Çok duyduğumuz ama uzak olduğu için bir türlü yolumuzu düşüremediğimiz Sokakağzı koyuna sonunda gidebildik. Kısacık bir hafta sonu gezisi olsa da bu koyun güzelliğini anlayabildik.
Ayvacık ya da Küçükkuyu üzerinden Assos’a gelmeyi nasılsa bulursunuz, biz sonrasını anlatalım. Assos’a inmek için Behram’da geçeceğiniz son kavşaktan batıya doğru devam ederseniz Sokakağzı’na varabilirsiniz. 12 km kadar ileride Balabanlı köyünden güneye döndüğünüzde güzel bir yerler göreceğinizi anlamaya başlıyorsunuz.
Aslında Sokakağzı koyu dediğimiz yer bu geniş koyun batı tarafı. Doğu tarafı ise Sivrice koyu. Bizim geldiğimiz yol Sivrice tarafına iniyor, yaklaştıkça bu tarafı yukarıdan görüyorsunuz.
İleride Yunanistan’ın Midilli adası ve arada masmavi Ege Denizi muhteşem görünüyor. Biraz daha ilerleyince sağda Sokakağzı koyu da önünüze seriliyor.
Deniz kenarına indiğimizde iskelelerle karşılaştık. Genelde deniz kenarı taşlık ya da kayalık bile olsa bu tip iskelelerden denize girmeye pek alışkın olmadığımızdan olsa gerek, Sivrice tarafı pek hoşumuza gitmedi.
Denizi solumuza alıp Sokakağzı’na doğru devam ettik. Sokakağzı sahili eskiden tüm sahil köylerinde gördüğümüz gibi bir mahalle havasında.
Uzun zamandır bu kadar sakin bir deniz kenarı ile karşılaşmamış olmanın verdiği sevinçle pansiyonumuza yerleştik. Bir gece kaldığımız Kayalı Pansiyon çok basit ve donanımsızdı. Aslında tüm Sokakağzı böyle. Ancak yataklar ve oda tertemizdi. Küçük de olsa çok rahat ettik.
Sokakağzı’nın denizi gerçekten çok temiz ve çok berrak. Kıyı ve denizin dibi kum. Çok çabuk derinleşmese de keyifli bir derinliğe ulaşan, ılık ve çok güzel bir deniz. Kıyıda bolca şezlong bulunuyor ve kumsal oldukça dar.
Akşama kadar denize girdikten sonra sahilde yürüyüş yaparak yemek yiyecek bir yer aradık. Sahilin sol tarafında küçük bir balıkçı barınağı bulunuyor.
Barınağın girişindeki balıkçıya oturup taze deniz balıkları, lezzetli bir salata, mezeler ve şahane kalamar yedik. Bu arada gün de bitti ve denizin üzerindeki iskelemizde güzel bir manzara bize eşlik etti.
Yemekten sonra sahildeki parkta bir köy düğününü izledik, pek eğleniyorlardı. Akşam sahil daha da keyifli oluyor. Koyun diğer tarafındaki dondurmacıdan lezzetli dondurmalarımızı alıp yol kenarındaki sandalyelerde dinlendik.
Daha sonra sahildeki şezlonglara uzanıp mehtaplı bu gecede Midilli Adası’na karşı dalga seslerini dinledik.
Odamızda bize dalga seslerinin eşlik edeceği güzel bir uyku dilerken, maalesef yandaki tesisin saygısız işletmecileri ve şarkılar söyleyen müşterileri saat gece 2’ye kadar bol gürültü yaptıklarından pek güzel uyuyamadık. Ancak ertesi gün yine şahane bir güne uyandık ve öğleden sonraya kadar denize girip sonrasında İstanbul’a doğru yola çıktık.
Bol müzikli tesisten uzak olmak kaydıyla buraya kesinlikle tekrar geleceğiz.
Yazımızın başında hemen belirtelim ki, bu yazı Gelibolu Yarımadası’nın şanlı tarihi ve şehitlikleri hakkında çok az bilgi içermektedir. Biz bu konuları anlatabilecek bilgi birikimine sahip olduğumuzu düşünmüyoruz. Bu yazı basitçe Gelibolu Yarımadası’nda nerede denize girilebilir onu anlatmaktadır. Turistik bir gezi notudur, haddimiz olmadığından yarımadanın tarihi hakkında bilgi vermediğimiz için şehitlerimize saygısızlık yaptığımızın düşünülmesini istemeyiz. Milli park hakkında detaylı bilgiyi Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı‘nın web sitesinden alabilirsiniz.
Sıcak bir hafta sonunu İstanbul’da geçirmek istemediğimizden, en yakın Ege Denizi olan ve daha önce bir çok kez gitmiş olduğumuz Saros Körfezi‘ne gitmeyi düşündük. Sonra değişiklik olsun diye rotayı Eceabat’a çevirdik ve çok da memnun kaldık. Cuma sabahı 10:00 gibi İstanbul’dan çıktık ve 15:00 gibi Eceabat’a varmıştık. Nerelere gittiğimizi anlatmadan önce bahsedeceğimiz yerlerin nerelerde olduğunu görebileceğiniz bir harita paylaşalım.
Eceabat lokasyon olarak hem yarımadanın her noktasına yakın, hem de otel imkanları geniş. Tesislerin altyapısı güçlü ve şehir oteli kıvamında olduklarından fiyatları da gayet uygun.
Yarımadanın bir tarafı Çanakkale Boğazı, diğer tarafı ise Ege Denizi. Boğaz tarafında daha önceden Seddülbahir’de denize girmiş olduğumuz için denizin pek iyi olmadığını biliyorduk. O nedenle, otelimize yerleştikten sonra Kabatepe tarafına geçerek uygun bir Ege Denizi kıyısı aramaya başladık. Merak ettiğimiz Suvla koyu’na varmamız yarım saat kadar sürdü.
Suvla koyu geniş bir kumsaldan oluşuyor. Sığ olduğundan deniz de oldukça ılık. Sığ derken, elbette ilerledikçe deniz derinleşiyor ancak ne kadar açılsak da iki üç metre derinliği aşmadı. Kıyıda çocukların rahatça oynayabildiği, açıkta da keyifle yüzülen tam kıvamında bir sığlık yani.
Hiç bir tesisin olmadığı bir koy burası. Arabayı park etmek için kıyıya doğru girilen engebeli patikalar açılmış ve şemsiyesini alan buraya gelmiş.
Sahil çok uzun olduğundan giriş kısmında kalabalık gibi görünse de biraz ileride oldukça sakin. Şnorkel sevenler için koyun sağ tarafı oldukça keyifli. Bu kadar sığ ve kum tabanlı bir denizde bir köşenin kayalık olup bir çok balıkla dolu olması gerçekten az bulunan bir güzellik. Denizin aşırı berrak olduğunu da belirtelim.
Suyun ılıklığı, berraklığı ve turkuaz rengi sebebiyle biz buraya dünyanın en büyük havuzu ismini taktık. Gerçekten insan hem yüzmeye doyamıyor hem de denizden çıkası gelmiyor.
Suvla’ya zaten geç geldiğimizden, neredeyse güneş batana kadar burada kaldık. Biz toparlanırken, plajdaki komşularımızın odun ateşiyle semaverde demledikleri çaydan ikram etmeleri de günün ayrı bir güzelliği oldu.
Suvla’dan ayrılırken, geriye dönmeden önce burunun sonuna kadar da gitmek istedik. Az ilerideki Kemikli burnunda Büyük Kemikli Yazıtı bulunuyor..
Bu bölge çok kayalık. Akşam olduğundan burada denize giremedik. Aşağıda gördüğünüz burun yarımadanın en uç noktası.
Bu koyda denize girenler vardı. Bir daha geliriz dedik ama maalesef gelemedik. Özellikle denizden geçilebilecek mesafede bulunan sağ taraftaki diğer koy gerçekten muhteşem görünüyordu.
Denizin ne kadar temiz olduğu yamacın üstünden bile kendini belli etse de, maalesef halkımızın temizliğe önem vermediğinin kanıtları karada tam da yazıtın dibinde görünüyordu.
Akşam otelimize döndükten sonra yemek için Kilitbahir’e gittik. Küçük bir yer olan Kilitbahir’de zaman geçirecek pek bir şey yok ama kısa bir yürüyüşten sonra tüm günün yorgunluğu üzerimizde olduğundan otelde biraz zaman geçirmeyi tercih ettik.
Cumartesi sabahı otelde kahvaltı yapmaktansa hakkında çok şey duyduğumuz Suvla Şaraphanesi’ne kahvaltıya gittik. Gerçekten çok güzel tasarlanmış bir tesis. Kilye markalı organik ürünler de burada üretiliyor ve güzel bir mağazada satışa sunuluyor.
Restoran olarak da kullanılan bu mekanda iki kişilik kahvaltı 45 TL’ye veriliyor. İstanbul için uygun gibi görünse de, Eceabat için pahalı bir fiyat. Mekan ve verilen kahvaltı düşünüldüğünde bu fiyat ödenebilir bir fiyat.
Ancak, her şey çok şık ve kaliteli olsa da, maalesef kahvaltıda verdikleri köy ekmeği küflüydü. Ekmek sepetinin üstündeki ekmeklerde sorun yoktu ancak alttaki ekmeklerin açık bir şekilde küflü olduğunu görünce garsona bilgi verdik. O da kabul etti ve özür dileyerek ekmeği değiştirdi. Gelen ekmek de aynı bayatlıktaydı ancak belli ki küf kontrolü yapılmıştı. Özür dilendiyse de bizim için bu kadar yatırım yapılmış bir yerde küflü ekmek servis edilmesi kabul edilebilir bir hata değil. Sonuç olarak, bizce buraya kahvaltıya gitmeyin, giderseniz de ekmekleri iyi kontrol edin.
Kahvaltıdan sonra adını duymuş olduğumuz Tekke Koyu’nu bulmak üzere Kilitbahir ve Alçıtepe üzerinden Seddülbahir’e gittik. Yarım saat kadar sonra Seddülbahir çıkışında solda Tekke Koyu tabelasını bulduk.
Burası tam Çanakkale Boğazı’nın bitip Ege Denizi’nin başladığı köşe. İki koyu olan genişçe bir yer. Deniz güzel görünse de rügarlıydı ve akıntılı görünüyordu. Deniz kıyısında da kimsecikler yoktu. Normalde etrafta kimse olmasına pek ihtiyacımız olmasa da burası bize pek sıcak gelmedi.
Suvla’nın güzelliğine alışmış olmamızdan da olabilir ama biz burada durmayıp başka bir keşif noktasına doğru yola çıktık.
Gelibolu Yarımadası’nın en kuzey noktasında yer alan ve merak ettiğimiz Ece Limanı’nı görmek için uzun bir yola çıktık. Yaklaşık bir saat süren bu yolda Anafartalar’ın en kuzeyine gitmeniz gerekiyor. Deniz kenarından değil, Anafartalar üzerinden gidilen bu yol gayet rahat ancak maalesef Ece Limanı pek güzel bir yer değil.
Yukarıda gördüğünüz sağdaki koyda deniz pek güzel görünmüyordu. Tesis zaten yok ve açıkta balık çiftlikleri var. Aşağıda gördüğünüz soldaki koy ise balıkçılarla dolu bir liman.
Burada denize girilecek bir yer maalesef yok. Deniz de güzeldir belki ancak biz bu kadar yolu geldiğimize pişman olduk. Aslında Suvla Koyu ile aramızda bir dağ olduğunu bildiğimizden ve haritada o tarafa geçen bir yol olduğunu gördüğümüzden kestirmeden geçelim dedik. Yine de her ihtimale karşı limandaki balıkçılara yolu sorduk ve düz devam etmemizi söylediler. Ancak yol bir müddet sonra neredeyse hiç kullanılmayan toprak bir yola dönüştü.
Çok daha dar ve bozuk kesimleri de vardı ancak balıkçılara güvenerek yola devam ettik. Cep telefonunun bile çekmediği bu bölgede 10 dakika kadar devam ettikten sonra ileride bir şehitlik gördük.
Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından yeni düzenlenmiş olan Kireçtepe Jandarma Şehitliği gerçekten yarımadada gördüğümüz en güzel şehitlik. Yapanların ellerine ve emeklerine sağlık. Bize ve şanlı tarihimize yakışan bir şehitlik olmuş. Şehitlikten sonra yol düzeliyor ve dağın arkasına geçmiş olduğunuzdan, vaktinde düşman gemilerini toplarla vuran Türk askerinin Anafartalar yamacından nasıl bir avantaja sahip olduğunu anlıyorsunuz.
Bu taraftan tekrar Suvla koyu’na gidip bu güzel denizde bir güzel gün daha geçirdik. Akşama kadar yüzdükten sonra akşam yine Kilitbahir’de balık yedik ve gece dolaşmak için Çanakkale’ye geçmeye karar verdik. Kilitbahir’den Çanakkale’ye geçen feribot Harem-Sirkeci feribotlarının biraz küçüğü. Otobüs ve kamyonlar bu vapura alınmıyor, sadece otomobilleri taşıyor. Biz arabayı Kilitbahir’de bırakıp yaya olarak karşıya geçtik. Yaklaşık 10 dakika süren bu kısa seyahat başlayınca Kilitbahir yamacındaki etkileyici görüntüyü görüyorsunuz.
Çanakkale sahili çok kalabalık ve canlı. Kafeler, pastaneler ve restoranlarla dolu bu sahil şeridi oldukça çok seçenek içeriyor ve çok keyifli.
Feribot tam şehrin içine yanaştığından, yaya olarak rahatça dolaştık. Çok güzel bir dondurma yedik ve ünlü peynir helvasının tadına baktık. Kordonda dolaşırken antik Truva kentinin simgesi olan Truva Atı’nın maketini gördük.
Çanakkale’de gezdikten sonra son vapurla Kilitbahir’e döndük.
Sabah kahvaltıdan sonra otelden ayrıldık ve gitmediğimiz tek yer olan Kabatepe Plajı’na doğru yola çıktık. Gökçeada feribotunun kalktığı liman olan Kabatepe limanına dönmeyip şehitliklere doğru devam ettiğinizde 1 km kadar ileride deniz kenarında göreceğiniz halka açık ücretsiz bir tesis burası.
Aslında çam ağaçlarının altına yerleştirilmiş piknik masaları ve hamaklarıyla son derece güzel bir piknik alanı. Ortada bir kafe var, çay, kahve, su, gazoz, meyve suyu, dondurma ve birkaç sandviç bulabiliyorsunuz. Çayın cam bardakta olmadığını söyleyelim, bizim için önemli bir detay bu. Tuvalet ve soyunma kabini bulunuyor, bir de basit bir açık alan duşu var.
Tesisin hemen önünde şahane bir deniz bulunuyor. Giriş kısmı çok taşlık olduğundan deniz ayakkabısı kullanmak şart. Deniz çok berrak ve dibi çok renkli. Şnorkel için çok uygun. Derinlik çok açılsanız da fazla artmıyor, suyun sıcaklığı ise ılık denebilecek seviyede.
Saat 15:00’e kadar burada denize girip, duşumuzu alıp, üstümüzü de değiştirdikten sonra yola çıktık ve gece evimize rahatça ulaştık.
Kısa bir tur yaptığımız Gelibolu Yarımadası’nda keşfettiğimiz plajların güzelliği bizi gerçekten çok şaşırttı. Haftasonu denize girmek için Edremit Körfezi ya da Gökçeada’ya gitmeyi göze alanların aslında bu bölgede de çok rahat edeceklerinden eminiz. Diğerleri kadar konforlu olmasa da Eceabat’ta konaklayıp dilediğiniz kadar denize girebilirsiniz. Ayrıca dönüşte feribot kuyruğunda bekleme derdi çekmezsiniz. Bizden söylemesi.
“Hazır vizemiz varken” serimizin yeni rotası Bulgaristan oldu. Sakız Adası‘nda uzun bir tatil yaptıktan sonra bir de Bulgar tarafını görmek istiyorduk. Cumartesi sabahı İstanbul’dan çıkıp pazar gecesi döndüğümüz bu kısa ziyaret ile Burgaz’dan geçerek Ravda, Nessebar ve Sunny Beach hakkında bilgi sahibi olduk. Nasıl gittik, neler gördük detaylıca anlatalım.
Arabayla Bulgaristan’a Gidiş
Sakız Adası yazımızda arabamızla yurtdışına gidişi detaylıca anlatmıştık. Buraya tıklayarak hazırlamanız gereken evrakları okuyabilirsiniz. Sakız Adası’na girerken sorulmasa da, Yunanistan’a İpsala’dan girerken gerektiği gibi, Bulgaristan’a girerken de uluslararası ehliyet isteniyor. Ancak, bu ehliyetin de bir alternatifi var. Bizim taraftan başlayarak anlatalım…
Bulgaristan’ın Burgaz bölgesine en yakın kapı Dereköy Sınır Kapısı. Kırklareli’nden yarım saatlik bir mesafede bulunuyor. İstanbul’dan en fazla 3 saatte sınıra varabilirsiniz. Sınır girişinde yol bitiyor, bir güvenlik noktası var, siz yanaşınca bariyeri açıyorlar ve içeriye giriyorsunuz. Az ileride bulunan gümrük binasının önünde sıraya park ediyorsunuz.
Oldukça eski görünen bu tesiste sağda görülen binada yan yana 3 pencere var. İkinci pencereden yurtdışı çıkış pulu alınıyor. Sonra birinciye dönüp pasaport çıkış işlemleri yapılıyor. Tekrar ikinci pencereye geçip arabanın çıkış kaydı yapılıyor. En son üçüncü pencereden araba için gümrük çıkışı yapılıyor. Daha önce görmediğimiz bir damga olan araba için çıkış damgası şöförün pasaportuna basılıyor. Gümrüğe tabi eşyanız var mı diye sorulsa da arabaya bakan yok. Biz geldiğimizde bekleyen 4-5 araç vardı, işlemlerimiz 15 dakikada tamamlandı.
Bu işlemler bittikten sonra arabanıza binip devam ediyorsunuz ve son kontrol noktasında bir görevli pasaportları kontrol ediyor. Az ilerisi Bulgaristan tarafı.
Bulgaristan tarafındaki ilk noktada, her zaman yapılmadığını sonradan öğrendiğimiz bir uygulama ile karşılaştık. Burada yolun içinden geçtiği sığ bir havuz ve oto yıkama kılıklı bir geçit var. Bunun içinden geçmek zorundasınız. Girişinde Bulgar görevliler makbuz karşılığı 3 € ücret alıyorlar. Geçitte dört bir yandan bir sıvı püskürtülüyor. Bir nevi ilaçlama herhalde. Burada maalesef fotoğraf çekemedik.
Geçitten sonra pasaport ve gümrük işlemlerinin yapıldığı sıraya giriyorsunuz.
Burası da oldukça eski görünümlü. Sağdaki kulübede polis, geçince soldaki noktada da gümrük görevlileri var. Sıranız gelince arabadan inip pasaportlar ve arabanın evraklarıyla polise gidiyorsunuz. Vizeden sonra ilk kontrol edilen uluslararası ehliyet. Polisten öğrendiğim kadarıyla, uluslararası ehliyetiniz yoksa, Türk ehliyetinizin yeminli tercüman tarafından tercüme edilmiş çevirisi de kabul ediliyormuş. Çok iyi Türkçe bilen görevlilerle anlaşmanın başka yolları da var tabi.
Giriş damgaları ve araç kaydından sonra sol taraftaki gümrük görevlileri arabanın bagajına bakıp beyan edilecek eşya var mı diye soruyorlar. Pek sıkı bir kontrol yok, ki biz zaten meraktan geldik, yarın döneceğiz dedik, hoşgeldiniz dediler ve yolumuza devam ettik. Dereköy kapısına geldikten 45 dakika sonra Bulgaristan’a geçmiştik.
Bulgar tarafına geçince oldukça sık bir orman içinden yol almaya başlıyorsunuz. Karadeniz’in tipik yeşil hali burada da mevcut. Hatta bizim taraftan çok daha yeşil.
Bulgaristan yollarıyla ilgili birkaç kuralı burada belirtelim. Arabanızın farı gündüz de sürekli yanmak zorunda. Bu bir trafik kuralı.
Ayrıca Bulgaristan’daki tüm yollar ücretli. Bizim otoyollar gibi bazı yollar değil, tüm yollar ücretli. Bu ücreti ödemek için Vinetka denen bir etiket satın almanız ve arabanızın ön camına yapıştırmanız gerekiyor. Otomobiller için K3 tipi haftalık vinetka 15 leva’ya satılıyor. Genelde benzinliklerde bulabiliyorsunuz ancak girişteki ilk benzinlikte yok. Her ne kadar ingilizce anlaşılabilse de, bulgarcada haftalık “sedmiçna”, araba da “kola” olarak söyleniyor, işinize yarayabilir.
*Güncelleme: 2019 yılı başından itibaren elektronik vinyet uygulaması başladı. Gitmeden önce şuradaki siteden vinyetinizi alıp gitmeniz gerekiyor. Siteye girdiğinizde yukarıdan Türkçe dilini seçerek rahatça devam edebilirsiniz. Ayrıca artık cuma öğlen ile pazar gece arası geçerli olan bir de hafta sonu tipi satılmaya başlanmış.
Bulgar tarafındaki ilk köy olan Malko Tarnovo köyüne 10 dakika sonra varıyorsunuz. Girişte bir miktar dağınık görünse de, merkezde çok güzel evleri bulunan bir köy.
Euro ya da Dolar gibi ülkemizde bulunabilen para birimlerinin haricinde para birimi kullanan her ülkede yaptığımız gibi, Bulgaristan’da da ATM’den yerel parayı yani Leva’yı çekmek için bu köyün merkezine girdik. Merkezi de çok hoş. Sessiz ve sakin bir köy, sadece birkaç kafe bulunuyor.
Şunu da söyleyelim, Prag seyahatimizde bahsettiğimiz gibi, Bulgaristan’da da Uni Credit bankası var ve eğer Yapı Kredi hesabınız varsa Uni Credit ATM’lerinden ilave ücret olmadan günlük kurdan Leva çekebiliyorsunuz. Uni Credit’in de Malko Tarnovo meydandaki şubesinde 24 saat çalışan bir ATM mevcut. Vinetka almadan önce buraya uğrayıp bir miktar Leva çekmeniz işinize yarayacak ve döviz bürosu aramak ve ekstra masraf vermekten kurtaracaktır.
Malko Tarnovo çıkışındaki ilk benzincide de vinetka yok ancak sonraki soldaki benzinlikte bulunuyor. Zaten artık buradan almanız gerekiyor çünkü Burgaz yolunda 10-15 dakika kadar ilerlediğinizde gelen her yabancı plakalı aracı durduran bir polis noktası var ve pasaportlarla birlikte vinetka kontrolü de yapıyorlar.
