bir bölüm bulunuyor.

Tam burada affınıza sığınarak ikinci vecizemi söylemeden edemeyeceğim; burası bir şnorkelli yüzücü için mükemmel, iki şnorkelli yüzücü için vazgeçilmez bir yer.

karaburun hamzabuku 5

Hamzabükü, tüm Karaburun koyları içerisinde en beğendiğim yer diyebilirim. Sanırım gidiş yolunun yoruculuğu az tercih edilmesine neden oluyor ama hem tam bir sakinlik hem de tam bir temizlik söz konusu. Deniz altı balık sürüleri ile dolu, ayrıca Ege’nin meşhur balıkları karagöz, lidaki, kefal, zargana, gelincik balığı gibi ve tek tek görebileceğiniz akvaryum balığı gibi balıkları da bolca görebilirsiniz.

Sol bölüm kayalıklardan oluştuğu için yüzmeye pek uygun değil. Orası için de en iyi fikir şu gibi duruyor :)

karaburun hamzabuku 3

Nacizane diyebilirim ki gelin, görün, tadını çıkarın. Burada zaman yok. Stres yok, gürültü yok. Alabildiğine engin bir deniz ve küçük dalga sesleri…

Badembükü

Karaburun’un artık sol tarafına geçiyor ve merkezden, yol durumunu da düşünürsek, 1,5 – 2 saat kadar uzaklaşmış bulunuyoruz. Hamzabükünden  asfalt yol la15 dakika daha batıya, Parlak Köyüne doğru yol aldıktan sonra, toprak yoldan 5 km içeri giriyorsunuz ve yine bir doğa harikası sizi bekliyor.

Karaburun Badembuku 1

Maalesef yol özellikle son 2 km çok bozuk ve engebeli, koyun içinde tesis yok. Köy bölümünde pansiyonculuk başlamış ama bakışları daha turiste alışamamışlar gibi. Bizim geldiğimiz gün o kadar dalga vardı ki sadece kıyıda dalgalara karşı oynadık.

Karaburun Badembuku 2

Tatilimizin en eğlenceli saatleri burada geçti diyebilirim. Yüzemedik, deniz altını izleyemedik ama yalancı sörfçüler olarak dalgalardan sıkı bir dayak yedik. Şöyle bir gözünüzde canlanması açısından aşağıdaki fotoğraf iyi olabilir :)

Karaburun Badembuku 3

Bu kadar dalgada haliyle koy boştu, fakat bizimle birlikte koyu paylaşan bir grup genç, sanırım burayı özellikle tercih etmişler, dalgalarla dans ediyorlardı, hiç çekinmeden girip çıkıyor ve eğleniyorlardı.

Karaburun Badembuku 4

Seyahat programınıza burasını da mutlaka alın, bizim gibi denk gelirseniz kıyıda oynayarak eğlenir, durgun bir zamanına denk gelirseniz kayalıkların dibini izler mest olursunuz.

Burada ülkemiz adına üzücü bir durum yaşadık. Koyda yer yer katranlar vardı ve köylülere “neden” diye sorduğumuzda, maalesef “yabancı gemilerin pisliklerini açığa döküp kaçtığını dalgalarla da kıyıya kadar gelebildiğini” söylediler. Böylesi güzelliklerimizi çok çok daha iyi korumamız gerekiyor.

Karaburun Badembuku 5

Son söz olarak, resimdeki çocuğu görebildiniz mi?

Saip

Karaburun Merkeze 3 km kala Saip diye bir tabela göreceksiniz, dikkatinizi çekmeyebilir ama bilin ki burayı özleyeceksiniz.

Saip Köyü, ortasından İzmir-Karaburun yolunun geçerek birbirinden ayrıldığı alt kıyı bölümü ve üst dağ eteği köyü ile iki ayrı güzelliği birleştiriyor.

Karaburun Saip 1 

Saipaltı bölümü iskeleyi barındırıyor. Bu iskele aynı zamanda Foça’ya geçiş limanı. İskelenin ucundaki fenerin yanından merdivenlerle inilen bir denize giriş bölümü var.

Karaburun Saip 2

Aslında köye indiğinizde küçücük bir sahil mevcut fakat kıyı deniz çalıları ile o derece kapanmış ki buradan suya girmektense fenerin orasını tercih ediyorsunuz. Zemin kum ama 15 – 20 m  lik bir yüzüş ile karşı kıya geçtiğinizde sizi Egenin o güzel balıkları, deniz kestaneleri, istiridyeleri, girinti ve çıkıntıları bekliyor.

Karaburun Saip 3

Deniz çok soğuk değil hatta sıcak bile denebilir. Ayrıca buradan suya atlayarak da girebildiğiniz için başka bir eğlence de çıkmış oluyor.

İskelede eşi ve torunu ile denize giren orta yaşlı hoşsohbet bir abi ile karşılaşıyoruz. Osman Abi, emekli olur olmaz buraya yerleşmiş bir İstanbul göçmeni, bize Karaburun’u, denizi, yıllarınızı vererek öğrenemeyeceğiniz hayat ile ilgili küçük ayrıntıları ve büyük şehirden huzura geçişi anlatıyor.

Karaburun saip 4

Hamzabükü’nü, Badembükü’nü öneriyor. Hayatın aslında böyle bir sahil kasabasında olduğunu öneriyor da biz negatif direnme yapıyoruz.

Kim bilir belki bir gün tekrar karşılaşırız diye Osman Abi’den ve Saipaltı’ndan ayrılıyoruz.

Biz yukarı Saip Köyüne aslında hep saat 12’ye kadar gittik, güzel bir kahvaltı yapıp öyle başladık seferlerimize, denize koşmalarımıza ama son bölüm olarak sunuyoruz size, çünkü biz burayı çok sevdik.

Yoldan 1 km yukarı çıkmanız köye ulaşmanız için yeterli, köy Akdağ’ın eteklerinde kurulmuş.

Karaburun Saip 7

Bu büyüleyici devasa kaya kütlesinin altında köyün en çok ziyaretçi çeken bölümü olarak Saip Kır Kahvesi var.

Karaburun Saip 8

Deniz tatilimizin en keyifli anlarından birini eşim Arzu, teşekkürlerimle anlatıyor…

Saip Kır Kahvesi

Karaburun köylerinden Saip Köyü’nün kahvesi. Saip Kır Kahvesini Nihal Hanım ve eşi Eşref Bey işletiyor. İstanbul’dan kaçış hikayelerinden biri onların hikayesi, “ahh ne güzel darısı başımıza!” derken kahvaltımız geliyor.Tabağın ortasında yöresel otlar ve tel peyniri karışımı, yanlarda domates, 3 çeşit peynir, zeytin, salatalık derken dolu dolu bir tabak. Üstüne Nihal Hanım tarafından yapılmış türlü reçeller..

Karaburun Saip 9

Pembe sümbül reçeli, enginar reçeli, nergis çiçeği reçeli ve adlarını hatırlamadığım orijinal reçeller ile donanıyor masa. Nihal Hanım yumurtanızı nasıl alırsınız diye soruyor hepimize ayrı ayrı ve masada 8 kişiyiz. İsteklerimizi hiç bekletmeden yerine getiriyor. Alerjisi olan ablam için ayrı otlar koyuyor tabağına, onun için özel patates kızartıyor. Kahvaltı bitince, “kahvenizi nasıl alırsınız” diyor, hepimize istediğimiz gibi pişirip, döküm Osmanlı fincanlarında  karışmasın diye de yanlarında değişik nazar boncuklarıyla servis ediyorlar kahvemizi. Yanında da demirhindi şerbetleri.

