Genelde gezi notlarından oluşan sitemizin asıl amacı “ne gördüğümüzü anlatmak” olduğundan, seyahat ile ilgili olmasa da bu yazıyı yazmak istedim. Diğer yandan motosiklet kullanan ya da kullanmak isteyen herkesin bu konuda ciddi bir eğitim alması çok faydalı olduğundan, kaynak yaratmak adına bu yazının faydalı olacağını da düşünüyorum.
Benim katıldığım eğitim, Güvenli Sürüş-2 eğitimi idi. Eğitime kayıt olmak ve diğer eğitimlerle ilgili bilgi almak için Safety-Türkiye’nin web sayfasına buradan ulaşabilirsiniz. Bu eğitim iki günlük bir eğitimdi ve Honda CBF 150 motosikletlerle verildi.
Cumartesi sabah 9’da Honda’nın Şekerpınar’daki fabrikasında yaklaşık dört bin metrekarelik özel pistin bulunduğu eğitim merkezinde olmak gerekiyor. Aracıyla gelmeyenler için belli merkezlerden servis de kalkıyor.
İki uzman eğitmenin verdiği eğitim önce sınıfta başlıyor. Güvenli Sürüş-2 eğitimi, bir süredir motosiklet kullanan, belli bir tecrübeye sahip kişilere verilen bir eğitim olduğundan, doğru oturuş pozisyonu ve motosiklet fiziksel kontrolleri gibi bir kaç temel konudan bahsedildikten sonra eğitimin içeriği hakkında bilgi veriliyor.
Bu kısa teorik eğitimden sonra motosiklete binme, inme ve düşen motosikleti kaldırma teknikleri bahçede uygulamalı gösteriliyor. Sonrasında herkes güvenlik ekipmanlarınını almak üzere malzeme deposuna gidiyor. Kendi ekipmanı yanında olmayanlara kask, dizlik, (gerekirse) yağmurluk ve eldiven veriyorlar. Ancak eldivenler yün eldiven, varsa kendi eldiveninizi yanınızda getirmeniz tavsiye ederim. Ayrıca herkese üzerinde numara olan bir de yelek veriliyor. Sonra herkes bir motosiklete atlıyor ve ilk turlar başlıyor.
Bir kaç ısınma turundan sonra fren çalışması başlıyor. Pistin başından kalkıp, ikinci viteste biraz hızlandıktan sonra işaret kukasında sert fren yapılıyor ve durunca eğitmenler nerede yanlış yaptığını söylüyorlar. Yeterince motosiklette kaldıktan sonra mola veriliyor. Molada ikram olan çay ve kahvenin yanında küçük sandviçlerden de alabiliyorsunuz.
Mola sırasında eğitmenler kukalarla pistte parkur oluşturuyorlar. Bu andan sonra sabit kalacak olan pist başı slalom hattını aşağıda görebilirsiniz.
6 metre aralıklarla konmuş kukalar arasından slalom ile gidip, sonrasındaki parkurda döne döne dolanıp tekrar pist başına geliniyor ve sıra beklenip tekrar çıkılıyor. Öğle yemeği saati geldiğinde servis ile fabrikanın yemekhanesine götürüyorlar ve fabrika çalışanlarıyla beraber yemek yeniyor. 3 çeşit yemek ve açık büfe salatadan oluşan yemek her iki gün de gayet başarılıydı. Yemek sonrasında tekrar servisle eğitim alanına dönülüyor ve motosikletlere atlanıyor. Parkur tabii ki yine değişmiş oluyor.
Bizim eğitimde ara sıra yağmur yağdığından pist bazen ıslaktı. Sonrasında akşama kadar sürekli değişen parkurda eğitmenlerin düzenli uyarılarıyla iyice tecrübe sahibi olunuyor. Sert ve dar virajlardan, eğitim aldıktan sonra ne kadar çok yatarak dönebildiğine insan kendisi bile şaşıyor. Motosikletlerin yanına eklenmiş genişletilmiş koruma demirlerini yere sürtmek bile mümkün.
İkinci günün sabahında akşam bırakılan parkurda tekrar ısınma turları atılıyor. Sonrasında eğitim sınıfında viraj alma, doğru fren yapma gibi bazı konular teorik olarak anlatılıyor.
İkinci günde eklenen diğer bir eğitim ise denge eğitimi. Aşağıda sağda ve solda gördüğünüz 15 metre uzunluğundaki dar metal çizgiler üzerinde birinci viteste debriyaj kavrama noktasındayken en az 20 saniye düşmeden ve çizgiden çıkmadan durmanız isteniyor. Hiç kolay değil ve 20 saniye de bitmek bilmiyor.
Bu geçiş gösterildikten sonra parkurun sonuna denge geçişi de ekleniyor ve parkuru bitiren herkes bu çizgilerden geçerek pist başına gelmeye başlıyor. Arada süre tutulduğu da oluyor ama tüyo vermek istemiyorum.
Bu kısımdan sonra yere konulan metal merdivenler üzerinden ayakta geçiş parkura ekleniyor. Bozuk zeminlerde motosiklet kullanmak hakkında ciddi bilgi ve tecrübe kazanılıyor.
Sonrasında pistin baş tarafındaki rampa üzerinde eğitmenler tarafından rampada duruş ve kalkış teknikleri anlatılıyor ve tabii ki parkura rampa duruş kalkışı da eklenerek turlanmaya devam ediliyor. Bu sırada artık iki günün verdiği tecrübeyle pistte dönüş hızları iyice artmış oluyor. Eğitimin başında motoru yatırmaya korkarken sonuna doğru yatarken ayağınızı bile yere sürtebiliyorsunuz.
İki günde küçücük pistte, sadece ikinci viteste toplam yaklaşık 70 km yol yapılan bu eğitim gerçekten çok faydalı. Bildiğiniz şeyler gibi gelse de, böyle kontrollü bir ortamda korkmadan motosikleti yatıra kaldıra tur atmak insana hem güven veriyor hem de limitleri anlamanızı sağlıyor.
Bu eğitimden sonra Güvenli Sürüş-3 eğitimine gelmek için 5-10,000 km yol yapmanız isteniyor. 3. eğitimin CBF 1000 ile yapıldığını hatırlatmak lazım, zaten eğitim sonunda CBF 1000 ile yapılan test sürüşünde bu motosikletlerle eğitim almak için gerçekten ciddi tecrübeye sahip olmak gerektiği anlaşılıyor.
Bu eğitimlere kayıtların özellikle yaz aylarında çok dolu olduğunu, bir sonraki ay eğitimlerinin kayıtlarının her ayın 15’inde öğlen 12’de açıldığını, kayıt olabilmek için bu saatlerde bilgisayarın başında beklemek gerektiğini de öğrendik, size de söylemiş olalım.
Motosiklet kullanan herkese kazasız sürüşler dilerim.
Yazımızın başında hemen belirtelim ki, bu yazı Gelibolu Yarımadası’nın şanlı tarihi ve şehitlikleri hakkında çok az bilgi içermektedir. Biz bu konuları anlatabilecek bilgi birikimine sahip olduğumuzu düşünmüyoruz. Bu yazı basitçe Gelibolu Yarımadası’nda nerede denize girilebilir onu anlatmaktadır. Turistik bir gezi notudur, haddimiz olmadığından yarımadanın tarihi hakkında bilgi vermediğimiz için şehitlerimize saygısızlık yaptığımızın düşünülmesini istemeyiz. Milli park hakkında detaylı bilgiyi Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı‘nın web sitesinden alabilirsiniz.
Sıcak bir hafta sonunu İstanbul’da geçirmek istemediğimizden, en yakın Ege Denizi olan ve daha önce bir çok kez gitmiş olduğumuz Saros Körfezi‘ne gitmeyi düşündük. Sonra değişiklik olsun diye rotayı Eceabat’a çevirdik ve çok da memnun kaldık. Cuma sabahı 10:00 gibi İstanbul’dan çıktık ve 15:00 gibi Eceabat’a varmıştık. Nerelere gittiğimizi anlatmadan önce bahsedeceğimiz yerlerin nerelerde olduğunu görebileceğiniz bir harita paylaşalım.
Eceabat lokasyon olarak hem yarımadanın her noktasına yakın, hem de otel imkanları geniş. Tesislerin altyapısı güçlü ve şehir oteli kıvamında olduklarından fiyatları da gayet uygun.
Yarımadanın bir tarafı Çanakkale Boğazı, diğer tarafı ise Ege Denizi. Boğaz tarafında daha önceden Seddülbahir’de denize girmiş olduğumuz için denizin pek iyi olmadığını biliyorduk. O nedenle, otelimize yerleştikten sonra Kabatepe tarafına geçerek uygun bir Ege Denizi kıyısı aramaya başladık. Merak ettiğimiz Suvla koyu’na varmamız yarım saat kadar sürdü.
Suvla koyu geniş bir kumsaldan oluşuyor. Sığ olduğundan deniz de oldukça ılık. Sığ derken, elbette ilerledikçe deniz derinleşiyor ancak ne kadar açılsak da iki üç metre derinliği aşmadı. Kıyıda çocukların rahatça oynayabildiği, açıkta da keyifle yüzülen tam kıvamında bir sığlık yani.
Hiç bir tesisin olmadığı bir koy burası. Arabayı park etmek için kıyıya doğru girilen engebeli patikalar açılmış ve şemsiyesini alan buraya gelmiş.
Sahil çok uzun olduğundan giriş kısmında kalabalık gibi görünse de biraz ileride oldukça sakin. Şnorkel sevenler için koyun sağ tarafı oldukça keyifli. Bu kadar sığ ve kum tabanlı bir denizde bir köşenin kayalık olup bir çok balıkla dolu olması gerçekten az bulunan bir güzellik. Denizin aşırı berrak olduğunu da belirtelim.
Suyun ılıklığı, berraklığı ve turkuaz rengi sebebiyle biz buraya dünyanın en büyük havuzu ismini taktık. Gerçekten insan hem yüzmeye doyamıyor hem de denizden çıkası gelmiyor.
Suvla’ya zaten geç geldiğimizden, neredeyse güneş batana kadar burada kaldık. Biz toparlanırken, plajdaki komşularımızın odun ateşiyle semaverde demledikleri çaydan ikram etmeleri de günün ayrı bir güzelliği oldu.
Suvla’dan ayrılırken, geriye dönmeden önce burunun sonuna kadar da gitmek istedik. Az ilerideki Kemikli burnunda Büyük Kemikli Yazıtı bulunuyor..
Bu bölge çok kayalık. Akşam olduğundan burada denize giremedik. Aşağıda gördüğünüz burun yarımadanın en uç noktası.
Bu koyda denize girenler vardı. Bir daha geliriz dedik ama maalesef gelemedik. Özellikle denizden geçilebilecek mesafede bulunan sağ taraftaki diğer koy gerçekten muhteşem görünüyordu.
Denizin ne kadar temiz olduğu yamacın üstünden bile kendini belli etse de, maalesef halkımızın temizliğe önem vermediğinin kanıtları karada tam da yazıtın dibinde görünüyordu.
Akşam otelimize döndükten sonra yemek için Kilitbahir’e gittik. Küçük bir yer olan Kilitbahir’de zaman geçirecek pek bir şey yok ama kısa bir yürüyüşten sonra tüm günün yorgunluğu üzerimizde olduğundan otelde biraz zaman geçirmeyi tercih ettik.
Cumartesi sabahı otelde kahvaltı yapmaktansa hakkında çok şey duyduğumuz Suvla Şaraphanesi’ne kahvaltıya gittik. Gerçekten çok güzel tasarlanmış bir tesis. Kilye markalı organik ürünler de burada üretiliyor ve güzel bir mağazada satışa sunuluyor.
Restoran olarak da kullanılan bu mekanda iki kişilik kahvaltı 45 TL’ye veriliyor. İstanbul için uygun gibi görünse de, Eceabat için pahalı bir fiyat. Mekan ve verilen kahvaltı düşünüldüğünde bu fiyat ödenebilir bir fiyat.
Ancak, her şey çok şık ve kaliteli olsa da, maalesef kahvaltıda verdikleri köy ekmeği küflüydü. Ekmek sepetinin üstündeki ekmeklerde sorun yoktu ancak alttaki ekmeklerin açık bir şekilde küflü olduğunu görünce garsona bilgi verdik. O da kabul etti ve özür dileyerek ekmeği değiştirdi. Gelen ekmek de aynı bayatlıktaydı ancak belli ki küf kontrolü yapılmıştı. Özür dilendiyse de bizim için bu kadar yatırım yapılmış bir yerde küflü ekmek servis edilmesi kabul edilebilir bir hata değil. Sonuç olarak, bizce buraya kahvaltıya gitmeyin, giderseniz de ekmekleri iyi kontrol edin.