Bu köyden çıkınca Burgaz’a 65 km kadar yolunuz kalıyor. Yaklaşık bir saatte gidilen, birkaç köyün içinden geçilen keyifli bir yol. Burgaz’a geldiğinizde kalabalık ve trafik sizi karşılıyor. Büyükçe bir liman şehri ve tipik Doğu Avrupa şehri görüntüsünde.
Biz Ravda’ya doğru devam edeceğimizden Burgaz’da zaman geçiremedik. Sadece içinden geçerken birkaç fotoğraf çekebildik.
Burgaz’dan kuzeye Varna yoluna devam ettik. Karadeniz kıyısından devam eden bu yol ciddi trafik taşıyor. Burgaz havaalanından sonra Pomorie isimli bir kentin dışından geçiyorsunuz, çevre yolu olduğundan rahat geçiliyor. Ancak Ravda’dan hemen önce Aheloy isminde bir köyün içinden geçmeniz lazım. Biz cumartesi öğlen gibi buradan geçtiğimizden ciddi trafikle karşılaştık. Köy içindeki trafik ışıklarından dolayı köye girmemiz yaklaşık 45 dakika sürdü. İstanbul’da yazlıklara giden trafik gibi yoğun bir trafikle karşılaştık.
Sonunda saat 13:00 civarı Ravda’ya ulaştığımızda oldukça kalabalık bir sahil kentiyle karşılaştık. Bir süre otelimizi aradıktan sonra mayolarımızı giyip deniz kenarına indik.
Ravda genelde yerli turistlerle dolu olan bir tatil kasabası görünümünde. Epey kalabalık. Araba park etmek epey zor. Bolca otel var, genelde 3 yıldızlı ve temel ihtiyaçları barındırıyorlar. Üç dört katlı binalardan oluşmuş kalabalık bir kent. Pek bir özelliği olmadığından fotoğraf bile çekmemişiz.
Bizim otelimiz nispeten daha sakin ve kumluk olan güney sahilindeydi. Geniş bir parkın içinden geçilerek inilen plajda şezlong ve şemsiye kiralanabiliyor ancak neredeyse herkesin kendi şemsiyesi vardı ve şezlong kiralayan da yoktu. Yanlarında yiyecek ve içecekleriyle Bulgarların deniz alışkanlıkları bize pek benziyor.
Denizin bildiğimiz Karadeniz olduğunu ve pek de güzel olmadığını söyleyelim. Hatta daha büyük otellerin olduğu batı plajında deniz daha da yosunlu ve kayalıktı. Biz deniz kenarında rahat ettik ama denizden keyif alamadık.
Akşam bu bölgenin en önemli turistik cazibe merkezi olan Nessebar’a gittik. Nessebar, UNESCO Dünya Mirası listesinde olan bir ortaçağ köyü. Eskiden ada olan ama sonradan dar bir geçit ile anakaraya bağlanmış olan bir yarımada.
Adaya arabayla girmek mümkün ancak sokakları çok dar ve park yeri bulmanız neredeyse imkansız. Bu nedenle anakaranın son noktasındaki otoparka park edip yürüyerek geçmek gerekiyor. Hatta biz orada da yer bulamadık, tepedeki başka bir otoparka arabayı bıraktık. Zaten bol yürüyüş gerektiren bir gezi, ayrıca köprüyü yürüyerek geçmek de pek keyifli.
Köprünün sol tarafında güzel bir yel değirmeni bulunuyor. Diğer tarafta da bir anıt var.
Köprüyü geçtikten sonra kentin surları sizi karşılıyor. Kalın ve yüksek surlar belli ki vaktinde kenti birçok saldırıdan korumuş.
Kapıdan girince antik görünüm sizi etkiliyor. Gerçekten çok iyi korunmuş bir yer. Evler, sokaklar, antik yapılar, hepsi çok iyi durumda. Girer girmez üzerine önemli yapıların işlendiği adanın küçük bir maketi ile karşılaşıyorsunuz.
Köyde geleneksel evler çok bakımlı. Sokaklarda gezerken sanki eski zamanlardaymış gibi hissediyorsunuz.
Hediyelik eşya dükkanları, restoranlar ve kafelerle dolu sokaklar oldukça kalabalık.
Adanın etrafını geze geze dolaşmak oldukça keyifli. Köy sakinleri evlerinin önüne tezgah açmışlar, kimi basit hediyelikleri kimi ise kendi hazırladıkları el işi ürünleri satıyorlar.
Sokaklarda dolaşırken bazı evlerin sokak kapılarının üzerinde resimli yazılar gördük. Sonra köyün kilisesinin önünde bunlardan bolca görünce fotoğrafını çektik. Meğerse kaybettikleri sevdiklerini kaç yıl geçtiğini de belirterek bu şekilde anıyorlarmış.
Köydeki önemli antik yapılar çok başarılı bir şekilde restore edilmiş.
Gece aydınlatmalarıyla bu yapılar daha da ihtişamlı görünüyorlar. Küçük adada sokaklarda dolaşırken tüm önemli yapıları rahatça görebiliyorsunuz.
Biz Nessebar’ı çok sevdik. Ravda’nın telaşından ve gürültülü kalabalığından uzak çok sevimli ve güzel bir köy. Kısa Bulgaristan gezisinde ziyaret edilmesi gereken bir yer.
Pazar sabahı denize girip çıktıktan sonra otelden ayrıldık ve buraların en popüler yeri olan Sunny Beach’e geçtik. Nessebar’ın batısında kalan koy diğer bölgelerden tamamen farklı bir görünüme sahip.
Geniş bir bulvarın kenarına kurulmuş beş yıldızlı oteller, casinolar ve pahalı arabalarla dolu bir yer burası.
Büyük sermayenin yarattığı bu yapay yerde bolca genç turist var. Gece hayatıyla ve casinolarıyla ünlü bu bölgeye öğleden sonra geldiğimiz için gecesini göremedik ama sokaklardaki kişilerden gecelerin oldukça eğlenceli geçtiği hisediliyor. Bölgenin plajı oldukça geniş.
Otellerden deniz kenarına yaklaşık 500 metre kadar bir mesafe var. Kumların üzerine ahşap bir yürüyüş yolu yapılmış, rahatça sahile iniliyor. Deniz kenarında sıra sıra beach club’lar bulunuyor.
Yüksek müzik seviyesi ile gençleri cezbeden bir yapıda olan plajda ücretli şezlong ve şemsiyeler genelde boştu ve Ravda’dan 6 leva olan ücret burada 8 leva idi.
Her yerde olduğu gibi burada da halkın kullanımı için ayrılmış ücretsiz bir bölge bulunuyordu. Bu bölgedeki kalabalık Sunny Beach’in popülerliğini ifade etmeye yetiyor.
Biraz sıcaktan, biraz da artık dönüşe geçme isteğinden plaja yakın bir otelin restoranında yemek yedik. Şansımıza Türk bir garsonla karşılaştık ve konforlu bir yemek yedik. Bu bölgenin restoranları da çok güzel tasarlanmış keyifli yerler.
Sunny Beach’in çıkışındaki Janet adlı yerel süpermarkete uğrayıp biraz alışveriş yaptıktan sonra dönüşe geçtik. Dönüşte Bulgar gümrüğünde arabadan bile inmeden rahatça çıkış yaptık. Bir görevli bizim alışveriş merkezlerindeki güvenlik görevlileri gibi laf olsun diye sadece bagaja şöyle bir baktı. Türkiye tarafında da gümrükten oldukça hızlı geçtik. Bu tarafta gümrük memuru bagaj ve arka koltuğa epey detaylı baktı. Gereğinden fazla eşya ile geri gelmemek lazım. Gümrük memurunun pasaporta bastığı son damga olmadan Türkiye’ye giriş yapılamayacağını da hatırlatmak lazım.
Cumartesi sabahtan pazar gecesine yaptığımız bu kısa seyahatte Bulgaristan’ın bir kısmını görme şansımız oldu. Çok merak edilmesi gereken bir yer olmasa da, İstanbul’a yakınlığı nedeniyle bir kez görmekte fayda olduğunu düşünüyoruz.
2015 Mayıs ayı sonunda 3 gece 4 günlük bir Barselona turuna katıldık. Klasik bir turistik tur oldu ve Barselona haricinde Girona ve Figueres’teki Dali Müzesi’ni de gördük. Turdan bağımsız olarak sadece bir gün gezebildiğimiz halde Barselona’nın en güzel yerlerini görecek zamanımız oldu.
Barselona’ya Sabiha Gökçen’den Pegasus Havayolları ile gittik. Siz böyle bir hata yapmayın, hem koltuk araları çok dar, hem de çok pahalı olduğu halde almak isteseniz de sandviç bile alamıyorsunuz, ön koltuklardan servis gelene kadar sandviçler bitiyor. Neden beceremiyorlar bilmiyorum ama dönüşte de durum böyleydi.
Barselona havaalanında 30 dakikalık kablosuz interneti mail adresinizi vererek kullanabiliyorsunuz. Doğru bir adres olmak zorunda da değil. Gelişte oldukça yeterli ama dönüşte bekleme süresi uzun olduğu için pek yeterli olmuyor. Havaalanı oldukça büyük ve rahat. Turla gittiğimiz için havaalanından şehire gidiş hakkında bilgi veremiyoruz ama tren istasyonu yönlendirmeleri mevcuttu.
Öğle saatlerinde indiğimiz için otelimize gitmeden önce tur otobüsüyle tipik bir şehir turu yaptık. İlk durağımız Barselona’nın panaromik manzarasını gördüğümüz Montjuic tepesi oldu.
Bu tepede daha görülecek epey yer var. Olimpiyat köyü ve bizim gitmeye fırsat bulamadığımız Poble Espanyol bunlardan bazıları. Poble Espanyol, içinde İspanya’nın değişik bölgelerinin mimarisinin ve kültürünün görülebildiği bir açık hava müzesi.
Tepede mola verdikten sonra şehrin belli başlı yerlerinden geçerek Barselona’nın en önemli turistik noktası olan La Sagrada Familia katedraline yakın bir yerde otobüsten indik.
1882’de yapımına başlanan, 1883’de ünlü mimar Antoni Gaudi tarafından devir alınarak 1926’da ölümüne kadar tamamlanamayan bu dev kilise, halen inşa edilmeye devam ediliyor.
Müze giriş ücretleri ve halkın yardımlarıyla devam eden inşaatın en büyük sorunu ise Gaudi’nin tasarımının Gaudi olmadan yapılmasının zorluğu. Kilisenin içine girmek için bilet almak gerekiyor. Turlar genelde çevresini dolaştırıp devam ediyor, bizde de böyle oldu. Ama biz iki gün sonrası için biletimizi zaten almıştık, ileride anlatacağız.
Kilisenin arka cephesi daha değişik. İnsan bu yapının nasıl ayakta durduğuna şaşmadan edemiyor.
La Sagrada Familia çevresinde kısa bir süre dolandıktan sonra otobüsümüze binerek otelimize gittik. Bu turu birlikte iş yaptığımız bir firma düzenlediği için, akşam yemeğini de hep beraber yemek üzere akşam tekrar toplandık. İlk akşam yemeği için Flamenko gösterisi sunan bir yeri ayarlamışlar.
Palacio del Flamenco isimli bu yerde gösteriyi izlerken bir yandan da yemeğinizi yiyorsunuz.
Bu güzel ve neşeli şovun ardından biraz daha dramatik bir gösteriden de küçük bir kısmı paylaşalım.
Yemeklerin de gayet başarılı olduğu bu yer için ne kadar ücret ödendiğini bilmiyoruz ama her gece üç seans yapıyorlarmış ve yukarıda restoranın adında verdiğimiz linkten rezervasyon yapılabiliyor.
Girona
İkinci günümüzde hep beraber Barselona’ya bir saatlik mesafede olan Girona kentine gittik.
Girona, eski güzelliklerini kaybetmemiş şirin bir yer.
Şehrin tarihi dokusu ilk andan kendisini belli ediyor. Daracık sokaklarda yürümek insana keyif veriyor.
Şansımıza, biz Girona’yı gezerken Google Maps’in aracı merkezdeki kilisenin önünden geçiyordu.
Özellikle mi yapmışlar bilmiyoruz ama ilkokul çocukları kilisenin merdivenlerinde toplanmış kameraya el sallıyorlardı.
Çok neşeli ve canlı bir görüntüydü. Girona’nın eski kısmında bir çok hediyelik eşya dükkanı bulunuyor. Sokaklar arasında daracık geçitler var.
Eski şehiri bitirip tekrar ırmak kenarına çıkınca, Floransa’ya benzeyen bir manzarayla karşılaşılıyor.
Irmağın diğer tarafı ise daha yeni görünümlü. Özgürlük Meydanında mola verdik ve civarda biraz dolaşma fırsatı bulduk.
Sessiz ve sakin bir şehir burası. Tam turistik hale gelmediğinden olsa gerek, halk normal yaşantısına devam ediyor.
Girona’ya Barselona’dan trenle de ulaşılabiliyor ama saatlerini incelemeniz lazım. Yine de Barselona’yı bitirmeden Girona’ya zaman ayırmaya pek gerek olmadığını düşünüyoruz.
Figueres – Dali Müzesi
Girona’dan yarım saat kadar daha ileride bulunan Figueres kentinde Salvador Dali’nin müzesi bulunuyor.
Dali’nin eşi Gala ile beraber yaşadığı kente hediye ettiği bu muhteşem müze muhakkak görülmesi gereken bir yer.
Müzedeki eserlerle ilgili rehberimiz oldukça fazla bilgi verdi. Ama bu bilgileri hatırladığımız kadarıyla burada anlatmak bize doğru gelmiyor.
Uzmanlık alanımız olmadığı için buradaki detayları sizin incelemenize bırakıyoruz.
Ancak en beğendiğimiz eserlerin resimlerini paylaşarak bir nebze neyle karşılaşacağınızı gösterebiliriz. Mesela, aşağıda gördüğünüz fotoğraftaki portre, çıplak gözle bakıldığında bir portreymiş gibi görünmüyor. O görüntünün fotoğrafı elbette çekilemiyor, gidip görmeniz lazım.
Dali’nin sadece sürreal eserler yaptığı sanılmasın, çok güzel tabloları da var. Alttaki resimdeki ekmek gerçek gibiydi.
Farklı eserleri inceleyerek müzeyi gezmeye devam ettik.
Üst katlara çıktıkça Dali’nin farklı çalışmalarıyla karşılaşıyorsunuz. Aşağıda gördüğünüz eser bir odanın tavanı. Burada kendisini ve karısı Gala’yı resmetmiş olduğunu öğrendik.
Bazı mekanlar özellikle Dali tarafından sergiye hazırlanmış.
Müzenin merdivenlerinde bile değişik sürprizler bekliyor sizleri.
Dali’nin standart dışı eserlerinden bazıları da, aşağıda gördüğünüz gibi anlamsız görünen bir çizimin, merkezine aynalı bir şişe konunca kafatası şekline bürünmesi gibi sizi şaşırtıyor.
Müzeyi gezmeyi bitirince yapının diğer tarafından dışarıya çıkıyorsunuz. Bu tarafta bir kilise bulunca içine bakalım dedik. Hem biraz oturup dinlenmek için hem de biraz serinlemek için bulduğumuz kiliselere genelde girip bir bakarız. Sakin ve güzel bir yapıydı.
Dönüşte otobüsteki herkes Barcelona FC’nin stadyumu olan Camp Nou’yu da görmek isteyince, otelimize yakın olduğundan uğrayıp bir kaç fotoğraf çektik.
Stadyumu kişi başı 23 € ücretle gezmek mümkünmüş ama bizim zamanımız yoktu.
Barselona’da serbest bir gün
Turumuzun üçüncü gününde serbest kaldık. Bu günü baştan programladığımız için Barselona’da görülmesi gereken yerleri görmek amacıyla erkenden yola düştük. Otelimiz merkeze biraz uzak olduğundan, metroya ulaşmak için 10 dakika kadar yürüdük. Yürüyüşümüz içinde geçtiğimiz Cervantes Parkı ve içindeki gül bahçesi çok güzeldi.
Metro’ya vardığımızda, 4 kişi olduğumuz için tek tek bilet alacağımıza, 10’lu bilet aldık ve yola çıktık. Bu bileti peş peşe 4 kez turnikeden geçirerek kullanabiliyorsunuz, tek biletlerden daha ekonomik. Bilet makinelerinden ingilizceniz varsa kolayca alabilirsiniz. Tüm gün dolaştığımız rotayı aşağıda veriyoruz.
İlk durağımız muhteşem La Sagrada Familia katedrali idi. Metrodan inip sokaklarda yürümeye başlayınca Barselona’nın yeşilliği daha iyi anlaşılıyor.
Biraz erken geldiğimiz için bir durak önce inip yürümeyi tercih ettik. Katedral uzaktan göründükçe insanı gerçekten heyecanlandırıyor.
Daha önce bahsettiğim gibi katedralin içine girmek için biletlerimizi gelmeden önce internetten almıştık. Bu linkteki adresten Rehbersiz Sagrada Familia turu bileti alıyorsunuz. Her saat için belli sayıda bilet satıyorlar. Biletin yazıcıdan çıktısını alıp o saatte ön taraftaki kapıda olursanız, barkodu okutarak içeriye hemen giriyorsunuz. Ön kapı hangi taraf derseniz, aşağıdaki resimdeki taraf.
Bileti olmayanlar arka kapıda uzun bir kuyruk bekliyorlar. Uzun derken öyle böyle değil, en az 2 saat sürer. Kesinlikle gelmeden biletinizi alın deriz. Bizi önceden uyaran arkadaşım Gökhan’a orada binlerce kez teşekkür ettik. İçeriye girince cephenin yakından ne kadar güzel olduğunu daha iyi anlıyorsunuz.
İlk gün ziyaretimizde rehberimizin bahsettiği bir hikaye burada aklımıza geldi. Bu taraftaki heykellerden bir kısmı bir sebeple kırılmış ve uzakdoğulu bir heykeltraş yeniden yapmış. Biraz taraf tutmuş belli ki, artık heykellerdeki kişiler çekik gözlüymüş. Bu heykelleri bulduk, aşağıda görebilirsiniz.
Gelelim katedralin içine. Tek kelimeyle söylemek gerekirse “inanılmaz”. Buraya gelip de içine girmeden dönmemek lazım. Bir çok fotoğraftan önce, girer girmez çektiğimiz şu videoyu bir izleyin deriz.
Burayı anlatmak için yeterli kelimeleri bulmak çok zor.
Bugüne kadar gördüğümüz hiç bir yapıya benzemiyor.
Yukarıya bakmaktan vazgeçemiyorsunuz.
Sandalyelere oturup tavana baktığınızda şu garip görüntü çıkıyor önünüze.
Alt kattaki müzede, kilisenin bir maketini gördük. Bu maket biraz daha kolay anlamanızı sağlayabilir. Güzel bir kesit yapmışlar, buyrunuz.
Detaylara baktıkça insan daha çok şaşırıyor.
Her köşede farklı bir geometrik hareket var.
Bu kadar karışık bir yapının bir bütün halinde nasıl bu kadar güzel göründüğüne insan şaşırıyor.
Diğer yandan inşaatin hala bitmemiş olması da biraz anlaşılır geliyor insana.
Kilisenin arka tarafına geçtiğinizde ise daha değişik bir mimari ile karşılaşıyorsunuz.
Bu taraftan yukarıda bahsettiğim alt kata iniliyor ve binanın tarihi ve yapım prensiplerini gösterdikleri müze gezilebiliyor. Çıkış da buradan.
Bir sonraki durağımız olan Park Güell’e yakın bir metro durağı yok. En yakın metrodan bir müddet yürümeniz lazım. Biz 4 kişi olduğumuz için bir taksiye bindik, 10 dakikada kapıya geldik, 8 € verdik.
Bu park da Barselona’ya Gaudi’nin armağanı. Girişteki sevimli yapılar bir masal dünyasına gelmişsiniz gibi hissettiriyor. Bu parkın en önemli kısmı olan merdivenlere giriş için de bilet almak gerekiyor. Gelmeden önce şuradan biletinizi almanızı tavsiye ederiz, çünkü kapıdan almak için en az 2 saat beklemeniz gerekir. Bilet ücreti 7 €. Parkın geneli ücretsiz ancak ortadaki merdivenleri görmek ve üstteki terasa çıkmak için bilet almanız gerekiyor.
Biz maalesef önceden buraya bilet almayı akıl edemediğimiz için biletli kısıma giremedik. Kapıdan yukarıdaki fotoğrafı çekmekle yetindik. Ama parkta başka güzellikler de var.
Çok güzel bir park ve şehri tepeden görebiliyorsunuz.
Biletli kısımdan ulaşılan terası da üstten yine görebiliyorsunuz. Esasen bu kısıma girmeniz çok da önemli değil, ama merdivenleri yakından görmek güzel olabilir. Teras dediğimiz de şöyle bir şey.
Biletli girenlerin de burada fazla zaman geçirdiklerini sanmıyoruz.
Bu arada terasın üst kısmındaki seyyar satıcılarda en ucuz hediyelikleri bulabileceğinizi de söyleyelim.
Parkı gezdikten sonra tekrar taksiye binip Casa Mila’ya en yakın yere, Passeig de Gracia caddesine 9 €’ya geri döndük.
Casa Mila, Gaudi’nin en ünlü eseri. Binanın içini gezebiliyorsunuz ama bizim gibi sadece bir günlük serbest zamanınız varsa buna fırsat bulamıyorsunuz. Kişi başı 20,50 € ücretle giriliyor, özellikle çatısı görmeye değer. Mimariye meraklıysanız içerideki mobilyalar sizi çok etkileyecektir, Art Nouveau’nun en güzel eserleri Gaudi imzalı. Caddenin biraz aşağısında yine Gaudi’nin Casa Batllo binası bulunuyor.
Bu binayı da gezmek için kişi başı 21,50 € ödemeniz gerekiyor. Tabi biraz da kuyruk beklemek ve gezmek için zaman ayırmalısınız. Maalesef biz zamansızlıktan giremedik. Caddenin sonunda Plaça de Catalunya, yani Katalonya meydanına geliyorsunuz. Barselona’nın merkezi işte tam burası. Meydandan katedrale giden Portal de l’Angel bulvarına girerek devam ettik.
Sağlı sollu mağazalarla dolu olan bu caddede bir kaç yere girip çıkmadan olmuyor. İndirim zamanı olmadığından fiyatlar çok uygun değildi ama özellikle Massimo Dutti mağazası Türkiye’ye göre çok ucuzdu. Eski şehire girdikçe sokaklar daralıyor.
Geniş bir meydanda bulunan Barselona Katedrali, her Avrupa şehrinde görmeye alıştığımız türden bir kilise.
Cephesine ve içerisine çok özenilmiş.
Epey turist gezdiğinden pek sakin değil ama yine de sıralara oturup biraz dinlenmek iyi geliyor.
