Kategori arşivi: İstanbul

Honda Motosiklet Eğitim Merkezi

Genelde gezi notlarından oluşan sitemizin asıl amacı “ne gördüğümüzü anlatmak” olduğundan, seyahat ile ilgili olmasa da bu yazıyı yazmak istedim. Diğer yandan motosiklet kullanan ya da kullanmak isteyen herkesin bu konuda ciddi bir eğitim alması çok faydalı olduğundan, kaynak yaratmak adına bu yazının faydalı olacağını da düşünüyorum.

Benim katıldığım eğitim, Güvenli Sürüş-2 eğitimi idi. Eğitime kayıt olmak ve diğer eğitimlerle ilgili bilgi almak için Safety-Türkiye’nin web sayfasına buradan ulaşabilirsiniz. Bu eğitim iki günlük bir eğitimdi ve Honda CBF 150 motosikletlerle verildi.

Honda-Pist-3

Cumartesi sabah 9’da Honda’nın Şekerpınar’daki fabrikasında yaklaşık dört bin metrekarelik özel pistin bulunduğu eğitim merkezinde olmak gerekiyor. Aracıyla gelmeyenler için belli merkezlerden servis de kalkıyor.

İki uzman eğitmenin verdiği eğitim önce sınıfta başlıyor. Güvenli Sürüş-2 eğitimi, bir süredir motosiklet kullanan, belli bir tecrübeye sahip kişilere verilen bir eğitim olduğundan, doğru oturuş pozisyonu ve motosiklet fiziksel kontrolleri gibi bir kaç temel konudan bahsedildikten sonra eğitimin içeriği hakkında bilgi veriliyor.

Honda-Sinif

Bu kısa teorik eğitimden sonra motosiklete binme, inme ve düşen motosikleti kaldırma teknikleri bahçede uygulamalı gösteriliyor. Sonrasında herkes güvenlik ekipmanlarınını almak üzere malzeme deposuna gidiyor. Kendi ekipmanı yanında olmayanlara kask, dizlik, (gerekirse) yağmurluk ve eldiven veriyorlar. Ancak eldivenler yün eldiven, varsa kendi eldiveninizi yanınızda getirmeniz tavsiye ederim. Ayrıca herkese üzerinde numara olan bir de yelek veriliyor. Sonra herkes bir motosiklete atlıyor ve ilk turlar başlıyor.

Bir kaç ısınma turundan sonra fren çalışması başlıyor. Pistin başından kalkıp, ikinci viteste biraz hızlandıktan sonra işaret kukasında sert fren yapılıyor ve durunca eğitmenler nerede yanlış yaptığını söylüyorlar. Yeterince motosiklette kaldıktan sonra mola veriliyor. Molada ikram olan çay ve kahvenin yanında küçük sandviçlerden de alabiliyorsunuz.

Honda-Kafe

Mola sırasında eğitmenler kukalarla pistte parkur oluşturuyorlar. Bu andan sonra sabit kalacak olan pist başı slalom hattını aşağıda görebilirsiniz.

Honda-Pist-2

6 metre aralıklarla konmuş kukalar arasından slalom ile gidip, sonrasındaki parkurda döne döne dolanıp tekrar pist başına geliniyor ve sıra beklenip tekrar çıkılıyor. Öğle yemeği saati geldiğinde servis ile fabrikanın yemekhanesine götürüyorlar ve fabrika çalışanlarıyla beraber yemek yeniyor. 3 çeşit yemek ve açık büfe salatadan oluşan yemek her iki gün de gayet başarılıydı. Yemek sonrasında tekrar servisle eğitim alanına dönülüyor ve motosikletlere atlanıyor. Parkur tabii ki yine değişmiş oluyor.

Honda-Pist-5

Bizim eğitimde ara sıra yağmur yağdığından pist bazen ıslaktı. Sonrasında akşama kadar sürekli değişen parkurda eğitmenlerin düzenli uyarılarıyla iyice tecrübe sahibi olunuyor. Sert ve dar virajlardan, eğitim aldıktan sonra ne kadar çok yatarak dönebildiğine insan kendisi bile şaşıyor. Motosikletlerin yanına eklenmiş genişletilmiş koruma demirlerini yere sürtmek bile mümkün.

İkinci günün sabahında akşam bırakılan parkurda tekrar ısınma turları atılıyor. Sonrasında eğitim sınıfında viraj alma, doğru fren yapma gibi bazı konular teorik olarak anlatılıyor.

Honda-Pist-1

İkinci günde eklenen diğer bir eğitim ise denge eğitimi. Aşağıda sağda ve solda gördüğünüz 15 metre uzunluğundaki dar metal çizgiler üzerinde birinci viteste debriyaj kavrama noktasındayken en az 20 saniye düşmeden ve çizgiden çıkmadan durmanız isteniyor. Hiç kolay değil ve 20 saniye de bitmek bilmiyor.

Honda-Denge

Bu geçiş gösterildikten sonra parkurun sonuna denge geçişi de ekleniyor ve parkuru bitiren herkes bu çizgilerden geçerek pist başına gelmeye başlıyor. Arada süre tutulduğu da oluyor ama tüyo vermek istemiyorum.

Honda-Denge-2

Bu kısımdan sonra yere konulan metal merdivenler üzerinden ayakta geçiş parkura ekleniyor. Bozuk zeminlerde motosiklet kullanmak hakkında ciddi bilgi ve tecrübe kazanılıyor.

Sonrasında pistin baş tarafındaki rampa üzerinde eğitmenler tarafından rampada duruş ve kalkış teknikleri anlatılıyor ve tabii ki parkura rampa duruş kalkışı da eklenerek turlanmaya devam ediliyor. Bu sırada artık iki günün verdiği tecrübeyle pistte dönüş hızları iyice artmış oluyor. Eğitimin başında motoru yatırmaya korkarken sonuna doğru yatarken ayağınızı bile yere sürtebiliyorsunuz.

İki günde küçücük pistte, sadece ikinci viteste toplam yaklaşık 70 km yol yapılan bu eğitim gerçekten çok faydalı. Bildiğiniz şeyler gibi gelse de, böyle kontrollü bir ortamda korkmadan motosikleti yatıra kaldıra tur atmak insana hem güven veriyor hem de limitleri anlamanızı sağlıyor.

Bu eğitimden sonra Güvenli Sürüş-3 eğitimine gelmek için 5-10,000 km yol yapmanız isteniyor. 3. eğitimin CBF 1000 ile yapıldığını hatırlatmak lazım, zaten eğitim sonunda CBF 1000 ile yapılan test sürüşünde bu motosikletlerle eğitim almak için gerçekten ciddi tecrübeye sahip olmak gerektiği anlaşılıyor.

Honda-Motorlar

Bu eğitimlere kayıtların özellikle yaz aylarında çok dolu olduğunu, bir sonraki ay eğitimlerinin kayıtlarının her ayın 15’inde öğlen 12’de açıldığını, kayıt olabilmek için bu saatlerde bilgisayarın başında beklemek gerektiğini de öğrendik, size de söylemiş olalım.

Motosiklet kullanan herkese kazasız sürüşler dilerim.

Gürkan, Şubat 2016

İstanbul Oyuncak Müzesi

Kaç yaşındasınız?