Kahvaltıdan sonra adını duymuş olduğumuz Tekke Koyu’nu bulmak üzere Kilitbahir ve Alçıtepe üzerinden Seddülbahir’e gittik. Yarım saat kadar sonra Seddülbahir çıkışında solda Tekke Koyu tabelasını bulduk.
Burası tam Çanakkale Boğazı’nın bitip Ege Denizi’nin başladığı köşe. İki koyu olan genişçe bir yer. Deniz güzel görünse de rügarlıydı ve akıntılı görünüyordu. Deniz kıyısında da kimsecikler yoktu. Normalde etrafta kimse olmasına pek ihtiyacımız olmasa da burası bize pek sıcak gelmedi.
Suvla’nın güzelliğine alışmış olmamızdan da olabilir ama biz burada durmayıp başka bir keşif noktasına doğru yola çıktık.
Gelibolu Yarımadası’nın en kuzey noktasında yer alan ve merak ettiğimiz Ece Limanı’nı görmek için uzun bir yola çıktık. Yaklaşık bir saat süren bu yolda Anafartalar’ın en kuzeyine gitmeniz gerekiyor. Deniz kenarından değil, Anafartalar üzerinden gidilen bu yol gayet rahat ancak maalesef Ece Limanı pek güzel bir yer değil.
Yukarıda gördüğünüz sağdaki koyda deniz pek güzel görünmüyordu. Tesis zaten yok ve açıkta balık çiftlikleri var. Aşağıda gördüğünüz soldaki koy ise balıkçılarla dolu bir liman.
Burada denize girilecek bir yer maalesef yok. Deniz de güzeldir belki ancak biz bu kadar yolu geldiğimize pişman olduk. Aslında Suvla Koyu ile aramızda bir dağ olduğunu bildiğimizden ve haritada o tarafa geçen bir yol olduğunu gördüğümüzden kestirmeden geçelim dedik. Yine de her ihtimale karşı limandaki balıkçılara yolu sorduk ve düz devam etmemizi söylediler. Ancak yol bir müddet sonra neredeyse hiç kullanılmayan toprak bir yola dönüştü.
Çok daha dar ve bozuk kesimleri de vardı ancak balıkçılara güvenerek yola devam ettik. Cep telefonunun bile çekmediği bu bölgede 10 dakika kadar devam ettikten sonra ileride bir şehitlik gördük.
Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından yeni düzenlenmiş olan Kireçtepe Jandarma Şehitliği gerçekten yarımadada gördüğümüz en güzel şehitlik. Yapanların ellerine ve emeklerine sağlık. Bize ve şanlı tarihimize yakışan bir şehitlik olmuş. Şehitlikten sonra yol düzeliyor ve dağın arkasına geçmiş olduğunuzdan, vaktinde düşman gemilerini toplarla vuran Türk askerinin Anafartalar yamacından nasıl bir avantaja sahip olduğunu anlıyorsunuz.
Bu taraftan tekrar Suvla koyu’na gidip bu güzel denizde bir güzel gün daha geçirdik. Akşama kadar yüzdükten sonra akşam yine Kilitbahir’de balık yedik ve gece dolaşmak için Çanakkale’ye geçmeye karar verdik. Kilitbahir’den Çanakkale’ye geçen feribot Harem-Sirkeci feribotlarının biraz küçüğü. Otobüs ve kamyonlar bu vapura alınmıyor, sadece otomobilleri taşıyor. Biz arabayı Kilitbahir’de bırakıp yaya olarak karşıya geçtik. Yaklaşık 10 dakika süren bu kısa seyahat başlayınca Kilitbahir yamacındaki etkileyici görüntüyü görüyorsunuz.
Çanakkale sahili çok kalabalık ve canlı. Kafeler, pastaneler ve restoranlarla dolu bu sahil şeridi oldukça çok seçenek içeriyor ve çok keyifli.
Feribot tam şehrin içine yanaştığından, yaya olarak rahatça dolaştık. Çok güzel bir dondurma yedik ve ünlü peynir helvasının tadına baktık. Kordonda dolaşırken antik Truva kentinin simgesi olan Truva Atı’nın maketini gördük.
Çanakkale’de gezdikten sonra son vapurla Kilitbahir’e döndük.
Sabah kahvaltıdan sonra otelden ayrıldık ve gitmediğimiz tek yer olan Kabatepe Plajı’na doğru yola çıktık. Gökçeada feribotunun kalktığı liman olan Kabatepe limanına dönmeyip şehitliklere doğru devam ettiğinizde 1 km kadar ileride deniz kenarında göreceğiniz halka açık ücretsiz bir tesis burası.
Aslında çam ağaçlarının altına yerleştirilmiş piknik masaları ve hamaklarıyla son derece güzel bir piknik alanı. Ortada bir kafe var, çay, kahve, su, gazoz, meyve suyu, dondurma ve birkaç sandviç bulabiliyorsunuz. Çayın cam bardakta olmadığını söyleyelim, bizim için önemli bir detay bu. Tuvalet ve soyunma kabini bulunuyor, bir de basit bir açık alan duşu var.
Tesisin hemen önünde şahane bir deniz bulunuyor. Giriş kısmı çok taşlık olduğundan deniz ayakkabısı kullanmak şart. Deniz çok berrak ve dibi çok renkli. Şnorkel için çok uygun. Derinlik çok açılsanız da fazla artmıyor, suyun sıcaklığı ise ılık denebilecek seviyede.
Saat 15:00’e kadar burada denize girip, duşumuzu alıp, üstümüzü de değiştirdikten sonra yola çıktık ve gece evimize rahatça ulaştık.
Kısa bir tur yaptığımız Gelibolu Yarımadası’nda keşfettiğimiz plajların güzelliği bizi gerçekten çok şaşırttı. Haftasonu denize girmek için Edremit Körfezi ya da Gökçeada’ya gitmeyi göze alanların aslında bu bölgede de çok rahat edeceklerinden eminiz. Diğerleri kadar konforlu olmasa da Eceabat’ta konaklayıp dilediğiniz kadar denize girebilirsiniz. Ayrıca dönüşte feribot kuyruğunda bekleme derdi çekmezsiniz. Bizden söylemesi.
“Hazır vizemiz varken” serimizin yeni rotası Bulgaristan oldu. Sakız Adası‘nda uzun bir tatil yaptıktan sonra bir de Bulgar tarafını görmek istiyorduk. Cumartesi sabahı İstanbul’dan çıkıp pazar gecesi döndüğümüz bu kısa ziyaret ile Burgaz’dan geçerek Ravda, Nessebar ve Sunny Beach hakkında bilgi sahibi olduk. Nasıl gittik, neler gördük detaylıca anlatalım.
Arabayla Bulgaristan’a Gidiş
Sakız Adası yazımızda arabamızla yurtdışına gidişi detaylıca anlatmıştık. Buraya tıklayarak hazırlamanız gereken evrakları okuyabilirsiniz. Sakız Adası’na girerken sorulmasa da, Yunanistan’a İpsala’dan girerken gerektiği gibi, Bulgaristan’a girerken de uluslararası ehliyet isteniyor. Ancak, bu ehliyetin de bir alternatifi var. Bizim taraftan başlayarak anlatalım…
Bulgaristan’ın Burgaz bölgesine en yakın kapı Dereköy Sınır Kapısı. Kırklareli’nden yarım saatlik bir mesafede bulunuyor. İstanbul’dan en fazla 3 saatte sınıra varabilirsiniz. Sınır girişinde yol bitiyor, bir güvenlik noktası var, siz yanaşınca bariyeri açıyorlar ve içeriye giriyorsunuz. Az ileride bulunan gümrük binasının önünde sıraya park ediyorsunuz.
Oldukça eski görünen bu tesiste sağda görülen binada yan yana 3 pencere var. İkinci pencereden yurtdışı çıkış pulu alınıyor. Sonra birinciye dönüp pasaport çıkış işlemleri yapılıyor. Tekrar ikinci pencereye geçip arabanın çıkış kaydı yapılıyor. En son üçüncü pencereden araba için gümrük çıkışı yapılıyor. Daha önce görmediğimiz bir damga olan araba için çıkış damgası şöförün pasaportuna basılıyor. Gümrüğe tabi eşyanız var mı diye sorulsa da arabaya bakan yok. Biz geldiğimizde bekleyen 4-5 araç vardı, işlemlerimiz 15 dakikada tamamlandı.
Bu işlemler bittikten sonra arabanıza binip devam ediyorsunuz ve son kontrol noktasında bir görevli pasaportları kontrol ediyor. Az ilerisi Bulgaristan tarafı.
Bulgaristan tarafındaki ilk noktada, her zaman yapılmadığını sonradan öğrendiğimiz bir uygulama ile karşılaştık. Burada yolun içinden geçtiği sığ bir havuz ve oto yıkama kılıklı bir geçit var. Bunun içinden geçmek zorundasınız. Girişinde Bulgar görevliler makbuz karşılığı 3 € ücret alıyorlar. Geçitte dört bir yandan bir sıvı püskürtülüyor. Bir nevi ilaçlama herhalde. Burada maalesef fotoğraf çekemedik.
Geçitten sonra pasaport ve gümrük işlemlerinin yapıldığı sıraya giriyorsunuz.
Burası da oldukça eski görünümlü. Sağdaki kulübede polis, geçince soldaki noktada da gümrük görevlileri var. Sıranız gelince arabadan inip pasaportlar ve arabanın evraklarıyla polise gidiyorsunuz. Vizeden sonra ilk kontrol edilen uluslararası ehliyet. Polisten öğrendiğim kadarıyla, uluslararası ehliyetiniz yoksa, Türk ehliyetinizin yeminli tercüman tarafından tercüme edilmiş çevirisi de kabul ediliyormuş. Çok iyi Türkçe bilen görevlilerle anlaşmanın başka yolları da var tabi.
Giriş damgaları ve araç kaydından sonra sol taraftaki gümrük görevlileri arabanın bagajına bakıp beyan edilecek eşya var mı diye soruyorlar. Pek sıkı bir kontrol yok, ki biz zaten meraktan geldik, yarın döneceğiz dedik, hoşgeldiniz dediler ve yolumuza devam ettik. Dereköy kapısına geldikten 45 dakika sonra Bulgaristan’a geçmiştik.
Bulgar tarafına geçince oldukça sık bir orman içinden yol almaya başlıyorsunuz. Karadeniz’in tipik yeşil hali burada da mevcut. Hatta bizim taraftan çok daha yeşil.
Bulgaristan yollarıyla ilgili birkaç kuralı burada belirtelim. Arabanızın farı gündüz de sürekli yanmak zorunda. Bu bir trafik kuralı.
Ayrıca Bulgaristan’daki tüm yollar ücretli. Bizim otoyollar gibi bazı yollar değil, tüm yollar ücretli. Bu ücreti ödemek için Vinetka denen bir etiket satın almanız ve arabanızın ön camına yapıştırmanız gerekiyor. Otomobiller için K3 tipi haftalık vinetka 15 leva’ya satılıyor. Genelde benzinliklerde bulabiliyorsunuz ancak girişteki ilk benzinlikte yok. Her ne kadar ingilizce anlaşılabilse de, bulgarcada haftalık “sedmiçna”, araba da “kola” olarak söyleniyor, işinize yarayabilir.
*Güncelleme: 2019 yılı başından itibaren elektronik vinyet uygulaması başladı. Gitmeden önce şuradaki siteden vinyetinizi alıp gitmeniz gerekiyor. Siteye girdiğinizde yukarıdan Türkçe dilini seçerek rahatça devam edebilirsiniz. Ayrıca artık cuma öğlen ile pazar gece arası geçerli olan bir de hafta sonu tipi satılmaya başlanmış.
Bulgar tarafındaki ilk köy olan Malko Tarnovo köyüne 10 dakika sonra varıyorsunuz. Girişte bir miktar dağınık görünse de, merkezde çok güzel evleri bulunan bir köy.
Euro ya da Dolar gibi ülkemizde bulunabilen para birimlerinin haricinde para birimi kullanan her ülkede yaptığımız gibi, Bulgaristan’da da ATM’den yerel parayı yani Leva’yı çekmek için bu köyün merkezine girdik. Merkezi de çok hoş. Sessiz ve sakin bir köy, sadece birkaç kafe bulunuyor.