İhtişamlı ve etkileyici bir kilise. Genelde bu tip kiliselere girerken pek bakmazlar ama buraya kadınları kısa şortla almıyorlar, diz üstü eteğe de izin vermiyorlar, aklınızda olsun.
Katedralin arkasında klasik dar sokaklarda yürümek ve mağazalara girip çıkmak çok keyifli.
Bu bölgeden ünlü Les Rambles, Rambla caddesine yürümeye devam ettik ve Barselona ile ilgili her yerde karşımıza çıkan ve çok merak ettiğimiz ünlü sabit pazar Mercado de La Boqueria’ya geldik.
Ancak aslında meyve yanında et satan yerler de mevcut, burada oturup bir şeyler yiyip içebiliyorsunuz.
Ama bize en ilgi çekici gelen kısım deniz mahsülleri satılan kısım oldu.
Hani evimiz yakın olsa torbalar dolusu deniz mahsülü alıp eve koşarak giderdik, çok bol çeşit vardı ve hepsi çok taze görünüyordu.
Sonuçta alıp getiremedik ama o akşam yemeği için ayarlanmış olan restorana gittiğimizde bolca karides, kerevit ve midye yeme fırsatını da bulduk.
Son gününde her yeri görme telaşıyla koşturduğumuz Barselona’yı biz çok sevdik. Keşke daha çok zamanımız olsaydı diyerek ertesi gün öğlen uçağıyla İstanbul’a döndük. Son bir not, havaalanı duty free mağazası şehirdeki marketlerden daha pahalı, alışverişinizi havaalanına bırakmayın.
Bir fırsat daha yaratıp Barselona’ya bir haftalığına gitmek ve doya doya tadını çıkarmak lazım.
Saat 04:00 Atatürk Havalimanı’nda uykulu gözlerle etrafı izlerken içimdeki heyecanı bastırmaya çalışıyorum. Paris aktarmalı Havana yolculuğumuz için Air France kontuarının önünde 06:25 uçağının check in işlemini yaparken şanslı hissediyorum kendimi.
Uzun, çok uzun bir yolculuk bizi bekliyor. 06:25’te İstanbul – Paris uçuşumuz başlıyor.
Türkiye saati ile 09:50 de Paris’e iniş yapıyoruz. Fransa bir saat geri olduğu için burada saat 08:50.
Paris – Havana uçuşu 10:45’de, 2 saat Paris Havaalanında beklemek durumundayız. Aktarmalı uçuşların kaçınılmaz durumu. Burası ile ilgili aklımda kalan tek şey Paris Havaalanında interneti sadece 30 dakika ücretsiz kullanabilmeniz. Beni çok şaşırtmıştı.
Paris’ten pistin yoğunluğu sebebi ile 1 saat rötarlı olarak saat 11:45’de havalanabiliyoruz. Çift katlı, yolcu otobüsü gibi tıklım tıkış ve daracık koltukları ile Air France sınıfta kalıyor.
Sıkıntılı bir 10 saat sonunda Jose Marti – Habana Havaalanına iniyoruz.
Havana yolculuğunuz esnasında gidiş için toplam uçakta geçireceğiniz tam 13,5 saat. Aktarma işlemleri, uçak gecikmeleri ile yolculuğunuz 16,5-17 saat sürecek. Fakat Türkiye ile Küba arasında -7 saat fark var. 06:25 te başlayan uçuşumuz Türkiye saati ile 22:30 da, Küba saati ile 15:30 da sona eriyor.
Fidel’in Ülkesi
Jose Marti’ye inince ilk dikkatimi çeken yoğun kırmızı renk oluyor. Havaalanı kırmızı ağırlıklı sarı ve eski tabii. Bu tabir tüm Küba seyahati için sanırım en açıklayıcı tabir. Fakat eski kelimesinin iyi veya kötü anlamı sizin beklentiniz ile değişiklik gösteriyor. Ben en baştan belirtmeliyim ki benim için hep iyi anlamda oldu.
Rehberimiz uçaktan inince bizi şöyle uyardı “burada zaman sizin bildiğiniz gibi akmaz,Türkiye’de gibi düşünmeyin ve acele etmeyin. Tadını çıkarın saatlerin.” ve akabinde şuna bağladı “Pasaport kontrolü çok uzun sürebilir.” Böylelikle beklentimizi en kötüye getirdi ama o kadar uzun sürmedi veya sürdü ama heyecandan anlamamış da olabilirim :)
Yeri gelmişken tüm gezimizi organize eden El Mundo Travel firmasının değerli arkadaşlarına teşekkürlerimizi iletmeden geçmeyelim.
Küba’ya girişte vize işi biraz karışık çünkü Küba Büyükelçiliği’nin vize vermeye yetkili kıldığı acenteler var ve acenteler size vize verebiliyor. Sizin yeşil pasaportunuzun olması bile önemli değil hatta öyle durumda daha çok bekliyorsunuz diye bir konuşmaya da şahit oldum. Pasaportunuza her ülkede olduğu gibi burada da damga basıyorlar fakat ABD’ye girişte sorun olabilir gerekçesi ile elimize bir yazı tutuşturdular.
Bunu görevliye gösterince damgalamıyor. Ben tabii ki gururla damgalattım, bir daha Komünist Küba damgası nereden bulacaksınız :)
(Not: Artık Amerika’ya girişte de sorun olmuyormuş, ama ne olur ne olmaz diyorsanız Küba halkı sizi anlayışla karşılıyor. En kötüsü pasaportunuzu değiştirebilirsiniz.)
Havaalanının kapısından çıkınca insan sanki 1950’ye falan çıkacak gibi hissediyor ama hiç de öyle olmuyor, araçlar ve sokaklar gayet modern, şaşırıyorum. Nerede bu klasik arabalar! Var tabii ki ama her giden sadece onların fotoğrafını çektiği için zannediliyor ki Küba’da sadece 1950-1960 model araba var, ama öyle değil.
Hotel Nacional
Bizleri bekleyen servisimiz ile 30 dakikalık bir yolculuktan sonra Havana’nın 3 temel bölgesinden biri olan Vedado’daki Hotel Nacional‘e geliyoruz.
Tarihin bir parçası olduğumu işte bu anda hissediyorum.
Aman allahım kimler kalmamış ki burada, benim için onların dolaştığı yerlerde dolaşmak kutsal bir alanı gezmek gibi;
Rita Hayworth, Ernest Hemingway, Gary Cooper, Nat King Cole, Frank Sinatra, Ava Gardner, Marlon Brando, Walt Disney, John Wayne, Yuri Gagarin, Jean Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Comandante Camilo Cienfuegos ve Comandante Ernesto ‘Che’ Guevara (satranç turnuvaları sırasında), Gabriel García Márquez, Robert de Niro, Diego Armando Maradona, Geraldine Chaplin, Francis Ford Coppola, Muhammed Ali, Hugo Chavez, Oliver Stone, Steven Spielberg…
Sadece bazı isimler bunlar.
Ayrıca The Godfather Part II yi izleyenler, oteli oradan da hatırlayacaklardır.
Otelimiz tarih kokuyor. Bunu soyut olarak değil somut olarak da söylüyorum. Zaten ahşap bir iç döşemeye sahip haliyle kokusu da bununla birleşiyor.
Beni rahatsız etmedi.
Otelimizin girişinde büyük bir kemerli kapı var.
Sağ tarafta resepsiyon ve odalara çıkan asansörlerin bulunduğu koridor ile puro ve rom alabileceğiniz dükkanların olduğu bölüm var.
Özellikle asansörler çok güzeldi. Eski filmlerde görebileceğiniz kafesli içi ahşap, büyük düğmeli ve dijital bir unsuru bulunmayan asansörler.
Sol tarafta yemek bölümü, küçük bir hediyelik eşya dükkanı, oturma gruplarının bulunduğu koridor.
Giriş kapısının tam karşısından da arka bahçeye çıkan başkaca büyük bir kapı.
Hemen girişten itibaren heykellerle, resimlerle süslenmiş bir alan.
Odalar, tarihi doku korunarak modernize edilmiş gibi duruyor, ahşabın yoğunluğu ilk dikkat çeken unsur. Televizyon ve buzdolabı var. Sıcak su her zaman var, aslında bizdeki 4 yıldız bir otel kalitesi var ve Küba’nın olmazsa olmazı sallanan sandalye :)
Burada kısaca para biriminden de bahsedelim ki, buzdolabını kullanmamanız gerekliliğini bilin :)
Kübada 2 tür para birimi var:
1.CUC (Peso Convertible ), turistlerin kullandığı, dönüştürülebilir peso ve 1 cuc=1,1974 € olan para birimi, bu da şu demek 1 cuc = 3,30 TL (Biz gezimizi 2014 Aralık ayında yaptık.) Güncel kurda 1 cuc= 0,90 € ya kadar gerilemiş. Yani 2,72 TL olmuş. (Mayıs 2015)
2. CUP (Peso Cubano), halkın kullandığı yerel para birimi, size sadece 1 cuc a satarlarlar. Başka türlü pek elinize geçemez, zira Havana’da artık herkes cuc peşinde. Çoğu yerde bu paraya ulaşabileceğinizi, halkın bu para birimi ile alışveriş ettiği yerlerde sizin de bu birimle alışveriş edebileceğinizi okuyacaksınız, en baştan söyleyeyim bunu unutun. Belki 10 yıl önce evet ama artık herkes ama herkes cuc peşinde…
Giderken yanınızda Euro götürün, dolar bozdurmak %10 komisyon sebebi ile zarar etmenize yol açar. Götürdüğünüz parayı, eğer bizim gibi otelde kalacaksanız orada bozdurabilirsiniz ya da havaalanının çıkışında sol ve sağda döviz büroları mevcut, merak etmeyin nereye giderseniz gidin aynı kur.
Otele geri dönersek en son buzdolabından uzak durun demiştim, neden? Şöyle ki küçük su otelde 2,5 CUC, otelin hemen yanındaki büfede 1,5 LT su 0,50 CUC, varın hesabını siz yapın.
Odadan manzara da şöyle, yüksek binalar eskinin mafya kumarhane ve otelleri, şimdi ise sadece oteller.
İlk gün yorgunluğu, bu mesafe uçuşlarda muazzam oluyor. Jet-lag olmadım ama çok yoruluyor insan. Size önerim bu kadar uzun uçacaksanız 2 saat uyuyun, sadece 2 saat ve gittiğiniz yerdeki saate göre mutlaka uyumadan akşamı bekleyip öyle uykuya geçin, yoksa 2-3 gün yorgun ve sersemlemiş bir halde dolaşabilirsiniz.
Biz de şöyle bir otel etrafını turlamak için çıkıyoruz ve halkla ilk temasımız “hey turko,selamun aleykum” cümlesi ile oluyor. 5 gün boyunca en rahatsız olduğum durum işte bu, sürekli bir “hey turko” durumu “cohiba(puro), leydi ve drink” nasıl bir izlenim bırakmışız artık varın siz hesaplayın. Aslında burası ile ilgili verimli bir araştırma yapmıştım ve tedirginliğin nedeninin kendi yaşadığımız şehirler olduğunu, bu ülkede suç oranının neredeyse sıfır olduğun biliyordum, yine de insan panikliyor. Otele geri dönüyoruz.
Küba deyince aklınıza gelmesi gereken 2 şey; müzik ve dans olmalı. Otelin arka bahçesinde 4 kişilik bir müzisyen grubunun nefis konserleri eşliğinde mojito içerek ilk gecemizi noktaladık.
2. güne sabah otelde kahvaltı ile başlıyoruz. Küba’da, bizim ülkemiz gibi gelişmiş mutfağı olan ülke insanları için sanırım en sıkıntılı durum; yemek. Kahvaltıda meyve ve yumurta ağırlıklı bir menü her gün için tercihim oldu. Küba’da yiyebileceğiniz en bol şey tropikal meyveler. Muz, avokado, mango, ananas, Fruta Bomba (çekirdekleri karpuz çekirdeğine benzeyen bir meyve). Küba’da muz iki şekilde yeniyor. Biri meyve olarak, diğeri kızartılarak. Meyveler gerçekten çok lezzetliydi, meyve suyu da keza öyle, birkaç hamur işi ağırlıklı kahvaltımı keyifle her sabah tekrarladım.
Bugünün programı şehir turu. Otelimizin önü klasik arabalarla doluyor, bu araçlarla şehir turu atabilirsiniz, 25-30 cuc civarı bir ücret alıyorlar.
Bu klasik arabalarla tur olayı tam bir ritüel, her sabah tekrarlanıyor.
Saat 11:00 gibi başlayan Havana turumuz hızlandırılmış video gösterimi gibi ya da fragman diyelim biz ona… Vedado bölgesinden başlayarak ilk olarak Devrim Meydanı’na oradan Centro Habana’ya ve oradan da öğle yemeği için eski Havana denilen Habana Vieja’ya geçerek sonlandı.
Devrim Meydanı her zaman turist kafilelerinin sabah saatleri için ilk uğrak yeri ve inanılmaz kalabalık oluyor. Ben tek başıma yaptığım turda boş bir anına denk gelerek burada güzel zaman geçirme fırsatı buldum.
Devrim Meydanı’ndan sonra bizler için çok önemli bir yere geliyoruz.
Evet Atatürk’ümüzün büstü, o dünyaca ünlü Malecon Caddesinin üstünde gayet merkezi bir yerde, bir yanında ünlü Hintli Şair Rabindranath Tagore,
Diğer yanında Peru’lu siyasetci ve deneme yazarı José Carlos Mariátegui…
Burası bizim gurur kaynağımız oluyor. Hatta daha sonraki günlerde, bir coco taxi şöförüne nereli olduğumu anlatmaya çalışırken, Atatürk dedim. Evet anladım seni, büyük bir lider, bizim Castro gibi dedi.
Daha önce de yemek ile ilgili küçük bir bilgi vermiştim. Küba için en ideal yemek balık. Et ile ilgili bir beklentiniz olmasın, hayvancılık gelişmiş olmadığından pek bir alternatif yok. Sebze meyve durumu da sanırım iklimsel olarak pek verimli değil. İkinci bir alternatif de tavuk. Yemek konusunda vasat olan ülkenin içki konusunda bir hayli başarılı olduğunu söylemem gerek. Her zaman ve her yerde çok lezzetli mojito, daiquiri, cuba libre, pina colada içebilirsiniz, ayrıca yerli birasını ben çok beğendim. Onun da adı Bucanero.
Mojito; şeker, limon suyu ve nane yaprakları üzerine buz, soda ve isteğe göre rom ilavesiyle hazırlanan bir içecek.
Daiquiri; Rom,Limon suyu ve şekerle hazırlanan bir kokteyl.
Cuba Libre; Rom,kola ve limonla hazırlanan kokteyl.
Pina Colada; Hindistan cevizi yağı,ananas suyu ve isteğe göre rom katılarak yapılan, özellikle Pınar Del Rio bölgesine gittiğimizde sürekli tükettiğimiz kokteyl.
Öğle yemeğinden sonra, eski Havana’yı turlayarak, turistler için oluşturulmuş büyük bir alışveriş bölgesine gidiyoruz. Küba’nın avm’si diyelim buraya :)
Sahil bölgesindeki prefabrik bir yapı görünümünde olan bu yapı içerisinde resimler, magnetler, kılık kıyafet ve envai çeşit yerel hediyelikler var.
Küçük küçük dükkanlar şeklinde olan yerde en belirgin durum sıkı pazarlığın dönmesi, ne fiyat veriyorlarsa utanmayın çekinmeyin üçte biri fiyat teklifi ile başlayın pazarlığa, en kötü yarı fiyatına alırsınız.
Buradan alınabilecek en güzel şey resim ama (büyüklüğüne göre değişse de) elle tutulur bir tablonuz olsun istiyorsanız minimum 300 cuc’u gözden çıkartmanız gerekiyor. Resim aldığınızda özel bir mühürle mühürletmeniz gerekiyor yoksa ülkeden çıkartamıyorsunuz. Bu mühürü burada basan yer mevcut.
Artık akşam oluyor ve otele dönüş vakti geliyor. Otelimizin arka bahçesinde okyanusu izleyerek, mojito içerek geceyi bitiriyoruz. Otelimizin arka bahçesi Malecon Caddesine bakıyor, 7,5 Km uzunluğundaki caddede akşamları halk toplanıyor.
Dans edip müzik dinliyorlar. İçki içiyorlar. Geziyorlar ve çok eğleniyorlar. İsterseniz aralarına katılabilirsiniz şiddet olayı görülmüyor. İçip sapıtmayın tabii…
Dünün yorgunluğu ile birleşen bugün, tatlı bir uykuya götürüyor beni.
Pınar Del Rio
Bugünün programı Havana’ya 180 km uzaktaki Pınar Del Rio; Gezilecek, görülecek o kadar yer var ki; Unesco Dünya Mirası listesinde olan Vinales Vadisinden mağaralara, puro fabrikalarına kadar.
Dünyanın en kaliteli tütünlerinin yetiştiği yerlerden biri bu bölge, herkes puronun bir yerinden tutuyor mutlaka. Yolculuğumuzun ilk durağı olarak Pina Colada’sı çok ünlü bir tesiste duruyoruz. Bir köy evi ve ahırı var etrafta ve tabii ki içinde puro satılıyor.
İnsanların yoksulluğu sizi şaşırtabilir ama burada yoksulluk tanımını siz yapıyorsunuz unutmayın. Kendi yaşadığınız coğrafya ve buraya kadar gelebilme ekonomik gücüne sahip kişi olarak bakarsanız evet yoksullar. Muş’ta kaldım bir dönem size garanti ederim orası daha yoksul.
Burası ya herkeste var ya hiç kimsede yok bölgesi.
Bölge doğal yetişen ürünleri ile yiyecek ve içeceklerde çok lezzetli.
Ballı pina kolada da bunlardan biri, inanılmaz bir tadı var, fiyatı 3 cuc, isterseniz içine rom da koydurabilirsiniz fiyat 5 cuc oluyor.
Pınar Del Rio’daysak Küba dan çıkmadık, müzik ve dans her yerde ve tabii ki klasik arabalar :)
2. Durağımız Vinales Vadisi;
1999 yılında Unesco Dünya Mirası Listesine girmiş olana bölge, hala geleneksel tarımın yapıldığı bir yer.
17.YY’da tarımın başladığı biliniyor. Bölge karstik bir yapı, etrafı 400 m’lik yar ve uçurumlarla çevrili. Bu uçurumların içinde de Cueva del Indio, Cueva de San Miguel ve Caverna de Santo Tomás gibi pek çok mağara var.
Mağaralar bölgesinden önce doğal tavuk yiyeceğimiz bir mağara lokantasına geliyoruz. Burada tam bir doğallık söz konusu çünkü hayvanlar doğal ortamında besleniyor. Lokantaya giriş bir mağaradan geçerek yapılıyor.
Şapkalı masalarımızın altında yemeğimizi yedikten sonra yürüyerek yolun karşısında bulunan Cueva del Indio mağarasına gidiyoruz.
Mağaranın girişinde turist kafileleri için animasyon yapılıyor. Eski insanların avcılığı ve yaşayışı kısa bir gösteri ile canlandırılıyor.
Mağaramızın bir özelliği var; içinde kayıkla gezilmesi. Kısa bir tur tabii, 8 kişilik kayıklarla 100 m kadar gidip duvar kabartmalarını izliyorsunuz.
3-4 dakika sonra da mağaranın arka bölümünden çıkıyorsunuz. Çıkışta fotoğraf için kayık yan döndürülüyor ve bu fotoğraf ortaya çıkıyor.
Kayıktan inince tabii ki hediyelik eşya satan bir dükkan sizi bekliyor.
Yolculuğumuzun şimdiki durağı puro fabrikası,
Bu arkadaş canlı manken, buradan sonrasına yani kapıdan içeriye video kamera, fotoğraf makinesi, telefon hatta çanta bile sokmak yasak.
Eğer Ferhan Şensoy üstadın Şans Kapıyı Kırınca filmindeki gibi bacak arasında puro saran genç kızlarla dolu bir fabrika olduğunu düşünüyorsanız, sizin için tam bir hayal kırıklığı olacağı kesin. Zira dörtlü sıralarda 10 sıra olarak oturmuş kızlı erkekli, teyzeli amcalı işçiler bildiğiniz elle sarıyor. Bu kadar. Buraya yapılan gezini asıl amacı da zaten bunu görmeniz değil el yapımı purolardan almanız.
Tüm Küba gezinizde size satılmaya çalışılacak olan şey; Puro. Zaten ekonomisi bu ürünle ayakta, Fidel Casto’nun sözü bile var; “Puro, benim sağlığım için zararlı ama Küba’nınki için çok yararlı” diye.
Sokaktan puro almayın. Bu kadar net. Gitmeden önce internetten bir sürü şey okuyacaksınız. Gerçek puro için fabrikaların ve devletin mağazaları her yerde var. Fiyatı ucuz diye ne aldığınızı bilmediğiniz bir şeye para ödemiş olursunuz.
Yasak olmasına rağmen fabrika önünde bile ceketinin içinde Cohiba kutusu ile biri gelebiliyor yanınıza. Bu satıcı 100 cuc istiyor aynı kutu fabrika mağazasında 400 cuc, çok cezbedici değil mi? Ama hiç almayın daha iyi para için sağlığınızdan olmayın.
El sarımı orjinal purolar; Cohiba, Romeo & Julieta, Monte Cristo, Partagas …
Fabrika sarımı olarak özellikle Guantanamera sürekli karşınıza çıkar, fiyatı ucuzdur ama fabrika sarmasıdır. İlgi alanınıza giriyorsa gitmeden önce şu siteyi incelemenizi tavsiye ederim… Puroanaliz.com
Küçük bir dip not olarak da benim çok ilgimi çeken; Fidel Castro’nun Cohiba Esplendidos içtiği, Che’nin ise Monte Cristo.
Puro fabrikasını geride bırakarak, duvar resmi diye bahsedilen bir yere geliyoruz.
Brezilyalı ünlü ressam Diego Riviera’nın öğrencisi Leovigildo González Morillo, 1961 yılında Fidel Castro’dan buraya bir resim yapmak için izin istemiş ve o tarihten beri yenilenerek korunan bu Mural de la Prehistoria adlı, evrim teorisini anlattığı düşünülen resim ortaya çıkmış. Resim yağlı boya çalışması…
Etrafı tamamen boş ve tertemiz, ayrıca küçük bir büfe mevcut. Yine 3 cuc’a ballı pina kolada veya 5 cuc’a rom katılmış içebilirsiniz. Her yerde aynı fiyat geçerli.
Havana’ya dönme vakti. Dönüş için Vinales Kasabasından geçerken, burasının güzelliği bizi alıkoyuyor ve 1 saat bu kasabada mola vererek gezmeyi tercih ediyoruz.