Karaburun Saip 5

Velhasıl kelam hem karnımız ,hem gözümüz, hem gönlümüz doyuyor Saip Kır Kahvesinde.

Karaburun Saip 10

Nihal Hanım o kadar ilgili ki, Saipaltı’ndaki Osman Abi gibi bir İstanbul’dan kaçış hikayesi daha sunuyor bize, her insan başka bir hikaye, yeni bir dünya…

Son Söz

Mimas, Tanrı Zeus’la savaşan bir titan, bir devdir ve Zeus onu öldürebilmek için üzerine bakır,demir ve kayalar döker. Karaburun’un bu büyük dağlarının altında yatmakta olan bir dev var, belki de burasını hiç bozmadan korumamız için bu bile yeterli bir nedendir.

 

Çocuklarımızın ve kendi çocuk ruhlarımızın anıları ile ayrılıyoruz Karaburun’dan.

Karaburun Bodrum 2

Her dönüş sevinçli olmayabiliyor. Bu bâkir kasabanın 5-6 dükkanlı merkezinden, birkaç kolye ve bileklik hediyesini yanımıza alıp kalbimizi orada bırakıyoruz.

Karaburun son

Bu kadar çok yerden bahsetmişken, kolaylık olsun, aşağıdaki harita üzerinde de gösterelim.

[geo_mashup_map]

Barış, Ağustos 2014.

Samos (Sİsam)

Her yaz Ege’de tatil yaparız. Bu yaz da tatil planımızı yaparken en çok sevdiğimiz Fethiye veya Datça’dan birini seçecektik. Buralarda uygun fiyatla kalıp her gün bir koya gitmek iyi bir alternatif. Ancak Datça Palamutbükü’ndeki düzgün bir bungalowun gecelik oda-kahvaltı 200 TL olan fiyatını öğrenince farklı bir rota yapmaya karar verdik.

Hazır vizemiz varken ve Halkidiki‘de 8 €’ya leziz ahtapotlar yemişken, Ege sahillerimize yakın yunan adalarında fiyatlar nasıl diye araştırmaya başladık. Nedense aklımıza ilk Samos geldi. Gerçi sonradan diğer adalara da biraz bakındık ama Samos hakkında okuduklarımız ve en önemlisi oda fiyatlarını gördükten sonra Samos seyahatini planlamaya başladık. Çok da iyi yapmışız. İyi ki Samos’a gitmişiz.

Adanın ismi Samos. Türkçe’de Sisam adası olarak geçiyor. Biz Samos demeyi daha çok sevdik.

samos-yukaridan

Nasıl gittik, ne kadar para harcadık, neler yaptık, neler yedik, nerelerde kaldık hepsini burada anlatacağız. 8 gece 9 gün süren bu Samos tatili bizim çok hoşumuza gitti. Umarız sizler de beğenirsiniz. Ama baştan uyaralım, epey uzun bir yazı oldu. Çok detaylı oldu ama meraklısının işine yarayabilir. Aşağıdaki konu başlıklarına tıklayarak ilginizi çeken kısıma hızlıca gidebilirsiniz.

Tatil Planlama

Samos’a gidiş

İlk iş Samos’a nasıl gidileceği. Kuşadası’ndan adaya yaz mevsiminde her gün feribotlar gidiyor. Feribot diyorlar ama araç almıyor. Aslında İstanbul’daki boğaz ve ada motorları kadar tekneler. 250 kişi kadar alıyorlar. Meander Turizm’in teknelerinden bahsediyorum. Bir de yunan teknesi var, hafif deniz otobüsüne benziyor ama o da aynı büyüklükte bir tekne aslında. Meander teknesi sabah 9’da gidip akşam 5’te dönüyor. Yunan teknesi de akşam gidip sabah dönüyor. Biz sabah gidip akşam dönerek adada ekstra bir gün kazandık. Tekneler adanın başkenti olan Samos şehrine gidiyor. Samos’a Vathi de diyorlar, aslında iç içe geçmiş iki kasaba.

Feribot biletini internet üzerinden aldık. Gayet kolay oldu ve bilet aldığımız firmanın müşteri ilişkisi de gayet iyiydi. Bir sürü soru sorduk, tümüne cevap aldık, bir de önce 7 gece düşünürken son anda 8 gece kalmak için dönüş günümüzü değiştirdik, hiç sorun çıkarmadılar. Bu değişikliği daha tatil başlamadan yaptık gerçi ama yine de çok yardımcı oldular. Aegean Tour Travel adlı firmanın web sitesi http://feribot-seferleri.com/ . Gidiş dönüş kişi başı 55 € bilet ücreti var. Tüm liman vergileri dahil. Size bir tek yurtdışı çıkış harcını ödemek kalıyor.

Konaklama

Ulaşımı çözdükten sonra adada nerede kalacağımıza karar vermemiz gerekiyordu. Bu iş için booking.com üzerinden otel bulmak işin en kolay yanı. Asıl mesele nerede kalınacağını seçmek. Samos adası ufak tefek bir ada değil. Google maps ile baktığımızda ve biraz araştırdığımızda çok sayıda alternatif kasaba olduğunu gördük. Ancak öncelikle adaya indiğimizde kolayca otele yerleşmek için ilk 3 gece Samos şehrinde kalmaya karar verdik. Bir çok oteli inceledik ve özellikle Türk misafirlerce çok olumlu yorumlar almış olan Cleomenis Hotel‘de karar kıldık. Oda-kahvaltı gecelik 45 €. Şimdiden Türkiye’den daha ucuza gelecek gibi görünüyordu bu tatil.

İlk oteli ayarladıktan sonra diğer günlerde nerede kalmamız gerektiğini araştırmaya başladık. Samos adanın kuzey tarafında kalıyor. İkinci otelin güneyde olması gerektiğini anlayınca bu tarafı incelemeye başladık. Güneyin en kalabalık kasabası olan Pythagoreio’yu (kolaylık olsun diye bundan sonra Pisagor diyeceğim) inceledik ama sonra buranın kalabalık olabileceğini düşünerek Pisagor’a yakın küçük bir köy olan Ireon’da karar kıldık. Oraya buraya baktıktan sonra Paris Beach Hotel‘de karar kıldık. Burası daha da uygundu, oda-kahvaltı gecelik 33 €. 3 gece de buraya rezervasyon yaptık.

Son 2 gecemize ise adayı iyice gezip tanıdıktan sonra orada karar veririz diye rezervasyon yapmadık.

Adada Ulaşım

Samos’ta toplu ulaşım pek gelişmiş değil. Aslında her yerde otobüs durakları var ve yollarda da bir çok otobüs var ama pek tavsiye eden yok. Bizce de adayı iyice keşfetmenin en iyi yolu araba kiralamak. Adada scooter ile gezen yüzlerce kişi var ama biz hem otel değiştireceğimiz için, hem de sağa sola giderken rahat edelim diye araba kiralamaya karar verdik.