İstanbul’da bir yer var sizi çocukluğunuza geri götürüyor dersek, ne düşünürsünüz? Hayır, hayır bir zaman makinesi keşfetmedik tabii ki ama zamanda yolculuk yapabileceğiniz bir yer keşfettik :)

oy müze 2

Ünlü edebiyatçılarımızdan, şair ve yazar Sunay Akın’ın tüm çocuklara ve çocukluklarının güzel anılarını hatırlamayı sevenlere armağanı olan bir müze…

oy müze 1

23 Nisan 2005 yılında İstanbul’un Kadıköy ilçesine bağlı Göztepe semtinde, tarihi bir köşkte, zürafa heykellerinin size “hoş geldiniz” dediği Dr. Zeki Zeren sokakta kurulmuş; İstanbul Oyuncak Müzesi. 

oy müze 3

Ulaşımı çok rahat bir bölgede müze, kendi aracınız dışında, Kadıköy’den kalkan ve Göztepe’den geçen otobüsleri veya minibüsleri kullanabilirsiniz. Giriş, zamanda yolculuk için çok ucuz denilebilir. Müzenin 10. yılında bulunduğumuz 2015’te yetişkin 12 TL, İndirimli ve çocuklar 9 TL.

oy müze 4

Biz özel aracımız ile gitmeyi tercih ettik. Müzenin önünde aracımızı park ettik. Park konusunda sıkıntı yaşayacağınız bir bölge değil. Müzenin kendine ait bir otoparkı yok ama, önüne ücretsiz park edilebiliyor.

ou müze 5

Girişte jeton almaya kadar sizlere dev kurşun askerler eşlik ediyor. Jetonunuzu alarak, turnikeden geçip masal diyarına giriyorsunuz.Artık siz Alice’siniz :)

oy müze 6

Tarihi 1820 ye kadar giden oyuncakların arasında eminim kendi çocukluğunuzdan da o kadar çok şey bulacaksınız ki, çocuğunuz ile geziyorsanız o mu gezecekti siz mi, kararsız kalacaksınız.

oy müze 7

Trenler,uçaklar,arabalar,hayvanlar,insanlar,masal kahramanları,masalların kendileri,evler, iş aletleri ve aklınıza gelecek, gelmeyecek yaklaşık 3500-4000 civarında oyuncak.

oy müze 8

Köşkün tüm kat ve odaları en ergonomik şekil de dizayn edilerek ziyaretçilerine sunulmuş. Takribi 2 saat civarında sürecek olan bir ziyaret yapacaksınız. Biz buraya sadece 1-2 örnek fotoğraf koymayı daha doğru buluyoruz, çünkü hem ziyaretinizde sizi şaşırtacak şeyleri engellemek, hem de müzeye haksızlık yapmak istemeyiz.

ay müze 9

Müze gezinizin bitiminde en alt katta oyuncaklarla süslü bir kafe var.Çay,kahve içebilir, atıştırmalık bir şeyler yiyebilirsiniz.

oy müze 10

Kapalı olan iç bölümün haricinde bir de yarı kapalı bahçe bölümü var.

ou müze 11

Müze ayrıca çocuklara yönelik olarak atölye çalışmaları da yapıyor. Bunlara çocuklarınızı götürerek güzel bir etkinlik yaptırma şansınız da var. Bu çalışmaların ücretleri farklı, müzenin internet sayfasından tarihler,etkinlikler ve ücretlerle ilgili bilgi alabilir, telefonla rezervasyon yaptırabilirsiniz.

oy müze 12

Keyifli bir gün geçirme garantili ziyaretimiz için bu kadar açıklama yeterli olacaktır. Biz çokça fotoğraf çekerek çocukluğumuzun vazgeçilmezlerine özlem ile tekrar tekrar bakma fırsatı yakaladık. Sizler de gezinizden keyif alarak, bizleri olumlu yadetmeniz umudu ile Nasrettin Hocamızın eşliğinde müzeden ayrılıyoruz.

oy müze 13

Barış, Temmuz 2015

 

 

Akçakoca ve Aktaş Şelalesi

Pazar günümüz İstanbul’da geçmesin diye yine yollara düştük. Bu sefer epey uzağa, Akçakoca’ya gittik. Düzce’de kahvaltı yaparız diye yola çıkmıştık ama maalesef bulduğumuz yerler çok kalabalıktı, biz de devam edip 3 saatlik bir yolculuk sonrası Akçakoca’ya vardık. Gezdiğimiz yerleri aşağıdaki haritada görebilirsiniz.

Akcakoca

Akçakoca sakin bir sahil kasabası. Karadeniz’in güzel kıyısına yayılmış, modern ve keyifli bir yer. Çok acıkmış olduğumuzdan, sahile iner inmez bulduğumuz hoş bir kafe olan UndanKale‘de kahvaltıya oturduk, çok da memnun kaldık.

Akcakoca-1

Deniz kenarında epey doyurucu bir kahvaltıya kişi başı 15 TL ödedik. Bol peynir ve reçel çeşitli kahvaltının tek zayıf yanı zeytiniydi ama hem konforu ile hem de denize girenleri izleyerek geçirdiğimiz güzel zaman ile bizi çok memnun bıraktı.

Kahvaltıdan kalkınca Akçakoca’nın sembolü olan Ceneviz Kalesi’ne doğru yola çıktık. Yol boyunca Akçakoca’nın sahilini ve cıvıl cıvıl insanlarını izledik. Gerçekten hoş ve keyifli bir kent.

Akcakoca-Ceneviz-1

Ceneviz Kalesi’nin tarihi 1200’lü yıllara varıyormuş. Belli ki bir dönem iç avlusu düzenlenmiş. Sonra restorasyon yapılacak diye kapatmışlar ancak yıllardır bir şey yapılmadığı çok belli. İnsanlar da kapının yanındaki bir boşluktan rahatça girip çıkıyorlar.

Akçakoca Ceneviz Kalesi

İçeride piknik yapanlar, dinlenenler ve fotoğraf çekenler var. Gayet güzel bir yer, bizim çok hoşumuza gitti. Kalenin iki tarafında da plaj var. Batı tarafındaki plajda bir de tesis var.

Akçakoca Ceneviz Kalesi Plaj

Henüz Mayıs başı olsa da, denize giren epey kişi vardı. Kalenin doğu tarafındaki plaj ise bizim daha çok hoşumuza gitti. Nasıl inildiğini arayıp bulmasak da, burada şnorkelle yüzmek çok keyifli olur muhtemelen.

Akçakoca Ceneviz Kalesi

Kalenin içi ve surları epey harap durumda. Nasıl restore edileceğini bilmiyorum ama umarım (eğer yapılırsa) düzgün bir restorasyon olur.

Akçakoca Ceneviz Kalesi

Kaleden çıkınca Aktaş Şelalesi’ne doğru yola çıktık. Şelaleye Aktaş köyünden geçilerek gidiliyor. Fındık ağaçları ile dolu bir vadiden gidilen şahane bir yolu var.

Yönlendirme tabelaları çok başarılı. Her kavşakta bir tabela mevcut. Aktaş köyüne kadar iki şeritli çok düzgün bir yol var. Yol boyunca çok güzel evler var, Aktaş Köyü’ndeki şu örnek aralarından belki de en güzeli.

Akcakoca-Aktas-Selalesi-Yolu-3

Köyden sonra 3-4 km kadar bir yol daha var. Dar ve iki aracın yan yana geçmesi zor olan bu yolda bizim şansımıza karşıdan araç gelmedi ama arada açılmış olan aşağıdaki gibi geniş geçiş noktalarını aklınızda tutsanız iyi olur.

Aktaş şelalesi yolu

Yolun sonunda bir ailenin işlettiği tesise geliyorsunuz. Otopark için 5 TL alıyorlar. Geniş ve keyifli bir yer. Karadeniz tarzı yapılmış bir evleri var.

Aktaş şelalesi

Arabayı bıraktıktan sonra 700 metre uzunluğunda bir parkura giriyorsunuz. Basit bir parkur, spor ayakkabıyla gidebilirsiniz.

Aktaş Şelalesi

Girişte dikçe bir eğimle dere kenarına iniliyor. Bir kaç yerde toprak kaymasından dolayı patika daralıyor ama çok tehlikeli değil.

Aktaş Şelalesi

Derenin kenarına inerken suyun sesi artıyor, etrafta kuşlar cıvıldıyor ve güzel bir köprüye geliyorsunuz. Buranın verdiği güzel hissi biraz duyasınız diye aşağıdaki videoyu çektik.

Patika, derenin bir sağından bir solundan devam ediyor. Yol üzerinde 3-4 tane köprü var. Sağlam yapılar ve çok güzel görüntüler sunuyorlar.

Aktaş şelalesi

Orman çok sık ve her yerden yeşil fışkırıyor. Dört bir yanda orman gülleri açmış, bu güzel çiçekler kestane balını “Deli” bal yapan bitkilermiş. Yamaçlardan sular akıyor, dere güzel güzel akıyor. Huzur dolu bir yer burası.