Şunu da söyleyelim, Prag seyahatimizde bahsettiğimiz gibi, Bulgaristan’da da Uni Credit bankası var ve eğer Yapı Kredi hesabınız varsa Uni Credit ATM’lerinden ilave ücret olmadan günlük kurdan Leva çekebiliyorsunuz. Uni Credit’in de Malko Tarnovo meydandaki şubesinde 24 saat çalışan bir ATM mevcut. Vinetka almadan önce buraya uğrayıp bir miktar Leva çekmeniz işinize yarayacak ve döviz bürosu aramak ve ekstra masraf vermekten kurtaracaktır.
Malko Tarnovo çıkışındaki ilk benzincide de vinetka yok ancak sonraki soldaki benzinlikte bulunuyor. Zaten artık buradan almanız gerekiyor çünkü Burgaz yolunda 10-15 dakika kadar ilerlediğinizde gelen her yabancı plakalı aracı durduran bir polis noktası var ve pasaportlarla birlikte vinetka kontrolü de yapıyorlar.
Bu köyden çıkınca Burgaz’a 65 km kadar yolunuz kalıyor. Yaklaşık bir saatte gidilen, birkaç köyün içinden geçilen keyifli bir yol. Burgaz’a geldiğinizde kalabalık ve trafik sizi karşılıyor. Büyükçe bir liman şehri ve tipik Doğu Avrupa şehri görüntüsünde.
Biz Ravda’ya doğru devam edeceğimizden Burgaz’da zaman geçiremedik. Sadece içinden geçerken birkaç fotoğraf çekebildik.
Burgaz’dan kuzeye Varna yoluna devam ettik. Karadeniz kıyısından devam eden bu yol ciddi trafik taşıyor. Burgaz havaalanından sonra Pomorie isimli bir kentin dışından geçiyorsunuz, çevre yolu olduğundan rahat geçiliyor. Ancak Ravda’dan hemen önce Aheloy isminde bir köyün içinden geçmeniz lazım. Biz cumartesi öğlen gibi buradan geçtiğimizden ciddi trafikle karşılaştık. Köy içindeki trafik ışıklarından dolayı köye girmemiz yaklaşık 45 dakika sürdü. İstanbul’da yazlıklara giden trafik gibi yoğun bir trafikle karşılaştık.
Sonunda saat 13:00 civarı Ravda’ya ulaştığımızda oldukça kalabalık bir sahil kentiyle karşılaştık. Bir süre otelimizi aradıktan sonra mayolarımızı giyip deniz kenarına indik.
Ravda genelde yerli turistlerle dolu olan bir tatil kasabası görünümünde. Epey kalabalık. Araba park etmek epey zor. Bolca otel var, genelde 3 yıldızlı ve temel ihtiyaçları barındırıyorlar. Üç dört katlı binalardan oluşmuş kalabalık bir kent. Pek bir özelliği olmadığından fotoğraf bile çekmemişiz.
Bizim otelimiz nispeten daha sakin ve kumluk olan güney sahilindeydi. Geniş bir parkın içinden geçilerek inilen plajda şezlong ve şemsiye kiralanabiliyor ancak neredeyse herkesin kendi şemsiyesi vardı ve şezlong kiralayan da yoktu. Yanlarında yiyecek ve içecekleriyle Bulgarların deniz alışkanlıkları bize pek benziyor.
Denizin bildiğimiz Karadeniz olduğunu ve pek de güzel olmadığını söyleyelim. Hatta daha büyük otellerin olduğu batı plajında deniz daha da yosunlu ve kayalıktı. Biz deniz kenarında rahat ettik ama denizden keyif alamadık.
Akşam bu bölgenin en önemli turistik cazibe merkezi olan Nessebar’a gittik. Nessebar, UNESCO Dünya Mirası listesinde olan bir ortaçağ köyü. Eskiden ada olan ama sonradan dar bir geçit ile anakaraya bağlanmış olan bir yarımada.
Adaya arabayla girmek mümkün ancak sokakları çok dar ve park yeri bulmanız neredeyse imkansız. Bu nedenle anakaranın son noktasındaki otoparka park edip yürüyerek geçmek gerekiyor. Hatta biz orada da yer bulamadık, tepedeki başka bir otoparka arabayı bıraktık. Zaten bol yürüyüş gerektiren bir gezi, ayrıca köprüyü yürüyerek geçmek de pek keyifli.
Köprünün sol tarafında güzel bir yel değirmeni bulunuyor. Diğer tarafta da bir anıt var.
Köprüyü geçtikten sonra kentin surları sizi karşılıyor. Kalın ve yüksek surlar belli ki vaktinde kenti birçok saldırıdan korumuş.
Kapıdan girince antik görünüm sizi etkiliyor. Gerçekten çok iyi korunmuş bir yer. Evler, sokaklar, antik yapılar, hepsi çok iyi durumda. Girer girmez üzerine önemli yapıların işlendiği adanın küçük bir maketi ile karşılaşıyorsunuz.
Köyde geleneksel evler çok bakımlı. Sokaklarda gezerken sanki eski zamanlardaymış gibi hissediyorsunuz.
Hediyelik eşya dükkanları, restoranlar ve kafelerle dolu sokaklar oldukça kalabalık.
Adanın etrafını geze geze dolaşmak oldukça keyifli. Köy sakinleri evlerinin önüne tezgah açmışlar, kimi basit hediyelikleri kimi ise kendi hazırladıkları el işi ürünleri satıyorlar.
Sokaklarda dolaşırken bazı evlerin sokak kapılarının üzerinde resimli yazılar gördük. Sonra köyün kilisesinin önünde bunlardan bolca görünce fotoğrafını çektik. Meğerse kaybettikleri sevdiklerini kaç yıl geçtiğini de belirterek bu şekilde anıyorlarmış.
Köydeki önemli antik yapılar çok başarılı bir şekilde restore edilmiş.
Gece aydınlatmalarıyla bu yapılar daha da ihtişamlı görünüyorlar. Küçük adada sokaklarda dolaşırken tüm önemli yapıları rahatça görebiliyorsunuz.
Biz Nessebar’ı çok sevdik. Ravda’nın telaşından ve gürültülü kalabalığından uzak çok sevimli ve güzel bir köy. Kısa Bulgaristan gezisinde ziyaret edilmesi gereken bir yer.
Pazar sabahı denize girip çıktıktan sonra otelden ayrıldık ve buraların en popüler yeri olan Sunny Beach’e geçtik. Nessebar’ın batısında kalan koy diğer bölgelerden tamamen farklı bir görünüme sahip.
Geniş bir bulvarın kenarına kurulmuş beş yıldızlı oteller, casinolar ve pahalı arabalarla dolu bir yer burası.
Büyük sermayenin yarattığı bu yapay yerde bolca genç turist var. Gece hayatıyla ve casinolarıyla ünlü bu bölgeye öğleden sonra geldiğimiz için gecesini göremedik ama sokaklardaki kişilerden gecelerin oldukça eğlenceli geçtiği hisediliyor. Bölgenin plajı oldukça geniş.
Otellerden deniz kenarına yaklaşık 500 metre kadar bir mesafe var. Kumların üzerine ahşap bir yürüyüş yolu yapılmış, rahatça sahile iniliyor. Deniz kenarında sıra sıra beach club’lar bulunuyor.
Yüksek müzik seviyesi ile gençleri cezbeden bir yapıda olan plajda ücretli şezlong ve şemsiyeler genelde boştu ve Ravda’dan 6 leva olan ücret burada 8 leva idi.
Her yerde olduğu gibi burada da halkın kullanımı için ayrılmış ücretsiz bir bölge bulunuyordu. Bu bölgedeki kalabalık Sunny Beach’in popülerliğini ifade etmeye yetiyor.
Biraz sıcaktan, biraz da artık dönüşe geçme isteğinden plaja yakın bir otelin restoranında yemek yedik. Şansımıza Türk bir garsonla karşılaştık ve konforlu bir yemek yedik. Bu bölgenin restoranları da çok güzel tasarlanmış keyifli yerler.
Sunny Beach’in çıkışındaki Janet adlı yerel süpermarkete uğrayıp biraz alışveriş yaptıktan sonra dönüşe geçtik. Dönüşte Bulgar gümrüğünde arabadan bile inmeden rahatça çıkış yaptık. Bir görevli bizim alışveriş merkezlerindeki güvenlik görevlileri gibi laf olsun diye sadece bagaja şöyle bir baktı. Türkiye tarafında da gümrükten oldukça hızlı geçtik. Bu tarafta gümrük memuru bagaj ve arka koltuğa epey detaylı baktı. Gereğinden fazla eşya ile geri gelmemek lazım. Gümrük memurunun pasaporta bastığı son damga olmadan Türkiye’ye giriş yapılamayacağını da hatırlatmak lazım.
Cumartesi sabahtan pazar gecesine yaptığımız bu kısa seyahatte Bulgaristan’ın bir kısmını görme şansımız oldu. Çok merak edilmesi gereken bir yer olmasa da, İstanbul’a yakınlığı nedeniyle bir kez görmekte fayda olduğunu düşünüyoruz.
2015 Mayıs ayı sonunda 3 gece 4 günlük bir Barselona turuna katıldık. Klasik bir turistik tur oldu ve Barselona haricinde Girona ve Figueres’teki Dali Müzesi’ni de gördük. Turdan bağımsız olarak sadece bir gün gezebildiğimiz halde Barselona’nın en güzel yerlerini görecek zamanımız oldu.
Barselona’ya Sabiha Gökçen’den Pegasus Havayolları ile gittik. Siz böyle bir hata yapmayın, hem koltuk araları çok dar, hem de çok pahalı olduğu halde almak isteseniz de sandviç bile alamıyorsunuz, ön koltuklardan servis gelene kadar sandviçler bitiyor. Neden beceremiyorlar bilmiyorum ama dönüşte de durum böyleydi.
Barselona havaalanında 30 dakikalık kablosuz interneti mail adresinizi vererek kullanabiliyorsunuz. Doğru bir adres olmak zorunda da değil. Gelişte oldukça yeterli ama dönüşte bekleme süresi uzun olduğu için pek yeterli olmuyor. Havaalanı oldukça büyük ve rahat. Turla gittiğimiz için havaalanından şehire gidiş hakkında bilgi veremiyoruz ama tren istasyonu yönlendirmeleri mevcuttu.
Öğle saatlerinde indiğimiz için otelimize gitmeden önce tur otobüsüyle tipik bir şehir turu yaptık. İlk durağımız Barselona’nın panaromik manzarasını gördüğümüz Montjuic tepesi oldu.
Bu tepede daha görülecek epey yer var. Olimpiyat köyü ve bizim gitmeye fırsat bulamadığımız Poble Espanyol bunlardan bazıları. Poble Espanyol, içinde İspanya’nın değişik bölgelerinin mimarisinin ve kültürünün görülebildiği bir açık hava müzesi.
Tepede mola verdikten sonra şehrin belli başlı yerlerinden geçerek Barselona’nın en önemli turistik noktası olan La Sagrada Familia katedraline yakın bir yerde otobüsten indik.
1882’de yapımına başlanan, 1883’de ünlü mimar Antoni Gaudi tarafından devir alınarak 1926’da ölümüne kadar tamamlanamayan bu dev kilise, halen inşa edilmeye devam ediliyor.
Müze giriş ücretleri ve halkın yardımlarıyla devam eden inşaatın en büyük sorunu ise Gaudi’nin tasarımının Gaudi olmadan yapılmasının zorluğu. Kilisenin içine girmek için bilet almak gerekiyor. Turlar genelde çevresini dolaştırıp devam ediyor, bizde de böyle oldu. Ama biz iki gün sonrası için biletimizi zaten almıştık, ileride anlatacağız.
Kilisenin arka cephesi daha değişik. İnsan bu yapının nasıl ayakta durduğuna şaşmadan edemiyor.
La Sagrada Familia çevresinde kısa bir süre dolandıktan sonra otobüsümüze binerek otelimize gittik. Bu turu birlikte iş yaptığımız bir firma düzenlediği için, akşam yemeğini de hep beraber yemek üzere akşam tekrar toplandık. İlk akşam yemeği için Flamenko gösterisi sunan bir yeri ayarlamışlar.
Palacio del Flamenco isimli bu yerde gösteriyi izlerken bir yandan da yemeğinizi yiyorsunuz.
Bu güzel ve neşeli şovun ardından biraz daha dramatik bir gösteriden de küçük bir kısmı paylaşalım.
Yemeklerin de gayet başarılı olduğu bu yer için ne kadar ücret ödendiğini bilmiyoruz ama her gece üç seans yapıyorlarmış ve yukarıda restoranın adında verdiğimiz linkten rezervasyon yapılabiliyor.