Burası aslında daha Küba gibi Küba, Havana sanki sadece turistlerin yaşadığı bir yer olmuşken burada insanlar hayalinizdeki Kübalı; neşeli,güler yüzlü…
Evler tek katlı, verandalı ve tabii ki 2 adet sallanan sandalyeli. Bu olmazsa olmaz bir ev eşyası
Ben buraya gelirken internet üzerinden yaptığım araştırmalar sonucu yanımda; silgi, kurşun kalem, tükenmez kalem, not defteri vs.. getirdim. Yolda rastgele çocuklara hediye etmek için. Öyle mutlu oluyorlar ki, çocukların gözlerindeki gülümseme hiç bir duygu ile tarif edilemiyor.
Ben tek katlı evleri ile Vinales kasabasını çok sevdim, hayalimdeki Küba burası aslında …
Akşam oluyor ve uzun bir geri dönüş yolumuz var. Yürümekten ayaklarımız sızlıyor. 2 saatlik yolculuk sonunda iyi bir uyku yarınki yürüme için enerji toplamamızı sağlayacak.
Devrim Müzesi
Bugünkü programımıza sabah Devrim Müzesi ile başlıyoruz. Havana’da 3 türlü taksi ulaşımı var. En çok rağbet gören tabii ki turistlerce çok kullanılan klasik araba taksileri,
Neredeyse tüm klasik arabalar taksi zaten. Yakın mesafe 5 cuc, diğer mesafeler ne tuttururlarsa, sıkı pazarlık yapın paranız cebinizde kalsın yoksa aynı mesafeye 40 cuc’a da giden var, 5 cuc’a da varın siz hesaplayın.
Klasik taksilerin hepsi devlete ait, normalde hepsinin taksimetre açması lazım ama açanına denk gelmedim.
Diğer bir ulaşım aracı coco taksi, tarif etmek zor şöyle bir şey:
Bu araçlar tam olarak macera severler için :) Önde şöför oturuyor,arkada iki kişilik koltuklar var ve allah ne verdi ise gidiyorlar. Bizim bindiğimiz taksimetre açtı normalde 10 cuc’a gittiğimiz yere 4 cuc’a gittik.
Üçüncü olarak da bici taksi denilen, bisiklet taksiler.
İnsan gücü ile iş gören 1-1,5 cuc ücrete çok uzak mesafe olmadan giden araçlar.
Havana’da ulaşım sadece bunlar değil, aynı zamanda halkın çok yoğun kullandığı otobüsler de var. Siz de bunlardan faydalanabilirsiniz, kesinlikle bir yasak veya kısıtlama yok, fakat şartları görünce kullanmıyorsunuz; birincisi zaman değerli, ikincisi çok kalabalık.
Artık müzeyi gezmeye başlayabiliriz. Müze Batista rejimi döneminde Batista’nın sarayı olarak kullanılmış, devrimden sonra haklın hizmetine müze olarak açılmış.
Yan cephesi
3 cuc ücret ile giriş yapılıyor.
Elinizdeki fazla yükleri bırakacağınız bir vestiyer mevcut ve ücretsiz.
İki bölümden oluşuyor: bina ve bahçe
Öncelikle müze binasını geziyoruz. Batista döneminde 1957 yılında 35 üniversite öğrencisi saraya saldırıyor ve 32 öğrenci öldürülüyor. Kurşun izleri tüm binada ve girişte sizi karşılayan Jose Marti büstünün arkasında hala duruyor.
Müze Küba devrimini anlamanız için çok değerli bir yer. Sokaklar güzel, ama müzeyi gezmeden Küba’yı anlamak zor.
Devrim yürüyüşünün başlangıcı olan Granma çıkarmasının da Che ve Camilo Cienfuegos’lu bir balmumu heykeli konulmuş.
Ben devrimin oluşumunu burada uzun uzun anlatmayı gerekli görmüyorum. Merak edenler internetten bilgi edinebilir.
Müzede komutanların kullandığı silahlar, yazışmalar,
kıyafetler, resimler,heykeller, tablolar ve
çeşitli alet edevatlar bina bölümünde sergileniyor.
Devrimin mimarı komutanlara her katta ve her odada bir saygı duruşu var.
Burada şunuda belirteyim, Küba’nın hiç bir yerinde Fidel Castro’ya ait heykel, poster, afiş göremiyorsunuz. Baskın olarak Che var ve diğerleri… Castro bu benim devrimim dememiş, kendisine tapınılmasını istememiş ve özellikle hayatını kaybetmiş olan komutanları tüm ülkede yüceltmiş.
Müze içerisinde de bu durum gözetilmiş. En az göreceğiniz kişi Fidel Castro.
Binanın etkileyici iç avlusu, dış avlusu ve tavan süslemelerini de
görüp bahçe bölümüne geçiyorum. Geçerken bu resimle karşılaşınca kısa süreli bir şaşkınlık yaşıyorum tabii :)
Devrimi kaçınılmaz kıldıkları için bu dört kişiye özellikle teşekkür edilmiş. Sol baştan: Batista’ya devrimi yapmak konusundaki katkısından dolayı, George H. W. Bush’a devrimi pekiştirdiği için, Ronald Reagan’a devrimi güçlendirdiği için ve George W.Bush’a sosyalizmi vazgeçilmez kıldığı için teşekkür bir borç bilinerek buradan edilmiş. :)
Bahçede ilk olarak bu sönmeden yanan ateşi görüyorsunuz. Devrim için ölenlerin anısına sonsuza kadar yanacak olan simgesel ateş bu.
Hemen ateşin arkasında çok geniş olmayan bir alan var. Burada uçak, tank, füze örnekleri konulmuş.
Komutanların kullandığı araçlar da müzede sergileniyor, Raul ve Fidel Castro’nun kullandıkları jipler ve Che’nin aracı…
Bahçede Fidel ve devrimcileri Küba’ya taşıyan Granma Yatı da özel bir cam kafes içinde sergileniyor. Fotoğrafını çekemiyorsunuz maalesef.
Müze gezimizi bizden biri; Nazım Hikmet’in Havana Röportajı şiirinden bir bölümle bitirelim. Siz tamamını okuyun :)
…
956’nin kasımında
fidel de içlerinde
82 kişi granma gemisinden denize indi
956’nın kasımında küba kıyılarına sokulan granma gemisinden denize inip yarı bellerine
kadar suya gömülü
ve silâhlarını başlarının üstüne tutarak
ve ansızın
ve bir anda açılan top ve mitralyöz ateşi altında karaya çıkıp
ve karanlıkları polis köpekleri gibi koklayan araştıran ışıldaklardan sakınarak
ve sarıldınız teslim olun seslerini
ve iri kurbağaları çiğneyip bataklıklara
ve şekerkamışı tarlalarına dalarak
ve palmiyelerle hindistancevizi ağaçlarının ardı sıra tepeleri tırmananlar
sierra dağında buluştu
fidel de içlerinde 82’nin 12’si sağ kalmıştı
fidel de içlerinde 12 kişiydiler 56’nın kasımında
fidel de içlerinde 150 kişiydiler aralığında 56’nın
fidel de içlerinde 500 kişiydiler şubatında 57’nin
fidel de içlerinde 1000 oldular 5000 oldular
fidel de içlerinde
fidel de içlerinde bir milyon yüz milyon bütün insanlık oldular
yıktılar batista’yı 959’un ocağında
ve 50 binlik orduyu
ve şekerkamışı milyonerlerini
yerlisini de yankisini de
ve tütün ve kahve milyonerlerinin
yerlisini de yankisini de
ve kışlaları
ve önlerinde cesetler çürüyen karakolları
ve eroin toptancılarını
ve kumarhaneleri
ve birleşik amerika devletleri hava deniz ve kara kuvvetlerini
ve birleşik amerika devletleri dolarını
ve küba’nın havasında ağır çiçek kokularına karışık leş kokusu dağıldı
yani birleşik amerika devletleri korkusu
…
ve her gün biraz daha keyifli türkü söyleyerek geçiyorum havana
sokaklarından somos sosyalitas palante palante
Nazım Hikmet Ran – Havana Röportajı
Prado Caddesi
Devrim müzesinin hemen karşısında Generalisimo Maximo Gomez heykeli var.
Maxsimo Gomez, Jose Marti ile birlikte 1895’te devrim için Küba’ya gelenler arasındadır. Havana’da ki muhteşem heykellerden biridir. Heykel en alttan üste kadar ayrıntılı figürlerle süslenmiştir.
Malecon Caddesi’ne dönük durur.
Heykelin büyüleyici atmosferini soluyarak, sol tarafa doğru yönünüzü çevirdiğinizde Havana’nın en güzel caddelerinden birine geliyorsunuz; Prado Caddesi yani Aslanlı yol.
Cadde ismini, ortada ki yürüme yolunun kenarlarını süsleyen aslan heykellerinden alıyor. Ortada sadece yayalara ait bir yürüme yolu, sağ ve sol tarafta araçlar için yol ve Havana denilince akla ilk gelen yapılardan olan Capitol Binası’na kadar giden İspanyol Mimarisi örnekleri ile binalar.
Bu caddeyi özel kılan en önemli unsur, içinde hayat olması sanırım, ressamlar,müzik yapanlar, satıcılar, turistler ve ders gören çocuklar…
Havana’ya geldiğinizde kendinize 2-3 saatlik bir zaman ayırın ve burada soluklanın. Oturun etrafı izleyin, kesinlikle çok keyif alacaksınız.
Caddenin sonu sizi Opera ve Capitol Binası’na çıkartacak.
Prado Caddesinde ki yürüyüşümüzün ardından. Hemingway’in izine düşüyoruz. Bu yolculuk için hem Prado caddesinde yorulmuş olmamızdan, hem de Bici Taksiyi merak ettiğimizden, 15-20 dakikalık bu yolu, bisiklet taksi ile gidiyoruz.
2 kişinin bindiği araçları anlatmaya gerek yok. Resimde ki gibi. Önde sürücü arkada siz. Burada çok doğal karşılanan bir ulaşım aracı olsa da, ben önde sizi bir yere götürmeye çalışan kişinin harcadığı eforu görünce, kendimi kötü hissettim. İlk ve son binişim oldu.
Bu kırmızı bina, Eski Havana yani Habana Vieja denilen kısmın içerisinde ünlü Amerikalı yazar Ernest Hemingway’in kaldığı otel olarak ziyaret ediliyor. Binanın orjinal ismi Ambos Mundo.
Çatı katında lokanta var. Burada yemek yedik. Güzel bir menu olarak; pilav,tavuk,tatlı ve içki 20 Cuc ödedik.
Çatıdan manzara bu, öyle ihtişamlı bir manzara sunmuyor ama dinlendirici bir yönü var. Hemingway bu otelin 511 nolu odasında kalmış, biz oradayken ziyarete kapalıydı.
Buradan çıkınca Hemingway’in Mojito içmek için sürekli gittiği La Bodeguita del Medio ya uğruyoruz. Mojitosu cidden güzel; 7 Cuc.
Ayrıca yazar yemek yemek ve daiquiri içmek içinse Floridita isimli lokantayı tercih ediyormuş. Burada bara yaslanmış bir büstü de mevcut ve iki mekanda inanılmaz derecede kalabalık.
Sonradan fark ediyorum ki Floridiata’da fotoğraf çekmeyi unutmuşum.
Hemingway için Küba’nın ayrı bir değeri ve önemi var. Şimdi müze olan evinide ziyaret etme şansınız var. Evi Havana’ya 15 Km uzakta,fakat bizim zamanımız yok maalesef.
Havana’da Gece Hayatı
Müziğin, dansın ülkesinde gecelerin nasıl olduğunu az çok tahmin edebiliyorsunuzdur. En güzel yanının canlı müzik ile birlikte adanın en kayda değer gruplarının performanslarını izlemek olduğunu belirtmeliyim.
Saat 23:00 te başlayan müzik saat 03:00 e kadar sürüyor. Müzik ve dans sahnenin vazgeçilmezleri.
Gidebileceğeniz ve size önerilecek en bilindik yer Casa De la Musica…
Mekan da Küba’nın en iyi grupları sahne alıp şovlarını sunuyorlar. Büyükçe bir sahne ve önünde masalar olan mekana giriş için 5 Cuc ücret ödemeniz gerekiyor. İçeri de içki için ödeyeceğiniz ücretlerde çok astronomik değil.
Gece dolaşması için bilmeniz gereken en önemli unsurlardan biri de şu ki, özellikle grup gezileri ile birlikte bu şehre gelen erkek Türk turist için hiçbir yerde iyi şeyler duymayacaksınız, sürekli bir hayat kadını pazarlama konuşması ile karşılaşacaksınız, bu durumu üzülerek yazıyorum ama yurt dışındaki Türk erkek imajımız inanılmaz kötü.
Büyük şovları olan bir yer tercih etmeyecekseniz, irili ufaklı birçok mekan bulabilirsiniz. özellikle şurası diye yazmaya gerek yok. Üç aşağı beş yukarı tüm mekanlar birbirine benziyor.
Devrim Meydanı
Bugün Havana’yı yürüyerek dolaşıp, adım adım tadını çıkarmak istiyorum. Tüm programım içinde en keyif aldığım gün bugün oldu.
Vedado bölgesinde
Yazımız Devrim Meydanı, Eski Havana ile devam edecek.
Hasta Siempre Comandante / SONSUZA KADAR
aprendimos a quererte (biz seni sevmeyi)
desde la historica altura (tarihin yükseklerinden öğrendik)
donde el sol de tu bravura (cesaretinin güneşi)
le puso un cerco a la muerte (ölümü kuşattığında (pusu))
aquí se queda la clara (işte burada (duruyor)
la entrañable transparencia (tatlı varlığının)
de tu querida presencia (kalbe sıcaklık veren saydamlığı)
comandante Che Guevara (kumandan Che Guevara)
Tu mano glorioso y fuerte (şanlı ve güçlü elin)
Sobre la historia dispara (tarihe ateş açar)
Cuando todo Santa Clara (bütün santa clara (halkı))
Se despierta para verte (seni görmek için uyandığında)
vienes quemando la brisa (rüzgarı yakarak gelirsin)
con soles de primavera (bahar güneşleriyle..)
para plantar la bandera (gülüşünün ışığıyla)
con la luz de tu sonrisa (bayrağı dikmek için)
como revolucionario (devrimci aşkın)
que conducía nueva empresa (seni yeni bir davaya götürüyor)
donde espera la firmesa (ki orada senin kurtarıcı kolunun)
de tu brazo libertario (gücünü (sıkılığını) bekliyorlar)
seguiremos adelante (biz mücadelemize devam edeceğiz)
como junto a tí seguimos (tıpkı sen yanımızdayken olduğu gibi)
y con fidel te decimos (ve fidel’le(Sadakatle) sana diyoruz ki)
hasta siempre comandante (sonsuza kadar, komutan)
Fethiye’de tatil denince akla önce deniz gelir. Deniz kenarında vakit geçirmek dinlendirici olsa da, doğanın bize sunduğu harikalardan biri olan Saklıkent Kanyonu’na günlük bir tur yapmak emin olun çok hoşunuza gidecek.
Fethiye’den arabayla bir saatlik uzaklıkta bulunan Saklıkent Milli Parkı içindeki kanyon, Kaş’a da az çok aynı uzaklıkta. Kanyonda suların içinde kayalık zeminde yürüyeceğinizden, varsa sandalet ya da deniz ayakkabısı denen plastik ayakkabılardan giyerek gitmenizi tavsiye ederiz. Yoksa da orada kiralayabilirsiniz.
Kanyonun girişinde aracınızı park edebileceğiniz geniş bir park yeri bulunuyor. Bilet alıp içeriye girdiğinizde kayalıklara asılmış bir yürüyüş yolundan geçiyorsunuz.
Bu kısımda neler göreceğinizi ufak ufak hissetmeye başlıyorsunuz. Aşağıda pek gürültü yapmayan bir ırmak var ama ileriden gelen sesler merakınızı arttırıyor.
Biraz ilerleyip köpüren suları gördüğünüzde bu suda nasıl yürüyeceğinizi merak ediyorsunuz.
Kayalıktan ayrılan yol bir köprüyle ufak bir adaya geçiyor. Köprünün altından akan suyun debisi ve gürültüsü insanı heyecanlandırıyor.
Diğer yandan ortam iyice serinliyor. Fethiye’nin sıcağında bu kadar serin bir ortam bulmak gerçekten iyi geliyor.
Yolun geçtiği adacık, her tarafından suların aktığı, oturup dinlenebileceğiniz ahşap masaların olduğu, keyifli ve serin bir yer. Kanyonu oluşturan kanala daha girmeden, tam adacığın dibindeki su kaynağında dağdan çıkan suyu görebiliyorsunuz.
Kaynaktan çıkan suyun ne kadar soğuk olduğunu görmeniz lazım. İçinde yürümek bile insanın ayaklarını donduruyor.
Bu kaynaktan çıkan yüksek debili su ikiye bölünerek adacığın köprülü tarafına ve kanyon tarafına akıyor. Dolayısıyla adacıktan kanyona girerken sert ve soğuk bir su akıntısından geçmeniz gerekiyor. Bu akıntının içine sağlam iplerle bir hat çekmişler, ipe tutunarak kanyon tarafına geçiliyor.
Herkesin beline kadar ıslanarak karşı tarafa geçtiği bu kısımdan dolayı, yanınıza suya dayanıksız eşyalarınızı almanızı tavsiye etmem. Çantanızı yukarı kaldırarak geçebilirsiniz ama zemin çok bozuk olduğundan suya düşmeniz olası.
Bu kısımı geçtiğinizde kanyona ulaşmış oluyorsunuz. Giriştekinin aksine artık sert akan bir su kalmıyor. Sakin sakin akan küçük bir derenin kenarından ya da içinden yürüyorsunuz. Yukarıdaki ulu dağlar gerçekten çok yüksek.
Bundan sonrasında kanyonun içlerine doğru yürümeye başlıyorsunuz.
Çok sakin bir parkur. Kayaların kenarından geçerek ilerliyorsunuz.
Kanyonlarda ilerlemek için daha sportif olmak, tırmanabilmek, derin sulardan geçebilmek gibi özelliklere sahip olmanız beklenir ama bu kanyonda bunlara ihtiyacınız yok.
Suyun gücünü hissedebileceğiniz, yüzyıllar içinde aşına aşına açılmış bu kanyonda açılmış yarıklar insanı gerçekten şaşırtıyor.
Duvarlar arasında sıkışmış kayalar düştü düşecek gibi görünüyor.
Kanyonda 45 dakika kadar ilerlediğinizde genişlik daralmaya başlıyor. Artık gökyüzünü rahatça göremiyorsunuz.
Ziyaretçilerden çoğu buralardan geri dönüyor. Biraz daha atletik olmanız gereken kısım buradan sonra başlıyor. İleride geri dönenlerin “çok güzel” dedikleri bir şelale olduğu ve oraya gitmenin biraz zor olduğu konuşuluyor. Zemin artık iyice zor yürünen bir hale geliyor.
Artık yol iyice daralıyor ve güneşi göremez hale geliyorsunuz.
Şelale’ye varabilmek için dar bir bölgede, kaygan ve bol su akan bir noktada bir buçuk metre yükseklikte bir yere çıkmanız gerekiyor. İki kişi için çıkması epey zor. Aşağıdan birisinin kaldırıp, yukarıdan birisinin elinizden çekmesi gerekiyor. Şansımıza burayı geçmeye çalışan dört gençle karşılaştık ve herkes birbirine yardım ederek yukarıya çıktık. Şelale hemen bu yükseltinin arkasında.
Öyle çok da aman aman bir şelale değil açıkcası. Hatta şelale bile değil ama kanyonun en heyecanlı bölümü bu kısım. Kanyona gidip sakin bir yürüyüş yapmış olmak istemiyorsanız buraya kadar gidin derim. Ama gitmezseniz de pek bir şey kaybetmiş olmazsınız. Şelalenin sağ tarafına bir ip asılı, bazı gençler o ipi kullanarak yukarıya da çıkmışlardı.
Epey yüksek bir yer. Biz şelalenin altında biraz duş aldık ve tabii ki yukarıya çıkmadık. Gerçi istesek de çıkamazdık. Ama insan yine de yukarıdan gelen suyun nereden geldiğini, yukarıda daha neler olduğunu merak etmeden yapamıyor.
Diğer yandan, şelalenin üstündeki gençler üstlerine çamur sürmüşlerdi. Her çamur gibi bu çamurun da iyi geldiği konuşuluyor ama çok anlamlı gelmedi bize.
Dönüşte, şelaleye çıktığımız yükseltiden aşağıya inmek de pek kolay olmadı. Suyun içinden kayarak inmek çok kolay ama düştüğünüz noktada belinize kadar suya düşüyorsunuz ve ayaklarınız yere sertçe çarpıyor. Tabi zemindeki taşların üstüne bu hızla inmek pek sağlıklı olmuyor, benim canım epey yandı. Ceren daha hafif olduğundan ve ben aşağıda bekleyip tuttuğumdan, zemine daha az çarptı. İnerken daha çok dikkat etmenizi tavsiye ederim.
Sabah 10 civarı Fethiye’den çıktığımız ve 11 gibi kanyona geldiğimizden olsa gerek, döndüğümüzde kanyon girişi daha kalabalıktı. Turist otobüsleri yeni gelmişlerdi herhalde. Dönüşte ipli geçişe geldiğimizde bu kalabalığı farkettik.
Bu serin ve güzel kanyon turundan sonra Fethiye’ye döndüğümüzde saat 3 gibiydi. Hala denize girecek zamanımız kalmıştı. Bir tatil gününüzü harcamış olmayacağınız bu harika kanyona muhakkak gidin.
“Paris’i mutlaka görmelisin.” diyen kocama, çok hevesli olmasam da “tamam” dedim. Romantizmin, aşkın ve başka bilimum duyguların şehri olarak lanse edilen Paris, görmek istediğim şehirlerin başında gelmiyordu. Ne kadar yanıldığımı ise görünce anladım.
Aslında bu yaz yeterince gezmiştik ve bir yere daha gitmeyi düşünmüyorduk. Ta ki emektar fotoğraf makinelerimizin yerine yeni bir tane almaya karar verene kadar. Benim bayıldığım, kocamın ise çekimser kaldığı Samsung NX Mini fotoğraf makinesi, satın alan her çifte ücretsiz Avrupa uçak bileti veriyordu. Hazır makineyi yenilemişken, bir de uçak bileti kazanmak bize cazip geldi. Makineyi aldık, büyük disiplin gerektiren tüm prosedürleri yerine getirdik, ama maalesef Samsung’un bu işi devrettiği beceriksiz ajans nedeniyle uçak bileti hakkımızı kullanamadık. Hikayesi uzun ve burası yeri değil ama insan kendini cidden kazıklanmış hissediyor. Özetle, promosyon olarak 13 TL’lik Paris bileti yerine 7 TL’lik Viyana bileti vermekte ısrarcı oldukları için, (rakamlarda hata yok, 13 ve 7 TL), Samsung’un kulaklarını biraz çınlatarak parayı bastırıp Paris biletimizi kendimiz aldık. Vergileri zaten biz ödeyecektik, gerçekten iki kişi 13 TL ve vergileri ödeyerek Sabiha Gökçen’den gidip geldik.