Adadaki en gelişmiş sektörlerden biri araba kiralama işi. En ufak köyde bile araba kiralanabiliyor. Biz uzun süreli kalacağımız için ve feribottan inince bir arabaya ihtiyacımız olacağı için gitmeden önce arabamızı rezerve etmek istedik. Küçük bir google araması ile rahatça bir çok araba kiralama firmasına ulaşabiliyorsunuz. Web siteleri de epey gelişmiş. Online fiyat verenler de var ama “not bırakın size teklif verelim” tarzı firmalardan daha iyi fiyat geliyor.

Türkiye’den günübirlik veya bir iki gece kalmalı gelenler için günlük araba kiralarının 40 € civarı olduğunu öğrenmiştik. Küçük arabalardan bahsediyoruz tabi. Biz bir haftadan fazla kiralayacağımız için pazarlık ederek daha iyi fiyat almayı hedefledik ve başardık da.

Samos’ta araba kiralama işinde garip bir süre hesabı yapılıyor. 24 saat bir gün sayılmıyor. Aksine her gündüz bir gün sayılıyor. Bu da sanırım feribot saatleri dolayısıyla böyle yapılmış. Şöyle ki, bugün sabah 11’de arabayı alıp yarın sabah 11’de geri verecekseniz normalde bir tam gün sayılması gerekirken Samos’ta iki gün sayıyorlar. Dikkat edilmesi gereken bir detay, yoksa bir gün fazla para ödeyebilirsiniz. Biz bir kaç mail sonrası ilk gün sabah 11’de alıp, 8 gece geçirip, 9. gün akşam 4’de arabayı vermek üzere toplam 250 €’ya Hermes Rent a Car‘dan Stefanos ile anlaştık. Standart gün hesabına da garip Samos hesabına göre de çok iyi bir fiyat.

Araba meselesi çok uzun sürdü ama bir detay daha var, eğer arabayı Samos merkezdeki bir firmadan kiralamazsanız, hem parayı ödemek hem de arabayı teslim etmek biraz zahmetli olabiliyor. Stefanos Samos’ta olmadığı halde zamanımız çok olduğundan bizim için sorun olmadı ama bir-iki günlük kiralamalarda zaman kaybı yaşanabilir.

Adada geçirdiğimiz 9 günde 500 km yaptığımız kırmızı Hyundai Getz’imiz de aşağıda. 9 günün sonunda epey tozlu tabii.

samos-araba

Evet, hazırlıklar böyle. Tatil planlandığına göre artık tatili yaşamaya başlayabiliriz.

Tatil Başlasın

Feribotumuz Kuşadası’ndan sabah 9’da kalkacağından, İstanbul’dan gece çıkıp sabah varmak bir alternatif. Ama çok yorucu olacağından biz bir gün önceden gidip şehir içinde ucuz bir otelde bir gece kaldık. Sabah aramamak için akşamdan Meander Turizm’in ofisini bulduk. Liman’ın girişine yaklaşık 50 m. kala sağda dışarıdan merdivenle çıkılan ikinci katta bir ofis. Bulması kolay. Ama akşamdan işlem yapmadılar. Sabah 8’de gelmemiz gerektiğini söylediler.

Aklımızdaki diğer bir soru da arabamızı Kuşadası’nda 9 gün için nereye bırakabileceğimizdi. Limana yakın bir takım otoparklar olduğunu duymuştuk. Hatta belediye’nin katlı otoparkı varmış, belediyenin sitesindeki zorla bulunan bilgiye göre gecelik 13 liraya araba bırakılabiliyormuş. Ancak biz kalacağımız oteli ayarlarken otel sahibine arabayı bir hafta için otelde bırakmak istediğimizi baştan söylemiştik. Otelin önü de gayet güvenli olduğundan rahatça arabamızı bırakıp taksi ile sabah 8’de Meander ofisine geldik.

Meander’in ofisi epey kalabalıktı. Bizim biletimize her şey dahil olduğundan, sıra bize gelince boarding pass’lerimizi aldık. İstanbul’da e-mail ile gelen biletimizden bir çıktı almış olduğumuzdan sorunsuzca işlemler yapıldı, gidiş dönüş kartlarımızı aldık. Diğer boarding alanlar kişi başı 10 € gibi ilave paralar verdiler. 8 buçuk gibi biletler elimizde limana geçtik.

Yurtdışı çıkış harç pulu limanda alınabiliyor. Bizim yanımızda vardı, direk pasaporta geçtik. Sonrasında limanda bekleyen teknemize geçtik. Burada önemli bir detay var. Kuşadası çıkış duty free mağazasındaki satıcı arkadaşlar size içki ve sigara satmaya çalışıyorlar. Alın, yanınızda dursun, otelde bırakırsınız diyerek ikna etmeye çalışıyorlar. Ancak sonradan yunan tarafı gümrük kontrolünde gördük ki, yunan gümrükçüleri çantaları açtırarak yanınızda içki veya sigara olup olmadığına bakıyorlar ve bazı yolcular bu konuda sıkıntı yaşadı. İyi ki biz almamışız. Zaten sonradan gördük ki Kuşadası giriş gümrüğünde sigara çıkışa göre daha ucuz. Çünkü Samos çıkış duty free çok ucuz.

Bundan sonrası 1,5 saat kadar süren bir tekne yolculuğu ve Samos limanına giriş. Samos limanı küçücük bir bina. Giriş işlemleri uzun sürebiliyor. Kuyruk uzun olduğunda dışarıda güneş altında sıra beklememek için gemi yanaşmadan çıkışa doğru yaklaşıp sıraya önden girmek lazım. Biz bu şekilde yapıp 15 dakikada dışarıya çıktık.

Çıktığımızda Hermes rent a car’dan Pepe bizi bekliyordu. Limanın içindeki otoparktan arabamızı bize teslim etti. Hermes’in ofisi adanın güney batısında Marathokampos civarında olduğundan, eğer ödeme yapacaksak oraya gitmemiz gerektiğini söyledi. Nakit ödeyecek olsak alırdı herhalde ama kredi kartıyla ödeyeceğimizi rezervasyonda söylemiştik. Bu durumda 1 saat yol gidip parayı ödememiz gerekiyordu. Ancak beklenmedik bir şekilde, Pepe parayı sonra ödeyebileceğimizi, arabayı alıp gidebileceğimizi söyledi. Bunu duymak bizi şaşırttı çünkü bir kağıt parçasına bir imza ile bize arabayı verdi ve gitti.

Arabamızı alınca limana çok yakın olan otelimizi bulduk. Check-in saatinden önce gelmiştik ama odamızı 10 dakikada hazırladılar. Cleomenis Hotel’i bir aile işletiyor. İki kardeş Timos ve Joanna her noktada güleryüzle size yardıma hazırlar. Joanna odamızı hazırlatırken Timos da bir ada haritası üzerinde nerelere gidelim, nerelerde yiyelim diye tavsiyelerde bulundu.

Odamız denize bakıyordu. Küçük bir balkona ve aşağıda gördüğünüz harika manzaraya sahipti.

samos-cleomenis

Otelden görülen plaj Gagou Beach. Şehir içinde kalanların yürüyerek ulaşılabildiği için çok tercih ettiği, taşlık bir plaj. Bir kez akşam üstü buradan denize girdik, fena değildi. Ayrıca epey kalabalık olduğunu söylemek lazım. Aslında girmedik dememek için girdik, çok da gerekli değildi.