Girona
İkinci günümüzde hep beraber Barselona’ya bir saatlik mesafede olan Girona kentine gittik.
Girona, eski güzelliklerini kaybetmemiş şirin bir yer.
Şehrin tarihi dokusu ilk andan kendisini belli ediyor. Daracık sokaklarda yürümek insana keyif veriyor.
Şansımıza, biz Girona’yı gezerken Google Maps’in aracı merkezdeki kilisenin önünden geçiyordu.
Özellikle mi yapmışlar bilmiyoruz ama ilkokul çocukları kilisenin merdivenlerinde toplanmış kameraya el sallıyorlardı.
Çok neşeli ve canlı bir görüntüydü. Girona’nın eski kısmında bir çok hediyelik eşya dükkanı bulunuyor. Sokaklar arasında daracık geçitler var.
Eski şehiri bitirip tekrar ırmak kenarına çıkınca, Floransa’ya benzeyen bir manzarayla karşılaşılıyor.
Irmağın diğer tarafı ise daha yeni görünümlü. Özgürlük Meydanında mola verdik ve civarda biraz dolaşma fırsatı bulduk.
Sessiz ve sakin bir şehir burası. Tam turistik hale gelmediğinden olsa gerek, halk normal yaşantısına devam ediyor.
Girona’ya Barselona’dan trenle de ulaşılabiliyor ama saatlerini incelemeniz lazım. Yine de Barselona’yı bitirmeden Girona’ya zaman ayırmaya pek gerek olmadığını düşünüyoruz.
Figueres – Dali Müzesi
Girona’dan yarım saat kadar daha ileride bulunan Figueres kentinde Salvador Dali’nin müzesi bulunuyor.
Dali’nin eşi Gala ile beraber yaşadığı kente hediye ettiği bu muhteşem müze muhakkak görülmesi gereken bir yer.
Müzedeki eserlerle ilgili rehberimiz oldukça fazla bilgi verdi. Ama bu bilgileri hatırladığımız kadarıyla burada anlatmak bize doğru gelmiyor.
Uzmanlık alanımız olmadığı için buradaki detayları sizin incelemenize bırakıyoruz.
Ancak en beğendiğimiz eserlerin resimlerini paylaşarak bir nebze neyle karşılaşacağınızı gösterebiliriz. Mesela, aşağıda gördüğünüz fotoğraftaki portre, çıplak gözle bakıldığında bir portreymiş gibi görünmüyor. O görüntünün fotoğrafı elbette çekilemiyor, gidip görmeniz lazım.
Dali’nin sadece sürreal eserler yaptığı sanılmasın, çok güzel tabloları da var. Alttaki resimdeki ekmek gerçek gibiydi.
Farklı eserleri inceleyerek müzeyi gezmeye devam ettik.
Üst katlara çıktıkça Dali’nin farklı çalışmalarıyla karşılaşıyorsunuz. Aşağıda gördüğünüz eser bir odanın tavanı. Burada kendisini ve karısı Gala’yı resmetmiş olduğunu öğrendik.
Bazı mekanlar özellikle Dali tarafından sergiye hazırlanmış.
Müzenin merdivenlerinde bile değişik sürprizler bekliyor sizleri.
Dali’nin standart dışı eserlerinden bazıları da, aşağıda gördüğünüz gibi anlamsız görünen bir çizimin, merkezine aynalı bir şişe konunca kafatası şekline bürünmesi gibi sizi şaşırtıyor.
Müzeyi gezmeyi bitirince yapının diğer tarafından dışarıya çıkıyorsunuz. Bu tarafta bir kilise bulunca içine bakalım dedik. Hem biraz oturup dinlenmek için hem de biraz serinlemek için bulduğumuz kiliselere genelde girip bir bakarız. Sakin ve güzel bir yapıydı.
Dönüşte otobüsteki herkes Barcelona FC’nin stadyumu olan Camp Nou’yu da görmek isteyince, otelimize yakın olduğundan uğrayıp bir kaç fotoğraf çektik.
Stadyumu kişi başı 23 € ücretle gezmek mümkünmüş ama bizim zamanımız yoktu.
Barselona’da serbest bir gün
Turumuzun üçüncü gününde serbest kaldık. Bu günü baştan programladığımız için Barselona’da görülmesi gereken yerleri görmek amacıyla erkenden yola düştük. Otelimiz merkeze biraz uzak olduğundan, metroya ulaşmak için 10 dakika kadar yürüdük. Yürüyüşümüz içinde geçtiğimiz Cervantes Parkı ve içindeki gül bahçesi çok güzeldi.
Metro’ya vardığımızda, 4 kişi olduğumuz için tek tek bilet alacağımıza, 10’lu bilet aldık ve yola çıktık. Bu bileti peş peşe 4 kez turnikeden geçirerek kullanabiliyorsunuz, tek biletlerden daha ekonomik. Bilet makinelerinden ingilizceniz varsa kolayca alabilirsiniz. Tüm gün dolaştığımız rotayı aşağıda veriyoruz.
İlk durağımız muhteşem La Sagrada Familia katedrali idi. Metrodan inip sokaklarda yürümeye başlayınca Barselona’nın yeşilliği daha iyi anlaşılıyor.
Biraz erken geldiğimiz için bir durak önce inip yürümeyi tercih ettik. Katedral uzaktan göründükçe insanı gerçekten heyecanlandırıyor.
Daha önce bahsettiğim gibi katedralin içine girmek için biletlerimizi gelmeden önce internetten almıştık. Bu linkteki adresten Rehbersiz Sagrada Familia turu bileti alıyorsunuz. Her saat için belli sayıda bilet satıyorlar. Biletin yazıcıdan çıktısını alıp o saatte ön taraftaki kapıda olursanız, barkodu okutarak içeriye hemen giriyorsunuz. Ön kapı hangi taraf derseniz, aşağıdaki resimdeki taraf.
Bileti olmayanlar arka kapıda uzun bir kuyruk bekliyorlar. Uzun derken öyle böyle değil, en az 2 saat sürer. Kesinlikle gelmeden biletinizi alın deriz. Bizi önceden uyaran arkadaşım Gökhan’a orada binlerce kez teşekkür ettik. İçeriye girince cephenin yakından ne kadar güzel olduğunu daha iyi anlıyorsunuz.
İlk gün ziyaretimizde rehberimizin bahsettiği bir hikaye burada aklımıza geldi. Bu taraftaki heykellerden bir kısmı bir sebeple kırılmış ve uzakdoğulu bir heykeltraş yeniden yapmış. Biraz taraf tutmuş belli ki, artık heykellerdeki kişiler çekik gözlüymüş. Bu heykelleri bulduk, aşağıda görebilirsiniz.
Gelelim katedralin içine. Tek kelimeyle söylemek gerekirse “inanılmaz”. Buraya gelip de içine girmeden dönmemek lazım. Bir çok fotoğraftan önce, girer girmez çektiğimiz şu videoyu bir izleyin deriz.
Burayı anlatmak için yeterli kelimeleri bulmak çok zor.
Bugüne kadar gördüğümüz hiç bir yapıya benzemiyor.
Yukarıya bakmaktan vazgeçemiyorsunuz.
Sandalyelere oturup tavana baktığınızda şu garip görüntü çıkıyor önünüze.
Alt kattaki müzede, kilisenin bir maketini gördük. Bu maket biraz daha kolay anlamanızı sağlayabilir. Güzel bir kesit yapmışlar, buyrunuz.
Detaylara baktıkça insan daha çok şaşırıyor.
Her köşede farklı bir geometrik hareket var.
Bu kadar karışık bir yapının bir bütün halinde nasıl bu kadar güzel göründüğüne insan şaşırıyor.
Diğer yandan inşaatin hala bitmemiş olması da biraz anlaşılır geliyor insana.
Kilisenin arka tarafına geçtiğinizde ise daha değişik bir mimari ile karşılaşıyorsunuz.
Bu taraftan yukarıda bahsettiğim alt kata iniliyor ve binanın tarihi ve yapım prensiplerini gösterdikleri müze gezilebiliyor. Çıkış da buradan.
Bir sonraki durağımız olan Park Güell’e yakın bir metro durağı yok. En yakın metrodan bir müddet yürümeniz lazım. Biz 4 kişi olduğumuz için bir taksiye bindik, 10 dakikada kapıya geldik, 8 € verdik.
Bu park da Barselona’ya Gaudi’nin armağanı. Girişteki sevimli yapılar bir masal dünyasına gelmişsiniz gibi hissettiriyor. Bu parkın en önemli kısmı olan merdivenlere giriş için de bilet almak gerekiyor. Gelmeden önce şuradan biletinizi almanızı tavsiye ederiz, çünkü kapıdan almak için en az 2 saat beklemeniz gerekir. Bilet ücreti 7 €. Parkın geneli ücretsiz ancak ortadaki merdivenleri görmek ve üstteki terasa çıkmak için bilet almanız gerekiyor.
Biz maalesef önceden buraya bilet almayı akıl edemediğimiz için biletli kısıma giremedik. Kapıdan yukarıdaki fotoğrafı çekmekle yetindik. Ama parkta başka güzellikler de var.
Çok güzel bir park ve şehri tepeden görebiliyorsunuz.
Biletli kısımdan ulaşılan terası da üstten yine görebiliyorsunuz. Esasen bu kısıma girmeniz çok da önemli değil, ama merdivenleri yakından görmek güzel olabilir. Teras dediğimiz de şöyle bir şey.
Biletli girenlerin de burada fazla zaman geçirdiklerini sanmıyoruz.
Bu arada terasın üst kısmındaki seyyar satıcılarda en ucuz hediyelikleri bulabileceğinizi de söyleyelim.
Parkı gezdikten sonra tekrar taksiye binip Casa Mila’ya en yakın yere, Passeig de Gracia caddesine 9 €’ya geri döndük.
Casa Mila, Gaudi’nin en ünlü eseri. Binanın içini gezebiliyorsunuz ama bizim gibi sadece bir günlük serbest zamanınız varsa buna fırsat bulamıyorsunuz. Kişi başı 20,50 € ücretle giriliyor, özellikle çatısı görmeye değer. Mimariye meraklıysanız içerideki mobilyalar sizi çok etkileyecektir, Art Nouveau’nun en güzel eserleri Gaudi imzalı. Caddenin biraz aşağısında yine Gaudi’nin Casa Batllo binası bulunuyor.
Bu binayı da gezmek için kişi başı 21,50 € ödemeniz gerekiyor. Tabi biraz da kuyruk beklemek ve gezmek için zaman ayırmalısınız. Maalesef biz zamansızlıktan giremedik. Caddenin sonunda Plaça de Catalunya, yani Katalonya meydanına geliyorsunuz. Barselona’nın merkezi işte tam burası. Meydandan katedrale giden Portal de l’Angel bulvarına girerek devam ettik.
Sağlı sollu mağazalarla dolu olan bu caddede bir kaç yere girip çıkmadan olmuyor. İndirim zamanı olmadığından fiyatlar çok uygun değildi ama özellikle Massimo Dutti mağazası Türkiye’ye göre çok ucuzdu. Eski şehire girdikçe sokaklar daralıyor.
Geniş bir meydanda bulunan Barselona Katedrali, her Avrupa şehrinde görmeye alıştığımız türden bir kilise.
Cephesine ve içerisine çok özenilmiş.
Epey turist gezdiğinden pek sakin değil ama yine de sıralara oturup biraz dinlenmek iyi geliyor.
İhtişamlı ve etkileyici bir kilise. Genelde bu tip kiliselere girerken pek bakmazlar ama buraya kadınları kısa şortla almıyorlar, diz üstü eteğe de izin vermiyorlar, aklınızda olsun.
Katedralin arkasında klasik dar sokaklarda yürümek ve mağazalara girip çıkmak çok keyifli.
Bu bölgeden ünlü Les Rambles, Rambla caddesine yürümeye devam ettik ve Barselona ile ilgili her yerde karşımıza çıkan ve çok merak ettiğimiz ünlü sabit pazar Mercado de La Boqueria’ya geldik.
Ancak aslında meyve yanında et satan yerler de mevcut, burada oturup bir şeyler yiyip içebiliyorsunuz.
Ama bize en ilgi çekici gelen kısım deniz mahsülleri satılan kısım oldu.
Hani evimiz yakın olsa torbalar dolusu deniz mahsülü alıp eve koşarak giderdik, çok bol çeşit vardı ve hepsi çok taze görünüyordu.
Sonuçta alıp getiremedik ama o akşam yemeği için ayarlanmış olan restorana gittiğimizde bolca karides, kerevit ve midye yeme fırsatını da bulduk.