Aktaş Şelalesi

Bizim şansımıza, derede balık tutmaya gelen bir köylü de vardı. Elindeki balık ağıyla derenin küçük gölet yaptığı bölgelerde balık tutmaya çalışıyordu.

Aktaş şelalesi

Şelaleye yaklaştıkça sanki doğa daha da güzelleşiyor. Derenin üstüne düşmüş ağaçlar sanki fotoğrafı çekilsin diye buradalar.

Aktaş şelalesi

Patikanın sonunda şelale tüm ihtişamıyla ortaya çıkıyor. Yüksek duvarlardan oluşmuş bu boşlukta serin bir vaha yaratmış. Şelalenin yüksekliğini anlayasınız diye bir video da burada çektik.

Aşağıdaki fotoğrafta görülen, şelalenin sağ duvarındaki, yukarıdan düşmüş kocaman ağaç gövdesinden anlayabileceğiniz gibi epey yüksek bir şelale bu.

Aktaş şelalesi

Şelalede biraz durup suyun sesini dinledikten sonra geriye döndük. Yukarıya çıktığımızda birer çay içtik. Derenin suyundan mı, bizim yorgunluğumuzdan mı bilmiyorum ama içtiğimiz en lezzetli çaylardan biriydi. Bu tesise bir kaç oda da yapmaktalarmış ve yakında burada gecelemek de mümkün olabilecekmiş. Arayıp sormak isteyenler, yetkili kişinin ismini ve telefonunu [email protected] adresinden sorabilirler.

Şelaleden dönünce Fakıllı Mağarası’na doğru yola düştük. Bu mağara Fakıllı köyünün içinde ve yönlendirme tabelaları yine çok başarılı. Mağaraya giriş için muhtarlık kişi başı 3 TL alıyor. Bir bahçeden girilen, epey sığ bir mağara.

Fakıllı Mağarası

Mağaranın içini ışıklandırmışlar ama bazı yerde beyaz, bazı yerde sarı ışıklar var, pek başarılı olmamış.

Fakıllı Mağarası

Betondan yürüyüş yolları ve demir parmaklıklar yapmışlar, pek doğal olmamış. Yunan kolon başlarına benzeyen oturakları olan garip dinlenme yerleri de güzel olmamış.

Fakıllı Mağarası

Mağara pek kısa. Tanıtımında 350 metre ziyarete açık alanı var demişler, muhtemelen de 350 metrekare demek istemişler çünkü içeride en fazla 100 metre yürünecek yol var. Yine de görülesi bir yer, zaten yol üstü. Beyaz oda dedikleri yerde bol damlataş var, çok hoş görünüyor.

Fakıllı Mağarası

Mağaradan çıkınca girişteki güzel bahçede oturup çay da içebilirsiniz ama söyleyelim çay pek başarılı değildi.

Mesafe uzak olunca erkenden dönüşe geçmek şart oluyor. Etrafta gezecek bir kaç yer daha varmış ama biz epey yorulduğumuzdan Akçakoca’dan ayrıldık. Belki bir gece kalıp denize de girilebilir. Düzce’ye doğru Şifalı Su denen bir su kaynağında durmayı planlasak da, çeşmenin başındaki kalabalığı görünce bundan da vazgeçtik.

Dönüş yolunda bir de Sapanca gölü kenarında gözleme yemeye durduk ama burada anlatılacak pek bir şey yok. İstanbul’da trafiğin bittiği bir saatte rahat rahat evimize dönerek bu güzel geziyi de tamamlamış olduk.

Gürkan, Mayıs 2015

Acarlar Longozu ve Maden Deresi

Güneşli bir tatil günü bulduk ve yine İstanbul’dan kaçtık. Uzak gibi görünen ama ulaşması karşıya geçmekten daha kolay olan bir bölgeye gitmeye karar verdik. Sakarya, Karasu, Kandıra bölgesinde aşağıda gördüğünüz rotayı gezip döndük.

Maden-Longoz

Güne güzel bir kahvaltıyla başlamak gerektiğinden, ilk durağımız Sakarya Orman Park oldu.

Orman Park

Yaklaşık 1,5 saat süren ve gayet rahat bir yolculuktan sonra bu güzel yere vardık. Şehrin içinde 18 dönümlük bir ormanın içine başarıyla bir çok mekan sığdırmışlar. Ağaçların altında güzel bir yer olmuş.

OrmanPark-2

Açık büfe kahvaltı ve Köy kahvaltısı alternatiflerinden ikincisini seçtik. Kişi başı 22,5 TL’ye aşağıda gördüğünüz masadakileri sunuyorlar. Lezzet ve içerik açısından pek köy kahvaltısı olmasa da, özellikle ormanın güzelliği ve bol oksijen ile birlikte bizi pek mutlu etti.

OrmanPark-1

Kahvaltıdan sonra Karasu Maden Deresi’ne doğru yola çıktık. Bir saat kadar süren yol çok rahat ve keyifli manzaralar sunuyor. Karasu’ya geldiğinizde sağa doğru devam ediyorsunuz, tabelalar sizi yönlendiriyor. Ana yoldan ayrıldıktan sonraki yol çok güzel.

Maden deresi yolu

Maden Deresi’nde iki tesis var. Birisi alabalık yenen bir restoran, diğeri ise Antik Maden Deresi adlı, piknik imkanı sunan bir tesis.

Maden deresi

Piknik yapılan tesise araba girişi için 10 TL istiyorlar. Biz yürüyüş için geldiğimizden tesis girişine arabayı bırakıp yürüyerek girdik. Normalde buraya park etmeye de 5 TL alıyorlarmış ama henüz kalabalık olmadığından bizden almadılar.

Maden deresi

Ormanla derenin kesiştiği çok güzel bir yer. Dere sakin sakin akarken, piknik alanında yeşillikler içinde yürüyorsunuz.

Maden deresi

Girişteki geniş açık alanda insan kalabalık bir ekiple gelip top oynamak istiyor. Yeşilin her tonu ile gökyüzü harika bir manzara sunuyor.

MadenDeresi-14

İleride mağaralar ve şelale olduğunu öğrenince hedefimiz de belli oluyor. Açıklık bitip de ağaçlar altındaki piknik alanına gelince mangal dumanları dört bir yanı sarıyor ama hızlıca yürüyerek kaçıyoruz.

Maden deresi

Derenin kenarından ilerleyince mağaralara ulaşabileceğimizi düşünüyoruz ama maalesef yol bitiyor. Meğerse ana piknik alanına gelince sola dönen yola sapmak lazımmış. Yukarıdaki patikaya çıkmak için ciddi bir yamaç tırmanışı yapıyoruz.

MadenDeresi-6

Patika üzerinden aşağıdaki manzara daha güzel görünüyor. Yukarıdan derenin görünüşünü aşağıdaki videodan görebilirsiniz.

Patika sonunda yine dere kenarına iniyor ve burada yol yeniden bitiyor. Bu noktadaki derenin güzelliğini aşağıdaki videoda görebilirsiniz.

Meğerse, patika dere kenarına inmeden sola doğru daracık başka bir patika devam ediyormuş. Daracık derken, şu kadar daracık.

MadenDeresi-8

Yine dik bir yamaçtan ama daha  kolayca çıkılan bu patikanın ucunda ilk mağaraya ulaştık.

MadenDeresi Mağara

Mağaranın içinde telefonlarımızın kamera ışığıyla önümüzü görmeye çalışarak ilerledik. Arada gün ışığı gelen, karşıdan gelen trafikle geçişme noktası işlevi gören açıklık alanlar var. Mağaranın küçüklüğünü aşağıdaki fotoğrafta görebilirsiniz.

MadenDeresi Mağara

İlk mağaranın az ilerisinde bir mağara daha var. Onu da geçtikten sonra şahane bir manzarayla karşılaştık.

MadenDeresi-13

Mağaralardan sonra şelaleye doğru devam eden patikaya patika bile denemez. Henüz sezon açılmamış olduğundan olsa gerek, o tarafa geçen de olmadığından patika pek belirsiz ve tehlikeli göründü. Zaten mağaralarda da epey yorulmuş olduğumuzdan şelaleye gitmeden geri döndük. Dönüşte paşa paşa patikadan piknik alanına doğru yürüdük.