Cleomenis Hotel’in kahvaltısında beyaz peynir, iki çeşit reçel, bal, salatalık, domates, meyve suyu ve çocuklar için ıvır zıvır var. Zeytin yok. Ayrıca her sabah yoğurt, tost ya da Türk kahvesi isteyip istemediğinizi soruyorlar. Yoğurtları çok lezzetli, kaşarlı tost güzel, Türk kahvesi ise aslında grek kahvesi ama gayet lezzetli. Otelde saç kurutma makinesi yok ama istersek Joanna’nın makinesini vereceklerini söylediler.

Otel çok temiz ve rahat. Çarşaf ve havlular mis gibi, güzel soğutan bir mini buzdolabı var. Duşu perdeli ve biraz dar hissettiriyor. İşletmeciler çok ilgili, sıcak, nazik, yardımsever ve tam gereken mesafede duran insanlar. İnternet sadece resepsiyon bölgesinde var, odada çekmiyor. Gece balkon kapısı açık yattık, aşağıdaki plajdan dalga sesleri bize kadar geliyordu. Çok rahat 3 gece geçirdik.

Sonraki 3 gecemizi geçirdiğimiz Paris Beach Hotel, Ireon’da. Ireon’a gitmek için Pisagor’u geçiyorsunuz, havaalanı yoluna giriyorsunuz, havaalanından 5 km kadar ileride köye giriyorsunuz. Düzenli bir köy. Yeni yapılanmış olduğu belli. Yakınında tarihi eserler olan bir bölge var. Paris Beach Hotel maalesef deniz kenarında değil ama denizin bir sokak üstünde. Derli toplu bir tesis. Odaları gayet yeterli, geniş bir balkonu var, banyosu eski biraz, klimalı, rahat yataklı. Buzdolabı mevcut. Saç kurutma makinası odalarda yok ama resepsiyondan istedik ve konaklama boyunca bizde kaldı.

Paris Beach’in kahvaltısı pek yeterli değil. Biraz kaşar peynir, hazır reçel ve tereyağ, salam mevcut. Biz ilk günden sonra karşıdaki marketten peynir ve domates aldık, buzdolabımız da olduğundan kahvaltıya indirip yedik, rahat ettik. Bu otelde 2 gece geçirdikten sonra bu tarafı beğendiğimiz için son iki geceyi de uzattık ve toplam 5 gecemizi burada geçirdik. Güleryüzlü ve yardımsever işletmecileri vardı.

Otellerimizi de anlattığımıza göre, adım adım anlatmayı bırakıp konu başlıklarına göre devam edeceğiz. Ama cep telefonu konusundan bahsedelim önce. Ada Türkiye’ye çok yakın olduğundan bir çok yerde Turkcell çekti. Vodafone ve Avea da şebeke listesinde görünüyordu, muhtemelen çeker. Samos merkezde çekmiyor ama kuzey sahilin yüksek kesimlerinde, doğu sahilde her yerde, güney sahilde ise bazen çekti. Biz 9 gün boyunca bir şekilde dolaşıma girmeden telefonla görüştük ve hatta bir çok yerde 3G interneti kullandık. Zaten neredeyse her yerde ücretsiz kablosuz internet olduğundan, rahatça haberleşebildik.

Plajlar

Adanın her tarafında çok güzel plajlar var. Her gün bir plaja gittik. İki kez gittiklerimiz de oldu ama neredeyse her tarafta denize girme şansımız oldu. Bir yerden sonra keşfetmeyi bırakıp bildiğimiz yerlere tekrar gitmeye başladık ve tekrarladığımız plajlar en sevdiklerimiz oldu.

Samos’ta plajlar bizdekinden farklı. Hiç bir plaja girerken para istenmiyor. Otoparklar da bedava. Sevilen plajlarda şezlong, şemsiye, duş, tuvalet ve kabin bulunuyor. Eğer yanınızda şemsiyeniz varsa adanın her yerinde rahatça denize girebilirsiniz. İki şezlong ve bir şemsiye için istedikleri para 5 €. En pahalı yerde ise 6 €. Bazı yerlerde deniz kenarı tavernalarının kendi şezlongları var. Bunlardan para istemiyorlar ama bir şeyler yiyip içiyorsunuz. Aslında isterseniz içiyorsunuz çünkü gelip de soran kimse yok. Paralı yerlerde de bir ara birisi gelip parayı kibarca istiyor. Tepenizde dikilen satıcılar yok anlayacağınız.

Gittiğimiz sıraya göre plajları anlatalım.

Livadaki

Samos’tan kuzeye doğru, yani feribotun geldiği tarafa doğru giden yolu takip edip, küçük yarımadanın diğer tarafına geçiyorsunuz. Agia Paraskevi’ye gelmeden az önce sola giren toprak bir yoldan bir kilometre kadar gidince Livadaki’ye ulaşıyorsunuz.

samos-livadaki

Gördüğünüz gibi dağların arasında kalmış müthiş bir koy. Plaj ve dibi kum. Ancak biz gittiğimizde çok rüzgarlıydı. Deniz korunaklı olduğundan fazla dalga yok ama plaj vadi içinde kaldığından rüzgar kıyıda epey rahatsız ediciydi. Bu plajın resimlerine gitmeden önce çok bakmıştık ve gitmek istemiştik ama yorucu seyahatin ardından bu rüzgarda kalmak istemediğimizden burada denize giremedik. Rüzgarsız bir günde harika olacağından eminiz.

Agia Paraskevi

6-7 aile şeklinde yaklaşık 20-30 kişinin olduğu, sakin bir plaj. Plajdakiler belli ki köy halkı. Aralarında konuşuyorlar, hepsi birbirini tanıyor, çocuklar beraber oynuyor.

samos-agia-2

Sahilde 10-15 şezlong ve 8-10 tane plastik sandalye var. Şemsiye yok ama ağaçlar şemsiye görevi görüyor. Bu ağaçlardan neredeyse her plajda görebilirsiniz. Sanki bilerek dikilmiş gibi hepsi olgun ağaçlar ve gölgeleri plaja düşüyor. Şezlonglar için kimse para istemedi. Biz önce birer sandalyeye oturduk sonra şezlong boşalınca güzel bir ağaç altına yerleştik.

samos-agia-3

Plajın hemen arkasında 2-3 tane taverna var. Bunlardan birindeki yaşlı bir amcadan iki frappe aldık, toplam 3 €. İşin güzel yanı, plajdan Turkcell çekiyordu. Hatta 3G çekiyordu. Telefon görüşmelerimizi bile yaptık. Arada kesilse de, ilk günden sanki Türkiye’deymiş gibi rahat ettik. Kitabımızı okuduk, instagram’a fotoğraf yükledik. Şahaneydi.