Cuma öğlen 12:15’de kalkan THY uçağı ile Paris Charles De Gaulle havaalanına 15:00 civarı indik. THY, Terminal 1’e iniyor. Bu terminal, ortada merkezi bir blok ile çevresinde bağlanmış uydu kapılar şeklinde. Enteresan bir yapı. Değişik kapılardan gelen yolcular tüplerden geçerek merkezde birleşiyor.
Havaalanında ücretsiz kablosuz internet var. Bağlandığınızda sizden isminizi, yaşınızı, e-mail adresinizi soruyor ve kolayca bağlanıyorsunuz. Gerçi sonradan Küba’ya transferi sırasında 6 saatini burada geçiren Barış ücretsiz internetin 30 dakika sürdüğünü söyledi ama bizde kesinti olmadı. İşe yarayan bir hizmet.
Charles De Gaulle havaalanı Paris’in epey dışında. Havaalanı ile şehir arasında hem otobüs hem de tren servisi var. Otobüslere Roissy Bus diyorlar, Opera’ya kadar gidiyor. Tren ise havaalanından çıkarken bir durakta duruyor, sonra Gare du Nord’a kadar durmuyor. Buradan sonrasında RER-B hattı gibi devam ediyor. Metro’ya ulaştıktan sonrası zaten kolay.
Tabi böyle yazması kolay ama bunların hiçbiri Gürkan olmasa benim bulabileceğim şeyler değildi. Terminal 1’den çıkarken, tren işareti yönlendirmelerini takip ederek küçük bir trene geliniyor. Bu küçük tren, diğer terminaller, otoparklar ve tren istasyonu arasında ücretsiz olarak sürekli gidip geliyor. Tren istasyonuna gelince Paris’e gitmek için tren bileti almak gerekiyor. Gişelerde görevliler var ama biz hep kredi kartı ile makineden bilet aldık. Bilet almak gayet kolay, İngilizce dil seçeneğini seçtikten sonra Paris – Airport CDG seçeneğini seçip, kişi sayısı seçip, kredi kartını yerleştirip, kart şifresini girerek hızlıca bilet alınıyor. Bu istasyondan Paris’e giden trenin hattını bulmak da çok kolay, yönlendirme tabelaları açık ve net. Bilet ücreti kişi başı 9,5 €. Bu biletle metroya da aktarma yapıp Paris içinde istediğiniz noktaya kadar gidebiliyorsunuz.
Havaalanı ile Gare du Nord arası yaklaşık 40 dakika sürüyor. Yolculuk sırasında şehrin dışındaki tek katlı evlerden oluşan mahallelerin arasından geçiliyor. Biz giderken trende bahşiş toplamak için akordeon ile müzik yapan birileri vardı. Bu müzik, insanı Fransa havasına sokuyor.
Gare du Nord, Paris’in kuzey tren garı. Trenden inince bir anda koşuşturan insanlar, her yöne bir sürü tabela ve bir çok yol ile karşılaştık. Aksi gibi yürüyen merdiven de bulamadık ve valizlerimizi taşımak zorunda kaldık. Otelimize varmak için önce M4’e, sonra M8’e olmak üzere 2 metro aktarması yapmamız gerekti. Diğer metro istasyonları bu kadar kalabalık değildi ama elimizde valizlerle epey yorulduk. Havaalanından çıktıktan yaklaşık bir saat sonra otelimize varmıştık.
Vardığımızda umduğumuzdan çok daha kötü bir otel ile karşılaştık. Otelde hiç zaman geçirmeden, valizleri bırakıp kendimizi dışarıya attık. Bu nedenle otel ile ilgili düşüncelerimi da daha sonra anlatacağım.
Saat 17:00 gibi otelden çıktık. Uçak ve trenden sonra hiç yeraltına inmek istemediğimizden yürümeye başladık. Gürkan güzel bir rota çizdi. Aslında hep yürümeyi planlamamıştık ama sonuçta öyle oldu, gecenin sonuna kadar gittiğimiz yerleri aşağıdaki haritada göstereyim, takibi kolay olsun.
Otelden kısa bir yürüyüşle Opera Binası’na geldik. Yol boyunca çeşitli mağazalar ve cafelerde oturan insanlar vardı. Özellikle de bisikletin yoğun kullanımı dikkat çekiciydi.
Opera binası çok güzel bir bina. Paris’in ihtişamlı binalarından ilk olarak bu binayı gördüğüm için çok hoşuma gitti. Üzerine ünlü bestecilerin büstlerini ve yaşadıkları tarihleri yazmışlar.
Burası bir nevi şehir sakinlerinin buluşma noktası olmuş gibiydi. Merdivenlerde ve bina önünde bekleyen, toplanan bir çok kişi vardı. Binayı daha yakından görmek için sol tarafından yürümeye devam ettik. Her yönü ile çok etkileyici bir yapı. Opera’nın arkasına geçince Haussmann Bulvarı’na geldik ve yanyana duran Lafayette ve Printemps mağazalarını gördük.
Noel yaklaşmakta olduğundan, mağazaların cepheleri rengarenk süslenmişti. Bu bölgede en pahalı markaların ışıl ışıl mağazaları var. Vitrinlerdeki fiyatları görünce buralarda zaman geçirmek anlamsız geldi ve yolumuza devam ettik. Cuma akşamı kalabalığı arasında Concorde Meydanı’na ulaşacak şekilde yürümeye başladık. Karşımıza La Madeleine Kilisesi çıktı.
Dışarıdan hiç de kilise gibi görünmeyen bu yapıyı, ordusunun büyüklüğünü gösteren bir zafer tapınağı olarak Napolyon yaptırmış. Fakat Zafer Takı bu işlevi yeterince yerine getirdiğinden, sonraki yönetim bu yapıyı kiliseye çevirmiş. Gerçekten içine girdiğinizde bambaşka bir yüzü ile karşılaşıyorsunuz.
Yüksek tavanlı, geniş ve ferah bir kilise burası. Ön kapıya gelmeden önce yan kapıdan girip koridorlarında biraz dolaştığımızdan, arka odalarında müzik çalışmaları yapan birileri olduğunu gördük. Cesaret edip de açmadığımız bir kapı oysa ki kilisenin içine açılıyormuş. Yine de iyi yapmışız çünkü ana giriş kapısı çok güzel işlemelere sahip.
Medeleine Kilisesi’nin karşısındaki caddenin sonuna yürüyerek Concorde Meydanı’na vardık. Meydana çıktığımızda aşağıdaki gözalıcı çeşme ile karşılaştık.
Meydanın ortasında Luxor Dikilitaşı ve iki yanında da iki çeşme bulunuyor. Bu dikilitaş, II. Ramses’in tapınağından getirilmiş. Meydana çıktığımızda Eyfel Kulesi de uzaktan bize kendini ilk kez gösterdi.
Paris’in en büyük meydanı olan Concorde Meydanı, 1754 yılında Kral XI. Louis’in heykelini sergilemek için oluşturulmuş. Fakat Fransız devrimi sırasında heykelin yerine koyulan giyotin ile Kral XVI. Louis ve eşi Kraliçe Marie-Antoinette dahil 2.800’den fazla kişi bu meydanda öldürülmüş. Dikilitaş’ın hizasından, ihtişamlı Champs-Elysees yani bizim bildiğimiz adıyla Şanzelize bulvarı başlıyor, uzakta Zafer Takına kadar devam ediyor.
Şanzelize’nin başlangıcına Noel için bir sokak pazarı kurulmuş. Burada gördüğümüz mutlu, rahat ve huzurlu insanlarla bir arada olmak, etrafta gülen ve eğlenen yüzler görmek dahi Paris’e gelmek için yeterli bir sebep olsa gerek. Burada biraz zaman geçirdik ve ağaçların arasına kurulmuş pistteki buz pateni gösterisini izledik. Sonradan tekrar geldiğimiz bu alanı ileride daha detaylı anlatacağım.
Biraz dinlendikten ve birer bardak sıcak şarap içtikten sonra yürümeye devam ettik. Park bitip binaların başladığı noktada Grand Palais bulunuyor. Bu muhteşem yapı hem müze hem de gösteri ve sergi alanı olarak kullanılıyor.
Bulvar boyunca ünlü mağazalar ve Fransız markalar başta olmak üzere otomobil showroomları bulunuyor. Trafik ışıklarından geçerken tam ortada durup karşıda görünen Zafer Takı’nın fotoğrafını çekmek, tüm turistlerin yaptığı bir ritüel sanki.
Kalabalık bulvardaki ışıl ışıl mağazalara ve güzel binalara bakarak boylu boyunca yürüdük ve ünlü Arc de Triomphe’a vardık. Daha önce bir çok fotoğrafını görmüş olduğum bu yapıların ihtişamını gözlerimle gördüğümde anladım. Fotoğraflar bu hissi vermiyormuş.
Yapımı 30 yıl sürmüş olan bu tak, gerçekten kocaman. Her tarafını kabartmalar ve heykeller süslüyor. Tam ortasında hiç sönmeyen bir ateş var. Bu ateş, iki dünya savaşı sırasında ölen ve kimliği belirlenememiş olan askerler anısına yanıyormuş. Biz çıkmadık ama en üst katı ziyarete açık ve asansörle çıkılabiliyor.
İlk günden bu kadar yürümek Paris’i epey hissetmemi sağladı. Aslında Eyfel’e de gitmek istiyorduk ama yorgunduk ve otele dönmek istiyorduk. Paris’in güzel bir yanı, herhangi bir noktada metro’ya ulaşmak için en fazla 500 m kadar yürümeniz gerekiyor. En yakın metroya inerek otele gitmek için hangi hatları kullanmamız gerektiğine baktık. Bir çok kişiye karmaşık gelse de, aslında Paris metrosunu kullanmak gayet basit. Yeter ki hangi durakta olduğunuzu ve hangi durağa gideceğinizi bilin. Gitmeden önce Paris Metro Haritası‘nı indirebilirsiniz, ya da metro duraklarında görebilirsiniz.
Paris’te 1 ile 14 arasında numaralanmış 14 metro hattı ve A, B, C ve D olarak adlandırılmış 4 adet banliyo (RER) hattı var. Binmeniz gereken metro hattının önce numarasını öğrenmeniz gerekiyor. Sonra harita üzerinden o hattın son istasyon isimlerine bakmanız gerekiyor. Yer altında yön belirtmek mümkün olmadığından, hattın gideceğiniz yöndeki son istasyonuna giden trene binmeniz gerekiyor. Mesela, 1 numaralı hattın son istasyonları “Grande Arche de La Defense” ve “Chateau de Vincennes”. Eğer Zafer Takı’ndan Louvre Müzesi’ne doğru gidiyorsanız, “M1-Chateau de Vİncennes” yazan tabelayı takip etmeniz gerekiyor. Aşağıdaki resimde gördüğünüz gibi, birden çok metro hattının kesiştiği istasyonların koridorlarında tabelaları iyi takip etmek için gideceğiniz yönün numarasını ve adını baştan belirlemeniz çok önemli.
Metro biletini istasyondaki makineden kredi kartı ile aldık. Paris’te metroya çok binmeniz gerektiğinden, bir, iki, üç ve beş günlük Paris Visite adı verilen sınırsız metro biletleri var. Ancak bizim gibi yürümeyi seviyorsanız ve zamanınızı yer altında geçirmek istemiyorsanız, standart metro bileti de alabilirsiniz. Bir kullanımlık bilet 1,70 €. On tane metro biletini ise 13,70 €’ya alabiliyorsunuz. Biz iki defa 10’luk bilet alarak seyahatimizi tamamladık. Bu bileti de makineden seçerek rahatça alabiliyorsunuz ama az da olsa İngilizce bilmeniz gerekecektir.
Otelimize girmeden önce gece 10’a kadar açık olan bir Carrefour Mini marketine uğradık ve su aldık. Seyahatimiz sırasında bir çok su markası test ettiğimizden, bizim ağız tadımıza en uygun su markasının Volvic olduğunu söyleyebiliriz. Neredeyse en ucuz su olan Cristaline de fena değil ama Volvic daha iyi. Hatta limonlu su olan Volvic Zest de çok güzel, mutlaka deneyin. Buraya su şişesi resmi koymak çok mantıklı gelmese de, aklınızda kalsın diye koyuyorum.
Sıra geldi otelden bahsetmeye. Kazara siz de gitmeyin diye otelin adını yazmak istiyorum, Hotel des Boulevards. Seyahatimizden iki ay önce booking.com‘dan rezervasyon yapmıştık. Aslında Paris merkezine yakın uygun fiyatlı oteller arasında gecelik kahvaltı dahil 85 € oda fiyatı veren tek yer burasıydı. Bizi yanıltanın ise kahvaltı dahil demesi olduğunu ertesi sabah anladık. Kahvaltı dedikleri, bir bardak çay ya da kahve, yarım baton ekmek, bir tereyağı ve bir reçel. Hani şu plastik kutuda olanlardan. Hem de kahvaltıyı otelin resepsiyonunda, alçak bir masada, toplam 6 kişinin sıkışarak oturabileceği küçücük bir yerde veriyorlar. İlk sabahtan sonra marketten krem peynir alarak kahvaltımızı zenginleştirsek de, küçük otel ve kahvaltı kelimelerinin Paris için bir arada yazılmaması gerektiğini düşünüyoruz.
Otelin daracık koridorları, asansörü olmaması, incecik alçıpan duvarlarla ayrılmış odaları, bir buçuk kişilik olan ama çift kişilik denen yatağı, yuvarlak sosis gibi saçma sapan yastığı, normal yastık istediğimizde sadece bir tane bulabilmeleri, valizi açacak kadar genişliğe bile sahip olamayan küçüklüğü gibi tümü huzur bozan, rahat kaçıran berbat özellikleri de cabası.
İyi yanı ise, tüm otel misafirlerinin aklı başında, sessiz, güler yüzlü ve saygılı insanlar olmasıydı. Bundan olsa gerek pek gürültü duymadık. Diğer yandan temiz bir oteldi, her gün odamız temizlendi, tuvaleti küçük ama kullanışlıydı ve duşunda bol sıcak suyu vardı. Zaten her gece kilometrelerce yürüyüp bezgin bir halde otele döndüğümüzden, bebekler gibi uyuduk.
İkinci güne Eyfel Kulesi’nden başladık. Fransa’ya beş yıllığına öğretmen olarak atanan ve Le Mans’da yaşayan sevgili dostumuz Caner ile Eyfel Kulesinde buluşmaya karar vermiştik. O, sabah hızlı tren ile Paris’e geldi, biz de metroyla gittik. Eyfel’e yakın birkaç metro istasyonu olsa da, en güzel manzaraya sahip olduğu için ve aktarmasız gidebildiğimiz için M9 ile Trocadero istasyonuna gittik. İstasyondan çıktığımızda Eyfel kulesi tüm ihtişamıyla karşımızda duruyordu.
Trocadero tarafından Eyfel’e gitmek, kulenin en güzel manzaralarından birini görmek demek. Seine nehri üzerindeki köprüden geçerken, kuleye yaklaştıkça büyüklüğünü anlamaya başlıyorsunuz.
Kulenin altına geldiğinizde ise gerçekten kendinizi ufacık hissediyorsunuz.
Kuleye çıkmak için dört ayakta dört imkan var. Birisinde sadece merdiven varken, bir diğeri internetten randevulu bilet alanlara ayrılmış ve asansörlü. Biz Caner’le buluştuktan sonra diğer asansörlü olan ayağa gittik. Kasım ayında yağmurlu ve sisli bir cumartesi sabahı saat 10’da gittiğimizden kuyruk yok denecek kadar azdı. Gürkan’ın dediğine göre yaz mevsiminde kuyrukta bir iki saat geçirmek mümkünmüş.
Bileti kapıdan alabiliyorsunuz. Giderken çantanızda kesici alet ve cam şişe olmadığına dikkat edin, sıkı kontrol var. İki tip bilet var. İkinci kata kadar çıkabileceğiniz bilet kişi başı 9 €. En üst kata da çıkabileceğiniz bilet ise kişi başı 15 €. Kredi kartı ile ödeyebiliyorsunuz. İkinci kat manzarası ile en üst kat manzarasının farkını aşağıdaki iki resimden anlayabilirsiniz.
Görebileceğiniz gibi, aradaki fiyat farkına bakmadan kesinlikle en üst kata kadar çıkmanız lazım. Bindiğiniz ilk asansör çıkarken birinci kata uğruyor ve ikinci kata kadar çıkıyor. İkinci katta biraz dolaşıp fotoğraf çektik.
En güzel manzara en üst kattan olduğundan, buradaki fotoğrafların çoğu yukarıdan çekilmiş olanlar. İkinci kattan en üst kata çıkmak için uzunca bir süre kuyruk bekledik ve en üste çıktık.
Gerçekten çok yüksek. 281 metre yüksekte olmak öyle her gün hissettiğiniz bir duygu değil. Manzara şahane, Paris’in her yerini görebiliyorsunuz.
En üst katta kadehle şampanya satan bir büfe de mevcut. Sabahın erken saati olduğundan biz almadık ama ellerinde kadehlerle fotoğraf çektiren epey kişi vardı.
Kulenin dört bir yanından doya doya manzarayı seyretmek ve fotoğraf çekmek epey zaman alıyor. Zafer Takı bu kadar yüksekten bile haşmetini hissettiriyor.
Artık karnımız acıkmaya başladığından, kuleden inince ne tarafa gideceğimize karar vermeye çalıştık. Kuleden inmek için de asansörlerde kuyruk var ama çok kalabalık değil.
Eyfel Kulesi’nin neden bu kadar turisti kendine çektiğini tam olarak anlamış bir şekilde yeryüzüne indik. Asansör ile inerken Gürkan meğer aşağıdaki videoyu çekmiş.
Okuduğum bir kitapta, Eyfel’e çok yakın olan Rue Cler sokağında cumartesi günleri pazar kurulduğununu okumuştum. O tarafa gitmeye karar verdik. Yürüyüş başladığından ve tüm gün süreceğinden, nerele gittiğimizi daha rahat anlayasınız diye yine bir kroki paylaşayım. Hepsi bu değil ama metro kısmından sonra bahsedeceğim.
Rue Cler’e doğru yürürken arka sokakların güzelliğini daha iyi anlamaya başladık. Sessiz ve sakin sokaklar, güzel binalarla doluydu.
Kısa bir yürüyüşten sonra pazar yerine geldik. Okuduğum yazıda burada sandviçler ve taze meyveler satıldığı yazıyordu. Oysa biz daha çok ikinci el eşyaların satıldığı bir pazarla karşılaştık.
Sokakta ilerledikçe bir takım yiyecekler satanlar da var ama daha çok alıp evinize götürmeniz ve hazırlamanız gereken yiyecekler bunlar. Şu tezgahtaki deniz mahsüllerinin tadına bakamamak Gürkan’ın epey canını sıksa da yolumuza devam ettik.
Pazarda aradığımızı bulamayınca, Caner her zamanki pratikliğiyle bir marketten birkaç çeşit peynir ve bir Muscat şarabı aldı. Marketin yanındaki fırından da üç çeşit ekmek aldı. Artık iyice yaklaşmış olduğumuz Les Invalides’in köşesindeki şu güzel parka gidip, bir bankın üstünde sandviç hazırlayıp yedik. Peynirler ve şarap çok lezzetliydi.
Eyfel Kulesi’nden de görünen parlak kubbenin altında Napolyon’un mezarı bulunuyormuş. Gaziler için bir hastane ve rehabilitasyon merkezi olarak kullanılan yapıda bir de savaş müzesi bulunuyormuş. Maalesef gezemedik ama çok ilginç olduğundan eminim. Yapının etrafı hendekli tasarlanmış, kim bilir neler yaşanmıştır burada.
Karnımızı doyurduktan sonra Saint-Germain üzerinden Notre Dame Katedrali’ne doğru yürüme kararı aldık. Epey uzak olsa da metroya binmek istemedik. Bir şehri tanımanın en iyi yolu sokaklarında yürümektir ne de olsa. Les Invalides’in tam karşısında büyük bir bulvar, Seine üzerinden geçen bir köprü ve karşıda Grand Palais görünen ferah bir manzara var.
Saint-Germain bulvarına doğru kestirme bir sokaktan geçerken polis merkezi gibi bir yerin önünden geçtik. Merkezin önündeki minibüsleri görünce insan bizim polislerin araçları ile kıyaslamadan edemiyor.
Burayı biraz geçince sol tarafta bir sokakta büyükçe bir kilise olduğunu farkettik. Ortalama bir avrupa kenti için turistik bir çekim noktası olabilecek büyüklük ve güzellikteki bu kiliseye doğru döndük.
Sainte-Clotilde Basilikası olduğunu öğrendiğimiz kilise, sessiz sakin bir mahalle arasında duruyordu. Kapısı tabii ki açıktı ve içerisi de çok güzeldi. Vitrayları ve özellikle orgu çok güzeldi. Arada kalmış bu kiliseye fırsat bulursanız uğrayın bence.
Saint-Germain bulvarına çıkınca artık yürüyemez hale gelmiş bacaklarımızı dinlendirmek için bir yere oturalım dedik ve Le Rouquet adlı bir kafeye oturup birer kahve içtik. Bu bölge ünlü PSG futbol takımına ismini veren semt ve bu bulvar pahalı mağazalarla dolu. Kafeden kalkıp Notre Dame’a doğru yürümeye başladığımızda Caner’in arkadaşı Burak ile buluştuk. Paris’in her tarafında göreceğiniz kiralık bisikletiyle gelen Burak’la tanıştık fakat o bisikleti bırakacak bir istasyon bulmaya gitti. Bu bisiklet olayı epey ilgi çekici, bir ara onu da anlatacağım.
Bu güzel binalar arasında kalabalık caddede yürümektense yine sokaklara dalalım dedik ve kestirme olacak şekilde bir yerlere girdik.
Bu bölge epey turistik. Sorbonne Üniversitesi de burada olduğundan genç nüfus da epey fazla. Seine nehri üzerindeki iki adaya da yakın olduğumuzdan, etrafta turistik eşya satan mağazalar çoğalmaya başladı.
Artık iyiden iyiye Seine nehrine yaklaşmıştık. Yukarıda gördüğünüz sokağın sonuna geldiğimizde ünlü Saint-Michel çeşmesine geliverdik.
Burası turistik bir yer olsa da, Parislilerin de buluşma noktası halinde. Hazır Saint-Michel meydanından bahsederken, meydandaki tipik metro durağı girişini de sizlerle paylaşayım. Bu metro girişleri gerçekten insana Paris’te olduğunu hatırlatıyor.