MadenDeresi-11

Bu arada, tesisin içinde bungalowlar olduğunu da farkettik. Küçük ve büyük tip bongalowlar, geceliği 150 TL ve 200 TL’den kiralanıyormuş.

MadenDeresi Bungalow

Büyükler 2+1 imiş ve 5-6 kişi rahatça kalabilirmiş. Büyüklerde buzdolabı bile varken, küçüklerde mutfak yokmuş. Düzgün bir iletişim bilgisi alamadık ama huzurlu bir kaç gece geçirmeyi düşürseniz [email protected] mail adresinden ilgili kişi olan Sezai bey’in cep telefonu numarasını verebiliriz.

Maden deresinden çıkıp Acarlar Longozu’na doğru yola düştük. Longoz basitçe su basmış orman alanı (subasar ormanı) olarak açıklanabilir. Daha detaylı bilgiyi Orman bakanlığının ilgili sitesinden bulabilirsiniz. Türkiye’nin tek parça en büyük longozu burasıymış. Girişinde yeterince geniş ücretsiz otopark bulunuyor. Yeme içme için iki tane restoran da var.

Acarlar Longozu

Longoz’un girişi yine bol mangallı bir piknik alanı kıvamında olduğundan, beklemeden longoz üstünde kurulu olan ahşap yoldan yürümeye başladık. Gerçekten enteresan bir yer, dere değil, göl değil, orman değil.

Acarlar Longozu

Maalesef nilüferler açmamıştı ama bu insan kalabalığına rağmen suyun kenarında ördek ve kazları görmek mümkündü.

Acarlar longozu

Ahşap yol çok uzun değil ama yürümesi pek keyifli. Yolun sonundan ileriye doğru baktığımızda şu fotoğraftaki iki küçük kaplumbağayı gördük, bakalım siz görebilecek misiniz?

Acarlar longozu

Longozdan çıktığımızda iyice karnımız acıkmıştı. Geldiğimiz yoldan değil de, Kandıra üzerinden gitmeye ve o tarafta yemek yemeye karar verdik. Yaklaşık 50 dakikalık keyifli bir yolculuk sonrası Kandıra merkeze vardık ve elbette buradan muhteşem köy peyniri, manda yoğurdu, tereyağı ve çerkez peyniri aldık. Daha çok şey alacaktık ama bitiremeyiz ve bozulur diye korktuk açıkcası.

Son durak olarak yemek için Kandıra çıkışında bulunan Mavi Köşe Izgara’ya gittik.

Mavi Köşe

Bu kadar dolaşıp acıkmışken, benzerini sadece Bursa Barakfaki’de yediğimiz olağanüstü lezzetli pirzolayla birlikte, çoban salata, manda yoğurdu, bolca çay ve sıkma portakal suyu ile iki kişi tıka basa yemek yedik ve 75 TL hesap ödedik. Hatta çiğ pirzola da satıyorlardı ama ellerinde kalmadığı için alamadık. Tekrar geleceğiz artık.

Güzel bir cumartesi gezisini böylece bitirdik ve akşam 8’de evimizde olduk.

Gürkan, Mayıs 2015

 

Joan Miro | S|S|M

Şubatın başında, hazır bahardan bir gün çalmışken İstanbul, uzun zamandır ziyaret etmek istediğimiz sergiye gitmeye karar verdik. Sakıp Sabancı Müzesi‘nde 23 Eylül 2014’den beri devam eden ünlü İspanyol, daha doğrusu Katalan ressam ve heykeltıraş Joan Miro’nun “Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar” sergisi. Serginin 8 Mart 2015’e kadar ziyarete uzatılmış olması “aman allahım kaçırmamalıyız” duygusu ile yola çıkmamıza neden oldu.

Sömestr tatili olduğundan ne kadar trafik olabilir ki diyerek şahsi arabamız ile çıktığımız yolculuk, Maltepe’den 13:00’de başladı Emirgan’da 15:00’de sonbuldu. Sizlerin bizim yanılgımıza düşmeyerek, Anadolu Yakasından Metro+Vapur+Otobüs tercihini kullanmanızı öneririm. Avrupa Yakasından gelecekler için ise Zincirlikuyu, Beşiktaş veya Sarıyer’den kalkan otobüs seferleri tercih edilebilir.

ssm 1

1927 yılında İtalyan mimar Edouard De Nari’ye yaptırılan Atlı Köşk’ün bahçesine girdiğinizde hemen karşınızdaki kulübeden müze giriş biletinizi alabilirsiniz.

ssm 2

Ziyaret Saatleri ve giriş ücretleri için yazıların üzerine tıklamanız yeterli.

ssm 3

14 yaş altındaki çocuklar ve yanında bir refakatçi müzeye ücretsiz girebildiğinden, 8 yaşındaki oğlumla bu ücretsiz giriş hakkından yararlanarak Atlı Köşk’e yöneldik. (Çarşamba günleri ise müze girişi herkese ücretsiz bilgisini tam burada vereyim.)

ssm 4

Kırmızı balıklı minik göl ve uzanmış kadın heykelinin arasındaki merdivenler müze köşke doğru çıkıyor. Merdivenleri çıkar çıkmaz sizi Anish Kapoor karşılıyor.

ssm 5

Müzeye girmeden önce şöyle bir İstanbul Boğazı’nın doyulmaz seyrine bakabilirsiniz.

ssm 7

Fatih Sultan Mehmet köprüsünden başlayan boğaziçi görüntüsü, tüm yorgunluğunuzu almak için birebir.

ssm 8

Bu manzaranın büyüsünden çıkabildiğimizde müzeyi gezmeye geldiğimizi hatırlayarak, güzel heykellerle bezenmiş müze girişine doğru yöneldik.

ssm 6

Sesli rehberlik hizmetinden faydalanmak isterseniz, tam 8 TL, indirimli 3 TL ve gruplar için 6 TL ücretle alabiliyorsunuz. Çocuklar için ücret 3 TL. Yanınızda kulaklık bulundurmanızda fayda var çünkü kulaklık vermiyorlar ve elinizde tutarak dinlemek zor olabiliyor. Sesli rehberlik hizmetini kesinlikle tavsiye ediyorum çünkü faydalı bilgilendirmeler eşliğinde eserleri daha iyi anlayarak takip edebiliyorsunuz. Cumartesi ve Pazar günleri 11:00-14:00 arası ücretsiz rehber eşliğinde de gezebileceğinizi not olarak düşelim.

Müzede ücretsiz vestiyer hizmeti mevcut. Montlarımızı ve sırt çantalarımızı bırakarak fazla yüklerimizden kurtuluyoruz. Artık büyülü bir yolculuğa hazırız.

ssm 9

Müzeye giriş “Bir ömür kronolojisi” olarak adlandırılan bölümle Miro’nun hayatının içinden geçerek yapılıyor.

ssm 11

Eserler tarih sıralaması ile değil çeşitli bölüm adları ile gruplandırılarak sunuluyor. İlk bölümün adı “Gizli Bir Dil Doğuyor”

Özel bir cam çerçeve içinde Miro’nun Andre Breton’un “Takımyıldızlar” kitabı için yaptığı taşbaskı ve röprodüksiyon eserler sunuluyor.

ssm 12

Tüm sergide eserlerin yanlarında eserin ismi, yapılış tarihi, nasıl yapıldığı ve nerede yapıldığı ile ilgili notlar Türkçe ve İngilizce olarak mevcut. Kulaklık sembolü içindeki numara ise elinizdeki cihazda tuşlamanız gereken rakamı gösteriyor.

ssm 13

Ayrıca tüm bölümlerin isimleri ve neden eserlerin bu bölüm içinde yer aldığını anlatan bir yazı her bölümün başında sunuluyor.

ssm 14

Sergide, Miro’nun ailesi tarafından ilk kez burada sergilenmesi için verilmiş bir eser de mevcut.

ssm 20

Miro’nun torununun Mayorka’daki evinden gelen,1973’te ahşap üzerine yapılmış bu eser bile, başlı başına serginin önemini ve değerini artıran bir unsur.