Gelelim denize. Plaj küçük çakıl taşlı. Deniz ayakkabısı gerekmiyor. Deniz tabanı ise girişte çakıllı sonrası kum. Şnorkellerimizi takıp denize dalınca müthiş bir denizle karşılaştık. Çok uzun bir görüş mesafesi olan pırıl pırıl bir deniz. Bir çok balık, çok az bitki ve sol taraftaki kayalık bölge bizi çok sevindirdi.

samos-agia-1

Plajın sağ tarafındaki korunaklı nokta doğal bir balıkçı barınağı olmuş. Plaj kısmı 3-4 metre kadar ama çok rahat ve huzurlu bir plaj. Bizden başka turist olmadığını yerli halkın bize bakışlarından anladık. Burası henüz fazla kişinin keşfetmediği sakin ve huzurlu bir plaj.

Sidera

Adanın güney doğu tarafında. Bu tarafta Kerveli, Sidera, Posidonio ve Klima koyları var. Samos’tan Pisagor’a giderken kesinlikle kaçırmayacağınız 8 şeklindeki çift göbekten Paleokastro köyüne doğru dönüyorsunuz. Köyü geçtikten sonra ilk olarak Kerveli koyuna bir kavşak var. Bir kere gittik, Agia Paraskevi’ye benzeyen ağaçlı bir plajı var. Biz gittiğimizde çok kalabalıktı geri döndük.

Yola devam edip Posidonio’ya varmak üzereyken sola doğru Sidera tabelasını gördük.

samos-sidera-2

Merakımızdan girdik ve sadece 2 turist kadın, bir araba, bir de motorsiklet olan müthiş bir koyla karşılaştık. Burası bir plaj değil. Şezlong ya da şemsiye yok. İki tane ağaç var, onların altı da doluydu. Hemen arabamızı park edip kendimizi suya attık.

samos-sidera-3

Buranın da plajı küçük çakıl. Ama denize girişte büyük taşlar başlıyor ve deniz de kayalık. Deniz ayakkabısı işe yaradı. Çok temiz ve pırıl pırıl bir deniz. Muhakkak gidip denize girmek lazım ama zaman geçirmek için ideal değil. Biz denizdeyken iki üç araba daha geldi. Bu arada denizden dalgıç kıyafeti ve zıpkınıyla bir adam çıktı. Meğerse motorsikletin sahibiymiş. Torbasında bir çok balık vardı.

samos-sidera-1

Biz gölge bulamadığımızdan burada kalmadık. Tam çıkacakken yerli olduğu çok belli olan bir amca, en az 30 yaşındaki arabasıyla geldi, arabayı camlar kapılar açık bıraktı, hop denize daldı. Biz giderken hala denizdeydi. Eminim her gün gelip serinleyip gidiyordur.

Posidonio

Burası Türkiye’ye en yakın köy. Güzelçamlı’nın karşısı neredeyse. Geniş ve korunaklı bir koy, bir çok yat parketmiş durumda. Adanın hiç bir yerinde bu kadar yat görmedik. Vardır bir hikmeti.

samos-poseidon-2

Kıyıda bir kaç taverna var. Deniz kum ve sığ göründü. Sidera’dan yeni çıktığımız için ve Klima koyunu merak ettiğimiz için burada denize girmedik. Ama köyden çıkıp Klima plajına gitmek için yukarıya çıktığımızda şu muhteşem manzarayla karşılaştık.

samos-poseidon-1

Arkadaki dağlar Türkiye. Turkcell tabii ki çekiyordu, instagram‘a bir resim daha gönderiverdik.

Klima

Posidonio’ya inerken sağda, bizim gibi çıkarken solda Klima tabelası var. Bu yolun sonunda harika bir plaja geliyorsunuz.

samos-klima-2

Girişte sol taraftaki tavernanın adı Kaduna. Taverna Kaduna’nın kendi otoparkı var ve şezlong, şemsiye ve duş ücretsiz. Elbette gölge ağaçları yine var ama öğleden sonraya kadar gölge yapamıyorlar ve şemsiye gerekiyor. Plaj iri taşlardan oluşuyor. Deniz ayakkabısı olmadan denize girmek zor oluyor. Denize girdikten sonrası kum ve şnorkel için müthiş bir yer. Yine uzun bir görüş mesafesi, sol tarafta kayalıklar, bol balık, az bitki.

samos-klima-1

Taverna Kaduna’nın ahşap bir iskelesi var. İlk gittiğimizde bir yat bağlıydı. İkinci gidişimizde iki yat daha gelmişti ve üçü de Türk tekneleriydi. Türklerin çok geldiği bir yer olduğu belli ve konuşurken dikkat etmek gerekiyor. Taverna’nın şahane yemeklerinden ileride bahsedeceğiz ama yemek yerken kablosuz internet şifresini de aldıktan sonra bu plajda zaman geçirmek çok keyifli oldu. Turkcell plajın sağ tarafında çekiyor ama Kaduna tarafında ara sıra çekiyor, çok da sağlıklı değil. İki kez gittiğimiz bu plajda çok rahat ettik. Deniz ayakkabısıyla uğraşmadan iskeleden denize atlamak çok keyifli ama çıkarken yine de terlik gerekiyor. Birisi önden çıkacak mecburen.

Kokkari

Samos’tan batıya giden yol sizi adanın kuzey sahillerinin tümüne götürüyor. Yol sahilden gidiyor. Müthiş manzaralar ve koylar eşliğinde seyahat ediyorsunuz. Kuzey taraf daha çok rüzgar alıyor. Bu nedenle bu tarafta korunaklı koylar birer plaj olmuş. Samos körfezinden çıkınca Kedros Beach’i göreceksiniz. Buraya girdik ama rüzgar fazlaydı ve durmadan devam ettik. Biraz daha ilerleyince Kokkari’ye geldik.

samos-kokkari-4

Kokkari bu tarafın en popüler köyü. Bir çok otel, pansiyon, taverna bulunan şirin bir yer. Samos’a göre daha sakin ama daha turistik. Köyün içinde, denize paralel yol üstünde bir park yeri bulduk. Aslında adada en az park yeri Kokkari’de var galiba. Deniz kenarına indik, taşlık bir plajla karşılaştık. Datça, Palamutbükü’nün kalabalıklaşmış hali gibi. Denizi de çok benziyor. Bir çok şezlong ve şemsiye kiralayan var, fiyat 5 €. Diğer yandan burada çok turist var ve genelde bir çok kişi plaja havlu seriyor. Biz de denize girip devam etmeyi planladığımızdan havluları atıp denize daldık.

samos-kokkari-1

İşte tam buradan girdik. Deniz şnorkel ile burada göründüğünden daha güzel. Çok uzun bir görüş mesafesine sahip ve bol balık var. Denizdeki kayanın üstünden atlayan çocuklar çok eğleniyorlardı. Özellikle buranın sağ tarafındaki şu küçük koyda çok fazla balık vardı.

samos-kokkari-3

Rüzgar sakinlediğinden dalga azdı ama yine de denizde bir kaç sörfçü vardı. Sörf yapmak için uygun bir yer Kokkari. Asıl sorun ise denizin soğuk olması. Sanki plajın bu tarafında denizde su kaynağı varmış gibi, özellikle denizin dibi çok soğuktu. Çok fazla vakit geçirmedik ama bir çok güzel restoran ve taverna olan, tertemiz denizi olan çok güzel bir yer.

samos-kokkari-2

Kokkari’den batıya doğru devam ederek Karlovasi’ye gidiliyor. Bu yol üzerinde Kokkari’yi hemen geçince Tsamadou ve Lemonakia gibi bir çok müthiş koy var.