Bir yandan yağmur da başlamıştı. Saint-Michel’den Cite adasına geçen köprüye geçtiğimizde uzaktan Notre Dame Katedrali göründü.
Paris şehrinin ilk kurulduğu yer olan Cite Adası’nın sembolü olmuş olan Notre Dame Katedrali’nin önünde, eskiden burada bulunan sokağın adı yazan mermer bir taş bulunuyor.
Yağmur yağdığından olsa gerek, katedralin önünde kısa bir kuyruk vardı. İçeriye girmek elbette ücretsiz ama kulelere çıkmak için bilet almak gerekiyor. Giriş kuyruğunda beklerken cephedeki detayları daha yakından görebiliyorsunuz.
İçeriye girdiğinizde dışarısı kadar içinin de güzel olduğunu anlıyorsunuz.
Hava kararmaya başladığından dışarıdan gelen ışık pek yeterli değildi ama vitraylarla süslü camlar kendini gösteriyor.
Sanki birileri yüzyıllarca burayı süslemeye çalışmış gibi. Müthiş el işçiliğine sahip eserlerle süslü her yer. Aşağıdaki resimde görülen arka plandaki derinliği gidip görmek lazım.
Dışarıya çıktığımızda yağmur dinmişti. Katedralin arkasına geçmek için yan sokağa girdiğimizde cephedeki Gargoyle denen su savaklarını yakından gördük.
Arkadaki parka geçince, katedralin diğer yüzüyle karşılaşılıyor. Bu taraftan gotik mimarinin sembolü olan payandalarla karşılaşıyorsunuz.
Parkta biraz dinlendik. Bu arada bisikletini parketmiş olan Burak da yanımıza geldi. Parkın hemen yanında bulunan Pont de l’Archeveche köprüsünün korkuluklarına herkes bir kilit asmış. Avrupa’nın bir çok şehrinde gördüğümüz bu geleneğe, hazırlıksız olduğumuzdan yine katkıda bulunamadık ama bir dahaki sefer yanımızda bir kilit götürmek isteriz.
Köprüden geçerken Seine nehri ve Notre Dame katedrali çok güzel görünüyor.
Bu kadar Notre Dame resmi fazla gelmiştir ama hava kararınca karşı kıyıdan daha ihtişamlı görünen şu resmi de kullanmadan edemeyeceğim.
Tekrar Saint-Michel’e dönerken, daha önce uğramak istediğimizi konuştuğumuz ünlü Shakespeare and Company kitapçısını bulduk. Bulduk ama içeriye giremedik çünkü önünde kuyruk vardı. Ünlü olduğundan mıdır yoksa kalitesinden midir bilemiyorum ama insanların kitapçı önünde sıra beklemesi garibime gitti.
Hava kararmıştı ama gün bitmemişti. Parkta da biraz dinlenmiş olduğumuzdan, Gürkan görmemiz gereken yerlerden birine gitmemizi önerdi. Gece görmenin daha güzel olacağını tahmin ettiği Sacre Coeur Bazilikasına gitmeye karar verdik. Yakında bulunan Saint Chapelle’i dışarıdan da olsa görebilmek umuduyla önce o tarafa yürüdük. Köprüyü geçerken çektiğim Notre Dame’ın şu son resmini de koymadan geçmeyeyim.
Saint Chapelle’i maalesef göremedik. Kapanmıştı. En yakın metroya gitmek için karşı yakaya geçtik. Gece Seine nehri ve kenarındaki yapılar daha da güzel görünüyor.
Köprüyü geçince Chatelet Meydanı’na geldik. Paris’in her meydanı gibi burası da gece daha bir güzel oluyor.
Chatelet Metro istasyonundan beş metro hattı geçiyor. Sacre Coeur, Montmartre bölgesinde ve şehre hakim bir tepenin üstünde bulunyor. Normalde M2 ile Anvers istasyonuna gidip biraz tırmanmak gerekiyor. Ancak aktarma yapmadan gitmek için Gürkan bizi Chatelet’ten direk giden M4 ile Chateau Rouge istasyonuna götürdü. Tepenin bu tarafı turistik değil. İlginç bir şekilde kuaförlerle dolu bir sokaktan yukarıya doğru yürüdük. Sonra başka bir sokaktan tırmanmaya devam ettik.
Bu taraftan gitmeyi düşünenlerin bu yokuşu göze almaları lazım. Yağmur durduğu halde, kaldırım kenarından ciddi miktarda su akıyordu. İlginç bir şekilde, Gürkan bu suyun neden aktığını biliyormuş. Paris sokaklarının temizlenmesi için pompalarla yukarılara su basılır, çöpler aşağıya kadar su yardımıyla toplanırmış.Gerçekten de, sokağın üst koşesine vardığımızda bir delikten pompalanan suyu gördük. İlginçmiş.
Yolun sonunda dik bir merdiven var ve merdiveni çıkınca ünlü Sacre Coeur Basilikasına varmış olduk.
Adı Kutsal Kalp anlamına gelen bu güzel kilise, Paris’in en yüksek yerine kurulmuş. İçeriye girmek tabii ki ücretsiz. Biz gitiğimizde bir ayin vardı, o nedenle içeride biraz oturup dinlendik. Fransa’nın en büyük tavan mozaiği bu kilisedeymiş. Bu mozaik aşağıdaki resimde görünüyor.
İçerisi güzel ama bir Notre Dame değil. Kilisede bir tur atıp dışarıya çıkınca neden bu tepeye kurulmuş olduğunu daha iyi anladık. Neredeyse tüm Paris ayaklarınızın altında.
Gündüz gelip bu manzarayı bir de aydınlıkta görmek lazım diyerek, herkesin geldiği turistik taraftan aşağıya inmeye başladık. Bazilikanın ana merdiveninde gençlerin kurduğu bir grup müzik yapıyordu ve buraya kadar çıkıp yorulmuş olan turistler merdivene oturmuş müzik dinliyordu.
Artık iyice yorulduğumuzdan, önceki gece Concorde meydanında gördüğümüz panayıra gitmeye karar verdik. Anvers istasyonundan M2’ye binip bir durak ileride M12’ye aktararak Concorde istasyonuna varmak için metroya girdik.
Concorde Meydanından Champs-Elysees bulvarına girişte kurulmuş olan sokak pazarından daha önce bahsetmiştim. Burada kurulmuş olan tezgahlarda çeşit çeşit peynirler, salamlar, kekler, soğan çorbası, bitki çayları, çikolatalar, tatlılar ve sıcak şarap satılıyordu.
Şampanya satılan büyükçe bir stand epey kalabalıktı. Parkın içine doğru yayılan bu alanın sonundaki şarap tezgahında oturacak yer bulunca buraya oturduk. Peynir tabağı ve birer kadeh şarap alıp biraz dinlenme fırsatı bulduk.
Bulvar kenarındaki panayırda elbette çocuklar da düşünülmüş. Aşağıda görülen dev kaydırakta, sanki su parkındaymış gibi kayan çocuklar çok eğleniyorlardı.
Caner gece Burak’ta kalacağından, biz de epey yorgun olduğumuzdan geceyi bitirmeye karar verdik. Ama Türkiye’den Caner’e bir valiz eşya getirmiştik ve bizimle otele kadar gelmeleri gerekiyordu. Hazır bu kadar antreman yapmışken otele de yürüyerek gitmeye karar verdik.
Yol üzerinde Paris’in dört bir yanında gördüğümüz bisiklet istasyonlarından birisi ile karşılaşınca Burak’a sistemin nasıl işlediğini sorduk.
Kısa dönem kiralama için sadece kredi kartı gerekiyormuş. Özel bir kart almanıza ya da aboneliğe gerek yok. İlk kullanımda kartınızdan depozito niyetine 150 € çekiliyor. Günlük kullanım için 1,70 € ödüyorsunuz. O gün içinde istediğiniz kadar bisiklet alıp bırakabiliyorsunuz. Makineden ingilizce seçeneğini seçip kartınızı kullanarak hangi numaralı parkta duran bisikleti alacağınızı seçiyorsunuz. Ödeme gerçekleşince bisikletin park yerinin ışığı yanıyor ve bisikleti alıp gidebiliyorsunuz.
Her seferin ilk yarım saati ücretsiz. Sonraki ilk yarım saate 1 €, ikinci yarım saate 2 €, sonraki her yarım saate 4 € ücret alınıyor. Bu sisteme dahil Paris’te yaklaşık 20.000 bisiklet varmış. İstediğiniz istasyondan alıp istediğiniz yerde bırakabiliyorsunuz. Bisikleti bıraktığınızda kaç saat kullandıysanız kartınızdan ücreti çekiliyor ve çekilen depozito iade ediliyor. Daha detaylı bilgiyi Velib’in sitesinden öğrenebilirsiniz.
Bu bilgiyi de öğrendikten sonra otelimize varıp Caner’in valizini verdik ve onları metro durağına bıraktık.
Pazar gününe erkenden Louvre Müzesi’ne giderek başlamaya karar verdik. Louvre’u gezmenin ne kadar süreceğini Gürkan pek kestiremedi. Ben ise, Ahmet Kaya’nın mezarını ziyaret etmek istiyordum. Hatta şansımıza, bu pazar, yani 16 Kasım, Ahmet Kaya’nın ölüm yıl dönümüydü. Günün sonunda nerelere gidebildiğimizi yine bir harita üzerinde göstereyim.
Sabah 9 gibi otelden ayrıldık. Otelimiz Louvre’a yakın olduğundan yürümeye karar verdik. Pazar sabahı olduğundan sokaklar çok sakindi.
Bu arada Paris’in merkezinde pek modern mimarili bina olmadığı halde şu aşağıdaki bina çok dikkatimizi çekti. Bu kadar modern olsa bile üstünde Art Neuveau desenleri bulunması çok ilginç gerçekten.
Kasım ayında bir pazar sabahı erkenden gelince Louvre’un girişindeki o ünlü kuyruk olmuyormuş.
Ana giriş dev bir cam piramit. Ama Louvre Sarayı’nın cephesi daha muhteşem.
Kuyruk bile beklemeden Louvre’a giriverdik. Piramit’in altına ana girişi yerleştirmişler.
Louvre’a Ekim’den Mart’a kadar her ayın ilk pazarı girişler ücretsiz. Giriş ücreti ise kişi başı 12 €. Bazı geçici sergilere de girmek isterseniz bu ücret yükseliyor ama zaten yeterince büyük bir müze olduğundan biz standart ücreti ödedik. Kredi kartı ile ödenebiliyor.
Ayrıca müzeyi gezerken dinleyebileceğiniz bir Audio Guide kiralanabiliyor. Kulaklıkla dinleyeceğiniz bu rehber bir Nintendo’ya yüklenmiş.
Audio Guide başına 5 € ücret alınıyor. Türkçe seçeneği olmadığından İngilizce bir rehber kiraladık.
Audio Guide’ın kullanımı oldukça pratik. GPS sinyali ile mi neyle bilemedik ama hangi odada olduğunuzu biliyor. O oda hakkında ya da odadaki belli başlı eserler hakkında bilgiler dinleyebiliyorsunuz.
Eğer yeterli zamanınız yoksa bu rehberden faydalanmak epey zor. Gürkan bir şekilde dinlediklerini bana da anlattı ama bir yerden sonra rehber sadece bir aksesuar halini aldı. Sadece çok merak ettiklerimizi dinledi.
Müzeyi gezmeye başlamadan önce montlarımızı vestiyere bıraktık. Vestiyer ücretsiz ve çok hızlı hizmet veriyorlar. Aklınızda olsun, zamanla sırt çantası bile ağırlık yapıyor, fazla eşyalarınızı muhakkak vestiyere bırakın. Müzeye girmeden önce yanınıza içme suyu da alın, içeride su satılıyor ama bir kaç noktada var ve gezi rotanızı bölmek istemeyebilirsiniz.Biz gezmeye kuzey kanattan başladık, doğuya doğru geçtik. Görecek çok şey var, zaman su gibi akıyor.
Müzedeki eserler hakkında bilgi verebilecek donanımımız olmadığından müze hakkında bilgi verirken çeşitli fotoğraflar paylaşmak en doğrusu.
Louvre’un en popüler eserleri güney kanatta bulunuyor. Sadece eserler değil, binanın kendisi, merdivenler, kolonlar, özellikle de tavanlar muhteşem.
Louvre Müzesi’nin web sitesinde kat planlarının olduğu güzel bir interaktif harita bulunuyor. Müzeye girerken de büyükçe bir broşür alıyorsunuz, içinde kat planları bulunuyor.
Yukarıda gördüğünüz koridor güney kanadında ve ünlü Mona Lisa tablosu bu tarafta.
Kocaman bir odanın ortasında, etrafına insanların üşüştüğü küçükçe bir tablo Mona Lisa. Büyük bir tablo beklemeyin.
Mona Lisa’yı gördükten sonra görev tamamlanmış gibi daha bir rahat geziliyor sanki. Bir şekilde görülmesi gereken, gelme amaçlarınızdan biri bu sanki.
Oysa her taraf muhteşem eserlerle dolu. Hatta sarayın kendisi bile çok güzel.
Aşağıda görülen iç avlu ve sakladığı muhteşem merdiveni beni çok etkiledi.
Mısır Medeniyeti kısmındaki mumya gerçekten dikkat çekiciydi. Mumya’nın yanındaki küplerde iç organları saklıyorlarmış.
Müzenin bulunduğu Louvre Sarayı’nın mevcut halinden çok önce yapılmış olan eski sarayın kalıntılarını da ortaya çıkarmışlar. Pek görülecek bir şey olmasa da güzel bir sunum yapmışlar.
İslam Eserleri Sergisi olan kısım da çok güzel olmuş.
Sabah 9:30 gibi başladığımız müze gezimizi 15:30 gibi bitirdik. Yağmur başlamıştı. Daha mezarlığa gidecek, bir de Ahmet Kaya’nın mezarını bulacaktık. Hemen metroya atladık ve Pere Lachaise Mezarlığına doğru yola çıktık. Louvre durağından M1 ile Chateau de Vincennes yönüne binip Nation’a kadar gittik, oradan M2’ya aktarıp Porte Dauphine yönüne binip Philippe Auguste’de indik. Aşağıdaki haritada görüldüğü gibi, bir durak daha gidip Pere Lachaise durağında da inebilirdik.
Ama biz mezarlığa ana kapıdan girdik. Girdiğinizde numaraların bulunduğu bir mezarlık planı ve yanında da önemli kişilerin isimleri ile hangi adada bulunduğu ve hangi numarayla işaretlendiği bulunan bir liste var. Mezarlık planı aşağıda.
Listenin de fotoğrafı var ama buraya koysam da okunmaz. Ben yine de bir kaç kişinin numarasını burada vereyim; Jim Morrison (Ada 6, No 30), La Fontaine (Ada 25, No 58), Honore de Balzac (Ada 48, No 97), Oscar Wilde (Ada 89, No 83), Edith Piaf (Ada 97, No 71). Plandaki beyaz rakamlar ada no, siyah yuvarlak içindeki beyaz rakamlar da kişi no.
Tabi listede olmadığından Ahmet Kaya ve Yılmaz Güney’in mezarlarının ne tarafta olduğuna dair bir bilgi bulamadık. Bir yandan yağmur da şiddetini arttırmaya başladı. Önceden bir kaç sitede ne tarafta olduğunu araştırmıştık ama yukarıdaki planda işlediğim gibisini bulamadığımızdan, yürümeye başladık. Mezarlık gerçekten bizim mezarlıklardan çok farklı.
Küçüklü büyüklü kulübeler gibi mezarlar var. Kapıları var, heykelleri var. Güzel ve değişik bir yer, Paris’e gittiğinizde sadece yürüyüşe bile gitseniz olur bence.
Kasım ayı olmasından dökülen yapraklar çok güzel bir görüntü sunuyordu. Sanki mezarlık değil gibi. Mezarların bazılarına sanat eseri gibi özenilmiş.
Ahmet Kaya’nın ölüm yıldönümü olduğundan, Türkçe konuşan iki kişiyle karşılaştık, onlar ziyaret etmişler ama tarif edemediler, ama bir yön tarif ettiler. O tarafa gittiğimizde iki kişiyle daha karşılaştık, onlarla beraber biz de bulduk. Aslında ana yolun kenarında ama bulması pek kolay değil. O nedenle yukarıdaki haritada işaretlemiş olsam da, mezarın yoldan görünüşünü burada vermek istiyorum.
Üzerinde çiçekler olan mezar. Burası 71. Ada. Ama 71. adanın ana grubundan ayrı küçük bir parçası. Resimde görünen yeşil tabelada ada numarası yazmıyor, o nedenle yakından görünüşünü de vereyim.
Bu kadar veri ile siz de bulursunuz. Biraz inceleyip giderseniz çok rahat edersiniz. Bu kadar detay vermemden, yağmur altında ne kadar uğraştığımızı anlamışsınızdır. Ve sonunda Ahmet Kaya’nın mezarını bulduk.
Bugün epey ziyaretçisi olmuştu belli ki. Bir kaç fotoğraf çektikten sonra hava kararmaya başladığından Yılmaz Güney’in mezarını aramaya başladık. Az önceki iki kişinin yardımıyla onu da bulduk. Yukarıdaki haritaya onun yerini de işaretledim. Pere Lachaise metro durağından gelirseniz, bir merdivenle mezarlığa çıkıyorsunuz. Tam girdiğiniz noktadan yola parelel biraz yürüyünce solda görürsünüz.
Artık hava iyice kararmaya başlıyordu. Gürkan Jim Morrison’un da mezarına gitmek istiyordu. Giriş binasına yakın olduğundan o tarafa doğru gittik. Kapının önünden geçerken maalesef görevliler düdüklerle ziyaret saatinin bittiğini ve çıkmamız gerektiğini söylediler. O yüzden Jim Morrison’a gidemedik. Oysa ki çok yakındaydık. Aklınızda olsun, mezarlık akşam 5’de kapanıyor.
Mezarlıktan çıkınca epey ıslanmış olduğumuzdan, hemen köşedeki bir kafeye sığındık, birer kahve ve birer turta yedik. Tüm gün dinlenmemiştik, biraz da ısındık ve ne yapsak diye düşündük. Artık Paris’te son akşamımızdı ve Gürkan hala görecek çok yer olduğunu söylüyordu. Yağmur yağıyordu ve hava kararmıştı. Sonunda görülmesi gerektiğine inandığımız bir kaç yere metro ile gitmeyi planladık. Pere Lachaise metro durağından M3 ile ünlü Republique Meydanı’na gitik.
Buradan yürüyerek ünlü Bastille Meydanı’na gitmeye karar verdik. Yol üzerinde Gürkan yine bir deniz mahsülleri restoranı önünde takıldıysa da yolumuza devam ettik.
Yağmur azalmıştı ve cadde üzerindeki restoranlar ve kafeler yavaş yavaş dolmaya başlamıştı. Bir kez daha otursak kalkamayacağımızı bildiğimizden azimle yolumuza devam ettik ve Bastille Meydanı’na geldik.
Gürkan buradan M1’e binerek son durağı olan Le Defense’e gitmemizi önerdi. Metro ile gittiğimiz en uzak mesafeydi ve ne göreceğimi pek tahmin edemiyordum ama gittiğimizde gördüğüm yapıdan çok etkilendiğimi kabul edeyim.
Büyüklüğü bu fotoğraftan anlamak çok mümkün değil. Yapıya yaklaştıkça büyüklüğünden ve yüksekliğinden sanki başım döndü.
İnsan kendini ufacık hissediyor. Düz bir hat olan Concorde Meydanı, Champs-Elysees, Arc de Triomphe çizgisinin devamına yapmışlar bu binayı. Uzaktan Zafer Takı da görünüyor ama Paris’in genel klasik yapılarının aksine son derece modern gökdelenlerin olduğu bir bölge burası. Değişik bir havası var.
Buradan yine M1’e binerek, Hotel de Ville’de indik. Metrodan çıkınca, Defence’den gelip de bu binanın önüne çıkmak insanı yeniden şaşırtıyor.
Gerçekten muhteşem yapıların olduğu, gündüz ve gece ayrı güzellikte bir şehir Paris. Artık saat 8’e geldiğinden ve ayakta duracak halimiz kalmadığından, Saint-Germain bölgesinde güzel bir restoran bulmak için yürümeye başladık. Seine nehri yine bize güzel bir manzara sundu.
Gece aydınlatmaları altında Notre Dame’ın önünden geçip Saint-Michel’e geçtik. Sağdan ilk sokak olan Rue de la Huchette üzerinde bir çok güzel restoran vardı. La Bistrot de la Huchette adlı restorana karar verdik. Bir küçük kırmızı şarap, birer başlangıç, birer ana yemek ve birer tatlı aldık, toplam 50 € hesap ödedik. Yediğimiz her şey çok güzeldi ama Gürkan’a başlangıç olarak gelen şarapta pişmiş midye bizi çok şaşırttı. Bu kadar lezzetli bir midye hiç yememiştik, fotoğrafını çektik.
Artık saat 10’a yaklaşmıştı. Metro’ya atlayıp otelimize vardık. Ertesi gün dönüş günümüzdü.
Dönüş uçağımız 14:00’de olduğundan, sabah kahvaltıdan sonra bizim için klasik olan süpermarket turumuzu yaptık. Şekerlemeler, mayonez, şarap gibi hem hediyelik, hem de Türkiye’de istediğimiz gibisini bulamadığımız, bulsak da gereksiz pahalı olan sevdiğimiz ürünleri alıp valizimize yerleştirdik.
Dönüş gününü hiç sevmiyorum. Belki de harika parkları olan, insanları güleryüzlü ve rahat, temiz ve korna sesinin olmadığı şehirlerden ayrılmak benim için zor oluyordur. Paris bir çok tarihi binaya, esere sahiplik yapması dışında çok da güzel ve yaşanılası bir şehir. Her şeyden öte çok temiz, güzel ve düzenli bir şehir. Şehir içinde karşınıza çıkan küçüklü büyüklü parklar ise ayrı bir huzur kaynağı. İnsana saygı gösterildiğinin en büyük kanıtlarından biri, şehrin her tarafında yaşamın içinde gördüğümüz engelliler. İlk önce tekerlekli sandalyedeki insanları gördüğümde bu şehirde ne çok engelli var diye düşünmüştüm. Fakat sonradan anladım ki engelli insanlar için Paris’te dışarı çıkmalarını kısıtlayacak olumsuzluklar yok. Yolda şarkı söyleyen ya da ıslık çalan, güvenle gezen kadınları görmek de keyif verici. İnsanlar takım elbiseleri ile bisiklet kullanıyorlar ve çocuklar ebeveynlerinin elini tutmadan, kırmızı ışıkta asla bir aracın geçmeyeceğini bilmenin güveni ile karşıdan karşıya geçiyorlar. İnsanlar gerçekten şık fakat bizim anladığımız türden, her yerinde markalar yazan gösterişli bir şıklık değil bu. Süzülmüş, sade, ince bir zevk ürünü ve kişiye özel bir şıklık. Her yerde size gülümseyen ve selam veren insanlara denk gelebiliyorsunuz. Markette yerleri silen çalışan dahi siz ona bakmasanız da sizi farkedip günaydın diyor. İşte tüm bunlar benim Paris’ten ayrılmak istemememe sebep oluyor.