2. Bölümün adı “Simgeler Dünyası”.

ssm 15

Müze içerisinde flaş kullanmamak koşulu ile fotoğraf çekebiliyorsunuz. Ben de çektim ama buraya çektiğim fotoğrafların tamamını koymak, güzel bir kitabın veya filmin sonunu söylemek gibi geldiğinden sadece örnek teşkil edecek fotoğraflar koymayı uygun gördüm.

3.Bölümün adı “Form Dağarcığı / Birleştirme Heykeller”.

ssm 16

Birinci katta benim en fazla ilgimi çeken eserlerden biri 10 metrelik “Asya” isimli eserdi.

ssm 18

Eser hem sunumu hem muhteviyatı ile çok ilgi çekici.

ssm 17

Birinci katı bitirmeden 38 dakika süren ve 4.Bölüm olan “Film Odası: Joan Miro’nun Dünyası”nı izleyebilirsiniz.

ssm 19

Birinci katı bitirdikten sonra alt kata yönelebilirsiniz, daha çok Miro’nun heykellerinden oluşan bu kat ilginizi çekecektir.

ssm 21

Galeri 2’deki ilk bölümün adı “Stüdyo”.

ssm 22

Miro, eserlerini bir arada tutabilecek ve daha rahat çalışabileceği bir stüdyo isterken, 1958’de Unesco’nun Paris binası için yaptığı 2 seramik resmi Guggenheim ödülünü almış. Buradan kazandığı para ile stüdyosunun yakınındaki bir Mallorca çiflik evini alarak hayalindeki stüdyoyu yapmış. Bu evi 360 derece izlemek isterseniz buraya tıklayabilirsiniz.

ssm 24

Galeri 2’de “Nesnelerden Esinlenen Eserler” etkileyici bir alan oluşturuyor. Özellikle Kaçan Kız (1967) ve ölümünden sonra onun eserlerinden etkilenilerek yapılan Josep Royo imzalı (1989-1991) duvar halısı.

ssm 25

“Baskıyla Diyalog” ve “Kitaplar ve Şiirler” diğer bölümler.

ssm 26

“Film Odası:Miro, Bir Afişin Taşbaskısı Heykeltıraş Miro” kısa filmi, üretim aşamasındaki sanatçıyı izleme olanağı sunuyor.

ssm 27

Ve son bölüm, Miro’nun eserleri içerinde hatırı sayılır bir önem taşıyan “kişi” heykeli’ne ayrılan “Kişi Heykeli ve Üretim Aşamaları”.

ssm 28

“Kadın diye adlandırdığım, kadın denen yaratık değil; o bir evren”

Yirminci yüzyılın en önemli sanatçılarından biri olan sembollerin ve lekenin ustasının, 125 eserden oluşan renkli, sıradışı ve düşsel evrenine güzel bir ziyaret yapmış olduk.

Joan Miro, 20 Nisan 1893 yılından 25 Aralık 1983’e kadar yaşamış, hep üretmiş, evreni başka bir gözle resmetmiş, şekillendirmiş, kuralları yıkmış, kanıksanmışı reddetmiş, simgeleri şiirsel bir dille tablolaştırmış bir sanatçı olarak bize dokunmaya ve hayal gücümüzü zenginleştirmeye devam ediyor.

Kısa bir yazı ve basit bir anlatım ile bitirirken, sizler Miro ile ilgili şiirsel dili, özgürlük simgelerinden “kaçış merdiveni”ni, ayak ile oluşturduğu formları ve daha fazlasını keşfedecek, kendi içinizde bu yazıdan başka bir Joan Miro yaratacaksınız.

Barış, Şubat 2015

Heybelİada

İstanbul’a gezmeye gelenlerin muhakkak gittiği, İstanbul’da yaşayanların ise sıkça gitmeyi ertelediği Adalar’ın en ünlüsü Büyükada. Bu nedenle genelde çok kalabalık olur. Biz Burgazada’yı daha çok ziyaret etsek de bu sefer Heybeliada’ya gitmeye karar verdik.

Heybeliada hakkında bir yazı yazınca tarihinden, kiliselerinden, ruhban okulundan, ne yenip ne içileceğinden bahsetmek lazım ama biz öyle yazmadık. Zaten öyle de yapmadık. Bol bol yürüdük, sizi de motive ederiz belki diye de yürüyüşümüzü anlattık.

Anadolu yakasında oturanlar için Adalar yolu malum Bostancı’dan geçer. Avrupa yakasındakiler ise Kabataş’ı kullanmalılar. Son zamanlarda Bostancı iskelesine sefer sayısı iyice azaltıldığından güzelim ada vapuru ile gitmek zor ama iskelenin hemen yanından kalkan motorların seferleri epey sık. Buradan kalkan iki hat var, birisi Büyükada-Heybeliada seferi, diğeri ise Kınalıada-Burgazada seferi. Güncel sefer tarifelerini Şehir Hatları ve Mavi Marmara web sitelerinden öğrenebilirsiniz.

Motora bindiğinizde her zamanki gibi martılar etrafınızda uçuyor ve İstanbul uzaklaşıyor.

Açıldıkça adalar daha belirgin hale geliyor. Nedense her seferinde tatile gidiyormuşuz duygusu doluyor içimize.

Motor sefer tipine göre ya önce Büyükada’ya uğruyor ya da direkt Heybeliada’ya gidiyor. Bizim sefer önce Büyükada’ya uğradı ve çoğu yolcu burada indi. Ancak bu seferler aynı zamanda adalardan dönüş seferi de olduğundan binenler boş yerleri dolduruyorlar. Heybeliada’ya yaklaştıkça ada daha net görünüyor.

Adaya indiğimizde her ne kadar ufak bir kalabalık olsa da, İstanbul’da alışmış olduğumuz telaş hali yavaş yavaş kaybolmaya başlıyor, insan sakinleşiyor.

Ben şöyle bir etrafta dolaşıp otursak bir şeyler içsek derken Ceren ufak ufak beni sola doğru çekiştirdi. Sol tarafta Askeri Deniz Lisesi var ve yol orada bitip sağa tepeye doğru çıkıyor. 50 metre kadar yukarıda Lozan meydanı ve parkına varıyor. Parkın arka tarafında adanın muhteşem ahşap evleri göz alıyor.

Parkın üstünde ise 1917 yılında açılmış olan Bahriye Nezareti Çeşmesi tüm güzelliği ile duruyor.

Çeşmenin önünden sağa doğru gidip bir yerde oturalım derken bir şekilde yine kandırılıyorum ve sola yokuş yukarı askeri bölgenin duvarını takip ederek yürümeye devam ediyoruz. Meğerse günümüzün güzel geçmesi bu anda başlamış. Yokuş diyorum ama aslında çok da uzun sürmüyor çıkması, rahat bir yokuş yani. Ya da işin sonunda bana öyle geliyor.

Biraz yürüyünce askeri tesisler azalıyor ve solda deniz ile Büyükada görünüyor. Burada Uçurum Kilisesi de denen Aya Yorgi Kilisesi’nin üstüne varıyorsunuz.

Manzara burada çok güzel. Kilisenin uçurum adıyla bilinmesinin sebebi uçurumun kenarında kurulmuş olmasıymış. Biraz daha ilerleyince yol uçuruma epey yaklaşıyor ve yüksekliği anlıyorsunuz.

İşte buralara kadar gelince Ceren asıl niyetini açıklıyor. Meğerse adada dağ çileklerinin olduğunu duymuş ve bulup yemeden dönmeyeceğini ilan ediyor. Meyve için neler yapabileceğini bildiğimden en yakın dağ çileğini bulup geri dönebilme umuduyla yola devam ediyorum. Karşımıza terkedilmiş halde Sanatoryum çıkıyor.

Atatürk’ün talimatıyla açılmış, yıllarca çalıştıktan sonra 2005 yılında kullanıma kapanmış. Gezilemiyor ama arka tarafına geçince ne kadar güzel bir yere yapılmış olduğu anlaşılıyor. Sanatoryum’un arkasında şahane Çam Limanı var.