Son gününde her yeri görme telaşıyla koşturduğumuz Barselona’yı biz çok sevdik. Keşke daha çok zamanımız olsaydı diyerek ertesi gün öğlen uçağıyla İstanbul’a döndük. Son bir not, havaalanı duty free mağazası şehirdeki marketlerden daha pahalı, alışverişinizi havaalanına bırakmayın.
Bir fırsat daha yaratıp Barselona’ya bir haftalığına gitmek ve doya doya tadını çıkarmak lazım.
Pazar günümüz İstanbul’da geçmesin diye yine yollara düştük. Bu sefer epey uzağa, Akçakoca’ya gittik. Düzce’de kahvaltı yaparız diye yola çıkmıştık ama maalesef bulduğumuz yerler çok kalabalıktı, biz de devam edip 3 saatlik bir yolculuk sonrası Akçakoca’ya vardık. Gezdiğimiz yerleri aşağıdaki haritada görebilirsiniz.
Akçakoca sakin bir sahil kasabası. Karadeniz’in güzel kıyısına yayılmış, modern ve keyifli bir yer. Çok acıkmış olduğumuzdan, sahile iner inmez bulduğumuz hoş bir kafe olan UndanKale‘de kahvaltıya oturduk, çok da memnun kaldık.
Deniz kenarında epey doyurucu bir kahvaltıya kişi başı 15 TL ödedik. Bol peynir ve reçel çeşitli kahvaltının tek zayıf yanı zeytiniydi ama hem konforu ile hem de denize girenleri izleyerek geçirdiğimiz güzel zaman ile bizi çok memnun bıraktı.
Kahvaltıdan kalkınca Akçakoca’nın sembolü olan Ceneviz Kalesi’ne doğru yola çıktık. Yol boyunca Akçakoca’nın sahilini ve cıvıl cıvıl insanlarını izledik. Gerçekten hoş ve keyifli bir kent.
Ceneviz Kalesi’nin tarihi 1200’lü yıllara varıyormuş. Belli ki bir dönem iç avlusu düzenlenmiş. Sonra restorasyon yapılacak diye kapatmışlar ancak yıllardır bir şey yapılmadığı çok belli. İnsanlar da kapının yanındaki bir boşluktan rahatça girip çıkıyorlar.
İçeride piknik yapanlar, dinlenenler ve fotoğraf çekenler var. Gayet güzel bir yer, bizim çok hoşumuza gitti. Kalenin iki tarafında da plaj var. Batı tarafındaki plajda bir de tesis var.
Henüz Mayıs başı olsa da, denize giren epey kişi vardı. Kalenin doğu tarafındaki plaj ise bizim daha çok hoşumuza gitti. Nasıl inildiğini arayıp bulmasak da, burada şnorkelle yüzmek çok keyifli olur muhtemelen.
Kalenin içi ve surları epey harap durumda. Nasıl restore edileceğini bilmiyorum ama umarım (eğer yapılırsa) düzgün bir restorasyon olur.
Kaleden çıkınca Aktaş Şelalesi’ne doğru yola çıktık. Şelaleye Aktaş köyünden geçilerek gidiliyor. Fındık ağaçları ile dolu bir vadiden gidilen şahane bir yolu var.
Yönlendirme tabelaları çok başarılı. Her kavşakta bir tabela mevcut. Aktaş köyüne kadar iki şeritli çok düzgün bir yol var. Yol boyunca çok güzel evler var, Aktaş Köyü’ndeki şu örnek aralarından belki de en güzeli.
Köyden sonra 3-4 km kadar bir yol daha var. Dar ve iki aracın yan yana geçmesi zor olan bu yolda bizim şansımıza karşıdan araç gelmedi ama arada açılmış olan aşağıdaki gibi geniş geçiş noktalarını aklınızda tutsanız iyi olur.
Yolun sonunda bir ailenin işlettiği tesise geliyorsunuz. Otopark için 5 TL alıyorlar. Geniş ve keyifli bir yer. Karadeniz tarzı yapılmış bir evleri var.
Arabayı bıraktıktan sonra 700 metre uzunluğunda bir parkura giriyorsunuz. Basit bir parkur, spor ayakkabıyla gidebilirsiniz.
Girişte dikçe bir eğimle dere kenarına iniliyor. Bir kaç yerde toprak kaymasından dolayı patika daralıyor ama çok tehlikeli değil.
Derenin kenarına inerken suyun sesi artıyor, etrafta kuşlar cıvıldıyor ve güzel bir köprüye geliyorsunuz. Buranın verdiği güzel hissi biraz duyasınız diye aşağıdaki videoyu çektik.
Patika, derenin bir sağından bir solundan devam ediyor. Yol üzerinde 3-4 tane köprü var. Sağlam yapılar ve çok güzel görüntüler sunuyorlar.
Orman çok sık ve her yerden yeşil fışkırıyor. Dört bir yanda orman gülleri açmış, bu güzel çiçekler kestane balını “Deli” bal yapan bitkilermiş. Yamaçlardan sular akıyor, dere güzel güzel akıyor. Huzur dolu bir yer burası.
Bizim şansımıza, derede balık tutmaya gelen bir köylü de vardı. Elindeki balık ağıyla derenin küçük gölet yaptığı bölgelerde balık tutmaya çalışıyordu.
Şelaleye yaklaştıkça sanki doğa daha da güzelleşiyor. Derenin üstüne düşmüş ağaçlar sanki fotoğrafı çekilsin diye buradalar.
Patikanın sonunda şelale tüm ihtişamıyla ortaya çıkıyor. Yüksek duvarlardan oluşmuş bu boşlukta serin bir vaha yaratmış. Şelalenin yüksekliğini anlayasınız diye bir video da burada çektik.
Aşağıdaki fotoğrafta görülen, şelalenin sağ duvarındaki, yukarıdan düşmüş kocaman ağaç gövdesinden anlayabileceğiniz gibi epey yüksek bir şelale bu.
Şelalede biraz durup suyun sesini dinledikten sonra geriye döndük. Yukarıya çıktığımızda birer çay içtik. Derenin suyundan mı, bizim yorgunluğumuzdan mı bilmiyorum ama içtiğimiz en lezzetli çaylardan biriydi. Bu tesise bir kaç oda da yapmaktalarmış ve yakında burada gecelemek de mümkün olabilecekmiş. Arayıp sormak isteyenler, yetkili kişinin ismini ve telefonunu [email protected] adresinden sorabilirler.
Şelaleden dönünce Fakıllı Mağarası’na doğru yola düştük. Bu mağara Fakıllı köyünün içinde ve yönlendirme tabelaları yine çok başarılı. Mağaraya giriş için muhtarlık kişi başı 3 TL alıyor. Bir bahçeden girilen, epey sığ bir mağara.
Mağaranın içini ışıklandırmışlar ama bazı yerde beyaz, bazı yerde sarı ışıklar var, pek başarılı olmamış.
Betondan yürüyüş yolları ve demir parmaklıklar yapmışlar, pek doğal olmamış. Yunan kolon başlarına benzeyen oturakları olan garip dinlenme yerleri de güzel olmamış.
Mağara pek kısa. Tanıtımında 350 metre ziyarete açık alanı var demişler, muhtemelen de 350 metrekare demek istemişler çünkü içeride en fazla 100 metre yürünecek yol var. Yine de görülesi bir yer, zaten yol üstü. Beyaz oda dedikleri yerde bol damlataş var, çok hoş görünüyor.
Mağaradan çıkınca girişteki güzel bahçede oturup çay da içebilirsiniz ama söyleyelim çay pek başarılı değildi.
Mesafe uzak olunca erkenden dönüşe geçmek şart oluyor. Etrafta gezecek bir kaç yer daha varmış ama biz epey yorulduğumuzdan Akçakoca’dan ayrıldık. Belki bir gece kalıp denize de girilebilir. Düzce’ye doğru Şifalı Su denen bir su kaynağında durmayı planlasak da, çeşmenin başındaki kalabalığı görünce bundan da vazgeçtik.
Dönüş yolunda bir de Sapanca gölü kenarında gözleme yemeye durduk ama burada anlatılacak pek bir şey yok. İstanbul’da trafiğin bittiği bir saatte rahat rahat evimize dönerek bu güzel geziyi de tamamlamış olduk.
Güneşli bir tatil günü bulduk ve yine İstanbul’dan kaçtık. Uzak gibi görünen ama ulaşması karşıya geçmekten daha kolay olan bir bölgeye gitmeye karar verdik. Sakarya, Karasu, Kandıra bölgesinde aşağıda gördüğünüz rotayı gezip döndük.
Güne güzel bir kahvaltıyla başlamak gerektiğinden, ilk durağımız Sakarya Orman Park oldu.
Yaklaşık 1,5 saat süren ve gayet rahat bir yolculuktan sonra bu güzel yere vardık. Şehrin içinde 18 dönümlük bir ormanın içine başarıyla bir çok mekan sığdırmışlar. Ağaçların altında güzel bir yer olmuş.
Açık büfe kahvaltı ve Köy kahvaltısı alternatiflerinden ikincisini seçtik. Kişi başı 22,5 TL’ye aşağıda gördüğünüz masadakileri sunuyorlar. Lezzet ve içerik açısından pek köy kahvaltısı olmasa da, özellikle ormanın güzelliği ve bol oksijen ile birlikte bizi pek mutlu etti.
Kahvaltıdan sonra Karasu Maden Deresi’ne doğru yola çıktık. Bir saat kadar süren yol çok rahat ve keyifli manzaralar sunuyor. Karasu’ya geldiğinizde sağa doğru devam ediyorsunuz, tabelalar sizi yönlendiriyor. Ana yoldan ayrıldıktan sonraki yol çok güzel.
Maden Deresi’nde iki tesis var. Birisi alabalık yenen bir restoran, diğeri ise Antik Maden Deresi adlı, piknik imkanı sunan bir tesis.
Piknik yapılan tesise araba girişi için 10 TL istiyorlar. Biz yürüyüş için geldiğimizden tesis girişine arabayı bırakıp yürüyerek girdik. Normalde buraya park etmeye de 5 TL alıyorlarmış ama henüz kalabalık olmadığından bizden almadılar.
Ormanla derenin kesiştiği çok güzel bir yer. Dere sakin sakin akarken, piknik alanında yeşillikler içinde yürüyorsunuz.
Girişteki geniş açık alanda insan kalabalık bir ekiple gelip top oynamak istiyor. Yeşilin her tonu ile gökyüzü harika bir manzara sunuyor.
İleride mağaralar ve şelale olduğunu öğrenince hedefimiz de belli oluyor. Açıklık bitip de ağaçlar altındaki piknik alanına gelince mangal dumanları dört bir yanı sarıyor ama hızlıca yürüyerek kaçıyoruz.
Derenin kenarından ilerleyince mağaralara ulaşabileceğimizi düşünüyoruz ama maalesef yol bitiyor. Meğerse ana piknik alanına gelince sola dönen yola sapmak lazımmış. Yukarıdaki patikaya çıkmak için ciddi bir yamaç tırmanışı yapıyoruz.
Patika üzerinden aşağıdaki manzara daha güzel görünüyor. Yukarıdan derenin görünüşünü aşağıdaki videodan görebilirsiniz.
Patika sonunda yine dere kenarına iniyor ve burada yol yeniden bitiyor. Bu noktadaki derenin güzelliğini aşağıdaki videoda görebilirsiniz.
Meğerse, patika dere kenarına inmeden sola doğru daracık başka bir patika devam ediyormuş. Daracık derken, şu kadar daracık.
Yine dik bir yamaçtan ama daha kolayca çıkılan bu patikanın ucunda ilk mağaraya ulaştık.
Mağaranın içinde telefonlarımızın kamera ışığıyla önümüzü görmeye çalışarak ilerledik. Arada gün ışığı gelen, karşıdan gelen trafikle geçişme noktası işlevi gören açıklık alanlar var. Mağaranın küçüklüğünü aşağıdaki fotoğrafta görebilirsiniz.
İlk mağaranın az ilerisinde bir mağara daha var. Onu da geçtikten sonra şahane bir manzarayla karşılaştık.
Mağaralardan sonra şelaleye doğru devam eden patikaya patika bile denemez. Henüz sezon açılmamış olduğundan olsa gerek, o tarafa geçen de olmadığından patika pek belirsiz ve tehlikeli göründü. Zaten mağaralarda da epey yorulmuş olduğumuzdan şelaleye gitmeden geri döndük. Dönüşte paşa paşa patikadan piknik alanına doğru yürüdük.