Havaalanına gitmek için metro durağındaki bilet makinesinden yine havaalanına kadar götürecek biletlerimizi aldık ve yaklaşık bir saatlik bir yolculuktan sonra havaalanına vardık. Check-in sonrası duty free’ye geçtiğimizde gördük ki fiyatlar çok pahalıydı. Markette 3 € ile 15 € arasında şaraplar satılıyorken, burada en ucuz şarap 13 € idi. En pahalısına bakmadık bile. İyi ki market alışverişimizi yapmışız diyerek uçağımıza bindik ve evimize doğru yola çıktık.
Her sene Ege’de tatil yapardım. Ancak bu sene çok merak ettiğim Yunan Adaları’nı görmek istedim. Uçak ile gitmek hem pahalı hem de zahmetli olacağından, Cruise ile Rodos, Mikanos ve Santorini’yi dolaşmanın daha mantıklı olduğuna karar verdim. Rodos’un tarihi, Mikanos’un gece hayatı, Santorini’de güneş batımının izlenmesi hakkında çok güzel şeyler duyduğumdan, aylar öncesinden tatilimi planladım. Bu tur için vize gerekmediğinden, vize çıkarmak için uğraşmama da gerek kalmadı.
Pazar günü saat 15:00’de Ulusoy Çeşme Limanı‘nda bizi bekleyen Etstur yetkililerine valizlerimi teslim edip pasaport kontrolü sonrası saat 16.00 gibi Aegean Paradise adlı 1.200 kişi kapasiteli 350 personeli olan gemiye giriş yaptım ve 4 gece – 5 gün sürecek olan yolculuk başladı.
Gemi ile seyahat etmenin bazı avantajları ve dezavantajları var. Geminin sallanması nedeniyle ilk gün çok zorluk yaşadığımı söyleyebilirim. Odalar temiz ve konforluydu. Yemekleri gerçekten güzeldi ve çeşit fazlaydı. Gemi içinde bazı aktiviteler de vardı. İlk gün geminin üst katındaki roof barda bir grup çıktı. Güzel ve keyifli bir ortam sundular. Dezavantajlara gelecek olursak, adaları gezmek için gemiden iniş ve kalkış saatlerini iyi takip etmek ve kalkış saatinden 30 dakika once gemide olmak gerekiyor. Tur rehberleri ekstra turlar düzenliyor ancak fiyatları oldukça yüksek. Bu sebeple ben seyahatim boyunca herhangi bir tur almadan kendim dolaşmayı tercih ettim.
Gemiyle seyahat etmek için süresi bitmiş olsa da bir Schengen vizeniz olması yeterli. Bu durumda 40 € gibi bir ücret vermeniz gerekiyor. Süresi geçerli bir Schengen vizenizin varsa bu ücreti ödemiyorsunuz. Gemiye binerken pasaportları toplayarak herkese bir kart veriyorlar. Bu kart, Yunan adalarına inişlerde pasaport yerine geçiyor ve gemiye inip binerken yanınızda olması gerekiyor. Casino hariç gemi içinde yapacağınız tüm ekstralar da bu karta yansıtılıyor. Gemide su dışında tüm içecekler ücretli. Ancak fiyatlar çok pahalı değil. Bira 3 €, kola 2.75 €, viski 4 €, çay 1.25 €, kahve ise 2 €. Aldığınız tüm ekstra içecekler kartınıza işleniyor ve gemiden ayrılırken check out sırasında kartınızda biriken hesabınızı nakit veya kredi kartınız ile ödeyebiliyorsunuz.
Gemide bir alakart restoran da mevcut. Burada yemek isterseniz kişi başı 10 € vererek rezervasyon yaptırıyorsunuz. Sabah kahvaltıları 08:00-10:00 arasında oluyor. Öğle yemeklerini yakalayamıyorsunuz çünkü Yunan adalarına inmiş oluyorsunuz. Akşam yemekleri ise 19:00-21:45 arasında. Gemide olduğunuz süre boyunca her gün için kişi başı 7 € bahşiş vermek zorundasınız. Bu bahşiş, her gün için kartınıza yansıtılıyor.
Gemide Casino da var ancak sadece gemi hareket halindeyken açık, limana yanaştığı an kapanıyor. Slot makinelerinin çoğunda euro geçerli.
Rodos
Ertesi gün sabah saat 08:00’de Rodos Mandraki Limanına vardık. Rodos adası 115.000 nüfuslu ve diğer adalara gore yüzölçümü oldukça büyük. St.John şövalyeleri tarafından kurulmuş ve 1522 yılında Kanuni tarafından fethedilerek 400 yıl boyunca Osmanlı himayesinde kalmış.
Gerekli çıkış işlemleri gerçekleştikten sonra yapılan anonsun peşine gemiden ayrıldım ve turistik otobüs turuna katılmaya karar verdim. Kişi başı 9 € vererek alınan tek bir biletle istediğiniz durakta inip tekrar binebiliyorsunuz.
Gezime önce Akropolis’ten başlamaya karar verdim. Akropolis, Rodos’un Gios Stefanos tepesinde bulunuyor. Gitmeden once internetten yaptığım araştırmada, Akropolis’in Tanrı Helios şerefine M.Ö. 3. yüzyılda yapıldığını ve Hellenistik stadyumunun bir çok spor oyunlarıne ev sahipliği yaptığını öğrendim. Yaklaşık 20 dakika süren otobüs yolculuğundan sonra Akropolis’e vardım.
Akropolis’e girdiğim andan itibaren tarih kokan yapısı karşısında büyülendiğimi söyleyebilirim. Spor oyunlarına ev sahipliği yapan Hellenistik Stadyum, konserlerin verildiği Theatron ve tiyatronun yanında kentin koruyucu tanrısı Pythios Apollon’un Dor tarzındaki tapınağı yükseliyor.
Akropolis’i dolaştıktan sonra tekrar turistik otobüse binerek Mandraki Limanı’na geldim. Mandraki, eski çağlarda ünlü Rodos Heykeli’nin de bulunduğu Rodos’un ana limanı. Günümüzde de bu heykeli simgeleyen “Elefos” ve “Elefina” isimlerinde iki geyik heykeli bulunuyor.
Ayrıca Mandraki Limanı, marina olarak da kullanılıyor.
Bu heykellerin önünde resim çekildikten sonra yel değirmenlerine doğru yürüdüm. Mandraki Limanı’ndaki buyük yel değirmenleri limanın en belirgin simgelerinden biri.
Yel değirmenlerinde biraz oturup soluklandıktan ve resim çektikten sonra gezime devam ettim. Yaklaşık 15 dakika yürüdükten sonra Rodos kalesine vardım. Rodos “Eski şehir” ve “Yeni şehir” olmak üzere ikiye ayrılıyor. Eski şehir Ortaçağ’a ait 6 kapısı olan bir kaleden oluşuyor. Kumtaşı duvarlardan yapılmış olan Rodos kalesi buram buram tarih kokuyor.
Kale kapısından girince turistik eşya satan dükkanlar, tavernalar, mağazalar ve kuyumcular dikkatinizi çekiyor. Rodos’a varmadan bir gece önce gemide yaptığım araştırmalara göre, 1480 yılında, Fatih Sultan Mehmet dönemindeki Osmanlı saldırılarına ragmen ayakta kalabildiğini öğrendim. Rodos, 1522 senesinde Kanuni Sultan Süleyman’ın ordusuna yenik düşerek 400 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu mülkiyetinde kalmış.
Buradan kısa bir yürüyüş sonrasında Hipokrat Meydanı’na ulaştım. Meydanda bulunan çeşme, dikkat çeken yapılarından biri.
Bir şeyler yemek için girdiğim, meydanda bulunan bir restoranda çok güzel ağırlandım. Türk olduğumu öğrendiklerinde bir kaç türkçe kelime bile söylediler. Menüdeki domuz eti olan yemekleri belirttiler ve bazı önerilerde bulundular. Hatta yemek sonrasında meyve ikram ettiler. Fiyatlara gelirsek, çok yüksek rakamlarla karşılaşmıyorsunuz. Tıka basa yiyerek, üstelik bira da içerek kişi başı 15 € hesap gelince acaba bir şeyleri yazmayı mı unuttular diye kontrol ettim ama herhangi bir yanlış yoktu. Kısacası fiyatlar gerçekten makul.
Meydanın köşesinde 1507 senesinde inşa edilen şövalyelerin mahkeme binasını görebilirsiniz. Hipokrat Meydanı’nından kısa bir sure yürüdükten sonra İbrahim Paşa Camii’ni görebilirsiniz. Ana caddeden ilerlerseniz saat kulesi’ne varıyorsunuz.
Tur rehberlerinin mutlaka görmemizi önerdiği yerlerden birisi de Şövalyeler Sokağı idi. Büyük Üstadlar Sarayı’nın yanında yer alan sokakta karşılıklı hanlar var. Bu sokakta kendinizi şövalyeler döneminde hissediyorsunuz. Burası,14. yüzyılda şövalyelerin bir araya geldikleri ve konakladıkları yerler. Binaların üzerinde bulunan bayraklardan, hangi hanın hangi ülkenin şövalyesinin evi olduğu anlaşılıyor.
Şövalyeler Sokağı’nın hemen yanında bulunan Büyük Üstadlar Sarayı’nı dolaşmadan gitmek tabi ki olmazdı.
Giriş ücreti 6 € olan bu sarayda şövalyelerin ve askerlerin kıyafetlerini ve zırhlarını görebilirsiniz.
Sarayda bir çok güzel sanat eseri de mevcut.
Gemiyle gitmenin dezavantajı olan kısıtlı zamandan dolayı, sadece Rodos’u gezebildim ve maalesef güzel plajlarından yararlanamadım. Rodos tarih kokan bir ada olduğu için günümü gezerek değerlendirmek istedim. Ancak zamanı kalanlar limanın hemen yanındaki plajlara giderek denizin tadını çıkartabilirler.
19:00’da gemide olunması gerektiğinden küçük bir telaşla gemiye ulaşabildim. Saat 20:00 gibi gemimiz Rodos Limanı’ndan ayrıldı. Odamdan Rodos’a son kez bakarken, Mikanos’da neler yapmalıyım diye küçük bir araştırmaya başladım. Akşam yemeği saatinde tur rehberleri Mikanos turu ve servisler hakkında bilgi vermek ve isteyenlere satış yapmak için toplantıya çağırdılar. Fiyatlar gidilecek plajlara göre değişiyordu ve ortalama kişi başı 60 € gibi fiyatları vardı. Ben sadece servisten yararlanmak istediğim için yemek sonrası tur rehberlerine giderek gerekli işlemleri yaptım.
Mikanos
Salı sabahı saat 07:00’de gemimiz Mikanos’a yanaştı. Çarşamba sabahı 06:00’da gemide olmamız gerektiği söylendi ve çıkış işlemlerinin ardından yapılan anons ile gemiden çıktık. Tur rehberleri Mikanos’da taksi sayısının az olduğunu ve bulamayacağımızı söylediler ve limandan Mikanos’un merkezine yakın bir yere kadar yarım saatte bir servisler düzenlediler. Aynı zamanda kiralamak isteyenler için atv ve arabalar da mevcut. Gemiden iner inmez servise bindim. Servisten indikten sonra yaklaşık 5 dakika yürüyüp Mikanos’un merkezine ulaştım.
Mikanos’un en dikkat çekici özelliği, bembeyaz evlerin arasındaki dar sokaklar ve sokaklar boyunca uzanan rengarenk dükkanlardı. Hatta bu daracık labirent gibi sokaklarda yürürken kaybolduğumu bile söyleyebilirim.
Biraz dolaştıktan sonra Mikanos’un ünlü plajlarından birine gitmeye karar verdim. Otobüslerin kalktığı yerde plajlara gitmek için servisler vardı. Servise binerek yaklaşık yarım saat sonra Paradise Beach’e ulaştım. Mikanos’un dikkatimi çeken başka bir özelliği de yollarının çok dar olmasıydı. Hatta otobüs şöförlerinin o dar sokaklarda rahatlıkla otobüs kullanmaları karşısında hayrete düştüğümü de söylemeden edemeyeceğim.
Paradise Beach’e vardığımda boş şezlong bulmakta güçlük çektim ama zor da olsa boş bir yer bularak denizin ve güneşin tadını çıkardım. İlerleyen saatlerde beach, ses seviyesi artan müzikle ve dans edenlerle hareketlenmeye başlıyor. Saat 16:00 gibi başlayan parti, havanın kararmasıyla birlikte daha da hareketlenerek sabahın ilk ışıklarına kadar sürüyor. Ancak ben gecemi burada değerlendirmek yerine Mikanos’un sokaklarında dolaşmayı ve Little Venice’de bir şeyler içerek müzik dinlemeyi tercih ettim.
Little Venice’de akşam yemeğimi yerken güneşin batımını seyrettim. Yunanlıların rakısı olan Uzo’yu ilk defa burada denedim. Çok da sevdim. Daha sonra yine Little Venice’de manzaraya karşı müzik dinleyerek bir şeyler içmek çok keyifliydi. Mikanos Rodos’tan biraz daha pahalı. Yemekte adını çok duyduğumuz mousakki, bebek ahtapot, jumbo karides, sübye, grek salata ve balık yiyip, uzo içip, kişi başı 30 € civarında hesap ödedim.
Mikanos’un simgelerinden olan Pelikan Petros’u görmek için 3 defa tur atsam da maalesef göremeden ayrılmak zorunda kaldım.
Gemimiz çarşamba sabahı saat 07:00’de limandan ayrılarak Santorini’ye doğru yol aldı.
Santorini
Saat 13:00’de gemimiz Santorini’ye vardı. 10.000 nüfuslu bu ada volkanik patlama sonucu oluştuğu için bir limanı yokmuş. Bu nedenle ücretsiz olan tenderboat ile kıyıya ulaşılıyor. Deniz seviyesinin 300 metre yukarısında bulunan Fira adlı kasaba aynı zamanda Santorini adasının başkenti. Santorini adası 1956 yılında büyük bir deprem ile yıkıldığı için tekrar inşa edilmiş.
Tenderboat’dan indikten sonra Fira’ya çıkmak için üç seçeneğiniz var. Ya teleferik ile çıkacaksınız, ya katırlarla çıkacaksınız, ya da 588 basamaklı merdiveni tırmanacaksınız. Ben bir çok kişi gibi teleferik ile çıkmayı tercih ettim. Teleferik sırasında biraz bekledikten sonra 2 dakikalık bir yolculukla Fira’ya varabiliyorsunuz. Teleferik çok dik tırmandığı için biraz tedirgin de olabiliyorsunuz, ancak manzara gerçekten muhteşem.
Fira’ya çıktığınızda yukarıdan görülen manzara ise daha da büyüleyici.
Öncelikle Fira’nın sokaklarında yürüyerek manzaranın keyfini çıkarmayı tercih ettim. Her yerde olduğu gibi kısıtlı zaman nedeniyle zamanımı doğru kullanmam gerekiyordu. Bu nedenle Fira’nın sokaklarında dolaşıp, muhteşem manzarada resim çektikten sonra Akrotiri müzesine gitmek için, Akrotiri Bölgesine giden otobüslerin durağına gittim.
Yaklaşık 30 dakikalık bir yolculuk sonrasında otobüs şöförünün yönlendirmesi ile indim ama yanlış yöne yürüdüğümden kendimi bir çok teknenin olduğu bir yerde buldum. Bu teknelerin sırasıyla White beach, Red beach ve Black beach’i gezdirdiklerini öğrendim ve fikrimi değiştirerek bu plajları dolaşmaya karar verdim. Iyi ki de böyle bir karar almışım çünkü gerçekten muhteşem yerler gördüm. Bu plajlar volkanik olduğu için farklı bir havası var. White beach’de kayalar, kumlar ve taşlar bembeyazdı.
Önce bütün plajları görmek istediğimden tekneden inmedim. Red beach’e geldiğimizde manzara gerçekten şaşırtıcıydı. Burada da kayalar, taşlar ve kumlar kızıl renkteydi. En son Black beach’e vardığımızda ise kayalar, taşlar ve kum siyahtı. Black beach’de inerek yüzmeye karar verdim. Tekneler yarım saatte bir plajlara geliyor ve ben 1 saat kadar burada zaman geçirmeye karar verdim. Şezlong sayısı az olduğundan havlumu kuma sererek denize girdim.
Deniz gerçekten muhteşemdi. Deniz kadar manzara da büyüleyiciydi. Denizden çıkmak istemediğimi söylersem abartmış olmam. Ama kısıtlı zamandan dolayı denizden çıkarak gelen tekneye binmek zorundaydım çünkü gün batımını Oia’da izlemeden gitmek olmazdı. Tekne tekrar plajları dolaşıp insanları topladı ve bindiğimiz yere geri döndü.
Otobüsten indiğim yere doğru yürüdüğümde Akrotiri müzesinin geride kaldığını anlamış oldum. Yaklaşık 5 dakika yürüdükten sonra Akrotiri müzesine girebiliyorsunuz.
Akrotiri antik kentinde, Profesör Spyridon tarafından 1967 yılında başlatılan çalışmalar hala sürmekteymiş. Santorini’deki ilk yerleşimin Akrotiri bölgesinde M.Ö. 5.000’li yıllarda olduğu tahmin ediliyor.
Akrotiri’de Minoan Uygarlığı yaşıyormış. Volkan patlaması sonucunda tamamen yıkılan kent günümüzde yapılan çalışmalar sonucunda müze halini almış.
Burada gezerken, etkilenmemek mümkün değil. Binlerce yıl öncesinden kalan alışılmadık iki üç katlı evler, kanalizasyon sistemi, mobilyalar, duvara çizilmiş resimler insanı gerçekten şaşırtıyor.
Eğer Santorini’ye gelirseniz ve yolunuz Akrotiri Bölgesine düşerse, tarih ve arkeolojiyle de ilgileniyorsanız müzeyi görmeden gitmeyin derim.
Müzeden çıktıktan sonra otobüse binerek tekrar Fira’ya döndüm. Gün batımını seyretmek için Oia’ya giden otobüsleri buldum ancak herkes benim gibi düşündüğünden durak çok kalabalıktı, ancak ikinci otobüse binebildim. Yaklaşık 40 dakikalık bir yolculuktan sonra Oia köyüne varıyorsunuz. Indikten sonra 5 dakikalık bir yürüyüşle büyüleyici meşhur manzarayı görebiliyorsunuz.
Mavi kiliseleri, bembeyaz evleri ve yel değirmenleri ile insanı şaşırtan bir manzaraya sahip. Oia sokaklarında yürümek, manzaranın keyfini çıkarmak tek kelimeyle süperdi. Sokaklarda gezerken bir yandan da akşam yemeği için yer arıyordum. Beğendiğim birçok restoranda yer yoktu. Varsa bile manzaraya hakim olamayacağınız masalar kalmıştı. İnsanların günler öncesinden rezervasyon yaptırdıklarına eminim. Yer olmasa da restoranların menülerine baktım, sanki manzara güzelleştikçe fiyatlar artıyor gibiydi.
Moralim bozuk yürümeye devam ederken biraz geride kalan bir restoran dikkatimi çekti. İçeriye girerken, kesin yine yer yoktur diyordum kendi kendime ama şans bu sefer benden yanaydı. Sanırım biraz geride kalmasından ve merkezde olmamasından dolayı çok fazla kişinin dikkatini çekmiyordu. Ne yalan söyleyeyim benim de aklım diğerlerinde kalmıştı. Fakat Kyprida Restaurant’da çok iyi karşılandım. Garsonlar çok ilgiliydi ve restoranın en güzel masasını verdiklerini söylediler. Önce müşteri tutmak için söylüyorlar diye düşünmüştüm ama gün batımında haklı olduklarını gördüm.
Burada mezeler muhteşemdi. Hatta canlı müzik bile vardı. Tatil öncesi hayalini kurduğum şey son durakta gerçekleşmişti. Yunan müziği, uzo ve muhteşem manzara. İşte tam olarak istediğim buydu. Önerdikleri ahtapot karpaçyo ve mousakka denemeye değerdi. Ayrıca grek salata da çok güzeldi. Küçük ama sevimli olan bu restoranda 4 adet meze, salata, balık ve uzo içerek kişi başı 40 € hesap geldi. Canlı Yunan müzikleri dinleyerek muhteşem manzaraya karşı yediğim yemek için bu fiyatın makul olduğunu düşünüyorum ama yine de en pahalı ada Santorini oldu.
Gemiye dönmek için pek zamanım kalmamıştı çünkü önce Fira’ya gitmem, sonrasında teleferikle sahile inmem, sonra da tenderboat’a binmem gerekiyordu. Bir de Santorini şaraplarından alacaktım. Yani zorlu bir dönüş yolculuğu beni bekliyordu ama hiç kalkasım, gemiye dönesim yoktu. Neden gemi Santorini’de konaklamıyor diye çok söylendim. Bence kalması gereken yer Santorini idi.
İşte o keyifsiz an gelmişti, 20:30’daki son tenderboat’a yetişmem için kalkmam gerekiyordu. Hızlı bir şekilde yürüyerek otobüs duraklarına geldiğimde, kalabalık gözümü korkutmuştu. Geç kalacağımın endişesi başlamıştı, ancak zor da olsa otobüse binmeyi başardım. Otobüste de telaşlanmadım desem yalan olur. Koşa koşa teleferiklere geldiğimde kalabalık olmamasına çok sevinmiştim. Son kez manzaraya bakarak sahile indim. Zamanım kaldı ve buradaki free shoptan Santorini şaraplarından alabildim.
Gemi hareket ettiğinde içimde bir burukluk oldu. Gemi Santorini’de kalmalıydı diye diye valizimi toplamaya başladım. Bir sonraki yaz için uçakla gelip Santorini’de kalacağıma daha şimdiden karar vermiştim.
Eda Cingöz, Temmuz 2014
Yunanistan ile ilgili diğer yazılarımıza da göz atmak isterseniz buyrunuz ⇒ Yunanistan Yazıları
Ukrayna’nın herhangi bir yeri ile ilgili bir yazı yazmak kanaatimce büyük bir risk almaktır. “Ön yargıyı parçalamak, atomu parçalamaktan zordur” diyor, Albert Einstein. Bizim ülkemizin bakışını yansıtan en doğru söz bu sanırım. Çabamız ön yargınızı kıracak bir yazı kaleme almak.