Buradan bakınca ne kadar güzel olduğu pek belli olmuyor ama sonraki fotoğraflardan anlaşılacaktır. Bu limana yaz döneminde tekneler sık sık uğruyormuş. Denize de giriliyormuş ama biz pek uygun bir yer görmedik. Denizin dibi kum ama tipik Marmara yosunları bol.

Deniz seviyesine indikten sonra tabii ki tekrar bir yokuş çıkıyor önümüze.

Bu kadar yürüyünce insan bol oksijeni ne kadar özlediğini anlıyor. Bu tip yollardan genelde hep arabayla geçtiğimizden, yürümenin enerjisini unutuyoruz. Bu arada dağ çileğini henüz bulamadığımızdan, sağa sola bakınarak ilerlemek de iyice yavaşlatıyor. Zaten artık adanın tam arkasına geçmiş olduğumuzdan geri dönmek de mümkün değil, o nedenle yürüyüşe devam ediyoruz.

Faytonla geçenlere biraz özeniyorum tabi ama diğer yandan yürümek de iyi geliyor. İyice açıldık artık rahat yürüyoruz. Heybeliada diğer adalar kadar fazla yokuşu olmayan bir ada, yokuşlar uzak aralıklarla o nedenle fazla hırpalamıyor. Yukarıya çıktığımızda Çam Limanı’nın güzelliği gözlerimizin önüne seriliyor.

Koyun iki tarafındaki tepelerin bir tarafında Sanatoryum, diğer tarafında Terk-i Dünya Manastırı var.

İşte tam buraya geldiğimizde dağ çileklerini görüyoruz. Yolun az yukarısındaki bir kaç ağaçta bol meyve var ama henüz tam olmamışlar. Ceren elbette yine de tadına bakıyor ve çok memnun olmasa da bana da yediriyor.

Yoldan çıkıp ağaçların arasına girmek insana daha da iyi geliyor. Ağaçların canlılığı, renkler, havanın güzelliği hepsi birden mutluluk veriyor. Küçük pelitler açmış dallarda.

Koyun diğer tarafına geçince Terk-i Dünya Manastırına doğru sola saptık. Yoldan 300 metre kadar içeride, bir uçurumun kıyısında yapılmış.

Alışkın olduğumuz ihtişamlı yapılardan değil. Hayata veda etmek için adaya gelen bir keşişin kulubesini sonradan manastıra çevirmişler. Girişteki mezar herhalde o keşişindir. Güzel yer seçmiş kendisine.

Mezarın sol ve sağ tarafında bahçe duvarı olarak yapılmış alçak duvar dikkatimizi çekti. Duvar taşlar dizilerek yapılmış ama kullanılan taşlar arasında mermer parçaları da bulunuyor. Sanki tarihi kullanarak yapmışlar duvarı.

Basit bir bina yapılmış. Muhtemelen buranın bakımını yapan birileri burada yaşıyor çünkü bahçede sebze ekili bir çok yer var. İçeride küçük bir ışık da vardı ama etrafta kimseyi görmedik.

Rahatça girip bahçede dolaşıp, burunun en ucunda oturup yüksekten denizi seyredebiliyorsunuz. Yazın çok keyifli olur.

Buradan ayrılınca tabii ki adanın diğer tarafına doğru yürüyüp bari adayı dolaşmış olalım diyerek yola devam ettik. Artık Burgazada göründü.

Bu tarafta bir yaban hayat merkezi kurulmuş. Adalara özel bazı hayvanlar koruma altında tutuluyor. Etrafı çitlerle çevrilmiş ve insanların girmemesi umulmuş ama elbette çitler yıkılarak ilerideki düzlükte bolca piknik yapılmış. Yerlerdeki çöplerden belli oluyor. Yaban hayvanlarla ilgili bir takım tabelalar asılmış olduğundan bir şekilde ilgilenildiğini düşünüyoruz.

Bu tarafta yol denizden uzak devam ediyor. Sık bir ormanın içinden yürüyorsunuz. Yürüyüş hala çok keyifli ve insan sık sık gelmesi gerektiğini düşünüyor.

Yavaş yavaş etrafta yürüyen ve bisiklete binen kişi sayısı artıyor, dinlenenlere sorduğumuzda merkeze 20 dakika kadar yolumuz kaldığını öğreniyoruz. Bir buçuk saattir yürüyoruz ve artık yorulmaya başladık. Biraz daha ilerledikçe karşıdan Burgazada’nın merkezi görünüyor.

Artık merkeze iyice yaklaştığımız bir noktada ağaçların arasından Heybeliada Ruhban Okulu görünüyor. Heybeliada’yı yazıp da Ruhban Okulu’nu yazmamak olmaz ama o tarafa doğru yürümek bizim için artık imkansız.

Adanın o tarafında Değirmen Burnu, Heybeliada Spor Kulübü ve Ruhban Okulu var ama biz o tarafa gidemedik. Zaten Değirmen Burnu hariç diğerlerini ziyaret edemeyeceğimizden, bir sonraki ziyaretimize bıraktık.

Kent merkezine girdikçe güzelim yapılar tekrar başlıyor.

Bu tarafta adanın ünlü oteli Halki Palas Oteli var. Bir çok badire atlatmış olan bu otel şu anda Merit Otelleri tarafından işletiliyor.

Otelden biraz daha inince sağda İnönü Evi Müzesi’ne geliyoruz. Maalesef ziyaret saatini geçirdiğimizden gezemiyoruz.

Adanın renkli kısımları buralar. Güzel evlere baka baka sahile doğru iniyoruz. Bakımlı bahçelerden sarkan çiçekler çok hoş.

Sağda solda sokaklar, sokaklarda güzel evler var. Her sokağa giresi geliyor insanın ancak biz iki saatten fazla yürüdüğümüzden önlerinden geçip yolumuza devam ediyoruz..

Sonunda tekrar sahile geliyoruz. En yakın motora kırk dakika olduğundan küçük bir sahil yürüyüşü daha yapıp bir kafeye oturuyoruz ve birer çay içiyoruz. Sonrası motora biniş ve İstanbul’un telaşına dönüş.

Biz Heybeliada’ya tekrar tekrar gitmeye devam edeceğiz. Sadece pazar yürüyüşü yapmak için bile gidilebilecek bir yer burası. Sahilde yürüyeceğinize geçin Heybeliada’ya, yürüyün adanın etrafını, dönüşte motorda bir çay için, bakın ne kadar dinleneceksiniz.

Gürkan, Kasım 2014

 

Kız Kulesİ

Döner durur 360 derece de yine doyamaz bakmaya, seyreder yedi tepeli hengameyi, seyreder Ayasofya’yı, Sultan Ahmet’i, Topkapı Sarayı’nı, Galata Kulesi’ni de kime aşık bilinmez, bilinmez ona bakmak için mi dizilmiştir tüm bunlar önünü sıra, belli ki sevdadandır yıllarca uzaktan uzağa…

kiz kulesi 2

Herkes görsün beni diye gelip kurulmuş orta yerine İstanbul’un,  elini uzatsan değecek sanki, o kadar yakın ama hızla akar bu şehir önünden, bakar bakar gideriz de durmayız güzelliğinden.

kizkulesi 2a

“Bu şehr-i Sıtanbûl ki bî-misl-ü behâdır / Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır”

Bu İstanbul şehri ki misli benzeri yoktur / Bir taşına bütün Acem mülkü fedadır

Nedim

Şairimizin tüm İran’ı feda ettiği yer işte burası, her gün ıkına sıkıla, oflaya puflaya geçen hayatlarımızın yeri, hızla akan zaman sanki bu şehirde daha da hızlı… Peki duruyor muyuz hiç? Şöyle bir bakıyor muyuz etrafımıza? Bugün durduk ve şöyle bir baktık, gözümüzün önündeki güzelliğe sadece bakmışız yıllarca ve İstanbul’da yaşayanlar için keyifli bir gün, İstanbul dışından gelecekler için kesinlikle unutamayacakları bir gün gezisi…

İşte bu şehri yaşanılır kılan şeylerden biri daha… Kız Kulesi.