Bu arada, tesisin içinde bungalowlar olduğunu da farkettik. Küçük ve büyük tip bongalowlar, geceliği 150 TL ve 200 TL’den kiralanıyormuş.
Büyükler 2+1 imiş ve 5-6 kişi rahatça kalabilirmiş. Büyüklerde buzdolabı bile varken, küçüklerde mutfak yokmuş.
Güncelleme: Yazıyı yazalı yıllar oldu, yukarıdaki ücretler hep değişmiş olsa gerek. Buradaki bilgilerin garantisi yok yani.
Maden deresinden çıkıp Acarlar Longozu’na doğru yola düştük. Longoz basitçe su basmış orman alanı (subasar ormanı) olarak açıklanabilir. Daha detaylı bilgiyi Orman bakanlığının ilgili sitesinden bulabilirsiniz. Türkiye’nin tek parça en büyük longozu burasıymış. Girişinde yeterince geniş ücretsiz otopark bulunuyor. Yeme içme için iki tane restoran da var.
Longoz’un girişi yine bol mangallı bir piknik alanı kıvamında olduğundan, beklemeden longoz üstünde kurulu olan ahşap yoldan yürümeye başladık. Gerçekten enteresan bir yer, dere değil, göl değil, orman değil.
Maalesef nilüferler açmamıştı ama bu insan kalabalığına rağmen suyun kenarında ördek ve kazları görmek mümkündü.
Ahşap yol çok uzun değil ama yürümesi pek keyifli. Yolun sonundan ileriye doğru baktığımızda şu fotoğraftaki iki küçük kaplumbağayı gördük, bakalım siz görebilecek misiniz?
Longozdan çıktığımızda iyice karnımız acıkmıştı. Geldiğimiz yoldan değil de, Kandıra üzerinden gitmeye ve o tarafta yemek yemeye karar verdik. Yaklaşık 50 dakikalık keyifli bir yolculuk sonrası Kandıra merkeze vardık ve elbette buradan muhteşem köy peyniri, manda yoğurdu, tereyağı ve çerkez peyniri aldık. Daha çok şey alacaktık ama bitiremeyiz ve bozulur diye korktuk açıkcası.
Son durak olarak yemek için Kandıra çıkışında bulunan Mavi Köşe Izgara’ya gittik.
Bu kadar dolaşıp acıkmışken, benzerini sadece Bursa Barakfaki’de yediğimiz olağanüstü lezzetli pirzolayla birlikte, çoban salata, manda yoğurdu, bolca çay ve sıkma portakal suyu ile iki kişi tıka basa yemek yedik ve 75 TL hesap ödedik. Hatta çiğ pirzola da satıyorlardı ama ellerinde kalmadığı için alamadık. Tekrar geleceğiz artık.
Güzel bir cumartesi gezisini böylece bitirdik ve akşam 8’de evimizde olduk.
Fethiye’de tatil denince akla önce deniz gelir. Deniz kenarında vakit geçirmek dinlendirici olsa da, doğanın bize sunduğu harikalardan biri olan Saklıkent Kanyonu’na günlük bir tur yapmak emin olun çok hoşunuza gidecek.
Fethiye’den arabayla bir saatlik uzaklıkta bulunan Saklıkent Milli Parkı içindeki kanyon, Kaş’a da az çok aynı uzaklıkta. Kanyonda suların içinde kayalık zeminde yürüyeceğinizden, varsa sandalet ya da deniz ayakkabısı denen plastik ayakkabılardan giyerek gitmenizi tavsiye ederiz. Yoksa da orada kiralayabilirsiniz.
Kanyonun girişinde aracınızı park edebileceğiniz geniş bir park yeri bulunuyor. Bilet alıp içeriye girdiğinizde kayalıklara asılmış bir yürüyüş yolundan geçiyorsunuz.
Bu kısımda neler göreceğinizi ufak ufak hissetmeye başlıyorsunuz. Aşağıda pek gürültü yapmayan bir ırmak var ama ileriden gelen sesler merakınızı arttırıyor.
Biraz ilerleyip köpüren suları gördüğünüzde bu suda nasıl yürüyeceğinizi merak ediyorsunuz.
Kayalıktan ayrılan yol bir köprüyle ufak bir adaya geçiyor. Köprünün altından akan suyun debisi ve gürültüsü insanı heyecanlandırıyor.
Diğer yandan ortam iyice serinliyor. Fethiye’nin sıcağında bu kadar serin bir ortam bulmak gerçekten iyi geliyor.
Yolun geçtiği adacık, her tarafından suların aktığı, oturup dinlenebileceğiniz ahşap masaların olduğu, keyifli ve serin bir yer. Kanyonu oluşturan kanala daha girmeden, tam adacığın dibindeki su kaynağında dağdan çıkan suyu görebiliyorsunuz.
Kaynaktan çıkan suyun ne kadar soğuk olduğunu görmeniz lazım. İçinde yürümek bile insanın ayaklarını donduruyor.
Bu kaynaktan çıkan yüksek debili su ikiye bölünerek adacığın köprülü tarafına ve kanyon tarafına akıyor. Dolayısıyla adacıktan kanyona girerken sert ve soğuk bir su akıntısından geçmeniz gerekiyor. Bu akıntının içine sağlam iplerle bir hat çekmişler, ipe tutunarak kanyon tarafına geçiliyor.
Herkesin beline kadar ıslanarak karşı tarafa geçtiği bu kısımdan dolayı, yanınıza suya dayanıksız eşyalarınızı almanızı tavsiye etmem. Çantanızı yukarı kaldırarak geçebilirsiniz ama zemin çok bozuk olduğundan suya düşmeniz olası.
Bu kısımı geçtiğinizde kanyona ulaşmış oluyorsunuz. Giriştekinin aksine artık sert akan bir su kalmıyor. Sakin sakin akan küçük bir derenin kenarından ya da içinden yürüyorsunuz. Yukarıdaki ulu dağlar gerçekten çok yüksek.
Bundan sonrasında kanyonun içlerine doğru yürümeye başlıyorsunuz.
Çok sakin bir parkur. Kayaların kenarından geçerek ilerliyorsunuz.
Kanyonlarda ilerlemek için daha sportif olmak, tırmanabilmek, derin sulardan geçebilmek gibi özelliklere sahip olmanız beklenir ama bu kanyonda bunlara ihtiyacınız yok.
Suyun gücünü hissedebileceğiniz, yüzyıllar içinde aşına aşına açılmış bu kanyonda açılmış yarıklar insanı gerçekten şaşırtıyor.
Duvarlar arasında sıkışmış kayalar düştü düşecek gibi görünüyor.
Kanyonda 45 dakika kadar ilerlediğinizde genişlik daralmaya başlıyor. Artık gökyüzünü rahatça göremiyorsunuz.
Ziyaretçilerden çoğu buralardan geri dönüyor. Biraz daha atletik olmanız gereken kısım buradan sonra başlıyor. İleride geri dönenlerin “çok güzel” dedikleri bir şelale olduğu ve oraya gitmenin biraz zor olduğu konuşuluyor. Zemin artık iyice zor yürünen bir hale geliyor.
Artık yol iyice daralıyor ve güneşi göremez hale geliyorsunuz.
Şelale’ye varabilmek için dar bir bölgede, kaygan ve bol su akan bir noktada bir buçuk metre yükseklikte bir yere çıkmanız gerekiyor. İki kişi için çıkması epey zor. Aşağıdan birisinin kaldırıp, yukarıdan birisinin elinizden çekmesi gerekiyor. Şansımıza burayı geçmeye çalışan dört gençle karşılaştık ve herkes birbirine yardım ederek yukarıya çıktık. Şelale hemen bu yükseltinin arkasında.
Öyle çok da aman aman bir şelale değil açıkcası. Hatta şelale bile değil ama kanyonun en heyecanlı bölümü bu kısım. Kanyona gidip sakin bir yürüyüş yapmış olmak istemiyorsanız buraya kadar gidin derim. Ama gitmezseniz de pek bir şey kaybetmiş olmazsınız. Şelalenin sağ tarafına bir ip asılı, bazı gençler o ipi kullanarak yukarıya da çıkmışlardı.
Epey yüksek bir yer. Biz şelalenin altında biraz duş aldık ve tabii ki yukarıya çıkmadık. Gerçi istesek de çıkamazdık. Ama insan yine de yukarıdan gelen suyun nereden geldiğini, yukarıda daha neler olduğunu merak etmeden yapamıyor.
Diğer yandan, şelalenin üstündeki gençler üstlerine çamur sürmüşlerdi. Her çamur gibi bu çamurun da iyi geldiği konuşuluyor ama çok anlamlı gelmedi bize.
Dönüşte, şelaleye çıktığımız yükseltiden aşağıya inmek de pek kolay olmadı. Suyun içinden kayarak inmek çok kolay ama düştüğünüz noktada belinize kadar suya düşüyorsunuz ve ayaklarınız yere sertçe çarpıyor. Tabi zemindeki taşların üstüne bu hızla inmek pek sağlıklı olmuyor, benim canım epey yandı. Ceren daha hafif olduğundan ve ben aşağıda bekleyip tuttuğumdan, zemine daha az çarptı. İnerken daha çok dikkat etmenizi tavsiye ederim.
Sabah 10 civarı Fethiye’den çıktığımız ve 11 gibi kanyona geldiğimizden olsa gerek, döndüğümüzde kanyon girişi daha kalabalıktı. Turist otobüsleri yeni gelmişlerdi herhalde. Dönüşte ipli geçişe geldiğimizde bu kalabalığı farkettik.
Bu serin ve güzel kanyon turundan sonra Fethiye’ye döndüğümüzde saat 3 gibiydi. Hala denize girecek zamanımız kalmıştı. Bir tatil gününüzü harcamış olmayacağınız bu harika kanyona muhakkak gidin.
İstanbul’a gezmeye gelenlerin muhakkak gittiği, İstanbul’da yaşayanların ise sıkça gitmeyi ertelediği Adalar’ın en ünlüsü Büyükada. Bu nedenle genelde çok kalabalık olur. Biz Burgazada’yı daha çok ziyaret etsek de bu sefer Heybeliada’ya gitmeye karar verdik.
Heybeliada hakkında bir yazı yazınca tarihinden, kiliselerinden, ruhban okulundan, ne yenip ne içileceğinden bahsetmek lazım ama biz öyle yazmadık. Zaten öyle de yapmadık. Bol bol yürüdük, sizi de motive ederiz belki diye de yürüyüşümüzü anlattık.
Anadolu yakasında oturanlar için Adalar yolu malum Bostancı’dan geçer. Avrupa yakasındakiler ise Kabataş’ı kullanmalılar. Son zamanlarda Bostancı iskelesine sefer sayısı iyice azaltıldığından güzelim ada vapuru ile gitmek zor ama iskelenin hemen yanından kalkan motorların seferleri epey sık. Buradan kalkan iki hat var, birisi Büyükada-Heybeliada seferi, diğeri ise Kınalıada-Burgazada seferi. Güncel sefer tarifelerini Şehir Hatları ve Mavi Marmara web sitelerinden öğrenebilirsiniz.
Motora bindiğinizde her zamanki gibi martılar etrafınızda uçuyor ve İstanbul uzaklaşıyor.
Açıldıkça adalar daha belirgin hale geliyor. Nedense her seferinde tatile gidiyormuşuz duygusu doluyor içimize.
Motor sefer tipine göre ya önce Büyükada’ya uğruyor ya da direkt Heybeliada’ya gidiyor. Bizim sefer önce Büyükada’ya uğradı ve çoğu yolcu burada indi. Ancak bu seferler aynı zamanda adalardan dönüş seferi de olduğundan binenler boş yerleri dolduruyorlar. Heybeliada’ya yaklaştıkça ada daha net görünüyor.
Adaya indiğimizde her ne kadar ufak bir kalabalık olsa da, İstanbul’da alışmış olduğumuz telaş hali yavaş yavaş kaybolmaya başlıyor, insan sakinleşiyor.
Ben şöyle bir etrafta dolaşıp otursak bir şeyler içsek derken Ceren ufak ufak beni sola doğru çekiştirdi. Sol tarafta Askeri Deniz Lisesi var ve yol orada bitip sağa tepeye doğru çıkıyor. 50 metre kadar yukarıda Lozan meydanı ve parkına varıyor. Parkın arka tarafında adanın muhteşem ahşap evleri göz alıyor.
Parkın üstünde ise 1917 yılında açılmış olan Bahriye Nezareti Çeşmesi tüm güzelliği ile duruyor.