Bir grup seyahati olarak 12:30’da Türk Hava Yolları ile Ukrayna’nın Polonya sınırında bulunan Lviv’e seyahatimiz başlıyor.
Atatürk Havaalanında rahat bir çıkış işlemleri süresi geçiriyoruz. Bu zamanın kısalması ve sorunsuz geçmesi seyahatimizi organize eden İnventive House daki arkadaşlarında çabası ile olduğu muhakkak. Yolculuğumuz 2 saat sürüyor.
Lviv, Ukrayna’nın en batısı ve rahatlıkla en Avrupalı şehri diyebiliriz. Havalimanından 1 saat süren bir otobüs yolculuğu ile şehir merkezine varılıyor. Otelimiz ise şehre 15 dakika yürüme mesafesinde, nefis, dev bir korunun ucundaki, 4 yıldızlı Dnister Premier Otel.
Otel odası gayet iyi durumdaydı, çok rahat ettiğimi söyleyebilirim. Ayrıca tur firmamızın burayı tercih etmesine merkeze uzak diye ilk başta şikayetçi olduysak da, öylesine bol bir oksijenle uyandım ki, her sabah öylesine dinç ve dinlenmiş kalktım ki sonrasından şükranlarımı sundum burasını tercih edenlere.
Lviv, Ukrayna’nın özellikle iç turizminde hayli ciddi bir yer tutuyor. Şehir başkent Kiev’den sonra en çok turist alan yer. Şehir merkezi olarak kabul edilen Rynok (Pazar) Meydanını görünce buna hiç şaşırmıyor insan, her yer sanki özenle dizayn edilmiş gibi duruyor.
Şehir 2014 yılı itibari ile 758 yıllık. 1256 yılında kurulduğu söyleniyor. 2008 yılında şehir merkezi UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası olarak kabul edilmiş.
Birinci gün otele yerleştikten sonra akşam yemeğine kadar çıkıp şehrin kokusunu almaya çalıştım. Sokaklarını boş boş dolaştım. Öylesine rahat bir şehir ki Lviv, gezerken dinleniyorsunuz sanki.
Ayrıca devasa şehirlerden değil, tempolu bir yürüyüşle, merkezin etrafındaki tüm sokakları 3-4 saatte gezebiliyorsunuz.
Turizmden beslendiği daha ilk bakışta belli oluyor. Sokaklarının düzenli ve temiz oluşu, her ayrıntıya dikkat edilerek, tabelaların, görsel sanat ürünlerinin yerleştirilmesi, geniş araç girişi olmayan alanlar ve heykeller ile süslü köşeler…
Galiçya-Volinya Prensi Danylo Halytsky’nin kurduğu söylenen bu şehre prens oğlu Leo’nun adını vermiş. Rusça’da Lvov, Ukraynaca’da Lviv kelimesi aslan anlamına geldiğinden şehirde aslanlı heykellerin oranı da oldukça fazla.
Özellikle şehrin merkezindeki binaların kenarları bile çeşitli figürlerle süslenmiş.
Tarihi dokunun çok iyi korunmuş ve çok iyi restore edilmiş olduğu göze çarpan ilk unsur.
Bu korunmuşlukla birlikte, sokaklara görsel açıdan da estetik katan bir ekip var ve bu ekip sürekli bir şeyleri dizayn ediyor gibi. Bu durum şehrin sokaklarını gezerken, açık hava müzesindeymişsiniz ve hiç bir ayrıntıyı kaçırmamalıymışsınız gibi hissetmenize neden oluyor. Ben çok keyif aldım.
Lviv’de sokaklarda o kadar fazla irili ufaklı sanat eseri ve sanat eseri diyebileceğimiz güzellikte objeler var ki, (yukarıdaki fotoğraf gibi) şehirde görsel olarak doyuyorsunuz. Aşağıdaki videoda da House of Legends adlı binanın ünlü cephesini görebilirsiniz.
Bizim şehircilik anlayışımız ile Avrupalının şehircilik anlayışı arasındaki fark burada ortaya çıkıyor. Biz tarihi şehirlerimizi bile özensiz ve estetikten yoksun binalarla, insanların yaya olarak gezmesi gereken yerleri taşıtlarla, sokaklarımızı çirkin tabelalarla boğuyoruz. Oysa Avrupa’nın normal şehirleri bile düzenli yerleştirilmiş sanatsal objelerle ve binaların yapısı ile korunuyor. Hele, şehir tarihi bir dokuya sahipse… Misal Prag. Sadece resimleri inceleyin söylemeye çalıştığım şeyi daha iyi anlayacaksınız.
İkinci güne şehre tepeden bakan bir noktadan başlıyoruz. Bu nokta şehrin yüksek yerlerinden ve tüm şehri yukarıdan görüyor. Ayrıca buraya çıkış tam bir doğa yürüyüşü gibi.
Otobüsten tepe noktasına 10 dakikalık yürüyüşümüz esnasında etrafımızdaki heykeller dikkatimi çekiyor. Bilgim yok maalesef ama dini objeler olduğu kesin.
Tepeden şehrin görünüşü çok etkileyici değil. Şehrin içi tepesinden daha göz alıcı ise de tepe noktasının güzel kısmı yeşillik ve ağaçlık olması. Bu noktadan çektiğim fotoğraflar pek başarılı değil fakat birini daha anlaşılır olması için ekleyelim.
Tepeden inişi yaya olarak yapmayı tercih ettik. Otobüsümüzü bırakarak şehrin dışından merkeze doğru yürüyüşümüz esnasında şehrin arkalarda kalmış sokaklarını da gezme şansı bulmuş olduk.Bu rota içinde benim için en güzel kısım, eski kitapların satıldığı alan oldu.
Lviv’in ilk matbaasını kuran İvan Bodaroviç’in heykeli etrafında toplanan satıcı ve alıcı kitap severler, bizim sahaflar tadında.
Kitap alanının yakınlarında Meryem’in Yükselişi Kilisesi (Assumption Church) tarihi bir değere ve Romanesk tarzı diye adlandırılan çan kulesi ile de görsel bir güzelliğe sahip. Aslında yapının bulunduğu alan bir kompleks ve içinde farklı yapılar mevcut.
Rehberimizin eşliğinde Lviv’in meşhur Kültür Mirası Rynok (Pazar) Meydanı”na yürüyoruz. Yürüyüşümüz esnasında ara bir sokak ve dükkan örneği aşağıdaki gibi.
Meydan ile ilgili yazımızın üst kısmında kısa bir bilgi vermiştim. Hakikaten gördüğüm en güzel korunmuş ve restore edilmiş yerlerden biri.
Pazar (Rynok) Meydanının dört köşesini 4 Mitolojik heykel Diana, Neptün, Adonis ve Amphitria heykelleri süslüyor.
Tam ortasında ise restorasyonu tamamlanmış belediye binası var.
Meydana çıkan sokaklar arnavut kaldırımı taşları ile döşenmiş ve temizliğine çok önem verildiği belli oluyor. Belediye binasını merkez aldığımızda etrafındaki tüm binalar restorasyon geçirmiş ve hala geçiriyor.
Meydanın en önemli yapılarından biri de Barok,Gotik ve Rönesans mimarisinin birleşimi Latin Kilisesi (The Latin Cathedral). Ortaçağın en önemli yapılarından biri. Ben gezerken içeride ayin vardı, kenardan sessizce izledik. İçeride fotoğraf çekilmesini istemiyorlardı, çekmedim. Dışarıda da çekmediğimi daha sonra farkettim :) Sadece şu vasat resim var elimde.
Meydanla ilgili tek tek her ayrıntıyı verme şansım maalesef yok ama gezebildiğimiz kadarı ile Rynok Meydanı kabaca budur. Fakat şunu söyleyebilirim tüm binalarının değişik bir hikayesi var. Bazılarına girilip en üst katına kadar çıkılabiliyor. Benim böyle bir şansım olmadı.
Artık yorulduk ve yemek saati geldi. Öğle yemeği için tur firmamiz Darwin restoranı tercih etmiş. Cok leziz bir balık ve çok iyi bir Massandra kırmızı şarabı içtik. Tercih ederseniz memnun kalırsınız. Restoranı bulmak çok kolay, çok ünlü Oil Lamp Restaurant and Muse’ün hemen yanında.
Lviv bu konuda kafeleri ile ünlü olduğu kadar restoranlarıyla da kayda değer bir şehir. Sizler tercihinizi, çok başarılı bulduğum Ukraine All About U sitesini inceleyerek yapabilirsiniz.
Burada Ignacy Lukasiewicz’e de kısaca değinelim. Modern anlamda gaz lambasının keşfini, yukarıda fotoğrafını gördüğünüz binada yani Lviv’de yaptığı söyleniyor.
Buraya gelen herkesin yaptığını doğal olarak ben de yaptım.
Öğle yemeğimizin ardından şehri gezmeyi sürdürdük, kiliselere girdik, sokaklarını gezdik. Dükkanları inceledik.
Lviv beğenilmeyi hakeden bir şehir olarak tüm güzelliğini sunuyor size.
Yukarıdaki fotoğraf Lviv’in meşhur çikolata dükkanının cephesi. 2014 yılından sonra belediye kararı ile kaldırılacakmış. Belediye dış cephelerde tarihi olmayan hiç bir yapılaşmaya müsaade etmiyor dediler. Lviv’e gittiğinizde buraya uğramanızı ve en üst katında kahve içip, çikolata yemenizi öneririm.
En üst kata çıkış merdivenleri sizi de büyüleyebilir.
Üçüncü ve son günümüzde, sabah otobüsle hızlı bir şehir turu atıyoruz. Özellikle Aziz George Katedrali (St. George Cathedral) görülmeye değer. Yunan katolik katedrali, rokoko tarzı mimarisi ile şehre tepeden bakıyor.
Ermeni Katedrali (The Armenian Cathedral) şehrin bir diğer görsel değeri. 1500’lu yıllarda yapılmış. Ağırlıklı Gotik tarz kullanılmış.
Bu kilisenin şöyle bir hikayesi var, Osmanlı şehri kuşattığı zaman kulesi yıkılıyor. Orijinal çan kulesi 1571 yılında yapılmış. Yıkıldıktan sonra 19. yy’da aslına uygun olarak restore edilmiş.
Son olarak Aziz Kilisesi (The Church of Sts. Olha and Elizabeth) 1911 yılında yapılmış. Roma ve Yunan Katolik kilise örneği.
Lviv’de son gün öğle yemeğimizi, şehrin dışına Sovyetler zamanından kalma kahve ve bira tadımı için gittiğimiz Galician Restoranda yiyoruz. Turumuza bu restoranda yemek dahil olduğundan, yemek fiyatlarını bilmiyorum ama duyduklarım doğru ise şehrin en pahalı restoranı burasıymış. Pazarlık yapmadan, fiyat öğrenmeden sakın bir şey yiyip içmeyin dediler.
Bu bölge madenler gibi bir yapı içerisinde değişik bir atmosfer. Ben çok kasvetli bulduğum için beğenmedim.
Öğleden sonra Svoboda Meydanına geliyoruz. Avrupa’nın en güzel opera binalarından biri Svoboda meydanında, The Lviv Theatre of Opera and Ballet.
Bina muhteşem mimarisi ile Ukrayna’nın da simgelerinden biri, dışı kadar içerisi de mükemmel işlenmiş bir yapı.
Özellikle damat ve gelinler günün her saati burada. Opera’nın içini 10 grivna (yaklaşık 2,5 TL) vererek gezebiliyorsunuz.
Meydanın üzerinde Ukrayna’nın milli kahramanı Shevchenko’nun heykeli bulunuyor. Meydanın etrafı restore edilmiş sokak ve binalar ile Rynok Meydanına bağlanıyor.
Gece Hayatı
Lviv’in gece hayatı için her ne kadar canlıdır derlerse de, Ukrayna’nın diğer şehirlerindeki dev disko, kumarhane, karaoke konsepti bu şehirde yok. Ben özellikle son gece yemek yediğimiz Fashion Clup‘ı beğendim. Burası saat 22:00’ye kadar restoran olarak hizmet verdikten sonra alt katın orta alanı boşaltılarak disko bar oluyor. Bileğinize bir kağıt bant takılıyor ve kalabiliyorsunuz. Bu bant 100 grivna (25 TL). Ust katta karaoke bar var. Rynok Meydanında bulunan mekan çok büyük bir yer değil.
Diğer çok bilinen bir disko bar ise Metro Clup. Gidenler çok kalabalık olduğunu söyledi. Ben gitmedim. Merkeze 10-15 dakika mesafede.
Merkezdeki diğer bir bar ise buraya gelen herkesin dilinde olan sado-mazo kafe (Masoch Cafe). İçeride kırbaçları ile gezen kızlar var. Sabah bir şey olmuyor ama akşam saatlerinde içeri girip çıkarken kırbacı yiyorsunuz. Yiyen arkadaşım oldu, ben kapısındaki Leopold Ritter von Sacher-Masoch heykeli ile ilgilenmeyi tercih ettim. Merak da bir yere kadar sonuçta.
Gece gezmelerine düşkünseniz ve şehrin gündüz gezmeleri sizi yormuyorsa, buradan bilgi alabilirsiniz.
Son Söz
Lviv için duyduğunuz efsaneleri unutun. Özellikle %65’i kadın efsanesi gerçek dışı, böyle bir durum yok.
Türk lirası Ukrayna parasına göre 4 kat değerli, bunun ne kadar büyük bir avantaj olduğunu alışverişlerinizde göreceksiniz. Alışveriş için normal dükkanları, marketleri tercih ederseniz daha az ödersiniz. Turistlik bölgeler daha pahalı olabiliyor.
İçiniz de rahat olsun, hiç bir dükkan sizi kazıklamaya çalışmaz ve yüksek fiyat çekmez. Bu barda da böyle, kafelerde de böyle.
Taksi kullanabilirsiniz ama net söylüyorum mutlaka pazarlık yapın 50 grivna diyorsa 25 veririm deyin. 25 olmasa da 30’a gidersiniz.
Ukrayna’ya Dolar veya Euro ile gitmeniz iyi olur. TL’yi bozacak yer bulamayabilirsiniz. 1 $ = 8 Grivna, 1 € = 10 Grivna olarak bozuluyordu.(Edit 28.03.2015: bugün şöyle bir bakayım dedim, değişen siyasi durumlardan sonra 1 $ = 21 Grivna, 1 € = 23 Grivna olmuş, 100 dolarınız var ise 2100 grivna alacaksınızki ye ye bitmez :))
Paranızı varsa otelinizin döviz bürosunda ya da havalimanında bozdurun, diğer yerlerde kur farkı çok olabiliyor.
Ukrayna’da İngilizce az biliniyor. Rusça tek hakim dil. Lviv’de İngilizce ile anlaşma olasılığınız gençlerle var. Üst yaş grubu bilmiyor. Taksiciler de genellikle çat pat seviyesinde.
Lviv beni büyüledi diyebilirim. Özellikle İstanbul’da yaşayan biri için başka bir şehri beğenmek neredeyse imkansızdır. İstanbulumuz bir yana Lviv’i görmek ve 3-4 günü bu şehirde geçirmek benim gibi sizleri de memnun edecektir.
Antalya’nın sıcağından kurtulmak için denize girmekten daha keyifli bir alternatif var. Köprü Çayı’nın yarattığı kanyon ve çevresindeki doğal güzellikleri yani Köprülü Kanyon Milli Parkı’nı ziyaret etmek, hızla akan soğuk sularda rafting yapmak ve rafting sonrası lezzetli bir alabalık yemek.
Antalya Alanya yolunda, Serik’i geçtikten sonra yönlendirme tabelalarını takip ederek Köprülü Kanyon’a ulaşabilirsiniz. Gayet rahat ve keyifli bir yolu var, ana yoldan ayrıldıktan sonra 45 dakika kadar bir yol kalıyor. Bu civardaki otellerden tur düzenleyen bir çok firma da var.
Biz o sabah Kaş’tan çıkmış Side’ye gidiyorduk. Yolda aklıma rafting geldi. Ceren daha önce yapmadığı için biraz korkuyordu ama eğleneceğinden emindim. Yine de tur harici gidiliyor mu diye google’a sorup, bulduğum Klas Rafting‘i aradığımda, istediğimiz saatte gidebileceğimizi söylediler. Biz de rotayı kanyona çevirdik.
Rafting firmaları Köprü Çayı’nın (artık ırmak diyeceğim) alt tarafına yerleşmişler. Botları ve sizi yukarıdaki kanyona çıkarıp bırakıyorlar, aşağıya indiğinizde tesise dönmüş oluyorsunuz.
İki kişi olduğumuz için çift kişilik kanolardan önerdiler. Ama biz yanımızda işi bilen bir rehberimiz olsun diye büyük bota binmek istedik. Sonradan anladık ki, büyük bota üç kişi binmek doğru değilmiş. Bot hafif kaldığından sulara yeterince batmıyor ve az ıslanılıyor. Rafting’in keyfi ıslanmak ne de olsa…
Arabamızı tesiste bırakıp, tesisin minibüsüne bindik. Botu da aracın arkasında çekerek yukarıya çıktık. Köprülü Kanyon’un köprüsü epey yüksekte.
Turlar genelde köprüye kadar çıkmıyormuş. Biz rehberimizi ve botu kanyonun çıkış noktasına bırakıp minibüsle köprüye çıktık. Alttaki resimde uzakta gördüğünüz nokta botu bıraktığımız yer.
Oradan yukarıya doğru bir halat çekmişler. Rehberler o halata tutunarak botu akıntıya doğru çekiyorlar ve yukarıya geliyorlar. Zor bir iş ama sağolsunlar biz de bu sayede şu muhteşem noktadan bota binebildik.
Bu noktada suyun debisi ve temizliği daha iyi anlaşılıyor. Biz Temmuz sonu gittik ama keşke Mayıs sonu gitseymişiz. Su miktarı çok daha fazla oluyormuş o mevsimde. Tabi daha da soğuk olur ama rafting kısmı daha heyecanlı olur.
Botumuza bindikten sonra geldiğimiz suyun sakin aktığı kısımda biraz ne yapmamız gerektiğini öğrendik. Sıcakkanlı rehberimiz ve Köprülü Kanyon’un köprüsü aşağıda.
İşin özü botu akıntıya parelel tutmakta. Suyun akışının hızlandığı 3-4 nokta var. Buralarda derinlik azalıyor ve sular kayaların üstünden aşıyor. Bu sırada bot da epey hızlanıyor. Bir anda yüksekten aşağıya düşüyor, siz de bu arada ufak kürek darbeleriyle botun yönünü kontrol ediyorsunuz. Basit.
Zaten bot kendi yolunu buluyor. Burada mesele, rehberin söylediği taraftan giriş yapmak. Suyu ve akışını çok iyi bildikleri için tempoya girmeden önce sağa yanaş, sola yanaş gibi yönlendirmelerle en keyifli ve en güvenli yerden gitmenizi sağlıyorlar.
Asıl sıkıntı akıntının az olduğu yerlerde. Biz botta sadece 3 kişi olduğumuzdan, bot suya az batıyordu ve akıntıdan fazla etkilenmediği için pek ilerlemiyordu. O yüzden epey kürek çektik. İki kişilik kanolar ise pek kürek çekmeden bizi geçip gittiler.
İlk hareketli kısmı geçtikten sonra sağa botumuzu park edip ikinci köprüye yürüdük. Burada köylüler tezgah açmışlar, turistlere hediyelik eşya ve gözleme satıyorlar. Neyse ki grup değildik ve buralarda zaman kaybetmedik. İkinci köprü daha sakin bir yerde.
Altındaki su çok sakin ve pırıl pırıl. Deniz yatağına binen bir kaç kişi suyun üstünde sakin sakin geziniyorlardı.
Bu noktada su belli ki çok soğuk. Suyu yüzmek için değil, serinlemek için kullanıyorlar. Bizim gittiğimiz saatte etraf da pek kalabalık değildi. Biraz da bu nedenden olsa gerek, köylü teyzeler de suyun kenarında serinliyorlardı.
Buradan gelen su da Köprü Çayına karışıyor. Biraz dinlendikten sonra botumuza atladık ve yola devam ettik.
Suyun hızlandığı kısımlar dışında rafting yapmayı eğlenceli kılmak için burada bir ıslatma adeti gelişmiş. Genelde rehberler tarafından başlatılan botların birbirini ıslatması epey eğlenceli. Zararsız ve sadece ıslanmanıza yol açan bu aktivite sayesinde serinlemiş oluyorsunuz. Üzerinize doğru gelen şöyle bir bot görürseniz, bilin ki ıslanmak üzeresiniz.
Biz pek kimseye bulaşmasak da, yine de epey ıslandık. Zaten az kişiydik, bir de yavaş kaldığımız için gelen geçen bizi suladı. Su hep şu aşağıdaki gibi aksaydı, biz de daha hızlı hareket ederdik.
Hızlı akan yerlerde bota hakim olmak zorlaşabiliyor. Doğru yönden gidilmezse tehlikeli olabilir ama asıl tehlike bottan düşmek. Şöyle bir akıntıda suyu köpürten her engelin aslında bir kaya olduğunu düşününce gerçekten korkutucu.
Ama sakin kısımlarda bottan düşmek ya da atlamanın da ayrı bir keyfi var. Suyun soğukluğunu ve akıntının gücünü çok daha iyi farkediyor insan. Ben bir cesaret atlayınca, peşimden Ceren de atladı. Botun yanında hiç hareket etmeden akıntıyla gitmek pek keyifliydi.
Parkur boyunca ırmağın sakin aktığı yerlere restoranlar açılmış. Turist turları burada mola veriyor ve yemek yeniyor. Ağaç dalından ırmağa atlayanlar ve ırmakta yüzenler epey kalabalık yapıyorlar. Biz oralarda durmadan devam ettik ve tesise vardık.
Tesiste can yeleklerimizi çıkarıp üstümüzü değişene kadar, rafting ücretine dahil olan muhteşem Alabalık Sarma‘larımız da hazırdı. Köprü Çayı’nın lezzetli benekli alabalığını asma yaprağında pişirmişler ve çok lezzetliydi.
Restoran ırmak kenarında olduğundan gelen geçen botları izleyerek karnımızı doyurduk. Bir de üstüne güzelim demleme çay, değmeyin keyfimize. Su savaşı yapa yapa geçen botları ıslanmadan izlemek güzeldi.
Antalya’nın doğusunda tatil yapıyorsanız muhakkak Köprülü Kanyon’u ziyaret etmenizi öneririz. Bize tatildeyken denize girmeden gün geçirmek harcanmış zaman gibi geliyor ancak rafting öyle hissettirmedi. Sonuçta suyla içiçe geçti ve sıcaktan da etkilenmedik. Hatta rafting sonrası Side’de denize girecek epey de zaman kaldı.