samos-gidilmeyen-plaj-2

Biz bu taraftaki bir kaç köyü ziyaret ettiğimizden ve adanın kuzeyini bitirmek istediğimizden bu koylarda duramadık.

samos-gidilmeyen-plaj-1

Duramadık ama aklımız da bu koylarda kalmadı değil. Yine de daha sonra anlatacağım köylere gittiğimiz için pişman değiliz, deniz her yerde güzel.

samos-gidilmeyen-plaj-3

Potami Beach

Kuzeydeki yolun sonunda Karlovasi kenti var. Burası adanın en büyük liman şehri. Araba ve TIR taşıyan feribotlar buraya yanaşıyor. Yakınlardaki adalara gitmek isterseniz buradan kalkan feribotları kullanmanız gerekiyor. Çok kalabalık bir şehir değil ama epey büyük. Şehrin girişinde bir çok plaj var. Yerli halk şemsiye ve sandalyelerini alıp denize gelmişler. Deniz pırıl pırıl. Ama asıl güzellik yolun sonunda.

Karlovasi limanının içinden geçip devam ettiğinizde tepeye çıkan yolun en sonunda Potami plajına geliyorsunuz. Biz asfalt yolun bittiği yere kadar gittik.

samos-potami-1

Bu plajda turist pek yoktu. Genelde yerli halkın bulunduğu bu plajda şemsiye, şezlong yok. Herkes kendi eşyasını getirmiş. Plaj ince çakıl, giriş biraz taşlı ama girdikten sonrası muhteşem. Biz en soldaki kayalıkların yanından denize girdik.

samos-potami-2

Şu görülen tepenin dibi tam bir şnorkelci cenneti. Bir anda derinleşen bir deniz, bol balık, berrak su. Ama asıl güzellik bu kayanın arkasında. Kayayı takip ederek bir arkadaki koya geçtik. Yol üzerindeki deniz altı çok güzeldi. Ama arkadaki koy inanılmaz güzellikte. Yaklaşık 7-8 metre derinlikteki suyun dibi kum. Su çok berrak. Çok uzak mesafeler görülebiliyor.

Burada bugüne kadar gördüğümüz en büyük levrek sürüsünü gördük. Epey büyüklerdi ve en az 50-60 tane levrek vardı. Maalesef suya girerken sualtı fotoğraf makinamızı yanımıza almamıştık ve fotoğraf çekemedik. Bütün adada girdiğimiz en berrak ve keyifli denizdi.

Psili Ammos

Artık adanın güney tarafındayız. Burası aslında Klima koyunun biraz batısında kalıyor ama aralarında yol yok. Biz buraya Ireon’daki otelimize yerleştiğimiz gün gittik. Pisagor’dan Samos’a doğru giderken, denizden bir kaç kilometre uzaklaşınca sağdan Mykali yoluna giriyorsunuz, bu yolu deniz sağınızda kalacak şekilde takip edin, yolun bittiği yer Psili Ammos. Sağda solda ufak tabelalar görürsünüz zaten.

samos-psiliammos-2

Psili Ammos sahiline kadar arabayla inebilirsiniz. İndiğinizde sol köşedeki restoranın arkasında ücretsiz otopark var. Sahilde bolca şezlong, şemsiye var. Standart fiyat, iki şezlong ve bir şemsiye 5 €. Birden fazla şemsiyeci var, biz girişteki mavi şemsiyeleri kullandık. Duş, kabin ve tuvalet var. Duşu kullanırken dikkat edin, önce suyu biraz akıtın çünkü duş başlığında arılar var ve sokabiliyorlar (başımıza geldi). Sahil tümüyle ince kum ve deniz oldukça sığ. Çocuklar için şahane bir yer. Dilediklerince denizde oynayabilirler, derine gitme riskleri neredeyse yok.

samos-psiliammos-3

Deniz 50 m. kadar gidince derinleşiyor. Kayalık olmadığından şnorkel için çok uygun değil. Ama girişi kum olan bir deniz için oldukça berrak, bol balık var.

samos-psiliammos-1

Karşı dağlar Kuşadası Milli Parkı. Plajın biraz açığında küçük bir ada var. Yüzerek gidilecek mesafede. Ancak adaya giderken ciddi bir boğaz akıntısı var. İyi yüzme bilen için sorun olmuyor ama boşuna enerji harcatıyor. Biz yarı yola kadar gittik, baktık ki deniz dibi renklenmiyor, geriye döndük.

Limnionas

Artık adanın en merak ettiğimiz güney batısına geçme zamanı geldi. Güney doğudaki Pisagor ve Ireon’dan günay batıdaki Marathokampos tarafına geçmek için aradaki yüksek dağları aşmanız gerekiyor. Marathokampos deniz kenarı değil, oraya gitmedik. Ama Kampos Marathokampou, Ormos Marathokampou gibi hemen önünde deniz kenarında bir çok ona benzer yer olduğundan, bu bölgeye biz Marathokampos dedik. Ireon’dan bu tarafa geçmek yaklaşık 45 dakika sürüyor. Keyifli bir dağ yolundan geçiyorsunuz.

Bu taraf turistik bölgelere daha uzak olduğundan daha sakin. Sahiller yüksek Kerkis dağının eteklerinde. Yan yana bir çok plaj mevcut, hepsinin denizi şahane görünüyordu. Hatta bu tarafta da bir Psili Ammos var. Bu da kumsal ama daha kızıl bir kumu var. Biz haritadan Limnionas koyunu gözümüze kestirdiğimiz için oraya kadar gittik. İyi ki de gitmişiz.

samos-limnionas-2

Yukarıda gördüğünüz gibi sakin ve pırıl pırıl bir denizi var. Şezlong fiyatı tipik 5 €. Biz resimdeki kırmızıları kullandık. İleride bir taverna vardı, orası arabaya biraz uzaktı ve bu tarafta kayalık bir kısım olduğu için biz elbette bu tarafı tercih ettik.

samos-limnionas-1

Bu kayalık taraf çok güzeldi. İlk köşenin ardında bir koy daha var. Karşı duvarın altı çok renkliydi. Arada yüzen bir kaç kişi haricinde sessiz, sakin huzurlu bir yer burası. Aslında bu koydan daha ileride bir kaç koy daha var ama biz artık neredeyse her yerde denize girmiş olduğumuzdan biraz dinlenip kitap okumayı tercih ettik.

Bu arada, daha önce Psili Ammos’ta gördüğümüz seyyar meyve satıcısı buraya da geldi. “Very good cherry, cherry is very good” diye hoparlörden seslenen bu amca anladık ki adayı dolaşıyor. Eskiden bizim sokaklardan geçen seyyar satıcıları anımsattı bize. Psili Ammos’ta aldığımız gibi burada da nektar ve kiraz aldık. Kiraz gerçekten çok güzeldi. Meyveler çok lezzetli adada.

samos-cherry

Adanın bu tarafı bize biraz renksiz geldi. Deniz çok güzel ama yol epey uzun. Pisagor tarafından git gel yapılacak gibi değil. Bu tarafta kalmak iyi bir fikir ama biz diğer taraftan memnun kaldığımız için tekrar bu tarafa gelmedik. Dönüşte arabamızı kiraladığımız Stefanos’a uğradık, arabayı aldığımızdan tam 5 gün sonra tanıştık ve kira bedelini ödedik. Büyük rahatlık.