Üsküdar  – Harem arasındaki Salacak sahilinin tam karşısında bulunan Kız Kulesi’ne ulaşım her zaman çok hızlı olamayabilir ama nispeten rahat bir yolculuk yapacağınız da muhakkak. Zira Üsküdar’a hem vapur hem de motorla denizden ulaşım, otobüs, minibüs ve marmaray ile de karadan ulaşım mevcut. Ayrıca Harem’e feribotla geçebilir, yaya olarak Salacak’ı yürüyerek Kız Kulesi’nin önüne kadar gelebilirsiniz. Buradan motorlar sizi kuleye sevk ediyor. Bu motorların saatini denk getirebilirseniz Kabataş’tan geleni de mevcut.

kız kulesi 3

Aracınızla gelirseniz park yeri sıkıntısı çekersiniz. Şansınız varsa sahil yolundan ayrılıp iç kesimlere girip yer bulabilirseniz aracınızı park edebilirsiniz. Benim önerim özellikle Avrupa yakasından geliyorsanız toplu taşımayı kullanın.

Yetişkinler için 20 TL, 60 yaş üzeri ve öğrenciler için de 10 TL ücret ödeyerek kuleye ulaşıyorsunuz.

kız kulesi 1

1995 yılında restorasyon faaliyetine girişilen kule Hamoğlu Holding’e 49 yıllığına kiralanmış ve gündüzleri müze, akşam saat 20:00’den itibaren de restoran olarak 2002’de hizmete açılmış. Aslında 2000 yılında restorasyon tamamlanmış ama özel bir şirkete verilmesi ve yapılan çalışmanın tarihi yapının mimarisi ile ilgili açılan davalardan dolayı 2 yıl gecikmeli olarak açılmış.

kız kulesi 10

Kule özel statüsü sebebi ile halka kapalı olarak işletilemiyor. Biz restoran bölümünü kullanmadığımız için burası ile ilgili bir bilgi veremeyeceğim ama bu linkten bakabilirsiniz.

kız kulesi 4

Kulenin tarihi ile ilgili bir sürü söylenti ve efsane var. Kulenin terasına çıkarken katlar arasında bu efsanelerle ilgili resim ve bilgiler mevcut. Ayrıca ayrıntılı olarak buradan okuyabilirsiniz.

kız kulesi 5

En bilindik efsane Hero ve Leandros isimli gençlerin hikayesi. Hero, Üsküdar sırtlarındaki Afrodit tapınağında rahibedir ve evlenmesi yasaktır. Leandros bir tören için tapınağa geldiğinde birbirlerine aşık olurlar ama nasıl kavuşacaklardır. Hero Üsküdar’da Leandros ise boğazın karşı kıyısındadır. Leandros bir gece Hero’yu düşünüp boğazı seyrederken kulenin tepesinde ışık yandığını görür. Sevgilisi meşale ile ona yol göstermektedir. Yüzerek boğazı geçer ve kulede birbirlerine kavuşurlar. Her akşam süren bu sevişmeler, fırtınalı bir havada felakete dönüşür. Hero’nun elindeki meşale  rüzgardan söner ve Lenandro yolunu bulamayarak boğulur. Sabah sevgilisinin ölmüş bedenini gören Hero da boğaza atar kendini.

Bu efsaneler dışında, Battal Gazi’nin “atı alan Üsküdar’ı geçti” efsanesi, yılanlı efsane, aslanlı efsane ve şair Nazım Hikmet’e ait bir efsane de vardır. Ziyaretinizde bunlara ulaşabilirsiniz.

kız kulesi 6

Kızkulesi’nin asıl yapım amacı tam bilinemiyor ama 2.500 yıldır İstanbul’u seyrettiği tahmin ediliyor. Sanırım tüm tarihin canlı tanığı diyebiliriz bu mükemmel yapıya. M.Ö. 341 yılından itibaren mezar, kule, kale, depo, radar, su deposu, boğazdan geçen gemilerden vergi alınan bina olarak kullanıldığı belirtiliyor.

kız kulesi 8

Biz hızlıca geçerek tekrar kulenin bugününe dönüp katlar arasında gezmeyi sürdürüyoruz.

kız kulesi 9

Sanki Galata Kulesi’ne çıkıyormuş gibi uzun sürüyor çıkışımız çünkü her pencerenin önünde durup çekiyoruz manzaranın doyumsuzluğunu içimize, burası öyle bir duygu veriyor ki size sanki kaçmaması gerek hiç bir bakışın yoksa eksik kalacak bu şehre ait güzel izleniminiz.

kız kulesi 7

Kulenin en üst bölümünde teras ve kafe var. Kafede sıcak, soğuk içecekler ile atıştırmalıklar normal fiyatlardan satılıyor. Ayrıca arzu ederseniz içki servisi de var. Terasa adım attığınızda 360 derece olarak İstanbul’un doyumsuz manzarası ile karşı karşıyasınız.

kız kulesi 15

Nereden seyretmeli seni güzel İstanbul, nereden dinlemeli gözlerimiz dört açık. Döndükçe tüm boğazı seyrediyoruz keyifli keyifli. Yanımızdan geçiyor boğazın beyaz martılı işçileri…

kız kulesi 13

Bulunduğumuz yerin coşkusu ile el sallıyoruz, bulunmak istedikleri yer olarak karşılık alıyoruz insanlardan. Gülümsüyoruz karşılıklı.

kız kulesi 14

Her yerden fotoğraflar çekerek tamamlıyoruz 360 derecelik seyrimizi. Ne kadar baksak tadı yine de damağımızda kalarak.

kız kulesi 12

Çayımızı yudumluyoruz. Gitme zamanı gelmesin istiyoruz. İstiyoruz ama yeni insanları taşıyor motorlar, dedik ya hızlı akıyor bu şehirde zaman. Kız Kulesi bir an için durdursa da hayat koşuyor yanı başımızdan. Atıyoruz hafıza torbalarımıza yeni bir anımızı, daha keyifle döneceğiz artık hayatımıza.

kız kulesi 16

Biz kuleyi gezerken hava epey kötüydü, sizler gezinizi daha ılık bir İstanbul gününe ayarlarsanız daha uzun süre tadını çıkarabilirsiniz buranın. Ertelemeyin, güzel bir gün vadediyor Kız Kulesi, öylece boğazın incisi olarak bekliyor.

kız kulesi 17

Barış, Mayıs 2014

Topkapı Sarayı

Bu güneşli pazar günü ne yapsak diye düşünüp dururken aklıma kenarda boş boş duran Müze Kart geldi. Geçen sene Efes Antik Kenti’ni gezmek için aldığımız kart bir yıldır boşta duruyor ve henüz başka bir yerde kullanamadık. Müze Kart nerelerde geçiyor diye baktığımızda Topkapı Sarayı’nda geçtiğini görünce yola düştük. Metro ile Kadıköy, oradan vapurla Karaköy, sonra da tramvay ile Gülhane durağında inip aşağıdan saraya doğru çıktık.

Aslında çok da çabuk gittik. Hafta içi İstanbul’un trafiğinde harcadığımız zamanı düşününce, hafta sonu bu tür geziler için yolda geçen zaman gerçekten çok kısa. Yolda geçen zaman da İstanbul’un en güzel yerlerinde geçince baştan sona iyi zaman geçiriliyor.

Gülhane parkından yukarı çıkarken Arkeoloji Müzesi’nin önünden geçiliyor. Eğer Müze Kart’ınız yoksa buradan alabiliyorsunuz. Topkapı Müzesi daha kalabalık olduğundan buradan alabilirsiniz. Yanımızdakilerden kartı olmayanlar Arkeoloji Müzesi’nin kapısındaki şu minibüsten kartlarını aldılar. Kart almak için kimlik yeterli.

Topkapı Müzesi‘nin giriş ücreti 30 TL, Müze Kart ise 40 TL idi. Bir yıl geçerli bir kartı almak bilet almaktan daha mantıklı.

Arkeoloji Müzesi’nden yukarı çıktığımızda sarayın önündeki güzel park ve karşıda Aya İrini ile karşılaştık.