Çeşmenin önünden sağa doğru gidip bir yerde oturalım derken bir şekilde yine kandırılıyorum ve sola yokuş yukarı askeri bölgenin duvarını takip ederek yürümeye devam ediyoruz. Meğerse günümüzün güzel geçmesi bu anda başlamış. Yokuş diyorum ama aslında çok da uzun sürmüyor çıkması, rahat bir yokuş yani. Ya da işin sonunda bana öyle geliyor.
Biraz yürüyünce askeri tesisler azalıyor ve solda deniz ile Büyükada görünüyor. Burada Uçurum Kilisesi de denen Aya Yorgi Kilisesi’nin üstüne varıyorsunuz.
Manzara burada çok güzel. Kilisenin uçurum adıyla bilinmesinin sebebi uçurumun kenarında kurulmuş olmasıymış. Biraz daha ilerleyince yol uçuruma epey yaklaşıyor ve yüksekliği anlıyorsunuz.
İşte buralara kadar gelince Ceren asıl niyetini açıklıyor. Meğerse adada dağ çileklerinin olduğunu duymuş ve bulup yemeden dönmeyeceğini ilan ediyor. Meyve için neler yapabileceğini bildiğimden en yakın dağ çileğini bulup geri dönebilme umuduyla yola devam ediyorum. Karşımıza terkedilmiş halde Sanatoryum çıkıyor.
Atatürk’ün talimatıyla açılmış, yıllarca çalıştıktan sonra 2005 yılında kullanıma kapanmış. Gezilemiyor ama arka tarafına geçince ne kadar güzel bir yere yapılmış olduğu anlaşılıyor. Sanatoryum’un arkasında şahane Çam Limanı var.
Buradan bakınca ne kadar güzel olduğu pek belli olmuyor ama sonraki fotoğraflardan anlaşılacaktır. Bu limana yaz döneminde tekneler sık sık uğruyormuş. Denize de giriliyormuş ama biz pek uygun bir yer görmedik. Denizin dibi kum ama tipik Marmara yosunları bol.
Deniz seviyesine indikten sonra tabii ki tekrar bir yokuş çıkıyor önümüze.
Bu kadar yürüyünce insan bol oksijeni ne kadar özlediğini anlıyor. Bu tip yollardan genelde hep arabayla geçtiğimizden, yürümenin enerjisini unutuyoruz. Bu arada dağ çileğini henüz bulamadığımızdan, sağa sola bakınarak ilerlemek de iyice yavaşlatıyor. Zaten artık adanın tam arkasına geçmiş olduğumuzdan geri dönmek de mümkün değil, o nedenle yürüyüşe devam ediyoruz.
Faytonla geçenlere biraz özeniyorum tabi ama diğer yandan yürümek de iyi geliyor. İyice açıldık artık rahat yürüyoruz. Heybeliada diğer adalar kadar fazla yokuşu olmayan bir ada, yokuşlar uzak aralıklarla o nedenle fazla hırpalamıyor. Yukarıya çıktığımızda Çam Limanı’nın güzelliği gözlerimizin önüne seriliyor.
Koyun iki tarafındaki tepelerin bir tarafında Sanatoryum, diğer tarafında Terk-i Dünya Manastırı var.
İşte tam buraya geldiğimizde dağ çileklerini görüyoruz. Yolun az yukarısındaki bir kaç ağaçta bol meyve var ama henüz tam olmamışlar. Ceren elbette yine de tadına bakıyor ve çok memnun olmasa da bana da yediriyor.
Yoldan çıkıp ağaçların arasına girmek insana daha da iyi geliyor. Ağaçların canlılığı, renkler, havanın güzelliği hepsi birden mutluluk veriyor. Küçük pelitler açmış dallarda.
Koyun diğer tarafına geçince Terk-i Dünya Manastırına doğru sola saptık. Yoldan 300 metre kadar içeride, bir uçurumun kıyısında yapılmış.
Alışkın olduğumuz ihtişamlı yapılardan değil. Hayata veda etmek için adaya gelen bir keşişin kulubesini sonradan manastıra çevirmişler. Girişteki mezar herhalde o keşişindir. Güzel yer seçmiş kendisine.
Mezarın sol ve sağ tarafında bahçe duvarı olarak yapılmış alçak duvar dikkatimizi çekti. Duvar taşlar dizilerek yapılmış ama kullanılan taşlar arasında mermer parçaları da bulunuyor. Sanki tarihi kullanarak yapmışlar duvarı.
Basit bir bina yapılmış. Muhtemelen buranın bakımını yapan birileri burada yaşıyor çünkü bahçede sebze ekili bir çok yer var. İçeride küçük bir ışık da vardı ama etrafta kimseyi görmedik.
Rahatça girip bahçede dolaşıp, burunun en ucunda oturup yüksekten denizi seyredebiliyorsunuz. Yazın çok keyifli olur.
Buradan ayrılınca tabii ki adanın diğer tarafına doğru yürüyüp bari adayı dolaşmış olalım diyerek yola devam ettik. Artık Burgazada göründü.
Bu tarafta bir yaban hayat merkezi kurulmuş. Adalara özel bazı hayvanlar koruma altında tutuluyor. Etrafı çitlerle çevrilmiş ve insanların girmemesi umulmuş ama elbette çitler yıkılarak ilerideki düzlükte bolca piknik yapılmış. Yerlerdeki çöplerden belli oluyor. Yaban hayvanlarla ilgili bir takım tabelalar asılmış olduğundan bir şekilde ilgilenildiğini düşünüyoruz.
Bu tarafta yol denizden uzak devam ediyor. Sık bir ormanın içinden yürüyorsunuz. Yürüyüş hala çok keyifli ve insan sık sık gelmesi gerektiğini düşünüyor.
Yavaş yavaş etrafta yürüyen ve bisiklete binen kişi sayısı artıyor, dinlenenlere sorduğumuzda merkeze 20 dakika kadar yolumuz kaldığını öğreniyoruz. Bir buçuk saattir yürüyoruz ve artık yorulmaya başladık. Biraz daha ilerledikçe karşıdan Burgazada’nın merkezi görünüyor.
Artık merkeze iyice yaklaştığımız bir noktada ağaçların arasından Heybeliada Ruhban Okulu görünüyor. Heybeliada’yı yazıp da Ruhban Okulu’nu yazmamak olmaz ama o tarafa doğru yürümek bizim için artık imkansız.
Adanın o tarafında Değirmen Burnu, Heybeliada Spor Kulübü ve Ruhban Okulu var ama biz o tarafa gidemedik. Zaten Değirmen Burnu hariç diğerlerini ziyaret edemeyeceğimizden, bir sonraki ziyaretimize bıraktık.
Kent merkezine girdikçe güzelim yapılar tekrar başlıyor.
Bu tarafta adanın ünlü oteli Halki Palas Oteli var. Bir çok badire atlatmış olan bu otel şu anda Merit Otelleri tarafından işletiliyor.
Otelden biraz daha inince sağda İnönü Evi Müzesi’ne geliyoruz. Maalesef ziyaret saatini geçirdiğimizden gezemiyoruz.
Adanın renkli kısımları buralar. Güzel evlere baka baka sahile doğru iniyoruz. Bakımlı bahçelerden sarkan çiçekler çok hoş.
Sağda solda sokaklar, sokaklarda güzel evler var. Her sokağa giresi geliyor insanın ancak biz iki saatten fazla yürüdüğümüzden önlerinden geçip yolumuza devam ediyoruz..
Sonunda tekrar sahile geliyoruz. En yakın motora kırk dakika olduğundan küçük bir sahil yürüyüşü daha yapıp bir kafeye oturuyoruz ve birer çay içiyoruz. Sonrası motora biniş ve İstanbul’un telaşına dönüş.
Biz Heybeliada’ya tekrar tekrar gitmeye devam edeceğiz. Sadece pazar yürüyüşü yapmak için bile gidilebilecek bir yer burası. Sahilde yürüyeceğinize geçin Heybeliada’ya, yürüyün adanın etrafını, dönüşte motorda bir çay için, bakın ne kadar dinleneceksiniz.
Antalya’nın sıcağından kurtulmak için denize girmekten daha keyifli bir alternatif var. Köprü Çayı’nın yarattığı kanyon ve çevresindeki doğal güzellikleri yani Köprülü Kanyon Milli Parkı’nı ziyaret etmek, hızla akan soğuk sularda rafting yapmak ve rafting sonrası lezzetli bir alabalık yemek.
Antalya Alanya yolunda, Serik’i geçtikten sonra yönlendirme tabelalarını takip ederek Köprülü Kanyon’a ulaşabilirsiniz. Gayet rahat ve keyifli bir yolu var, ana yoldan ayrıldıktan sonra 45 dakika kadar bir yol kalıyor. Bu civardaki otellerden tur düzenleyen bir çok firma da var.
Biz o sabah Kaş’tan çıkmış Side’ye gidiyorduk. Yolda aklıma rafting geldi. Ceren daha önce yapmadığı için biraz korkuyordu ama eğleneceğinden emindim. Yine de tur harici gidiliyor mu diye google’a sorup, bulduğum Klas Rafting‘i aradığımda, istediğimiz saatte gidebileceğimizi söylediler. Biz de rotayı kanyona çevirdik.
Rafting firmaları Köprü Çayı’nın (artık ırmak diyeceğim) alt tarafına yerleşmişler. Botları ve sizi yukarıdaki kanyona çıkarıp bırakıyorlar, aşağıya indiğinizde tesise dönmüş oluyorsunuz.
İki kişi olduğumuz için çift kişilik kanolardan önerdiler. Ama biz yanımızda işi bilen bir rehberimiz olsun diye büyük bota binmek istedik. Sonradan anladık ki, büyük bota üç kişi binmek doğru değilmiş. Bot hafif kaldığından sulara yeterince batmıyor ve az ıslanılıyor. Rafting’in keyfi ıslanmak ne de olsa…
Arabamızı tesiste bırakıp, tesisin minibüsüne bindik. Botu da aracın arkasında çekerek yukarıya çıktık. Köprülü Kanyon’un köprüsü epey yüksekte.
Turlar genelde köprüye kadar çıkmıyormuş. Biz rehberimizi ve botu kanyonun çıkış noktasına bırakıp minibüsle köprüye çıktık. Alttaki resimde uzakta gördüğünüz nokta botu bıraktığımız yer.
Oradan yukarıya doğru bir halat çekmişler. Rehberler o halata tutunarak botu akıntıya doğru çekiyorlar ve yukarıya geliyorlar. Zor bir iş ama sağolsunlar biz de bu sayede şu muhteşem noktadan bota binebildik.
Bu noktada suyun debisi ve temizliği daha iyi anlaşılıyor. Biz Temmuz sonu gittik ama keşke Mayıs sonu gitseymişiz. Su miktarı çok daha fazla oluyormuş o mevsimde. Tabi daha da soğuk olur ama rafting kısmı daha heyecanlı olur.
Botumuza bindikten sonra geldiğimiz suyun sakin aktığı kısımda biraz ne yapmamız gerektiğini öğrendik. Sıcakkanlı rehberimiz ve Köprülü Kanyon’un köprüsü aşağıda.
İşin özü botu akıntıya parelel tutmakta. Suyun akışının hızlandığı 3-4 nokta var. Buralarda derinlik azalıyor ve sular kayaların üstünden aşıyor. Bu sırada bot da epey hızlanıyor. Bir anda yüksekten aşağıya düşüyor, siz de bu arada ufak kürek darbeleriyle botun yönünü kontrol ediyorsunuz. Basit.
Zaten bot kendi yolunu buluyor. Burada mesele, rehberin söylediği taraftan giriş yapmak. Suyu ve akışını çok iyi bildikleri için tempoya girmeden önce sağa yanaş, sola yanaş gibi yönlendirmelerle en keyifli ve en güvenli yerden gitmenizi sağlıyorlar.
Asıl sıkıntı akıntının az olduğu yerlerde. Biz botta sadece 3 kişi olduğumuzdan, bot suya az batıyordu ve akıntıdan fazla etkilenmediği için pek ilerlemiyordu. O yüzden epey kürek çektik. İki kişilik kanolar ise pek kürek çekmeden bizi geçip gittiler.
İlk hareketli kısmı geçtikten sonra sağa botumuzu park edip ikinci köprüye yürüdük. Burada köylüler tezgah açmışlar, turistlere hediyelik eşya ve gözleme satıyorlar. Neyse ki grup değildik ve buralarda zaman kaybetmedik. İkinci köprü daha sakin bir yerde.