Pappa Beach

İşte adanın bizce en güzel plajı.

samos-pappa-4

Ireon balıkçı barınağını geçtikten sonra asfalt yol bitince soldan yaklaşık 900 m sonra Pappa Beach’e geliyorsunuz. Tabelalar yönlendiriyor. Kayalık bir bölgede teras teras hazırlanmış bir tesis.

samos-pappa-3

İki koydan oluşuyor. Biz ilk koyu tercih ettik. Çam ağaçları altında her çift için neredeyse ayrı bölümler yapılmış. Her şey düşünülmüş burada. Deniz kayalık ve eğer deniz ayakkabınız yoksa kadın ve erkekler için bir çok ayakkabı mevcut. Kullanıp geriye bırakabiliyorsunuz. Deniz yatağı ve palet bile var. Havlu asmak için ipler ve mandallar bile düşünülmüş.

samos-pappa-5

Burada şezlong daha pahalı, 6 €. Her şemsiyenin bir numarası var. İstediğiniz yere oturuyorsunuz. İsterseniz tavernada yemek yiyebilir ya da içeceğinizi alıp yerinize geçebilirsiniz. Sadece şezlong numaranızı soruyorlar. Akşam çıkarken numarayı söyleyip hesabı ödüyorsunuz. İşletmecisi çılgın ve çalışkan bir kadın. Çok eğlenceli bir ekipler. Şarkılar söyleyip oynayabiliyorlar. Her gidene teşekkür ediyorlar, hesabı aldıktan sonra soğuk bir su ve şeker veriyorlar. Adada en keyif aldığımız yer burası oldu.

samos-pappa-1

Bu koyda hep düz taşlar var. Bu taşların her tarafta üst üste dizildiğini görüyorsunuz. Denizin ortasındaki kayalıkların üstü bile taş dolu. Kendinizi tutamayıp siz de taş diziyorsunuz ama mevcutlar kadar güzel yapmak pek mümkün değil elbette.

samos-pappa-2

Deniz çok temiz, kayalık ve deniz ayakkabısıyla girmek lazım. Denizin içi çok renkli ve bol balıklı. Burada küçük bir mürekkep balığı bile gördük. Denizin suyu ılık, bazen Turkcell de çekiyor. Biz burayı çok sevdik ve son iki günümüzü burada geçirdik. Doya doya yüzdük ve dinlendik.

Köyler

Adada bir çok köy ve kasaba var. Bazılarından plajlarda bahsettik. Deniz kenarındaki adaları her türlü görürsünüz. Ancak dağ köylerinden Manolates ve Ampelos görülesi köyler. Manolates’ten herkes bir şekilde bahsediyor ama Ampelos’u biz daha çok sevdik. Bahsetmediğimiz kasaba ve köylerden de biraz bahsedelim.

Samos (Vathi)

Adanın başkenti. Büyük bir körfeze yerleşmiş korunaklı bir limanı var. Sahilde otel ve restoranlar var. Orta büyüklükte bir çarşısı ve mağazaları var. Geceleri restoranlar ve meydanlar doluyor, gündüz sakin. Deniz kenarı ama denizden biraz kopuk. Önündeki liman sevimsiz ve sanki deniz kasabası gibi değil. Deniz yoluyla gelirseniz zaten göreceksiniz.

Pisagor (Pythagoreio)

Pisagor’un doğduğu köymüş. Bizim tatil kasabalarını andıran küçük bir limanı var. Datça limanına benziyor biraz. Kısa bir sahil şeridi var. Limanda bir çok Türk teknesi var. Limanın bir ucundaki Pisagor anıtında neredeyse herkes bir fotoğraf çektiriyor.

samos-pisagor-1

Anıta giderken restoranların önünden geçiyorsunuz. Köyde bol Türk turist var. Sahile dik inen bir sokak var, tüm dükkanlar bu sokakta. Ara sokaklar daha dolmamış. Aralarda bir kaç güzel restoran var ama asıl liman sıra sıra restoran dolu.

samos-pisagor-2

Balıkçı kayıklarının renkleri çok dikkat çekici. Çok sevimli görünüyorlar. Karşıdaki tepede güzel bir kilise ve kale kalıntıları var. Pisagor’un 2 km kadar yukarısında Eupalinos Tünel’i var. Bu tünel antik çağlardan kalma bir su kanalı. Görmeye gittik ama maalesef restorasyona almışlar, göremedik. Umarız siz gittiğinizde açık olur.

Manolates

Daha önce bahsettiğimiz Kokkari’yi geçtikten 8-10 km kadar sonra sola doğru Manolates tabelasını görürsünüz. Sahil yolundan ayrılır ayrılmaz yüksek çam ağaçları altında dik bir yola giriyorsunuz. Dağa yaklaşık 3 km kadar bu muhteşem yoldan tırmanıyorsunuz ve köye varıyorsunuz. Çok güzel manzarası olan çok eski bir köy. Güzel bir yer ama fazla turistik. Çok güzel el yapımı seramik ürünler var ama epey pahalı. Sokaklarda dolaşıp indik, bize fazla turistik geldi.

Ampelos

Manolates’ten indikten sonra Karlovasi yönüne 3-4 km kadar gidince sola doğru Ampelos tabelasını görürsünüz. Döne döne dağa tırmanan yol 4-5 km kadar. Üzüm bağları arasından yukarı çıktığınızda muhteşem manzaralı bir köye geliyorsunuz. Köy meydanından yukarıya doğru sokak aralarında dolaştığınızda, Manolates’ten daha doğal bir köy yaşamı görüyorsunuz. Görmeniz gereken bir yer.

Buraya kadar bahsedilen plajları ve dağ köylerini aşağıdaki harita üzerinde görebilirsiniz. Yer işaretlerine tıkladığınızda yazının ilgili bölümüne gidebilirsiniz. Bu kadar uzun bir yazıda okuyana yardımcı olmak lazım.

[geo_mashup_map]

Yeme-İçme

Geldik yazının son bölümüne. Yunanistan ile ilgili en güzel şey yemekleri. Sadece deniz ürünleri değil, sebzeler, meyveler de çok lezzetli. Soğan bile lezzetli. Yunanistan ile ilgili en güzel şeylerden birisi de, nerede yerseniz yeyin, neredeyse her yerde yiyecekler aynı fiyata. En fazla 1 € fark ediyor. Mesela ahtapot salatası her yerde 7,5 ile 8,5 € arası. Yunan salatası 3,5 ile 4,5 € arası. Kalamar 8 ile 9 € arası. Dolayısıyla beğendiğiniz yerde oturup rahatça yemek yiyebiliyorsunuz. Zaten her restoranın önünde menü var, rahatça fiyatlara bakıp kazık yeme tehlikesi olmadan oturup yemeğinizi yiyebiliyorsunuz.