İnsan buralara gelince sanki yaşadığı şehre ihanet ediyormuş gibi hissediyor. Bu güzellikleri ve bu birikmiş kültürü daha sık ziyaret etmemiz gerekiyor. Bu bölge turistik olmuş, bizden çok turist var. Bizim ekipte bile Topkapı Sarayı’na hiç gelmemiş olan veya yıllardır gelmemiş olanlar vardı. Çok güzel yerler, gidin, görün, güzel zaman geçireceksiniz, emin olun.

Kapıdan girmek biraz telaş oluyor. Ama içeri girdiğinizde kapının ihtişamını daha iyi anlıyorsunuz.

Bu yapının her noktasına özen gösterilmiş. Şu anda elektronik geçişler, güvenlik elemanları, turistler vs arasında pek dikkat çekmese de, tavandaki işçilik vaktinde nasıl özenle yapıldığını gösteriyor.

Girdiğiniz avluda kocaman ve çok bakımlı bir bahçe ile karşılaşıyorsunuz. Sarayın tarihini ve kullanım detaylarını çok iyi bilmiyorum, araştırıp yazabilirdim ama o kadar detay isteyene çok kaynak var. Ben hafta sonu gezmesi gibi anlatacağım. İsteyen 20 TL’ye kulaklıkla dinlenen audio guide kiralayabiliyor. Sadece saray için ama harem bölümü için ayrı kiralanıyor.

Biz kapıdan girince sağ taraftan gezmeye başladık. Bu tarafta sarayın mutfak kısmı var. Bu tip sergi alanlarında fotoğraf çekmek yasak. Flaşlı ya da flaşsız farketmiyor, tümden yasak. O nedenle fotoğraf çekmedik. Zaten çeksek de çok anlamlı değil çünkü bu ortamı görmeniz lazım. Bir çok eşya ve bol açıklayıcı görsel ile beslenmiş sergi alanlarında gezmek keyifli. Ben yine de dayanamadım, beni etkileyen şu kazanların fotoğrafını çektim.

Vaktinde ne çok kişiye yemek hazırlanıyorsa artık…

Mutfak, peşine Helvahane derken ilk avlu bitiyor ve başka bir kapıdan geçerek iç avluya geçiliyor. Çok güzel bir bahçe burası.

Geçer geçmez Arz Odası adında bir yapıdan geçip yine sağ taraftan sergilere devam ettik. Çok güzel kıyafetler ve hazineler var bu tarafta. Meşhur Kaşıkçı Elması da burada. Önünde ufak bir kalabalık oluyor, cidden çok büyük bir elmas.

Bu taraftaki sergileri geçince şahane manzaralı bir balkona çıkılıyor.

Bir taraftan bakınca karşıda Kadıköy, diğer taraftan bakınca Boğaz manzarası. Topkapı Sarayı’nın ne kadar özel bir noktada kurulmuş olduğunu burada daha iyi anlıyor insan.

Burayı da geçince en arkadaki bahçeye geliniyor. Hemen sağ tarafta Konyalı Lokantası var. Müthiş manzarası ile çok güzel bir restoran ama biz henüz acıkmadık.

Bu tarafta çok özel küçük köşkler var. İlki Sofa Köşkü. Köşkün içi çok hoş.

Küçük bir havuzun ardından Bağdat Köşkü’ne geliniyor.

Bu köşkün içi çok güzel. Çiniler ve ahşap işçiliği harika.

Mobilyaları ve köşelerdeki küçük odaları ile bu köşklerde neler yaşandığını tahmin edemeseniz de, insan düşünmeden edemiyor.

Hemen bu köşkün önünde Topkapı Sarayı’nın en ikonik görüntülerinden biri olan İftariye Kameriyesi var. Arkasında da Harem bölümü görünüyor.

Kameriye’nin manzarası yine muhteşem. Bu sefer de Haliç gözlerinizin önünde.

Bu manzaranın hemen solunda güzelim çinileri ile Sünnet Odası var. Onun karşısında da Revan Köşkü var. Onun da içi çok güzel ama kapısındaki şu detay gözüme güzel geldi.

Karşıda kutsal emanetlerin olduğu oda görünüyor. İçeride ciddi bir kalabalık var. Bu bölüme Harem tarafından giriliyor.

Bu bölgeden sonra artık dönüşe geçtik. Orta bahçenin dönüşte sağ taraftaki kısmı tamamen Harem’den oluşuyor. Harem’e ayrı bilet alınarak giriliyor. Müze Kart geçmiyor. Ben daha önce gezmiştim. Ekipte gezmeyenler vardı ama biz yine de girmedik çünkü çok kalabalıktı. Kutsal emanetleri görmeye gelen çok sayıda kişi kapılarda ve camlardan gördüğümüz kadarıyla odalarda sırada bekliyorlardı. Hafta sonu için Harem iyi bir fikir değil.

Ön bahçeye geçince sağda Divan-ı Hümayun’a geldik.

Burada yine muhteşem güzellikte bir salon var. Padişah’ın bir kafesin ardından görünmeden izlediği, bugünün bakanlar kurulu diyebileceğimiz toplantılarının yapıldığı salon çok güzel.

Bu salonun yanında şahane bir saat sergisi var. Çok enteresan saatler var. Bize Kaşıkçı Elması’ndan bile ilgi çekici geldi. Bu yapının saçak altı tavan detayını da görmek lazım.

Böyle yazınca hemen geziliyor gibi geliyor ama bu turu atmamız yaklaşık 4 saat sürdü. Saraya girerken, çıkınca bir de Arkeoloji Müzesi’ni gezeriz diyorduk ama zamanımız yetmedi. Artık ayrı bir sefer düzenleyeceğiz oraya da.

Biz bir pazarımızı Topkapı Sarayı’nda geçirdik, çok güzel vakit geçirdik. İyi ki gelmişiz. En azından dört beş yılda bir hepimizin gezmesi gereken bir yer burası. Tavsiye ederiz.

Gürkan, Eylül 2014.

Küçükyalı Bostanları

İstanbul dışına çıkınca yediğiniz sebzelerin lezzet ve koku farkını hissedenlerden misiniz? O tadı bulmak için marketin kolaylığından vazgeçip pazara gitsek de, her tezgahtaki domatesi koklasak da, istediğimiz doğallığı bulamıyoruz.

Kucukyali-Bostanlar-5

Anadolu yakasında Küçükyalı’ya yakın oturuyorsanız bu lezzeti bulmanız çok kolay. Adatepe civarında binaların ve yolların arasında hala bir kaç bostan bulunuyor. Mevsime göre taze sebzeleri bu bostanlardan alabilirsiniz.

Kucukyali-Bostanlar-2

Bizim en çok ziyaret ettiğimiz bostanın yeri çok kolay. Minibüs caddesi üzerindeki Adatepe İş Bankasının şubesinin yanından, eskiden yeddiemin otoparkı olan bahçeye giriyor ve bostana kadar ilerliyorsunuz. Eğer yaz mevsimindeyseniz, bahçeye ilerlerken havada uçuşan helikopter böcekleri sizi karşılayacaktır. Gittiğinizde kimseyi görmezseniz seslenmeniz yeterli, size yardımcı olmak için bahçenin bir köşesinden çıkıp geleceklerdir.

Kucukyali-Bostanlar-1

Evimize çok yakın olan bu bostandan yazın domatesimizi kendimiz topluyoruz, semizotumuz toplanırken izliyoruz ve bu doğallığı gördükçe mutlu oluyoruz. Yazın domates, biber, semizotu, fasülye, salatalık, kabak, patlıcan gibi sebzeleri, kışın ise pırasa, kereviz, marul, maydanoz, ıspanak gibi kış sebzelerini alabilirsiniz. Fiyatlar pazardan farklı değil.

Kucukyali-Bostanlar-3

İstanbul’un göbeğinde kalmış bu doğal bostanları keşfederseniz, sofranızda o arayıp bulamadığınız tazeliği ve lezzeti tadabilirsiniz.

Kucukyali-Bostanlar-4

Ceren, Ağustos 2014.