Altındaki su çok sakin ve pırıl pırıl. Deniz yatağına binen bir kaç kişi suyun üstünde sakin sakin geziniyorlardı.
Bu noktada su belli ki çok soğuk. Suyu yüzmek için değil, serinlemek için kullanıyorlar. Bizim gittiğimiz saatte etraf da pek kalabalık değildi. Biraz da bu nedenden olsa gerek, köylü teyzeler de suyun kenarında serinliyorlardı.
Buradan gelen su da Köprü Çayına karışıyor. Biraz dinlendikten sonra botumuza atladık ve yola devam ettik.
Suyun hızlandığı kısımlar dışında rafting yapmayı eğlenceli kılmak için burada bir ıslatma adeti gelişmiş. Genelde rehberler tarafından başlatılan botların birbirini ıslatması epey eğlenceli. Zararsız ve sadece ıslanmanıza yol açan bu aktivite sayesinde serinlemiş oluyorsunuz. Üzerinize doğru gelen şöyle bir bot görürseniz, bilin ki ıslanmak üzeresiniz.
Biz pek kimseye bulaşmasak da, yine de epey ıslandık. Zaten az kişiydik, bir de yavaş kaldığımız için gelen geçen bizi suladı. Su hep şu aşağıdaki gibi aksaydı, biz de daha hızlı hareket ederdik.
Hızlı akan yerlerde bota hakim olmak zorlaşabiliyor. Doğru yönden gidilmezse tehlikeli olabilir ama asıl tehlike bottan düşmek. Şöyle bir akıntıda suyu köpürten her engelin aslında bir kaya olduğunu düşününce gerçekten korkutucu.
Ama sakin kısımlarda bottan düşmek ya da atlamanın da ayrı bir keyfi var. Suyun soğukluğunu ve akıntının gücünü çok daha iyi farkediyor insan. Ben bir cesaret atlayınca, peşimden Ceren de atladı. Botun yanında hiç hareket etmeden akıntıyla gitmek pek keyifliydi.
Parkur boyunca ırmağın sakin aktığı yerlere restoranlar açılmış. Turist turları burada mola veriyor ve yemek yeniyor. Ağaç dalından ırmağa atlayanlar ve ırmakta yüzenler epey kalabalık yapıyorlar. Biz oralarda durmadan devam ettik ve tesise vardık.
Tesiste can yeleklerimizi çıkarıp üstümüzü değişene kadar, rafting ücretine dahil olan muhteşem Alabalık Sarma‘larımız da hazırdı. Köprü Çayı’nın lezzetli benekli alabalığını asma yaprağında pişirmişler ve çok lezzetliydi.
Restoran ırmak kenarında olduğundan gelen geçen botları izleyerek karnımızı doyurduk. Bir de üstüne güzelim demleme çay, değmeyin keyfimize. Su savaşı yapa yapa geçen botları ıslanmadan izlemek güzeldi.
Antalya’nın doğusunda tatil yapıyorsanız muhakkak Köprülü Kanyon’u ziyaret etmenizi öneririz. Bize tatildeyken denize girmeden gün geçirmek harcanmış zaman gibi geliyor ancak rafting öyle hissettirmedi. Sonuçta suyla içiçe geçti ve sıcaktan da etkilenmedik. Hatta rafting sonrası Side’de denize girecek epey de zaman kaldı.
İstanbul’da yaşayan ve yazın hafta sonlarında denize girmek isteyenler için birçok seçenek mevcut. Karadeniz ve Marmara Denizi’ne ulaşmak kolay ama ikisi de Ege Denizi’nin yerini tutamaz. İstanbul’a en yakın Ege Denizi kıyısı ise, daha önce sualtı dünyasında bahsettiğimiz Saros Körfezi. Yakın olsa da birçoğumuz tarafından yeterince bilinmiyor. Biz de yeni keşfettik. Hava güzel olduğunda Saros’a kaçıyoruz.
Saros Körfezi derken, biz burada Gökçetepe ile Erikli arasından bahsedeceğiz. Körfezin bu yakasında daha başka birçok güzel yer olduğu gibi, karşı yakasında da harika yerler varmış. Biz o tarafları henüz görmedik, bildiğimiz yerleri yazıyoruz.
İstanbul’dan Saros’a gitmek yaklaşık 4 saat sürüyor. TEM otoyolundan Kınalı’ya kadar gidip, oradan Tekirdağ yoluna ayrılıyorsunuz. Sonrasında Malkara ve Keşan. Keşan’dan Çanakkale tarafına döndüğünüzde şehri çıkarken sağda Erikli ayrımını görürsünüz. Ayrıldıktan bir kilometre kadar sonra iki alternatifiniz var. Gökçetepe ya da Erikli. İkisine de yaklaşık 30 km uzaktasınız ve arabanıza çok özen gösteriyorsanız birisini seçmek zorundasınız. Çünkü Gökçetepe ile Erikli arası sahilden 10 km kadar olduğu halde aralarında düzgün bir yol yok. Toprak bir orman yolu var ve biraz bozuk. Biz bu aradaki yoldan geçtiğimiz için o yolun güzelliğinden de bahsedeceğiz, o nedenle Gökçetepe’ye devam edip anlatmaya başlıyoruz.
Aracı olmayıp da anlatacağımız güzel yerlere araba kiralayıp gitmek isteyen olursa, en uygun kiralama firmasını bulabileceğiniz şuradaki siteyi tavsiye ederiz.
Keşan’dan Gökçetepe’ye inen yol çok keyifli. Ayçiçeği tarlaları içinden geçen yolun kenarında, mevsimine göre, tarlasından kavun ve karpuz satan köylüler görebilirsiniz.
Gökçetepe küçük bir köy. Deniz kenarında bolca yazlık var. Aracınızı rahatça park edip denize girebilirsiniz. Ancak köyün ve yolun bittiği noktada Gökçetepe Tabiat Park‘ı var. Köy içinde durmayıp Tabiat Park’ına girmenizi tavsiye ederiz. Otomobil giriş ücreti uygun, düşünmeyin. Çam ağaçları arasından yola devam ettiğinizde muhteşem bir koya geliyorsunuz.
Parkta çadırla ya da karavanıyla konaklayanlar da var ama biz sadece denize girdik. Cumartesi günleri sakin oluyor ama pazar günleri epey kalabalık oluyor. Gerçi her yer böyle. Koyun sol tarafı daha sığ.
Sağ tarafı ise biraz daha kayalık. Ortadaki park alanının arkasında ise soyunma kabinleri ve tuvaletler, bir de kafe var.
Kafe olsa da tipik hazır yiyecekler sattıklarından yanınızda sandviç, içecek ve biraz meyve bulundursanız iyi olur. Yol üzerinden karpuz aldıysanız, denizde soğutup afiyetle yiyebilirsiniz.
Deniz kenarı çakıl, denize giriş kolay, deniz ayakkabısına ihtiyaç yok. Çabuk derinleşiyor ve derinlik neredeyse sabit kalıyor. Su çok berrak ve şnorkel ile çok uzak mesafeleri görebilirsiniz. Sitemizin sualtı dünyası kısmında burada çekilmiş birkaç fotoğraf göstermiştik.
Denizin berraklığı sizi şaşırtabilir. Deniz suyu biraz serince ama uzun süre rahatça yüzülebiliyor. İstanbul’dan sabah erken çıkıp saat 11 gibi serin ve berrak Ege Denizi’ne girebilmek zaten yeterince güzel. Burada bir tam günü geçirmek mümkün. Hiç sıkılmadan dinlenip denize girebilirsiniz.
Biz yolumuza devam edip Erikli’ye kadar gitmek istiyoruz ve Tabiat Parkı’ndan çıkar çıkmaz sola dönüp, parkın çit duvarı boyunca devam eden toprak yola giriyoruz. Yol yükselerek tekrar deniz kenarına geldiğinde az önce yüzdüğümüz koyun güzelliği tekrar önümüze çıkıyor.
Bu toprak yol, başta bahsettiğimiz gibi 10 km kadar devam ediyor, ta ki İbrice’de asfalta kavuşana kadar. Döne döne giden dar ve biraz da bozuk olan bu yol boyunca denize yaklaştıkça çok güzel koylarla karşılaşıyorsunuz. Biz şu güzelliği görünce arabayı yol kenarına bırakıp deniz kenarına iniyoruz.
Burada deniz daha da güzel. Ama açık deniz olduğundan biraz dalgalı. Ayrıca daha çabuk derinleşiyor. Ama denizin altı çok daha berrak ve canlı.
Yüzme konusunda bir sıkıntınız yoksa burada da denize girebilirsiniz ama yanınızda şemsiye getirmeniz lazım. Biz yarım saat kadar suda kaldıktan sonra arabaya binip yola devam ettik. Aslında pek edemedik çünkü şu güzelliğe denk geldik.
Buraya bir isim veren olmamış herhalde, İbrice’ye yakın koy diyenler var. Biz arılı koy dedik çünkü toprak yoldan buraya inen patikada birçok arı vardı. Fotoğrafta deniz kenarında arabalar olduğu görülüyor ama biz inemedik, patika epey bozuk, yukarıya park edip sahile yürüdük. Arıların bol olması da bu yüzden galiba. Halkımız çöplerini oturduğu yerde bırakmayı sevdiğinden ve muhtemelen bu patika yüzünden çöplerin alınması uzun aralıklarla olduğundan, birçok sinek ve arı etrafta dolanıyor. Biz neyse ki arı sokmadan denize indik ve muhteşem denizin tadına vardık.
Burada da deniz muhteşem. Yine de biz fazla zaman geçirmeden yola devam ettik ve İbrice Limanı’na varıp asfalt yola çıktık. İbrice Limanı dalış okulları ile dolu ve teknelerle dalışa gidip gelenler var. Limanın arkasında denize girecek küçük bir yer de var ama bize gereksiz geldi, Erikli’ye doğru devam ettik.
İbrice’den çıkan asfalt yoldan giderken sola denize doğru girdiğinizde, taş kırma tesislerinin arasından geçip Uzunkum Plajı’na geliyorsunuz. Biz burayı biraz kalabalık bulup devam ettik ve muhteşem İtalyan Koyu’na geldik.
Erikli Belediyesi, her iki plajdan da girişte ücret alıyor. Ücretler makul ve karşılığında plajdaki şezlong ve gölgeliklerden faydalanabiliyorsunuz. Tabii boşta kaldıysa. Kalmama olasılığı çok olduğundan yanınızda şemsiye ve plaj sandalyesi bulundursanız iyi olur. Tamamen ince kum olan bu koyun sağ tarafı epey sakinken sol tarafı daha kalabalık.
Bunun sebebi biraz da arabaya yakın olmak çünkü burada yiyecek ya da içecek bulabileceğiniz bir tesis olmadığından, herkes yanında getirdiklerini plaja taşıyor. Suyunuzu bile yanınızda getirmelisiniz. Ama tuvalet, duş ve soyunma kabini var. Koyun hemen arkasına akan küçük dere de plajın sağ tarafının arkasında küçük bir gölet oluşturmuş. Rüzgarsız günlerde bu tarafta rahatsız edici küçük sinekler olabiliyor.
Biz sakin tarafı yani sağ tarafı seçtik. Denizin girişi ve içi kum. Şnorkel ile yüzerken sağdaki kayalık tarafta bir mürekkep balığı bile gördük. Deniz çok temiz ve berrak. Koyun arkası sazlık olduğundan, karadan esen rüzgarla denize uçuşan yapraklar denizin dibinde birikiyor. Dalga ile hareket ediyorlar ve sanki deniz yosunluymuş gibi görünüyor ama öyle değil. Tertemiz bir deniz var burada. Hem de nispeten sığ olduğundan çocuklar da rahatça yüzüyorlar. Bu yazının kapağındaki resim de buradan.
İtalyan Koyu’ndan sonra Mecidiye’nin sahili başlıyor. Peşine de Erikli plajı. Toplamda 3-4 km uzunluğunda bir plaj. Erikli sahiline de indik ama denize girmedik. Muhtemelen orası da çok güzeldir ama çok kalabalıktı.
İstanbul’dan günübirlik bile gidebileceğiniz bu güzel yerler henüz yeterince turistik olmamış. Erikli çok kalabalık ve her şey bulunuyor ama diğer yerler henüz bakir. Bu nedenle kendi ekipmanlarınızla gidecek şekilde hazırlanırsanız çok memnun kalacağınıza eminiz. Gece kalmak için de fazla alternatif olmadığını belirtelim. Erikli ve Mecidiye’de birçok pansiyon var ama aradığınız konforu bulamayabilirsiniz. Yine de bir kez olsun gidip görmeniz lazım.