Elbette adada 9 gün geçirince bir çok yerde yemek yedik. Neredeyse hepsi de çok lezzetliydi. Nerede ne yediğimizi anlatmayacağım ama genelde deniz ürünleri yediğimizi söyleyeyim. Bizim için ahtapot hep peşinde koştuğumuz bir lezzet. Halkidiki’de yediğimiz ahtapotun hayaliyle geldiğimiz adada maalesef istediğimiz lezzeti bulamadık çünkü burada ahtapotları güneşte kurutuyorlar.

samos-ahtapot

Bu şekilde hazırlanan ahtapot daha sert oluyor. Gerçi daha yoğun lezzetli oluyor ama biz bu şekilde hazırlanmasından hoşlanmadık. O nedenle ahtapotu hep salata şeklinde yedik. Ama kalamar hem kızartma hem de ızgara olarak çok lezzetliydi.

İçeceklerden tabii ki öncelikle Uzo bol bol içiliyor. Samos’ta üretilen Frantzeskos çok lezzetli. Her restoranda 20 cc’lik şişelerden 4-5 €’ya alıp keyifle içebilirsiniz. Yalnız burada suyu ayrıca satın almanız gerekiyor. Adanın asıl güzelliği ise şarapları.

Her restoranda beyaz ev şarabı (house wine) mevcut. Yarım litresi 3,5 ile 4,5 € arası. Bize hep yetti ama isterseniz 1 lt de alabilirsiniz. Ev şarapları çok lezzetli ve aroması çok güzel. Bunun en büyük sebebi şarapta kullanılan misket (muscat) üzümü. Samos bu üzüm ve şaraplarıyla dünyaca ünlüymüş. Bir şarap kooperatifi kurmuşlar ve restoranlar da buradan alıyor şarabı.

Muscat üzümünün en lezzetlisi ise yukarıda bahsettiğim Ampelos köyünde yetişiyor. Ampelos’ta içtiğimiz house wine diğerlerinden çok farklı ve çok güzeldi. Hatta ikinci kez gittiğimizde köyden aşağı inerken bağ bozumuna denk geldik, köylülerden üzüm istedik, bize bir kucak dolusu üzüm verdiler. Bu kadar aromalı bir üzüm yememiştik. Şansımıza adadaki son günümüze denk geldiği için çantamıza attık ve İstanbul’a kadar üzümleri bozulmadan getirebildik.

Gelelim nerelerde yemek yediğimize. Samos’ta Taverna Artemis’e gittik. Limandan inince sol tarafta. Deniz ürünleri gayet lezzetliydi, tavsiye ederiz.

Daha önce bahsettiğim Klima plajında Taverna Kaduna’da iki kez yedik. Yediğimiz her şey çok lezzetliydi. Tabii ki ahtapot ve kalamar yedik.

Pisagor’da Trata Taverna’da yedik. Limana indiğinizde sol taraftaki sıra sıra restoranlar bitince yol devam ediyor. Liman dışına çıktığınızda Remataki plajı kenarında kumun üstünde tahta masalarda oturulan ilk taverna. İki kez gittik, çok memnun kaldık, deniz ürünleri ve mezeleri harika. Yeni Rakı bardağında Uzo içebilirsiniz. Yemekten sonra ev şarabı veya Uzo ikram ediyorlar. Çalışanlar çok sıcak, kesinlikle gidilmesi gereken bir yer.

Yine Pisagor’da sahile inen sokak üzerinde sağ tarafta sokak içinde bulunan ve Genteki Greek Cousine isimli, sokakta oturulan bir restoranda çok lezzetli soslu biftek yedik. Yanında da mürekkep balığı yedik. Değişik bir lezzetti, denemeniz lazım. Çalışanlar çok sıcak, zamanınız varsa gidin bizce.

Ampelos köyünde meydana girerken sağdaki Nenedes Taverna’da kesinlikle keçi pirzola yiyin, pişman olmazsınız. Buradaki grek salatası da diğer her yerdekinden daha lezzetli. Şarabından yukarıda bahsetmiştim, muhteşem.

Limnionas’ta Balcony to the Aegean Sea adlı tavernada yedik, pek güzel değildi, tavsiye etmiyoruz.

Diğer yediklerimiz standart güzel yemeklerdi. Genel olarak yediğimiz hiçbir yerden mutsuz ayrılmadık. İki kişi yediğimiz içtiğimiz ne olursa olsun, 25 ile 35 € arasında bir hesapla kalktık.

Son Söz

Biz Samos’a bayıldık. 9 gün boyunca hiç sıkılmadık ve çok rahat ettik. Türkiye’de gittiğimiz yerlerde arabayı parketme, plajda yer bulma, ne yiyeceğimize karar verme, kazıklanmaktan endişe etme gibi konular hiç dert olmadı. Milli park, özel plaj gibi giriş ücreti isteyen hiç bir yer yok. Her yer halka açık. İsteyen şezlong kullanıyor, isteyen plaja havlu seriyor. Gürültü, patırtı yok, halk sakin, mutlu ve güleryüzlü. Herkes yardımsever. Türkleri seviyorlar, Türkçe bilen bile çıkabiliyor. Hatta bize Yeni Rakı ikram eden bile oldu.

 

Dönüş feribotu akşam saat 5’te. Saat 4’e kadar gümrük kapıları açılmıyor. Gümrük işlemleri kısa sürüyor ama kalabalık olunca herkesin geçmesi zaman alıyor. Kuşadası’na geldiğinizde ise gümrükte epey sıra bekliyorsunuz, acele etmekte fayda var. Sonrası klasik kalabalık, korna sesleri ve telaş…

Bu detayları bilen bir tur firması yok mu diyenlere…

Elbette Samos’a seyahat firmaları ile gitmek mümkün. Yunanistan turlarında bol seçenek ve uzman kadrosuyla bilinen Tatiloley firmasının turlarına buradaki linkten, Samos turuna da buradaki linkten ulaşabilirsiniz. Yunanistan’da da ofisi bulunan firmanın dileyen müşterileri için vize işlemlerini, feribot biletlerini, otel, tur, araba kiralamasını ve hatta taverna eğlencesini de kapsayan uygun fiyatlı paket programları bulunmakta. Tecrübeli kadrosu Yunan adalarındaki tüm seyahatiniz boyunca size yardımcı oluyor.

Gürkan, Temmuz 2014.

Yunanistan ile ilgili diğer yazılarımıza da göz atmak isterseniz buyrunuz ⇒ Yunanistan Yazıları

Göcek Adaları

Göcek adaları, Göcek körfezi içinde bulunan ve genelde yaşam olmayan adalar. İnsan erişimi sadece teknelerle olduğundan oldukça temiz kalmayı başarmışlar.

Göcek adalarına Fethiye’den yapılan tekne turlarıyla gidiliyor. Giderken ve gelirken Fethiye’ye yakın bazı adalara da uğruyorlar ama asıl güzellik Göcek tarafındaki adalarda.

Adalarda çekilen bir video ve bazı sualtı fotoğrafları aşağıda.

Gocek-3

Gocek-2

Gocek-1

Gocek-4

Saros Körfezİ

Saros Körfezi, İstanbul’a en yakın Ege Denizi kıyısı. Tertemiz denizi ile hafta sonları rahatça ulaşılabilecek bir yer.

Gökçetepe Milli Parkı, İtalyan Koyu, Erikli gibi plajları bulunuyor.

Saros Körfezinde çekilmiş bazı sualtı fotoğrafları aşağıda.

Saros-3

Saros-2

Saros-1